yakup sabri inankur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yakup sabri inankur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

Çocuk Büyüdü, Rüya Bitti


Olefutbol ömrümü tamamladı.

Futbol yazmak artık içimden gelmediğinden;
Yazmak terapidir. Omzunuzdaki, sırtınızdaki yükleri harf harf boşaltmaya yardım eder. Sizi açar, gülümsetir, sabaha hazırlar.
Türk Futbolu beni tedavi edemiyor uzun zamandır. Ne yazacak güzel adamlar, ne de güzel hikayeler kaldı. Süleyman Seba'yı da kaybedince, öksüz kaldık.

Dinlenmeye ihtiyacım olduğundan;
Nick Hornby’nin şık vecziyle; “Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.
Aşk yorar. İçindeyken ne kadar enerji ve zaman harcadığınızı anlayamazsınız. Bir gün sınıra gelirsiniz. Harcadıklarınızın karşılığını alamadığınızı görürsünüz. Bir de başınıza kalkar “sizin için” yaptıklarını ki, o sizin için değil her şeyi kendi için yaptığının resmi itirafıdır. Futbol tiyatro haline geldiğinden, getirildiğinden bu yana uzun zaman geçti. 3 Temmuz sürecinden bahsetmiyorum. Türkiye’de futbolun o tarihte kirlenmediğini ve sadece sayfalar dolusu telafuz edilen isimlerin suçlu olmadığını, elbette biliyoruz. Biz çocuktuk kirlenmişti bile dünya, büyüdük rüya bitti. Artık Türk Futbolu tahammül edebileceğimden fazla soğukluk, yalancılık, sahtelik sunuyor.

Yazmaya zaman ayırmam gerektiğinden;
Futbolun uzaktan kendimin yakından takipçisiyim. Enerji ve zamanımın çoğunu yazmaya harcıyorum. Bir gün belki sizinle de paylaşırım.

Zaman ayırdığınız, desteklediğiniz, paylaştığınız için hepinize çok teşekkür ederim. Arada bir twitterda 140 karaktere bir şeyler sığdırdığımı görmek veya facebooktaki sıkıcı paylaşımlarıma bakmak isterseniz buyrun;




Yakup Sabri İnankur

Not: Kapanış şarkımız da bu olsun





3 Ekim 2013 Perşembe

Mancini’nin Sihirli Değneği

Topun arkasına geçti ve alan bırakmadı. Juventuslular ceza sahası içine kadar geldiğinde bile gol yiyeceğini düşünmedik Galatasaray’ın. Zebralar Aslan muhitine geliyorlar, sağa sola bakıyorlar, kaçacak boşluk bulamayınca gerisin geriye dönüyorlardı. Galatasaray sakin ve kendinden emindi, istifini bozmadı. Rakibin 1+4 orta sahasına 4+1 ile karşılık vermişti. Lichtsteiner ve Asamoah başarılı bindirmeler yapsa da Juve hücum ikilisi stoperlerin kucağındaydı.

Elimizdeki tek sorun kanat oyuncuların kenar forvet oynamaya öykünmesiydi. Sol ayaklı sağ kanatta, sağ ayaklı da sol kanattaysa göbeğe delici koşular yapmalarını bekleriz. Bunu Riera yapamaz, Bruma şimdilik yapamaz. Üstelik Juve’nin en güçlü bölgesi merkezi. 3 savunmacı + 3 orta saha ile koruyor orayı. 15. dakikada Mancini sahaya kollarını uzattı: Sol eli gel gel yaparken, sağ eli git git yapıyordu. Riera’yı sola çağırdı, Bruma’yı sağa gönderdi. Bekler çıkıp rakip kanatları oyalarken, kanatlar Juve savunma 3’lüsünün kenarlarındaki kışkırtıcı boşluklara dadanmaya başladılar. Kenara yakın stoperler; Bonucci ve Chiellini, kanatlara basmaya gittiğinde yalnız kalan Barzagli’nin yardımına orta saha 3’lüsü koşuyor. Ancak yavaş koşuyorlar, ki tek kusurları da bu. Eğer 3’lü ile 5’li arasında sinsice gezinen, fiziği kadar aklı da güçlü olan 1 santraforunuz varsa, ribaund bölgesinde kapacağınız her top size gol şansı veriyor. O şansın müsebbibi Drogbaysa, işiniz şansa kalmıyor.  


Juve’de yok, Real’de de yok. Galatasaray’da var. Dünya yıldızı getirme iddiasına olanlar Drogba’ya bakıp susmalı. Belli dönemlerde değil, her dönemde takımının en önemli ismiydi ve her zaman formda. Allah aşkına gözünüzü kapatıp Avrupa’nın tüm baba takımlarını düşünün: Hangisinde Drogba oynamaz? Onu sadece gol anlamında düşünmek ona ve futbola haksızlık olur. Pogba’nın etkisizliği, Drogba’nın orta sahaya yaptığı bitmez tükenmez yardımların, Bonucci’nin, Chielli’nin saçmalaması hakeza onun didiklemelerinin ve hava toplarındaki yıldırıcılığının somut kazanımları. İsminin ağzı dolduran telafuzu ile geçmişinin parlaklığı zaten sahaya çıktığı anda soyut kazanımları beraberinde getiriyor. Asiliğin ve asilliğin karşı konulmaz uyumu…
 
Mancini oyuncuların ismini öğrendikten sonra verileri ve ardından istatistikleri iyi değerlendirmiş. Takımı belli bir koşu, pas ve pres yoğunluğunun üstünde tutmak istiyor. Son çeyrekte Umut Bulut ile hücum presinin soğumasını önledi, Drogba ise biraz dinlenebilme imkânı buldu. Mancini takımında 1 kişinin dinlenebilme hakkı var. Sneijder’in bu hakkı kazanabilmesi için çalışması lazım. Galatasaray bir ucu Muslera, diğer ucu Drogba olan sihirli bir değneğe benziyor. Mancini elindekini hakkıyla kullanırsa rüya gibi başarıları göz kamaştıran bir güzellikle gerçeğe dönüştüreceğinden kuşkum yok. 

Not 1: Juventus Arena’yı, TTArena’ya çevirenlerin boğazına sağlık.
Not 2: Söylemeden edemeyeceğim, Chedjou’nun, Eboue’ye “kalk evladım, daha maçı kazanacağız, işimiz gücümüz var” yaklaşımına bayıldım!

Yakup Sabri İNANKUR


16 Eylül 2013 Pazartesi

Bir Bilen

Futbol basit oyundur ama çocuk oyuncağı değil. Başkanlar futboldan anlamaz. Kramponundan çamur temizlemiş bir başkan var mıdır acaba? Kulübün zimmetlediği tek formayı her antremandan sonra yıkayıp ertesi gün ıslak formayla antremana çıkmışlar mı hiç? Toprak sahada ciğerlerine toz, gözlerine kum dolarken özenle sivriltilmiş krampon çivileri arasında yoksulluğa çalım atmayı denemişler mi?

Başkanlar iş yapmaktan anlarlar. Adı üstünde iş adamlarıdır onlar. Her işi bilemezler elbette ancak o işi kotaracak doğru adamı bilirler. Futbolun içinden gelen başkanların nesli tükeneli çok oluyor ve artık başkanlar kulüpleri oyuncak yerine koymaktan vazgeçmeli. İşte Fikret Orman! Sadece 3 ay once bir bileni görevlendirdi ve ilk kez bir hafta sonu “adamların Hull City-Cardiff maçı bizim tüm derbilere 5 basar” demedim. Hatta hafta sonu Avrupa’da en iyi futbolu oyanayan takımın Beşiktaş olduğunu söyleyebilirim. 

Dün akşam 1 oyuncu, 6 oyuncunun içinden geçti. Taş ile suyun savaşını yine su kazandı. Önüne devrilen kayaların arasından kıvrıla kıvrıla, süzüle süzüle akıp gitti Fernandes. Biliç ona sonsuz bir özgürlük vermiş, ödemeyi ter olarak istiyor. 116.7 kilometre koşarak rekor kıran Beşiktaş’ın en çok koşan adamı oldu.

Dün akşam 1 stoper ilk golü attı. Diğer stopere ikinci golün asistini yaptı. Diğer stoper bu sezon ikinci golünü attı... Escude bize bazı oyuncuların kazma değil, hocaların onları kullanma biçiminin kazmaca olabileceğini “dömi volenin gergin filede çıkardığı ses” isimli çalışmasıyla anlattı.

Dün akşam 1 kenar forvet 11643 metre koştu. Maçtan sonra röportajında “bugün çok koşmadım aslında” dedi. Takımın en çok koşanından hepitopu yarım Olcay deparı az attı (1 Olcay deparı 90 metre.)

Dün akşam 1 takım gördük. 75. dakikada sağ korner bayrağında Motta-Olcay-Necip top kapma mücadelesindeydi. 79. dakikada sol beke 4 Beşiktaşlı pres yapıyordu. 82. dakikada Olcay ceza sahasında ayağının acısıyla başbaşayken, Fernandes savunmada ondan kalan boşluğu deparıyla onurlandırıyordu. Bütün bunlar olurken skor 0-3 idi.

Liglerin 2. yarıları makbuldür. Devre arasını iyi geçiren takımlar, sezon başı fırtınalar estiren takımları çok kez sollamıştır. Sakatlıklar artar, adaleler kaldıramayabilir coşkun tempoları. O zaman da kulübedekiler taşır takımı. Bir hikaye yazılacaksa mutlaka içinde Necip, Muhammet, Ömer, Kerim, Cenk, Pedro, İsmail olmalı. Olacaktır da. Verdiği sosyalist takım sözünü tuttuğu sürece Beşiktaş’ın tanrı parçacıklığı konusunda uzman teknik kadrosunun tek rakip ve düşmanı endüstriyel futbol imparatorluğu olur.

Yakup Sabri İNANKUR

26 Mayıs 2013 Pazar

Almanlıktan Aldığım Tadı…

Inter, Real Madrid, Manchester United, Shaktar Donetsk, Chelsea, Brezilya, İspanya, Arjantin, Danimarka, İtalya…

Gary Lineker’i hep yalanladılar. Futbol 90 dakika oynanan ve Almanların finale kadar gelmeyi başardıkları bir oyundu daha çok. Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası, Şampiyon Kulüpler, Kupa Galipleri ve Uefa Kupası’nda 49 kez final oynadılar. 27 kez başları önde çıktılar stattan.

Artık işi daha sıkı tutuyorlar. Başbakan Merkel 3 hafta önce ilan etmişti şampiyonu: “Almanya kazandı” demişti, İspanyolları silkeledikten sonra. Geçen hafta Şampiyonlar Ligi’nin çiçek versiyonunu Wolfsburg kadınları kazanınca, tüm Almanya kazanmış oldu. Tarihte ilk kez bir ülke aynı yıl içerisinde hem kadın hem erkek dallarında futbolun zirvesine çıktı. Ancak bu Alman futbolunun zirvesi değil, henüz başlangıcı…

Dortmund Başladı, Münih Bitirdi

Hücum pres, uzun topa zorlama, ribaund toplama, toplu hücum, Neuer ve yine hücum pres. Hummels’den Lewandowski’ye uzanan gol hattı 5 kez işledi. Avrupa’nın ilk 15 dakikada en çok gol atan takımı 5 gol girişimini sonuca çeviremeyince Bayern topu çevirmeye başladı. Yarım saat dolduğunda Schweinsteiger ve arkadaşları %73’e, %52 öndeydi topla oynama oranlarında. Asi ruh Martinez, Dortmund’un presini kırmaya ve takımını öne itmeye başladı. Schweinsteiger daha fazla topa sahip olmaya başladı. Martinez-Schweinsteiger ikilisi 10 kez 30 metre ve üzeri pas denediler. 9’u Ribery ve Robbenle buluştu. Kenarlara inen Münih, Mandzukic ve Müller’in altın kafasından ha geldi ha gelecek pozisyonlar buldu.  

Bizim Çocuk


Lafın gelişi. Kara kaşının kara gözünün hatrına. Fiiliyatta yeni Alman harikası İlkay Gündoğan Dortmund’un bel kemiğiydi. 2 yıl önce Nuri Şahin’in yaptığı işi şimdi o yapıyordu: Dönen toplara odaklan, atakları kes, öne servis et. Dortmund’un harikulade karşı presinin prensiydi. İlk tablomuzun sarı küçük noktaları, O’nun yaptığı büyük işin sanatsal bir çalışması (ESPN’e teşekkürler) Müdahil olduğu pozisyonların %93’ü rakip sahada. 3 yıl önce narin bir 10 numarayken bugün Bayern pas yollarını tıkayıp, hücumlarını solduran bir maestroya döndü. Heyhat! Lahm’a işlemedi bu durum. İkinci tablo onun servislerini gösteriyor ve tabii Philipp Lahm’ın etkisini de.



Das Ende*

Dortmund’un gönlü uzatmadaydı, geçene sene damdan düştüğü için Bayern, bu seçeneğe soğuk bakıyordu; oyunu ısıttı. Müller, Müllerleşti: Beklere pres, merkeze koşu, kenarlara yardım, arka direğe sızma… Bu eğri bacaklı adamın futbol adına yaptığı her şey doğru. Ribery, Riberyleşti. Robben de Robbenleşmekten vazgeçip karşı karşıya bir pozisyon daha harcamayınca Almanya’nın büyük evladı kazandı.

Güzel bir Pazar sabahı Umut Sarıkaya’nın meşhur karikatürü tecelli ediyor;  Almanlıktan aldığım tadı hiç birşeyden almadım diyenler baş düşman İngiltere’nin kalbinde biralarını yudumluyorlar. Gurur onların, keyif futbolseverin.

Yakup Sabri İNANKUR

*Son

26 Nisan 2013 Cuma

Masal Devi

15 dakika bocaladı, sadece 15 dakika. Pozisyon vermiyordu lakin gidemiyordu da. Hatalı pasların, top kaptırmaların en yoğun olduğu zamandı. Fenerbahçe’nin biraz ilhama ihtiyacı vardı. 52.000 ilham perisi hemen devreye girdi.

Taraftar tuttu kollarından takımı Benfica’nın üzerine itti. Yorulmadan, üzülmeden, usanmadan, bıkmadan, kopmadan birleştirdiler seslerini. Penaltı kaçıran Baroni’ye “öf” bile demediler. Tezahürat bir ara öyle bir hale geldi ki; Sanki üzerinde sarı-lacivert çubuklu formasıyla kocaman bir masal devi Amsterdam’a doğru yürüyor, sağ adımından “vur” sol adımından “kır” gümbürtüsü çıkıyordu. Onun peşi sıra yürüyenlerin içinin de içini, yüreğinin en dibini titretiyordu.

Yağmur gibi ataklar yapılması sorunu çözmüyordu. Gerçek yağmur çözebilir miydi? Göğün kapıları açılsa da bardaktan boşansa diye geçirdim içimden. Toplu bir duş işe yarayabilirdi belki. Sinirle karışık saçmalıyordum zira topun direkle yaşadığı aşk bitmeyecek gibiydi. Sentetik yuvarlağın, üç direğin kenarına, yanına, üzerine, birleşme yerine değil de içine (daha) nasıl gideceği konusunda mantıklı hiç bir açıklamam yoktu. Sprint mesafeleri, top çalma oranları, hücuma çıkma süresi ve gözümün önündeki sağlam Fenerbahçe şablonu, goller atmalı ve kazanmalıydı. Matematik yetmiyordu.

Fenerbahçe baskıyı harladı.

Benfica savunması Webo-Sow-Kuyt’ın terinde boğulmaya, artık nefes alamamaya başladı. Garay-Cardozo arasındaki pas teleferiği kopunca, Benfica orta sahada kümelendi. Bu kırmızı birikintiyi Topal-Meireles-Baroni once kale önüne süpürdüler, Gönül-Ziegler yardımıyla da etrafına çelik tel örgüler çektiler. Fenerbahçe yığıldı. İş göğüs göğüse mücadeleye kaldığında Benfica kalesini koruyan melekler bile yoruldu. 

Gol sevincinde Kuyt’un yüzüne baktım. Sıktığı dişlerinin arasına canını, memleketindeki finale aklını takmıştı. 33 yaşındaydı. Tatil için, emeklilik için Türkiye’ye geldiği söylenmişti. Avrupa Ligi yarı finalinde 11 kilometrenin üstünde koşmuştu. Zaten tatili düşleyen arkadaşlarını havuz kenarında güneşi ve rahatıyla arkada bıraktılar. Aykut Hoca zoru istedi. Zoru seçenlerle birlikte ileriye gidebilirdi. 

Fenerbahçe uzun zaman sonra ülkede istikrarlı bir takım nasıl olur, neleri başarabilir, sabrın sonu neden selamettir sorularının yanıtını veren bir keyif oldu. 1 ay sonra gömeceğimiz 2012-2013 sezonunu “nasıl bilirdin” diye sorduklarında “Fenerbahçe için başarılı bir sezondu” cevabını şimdiden veririm. “Sonunda ne kazanır” sorusunu ise ben cevaplayamam; Kupa saymayı çocukken bırakmıştım, 3’ün kaçını alacağı cevabını da çocuklara bırakıyorum.

Yakup Sabri İNANKUR


16 Nisan 2013 Salı

Boşlukları Doldurun

Top, boş alana doğru oynanır: Boşluğa hareketlen, boşluğa koş, boşluğa pas at…  Bir oyuncu, oyunun ne kadar boşluklarına hakimse, o kadar dolu bir futbol zekasına sahiptir. Oğuzhan Özyakup Beşiktaş için bu yüzden önemli: Boşlukları dolduruyor. Son dakikalardı. Fernandes topu kaptırmış, can havliyle kazanılan topu Gökhan Süzen önündeki kalabalığa göndermiş, Holosko da her zamanki gibi adamın içinden geçmeye çalışmış ve her zamanki gibi başaramamıştı. Beşiktaş’ın solu ana-baba günüydü ve bir türlü çıkmayan top, bir türlü bitmeyen dakikalarda azap verici bir Antalyaspor atağına dönüşmek üzereydi.  Oğuzhan koştu topu aldı. Sağ kanada uzuuuuun bir pas attı. En kalabalıkta debelenmek yerine, en rahat yerde oyalanmayı seçti. Antalya’nın presi, topun sıcaklığı düştü. Hilbert’in pası biraz daha içe falso alabilse ikinci gol de gelecekti.

Oğuzhan’ın basit ve parlak futbol zekası, körelmeye yüz tutmuş hücum organizasyonlarını anında keskinleştiriyor.  İlk yarıda enlemesine oynayan Beşiktaş, Oğuzhan ile birlikte dikine oynamaya başlayınca maçı kazamaktan başka çaresi kalmadı. Olcay-Oğuzhan-Mustafa üçlüsü çimlerde yağ gibi kayarken, rakip savunmanın kalbine bir zıpkın harekatı ve kaleyi fethetme görevi yine Olcay Şahan’a düştü. Necip’ten, Olcay’a uzanan gol yolculuğunun kıssadan hissesi; sağı solu bırak, dikine oyna. Şişirme toplardan medet umma, seri ve kısa paslarına güven.

Bu sezon ilk kez savunma çizgisinin Mustafa Denizli bölgesine çekilmesi pozisyon vermemenin garantisi olamazdı. Ancak başka çare yoktu zira Diarra ile Tita, savunma arasındaki / arkasındaki boşlukları memnuniyetle doldurmaktan çekinmezlerdi. Savunma birbirine yanaşmalıydı. Ceza sahası yayı ile orta yuvarlak arasındaki her 5 metrekarede bir Beşiktaşlı oyuncu bulunuyordu. Samet Hoca akordiyon gibi daralıp genişleyen bir yapıyla oyun melodisini bestelemişti. Duruer ve Aissati topu her aldığında karşılarında ya da pas atacakları koridorlarda bir Beşiktaşlı’yı mutlaka gördüler.  Sıkıcı ve tekdüze bir maç vardı. Çünkü diğerlerinde boşlukları dolduracak zekâ, Fernandes’de istek yoktu.

“Şampiyonluk!” diye kimin bağırdığını hatırlamıyorum ama “ilk 4’e giremez bu takım” iddialarının hiç susmadığını biliyorum. Ne zaman Beşiktaş’ın futbolcusu yuhalansa, hocasına küfürler edilse, localardan küfürler, ayakkabılar, şişeler yağsa, şeref tribününde kavgalar çıksa, hep onu hatırlıyorum. Herkesin  ve herşeyin boşluğu dolar Beşiktaş’ta, Süleyman Seba’nın asla.

Yakup Sabri İNANKUR

7 Nisan 2013 Pazar

Masanın Üstüne Çıkıp Tepinin


Savunulacak bir tarafı olmayan davranışları / işleri / olguları sırf "bizimkiler" yaptı diye ölümüne savunanların çirkin ve yalnız ülkesi. Demirörenler, Yıldırımlar, Terimler, Şenerler,Adalılar mahvetmiyor futbolu. Biz yapıyoruz. Bu adamların kıçında, her bokunu "destekleyen" biziz. Adaleti değil menfaati seçen biziz. Ne zaman kirli bir çamaşır fırlasa sepetimizden "ama sizde de..."cümleleri kuran da biziz. 

Temiz futbol mu? Bunu söyleyen kulüp yöneticileri yalancıdır:

Penaltınız mı verilmedi, ofsayttan gol mü yediniz, hakem odası basabilirsiniz. Kesmedi mi? Basın mensuplarını toplayıp, slayt gösterileri yapabilisiniz. Yetmedi mi? Hakemin üstüne yürüyün. Çünkü arkanızda milyonlar var. Sizleri körlemesine, çirkefliğin sınırlarına dahi tecavüz ederek destekleyecek milyonlar var.

Herşey unutulur şampiyonluk kalır bunu da biliyorsunuz. Kapkara paraları bembeyaz yapacak harika planlarınız var. Manejerleriniz zaten kulüplerin kasasının içinden çıkarmıyor ellerini. 

Tam yol gidiyorsunuz çöplerinizi denizlere bıraka bıraka. Medya, derinlerin pisliğini haber yapmayı çoktan bıraktı, sizin yelkenlere üflüyor rüzgârlarını. Üflemeyen varsa da bağlanın programlara verin ayarı.

Yiyin efendiler yiyin. Bu han-ı iştiha sizin. Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin. Bitirin futbolu, dibini iyice sıyırın.

Boşverin futbolu. Hepiniz kupanızı isteyin. Kalkın makam koltuklarınızdan masanın üstüne çıkıp tepinin!





Yakup Sabri İNANKUR


5 Nisan 2013 Cuma

270 Sabır Taşı

Eğer kibir en sevdiği günahsa şeytanın, kuşkusuz sabır en gıcık olduğu erdemdir. Tabii ot gibi oturup evrenden torpil, yaratandan mucize beklemek, çalkantılı sularda bata çıka sürüklenmek erdem olamaz. Dalgalarla boğuşan, acınmayı-mağlubiyeti reddeden, yolundan katiyen ayrılmayan dervişlerdir, kutsananlar.

20 yıl evvel Kadıköy’ün ortasına dev bir cam prizma koymuş olsaydık, Fenerbahçe özünün ışığı kıpkırmızı bir kibirle yanardı. Spektrumun diğer ucunda belli belirsiz, sönük ve mahsun bir sabır bulurduk.

Dünkü maçtan bahsediyorum. Dünkü maç, dünün öncesinde başladı esasen.

Fenerbahçe, güneşin bizimkinden sonra battığı topraklarda hep aynı oynadı; sabırlı, olgun, akıllı. Haldır huldur hücum yapan, maaile rakip kalenin önüne üşüşen, gazla çalışan, vatan-millet-sakarya üçgenine sıkışan değil, sistemine güvenen ve sebat edip bildiği futbolu oynayan bir takım var sahada. Çimlerin üzerindeki oyun camianın ruhunu yansıtır. Tesislere, koridorlara, soyunma odalarına sinmiş karakteri içine çeker futbolcu, ve öylece çıkar tünelden. 
 
İstikrarsızlığın ve krizlerin yılmaz temsilciydi Kanaryalar. Aziz Yıldırım sistemli bir çalışmayla Fenerbahçe’yi fanusun içine aldı. Çoğu zaman kırsa da o fanusun camını, yeniden inşa etmesini de bildi. Zararlı otları tek tek ayıklamaya başladı. Önce homurtular gitti tribünden. Rant muslukları kapanınca kendi oyuncusuna küfür eden, yuh çekenler kurudu ve toz oldu. Elvir Boliç’e “Ayşegül” diye bağıranları biliyorum ben. Alex’in yuhalandığı gördüm. Evet kahırdan çıkıyordu sesleri ve sesleri yalnızca kahır veriyordu. Saraçoğlu’nda sesler sadece tek bir amaç için yükseliyor artık: destek.

Eskiden isim gelirdi. Artık topçu geliyor. Önden geriye: Sow, Webo, Kuyt, Meireles, Mehmet Topal, Ziegler, Egemen, Yobo; kocaman ilk 11 transferleri. Brezilya’dan rakibi öpen oyuncudan ziyade kulübün kasasını öpen menajerler çıktığını bilen Aykut Hoca, Fransa’dan Ligue 1’den yapıyor tercihlerini. Fiziğe dayalı bir Akdeniz ligini tercih ediyor. Benzerlik ilkesi sadece geometrinin konusu değildir çünkü, o basit ve en güçlü mantıktır. İkinci sırada Premier League, olmadı Serie A’dan geliyor futbolcular. Türkiye Ligi’nin fiyasko ansiklopedisinde bu üç ligde ismi geçmiş futbolcu azdır. Böyle bir ansiklopedinin başlığı La Liga olurdu. 

Sambacı Fener, maç kazanmanın ve rakiplere size “ 5 atacağız” demenin peşindeydi. Avrupa’nın karın ağrısından başka birşey getirmediği yıllarda arasıra golleri sıralayıp, devleri paralasa da finalin çeyreğini dahi aralamak romantik bir rüyaydı. Oysa hücum maç kazandırıyordu, savunma ise şampiyonluk. Şimdi Amsterdam’a minimum 270 dakika var. Umursanmayan Mönchengladbach mağlubiyeti dışındaki son 8 maçta Fenerbahçe’nin yediği gol sayısı: 1.

“Yetenekleri kısıtlı” Aykut Kocaman Fenerbahçe tarihinin en büyük teknik direktörü olma yolunda ilerliyor. Sabırla ilerliyor, sabrettiği için ilerliyor, sabredildiği için ilerliyor. Her branşta finali hedefleyen (ve futbol hariç ona ulaşan) bir camiada artık herkes gözbebeğini bekliyor. E malum assolistler en son çıkar sahneye.

Eminim İtalyanlar pasaporttan stada kadar polisiyle, holiganıyla cehennemi sunacaklar. Önemli değil. Cennetin yolları 270 minik sabır taşı ile döşenmiş. Fenerbahçe yürüyor. Tökezlese ne olur? Birşey olmaz. Seneye kalkar devam eder. Çünkü artık bugünün Fenerbahçe’si, dünün Fenerbahçe’sinin bilmediğini biliyor: Daima bir yarın vardır. 

Yakup Sabri İNANKUR

6 Mart 2013 Çarşamba

Tenkit Mister Cuneyt, Teşekkür Señor Cakir


İyi ile kötü el ele gelir. Kaybeden geçmişe döner, kazanan önüne bakar. 


Yakup Sabri İNANKUR

4 Mart 2013 Pazartesi

100 Yılın Hikayesi


Türk futbolunun iki kristal kadehi, tarihi bir şerefe için tarihi bir sahnede (umarım) son kez buluştular. Bilhassa son 10 yılda Beşiktaş-Fenerbahçe maçlarının hikayelerinden kalın bir kitap çıkar: Almeida’nın kafa vurduğu yerde, işte şimdi Sow kafa vurmuştu, Necip’in kendi kalesine attığı yerde bu kez Kuyt vardı, Ferrari rakibine serseri bir dirsek vurup can almıştı, Niang’ın centilmen ayak üstü can verdi, Alex ve Gökhan Zan yoktu aynı ceza sahasında, Sow ve Sivok vardı ve 90 artıda Fenerbahçe’nin 10 numarası Tuncay susturmuştu herkesi, Beşiktaş’ın 10 numarası Olcay coşturmalıydı.

Bu son 10 yılda Fenerbahçe Beşiktaş’a -çoktan aza doğru- kornerden, Alex’in kafasından ve bekleneni veremeyen forvetlerinin aşırtmasından gol atıp durmuştu. Alex gittikten sonra ikinci sorun, Gökhan Zan gittiğinden beri üçüncü sorun çözüldü. İlk sorunun çözülmesi için ise Gökhan Gönül’ün Fenerbahçe’den ve/veya ön direkten ayrılmasını bekliyor Beşiktaşlılar. Dün tüm Fenerbahçe kornerleri yine goldü: Bir tanesi kanunen, bir tanesi vicdanen, bir tanesi de çizgiden... İlk golde (ikisinde de) arka direk çoğu zaman olduğu gibi bomboştu. Son golde ise doluydu. Bu ayrıntının nelere yol açtığını hepimiz tecrübe ettik.  

Korner maharetleri bir kenara Fenerbahçe’nin Beşiktaş solunu darmaduman etmesi sadece Gökhan Gönül’ün ülkenin en iyi, Avrupa’nın en iyi beklerinden biri oluşunun değil, önünde Kuyt gibi bir ciğer ve zekanın da varlığının doğal bir sonucu. Kuyt mekanik ve matematiksel; durmak bilmeyen bir dozer gibi Gökhan’ın önüne kanallar açıyor. Gökhan ise zarif ve pratik; su gibi doluyor boşluklara, dostuna hayat hasmına dert veriyor. Adaşının yarattığı selde boğulan Süzen takımı da boğmaya başlayınca Aybaba sahaya sırtını çevirdi ve yaş ortalaması 24 olan kulübesine baktı. 700.000 TL’lik servetle mutlu mesut Belediye kadrolarında emeklilik beklemek varken, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının altında bir meblağaya Beşiktaş’ı yeğleyen Emre Özkan’ı gördü.  

Maç da burada döndü.

Beşiktaş savunmasına Emre Özkan ile beraber ters kademe, isabetli orta ve adam kovalama eklendi. En zayıf yer, yeterli bir hale yükseltildi, lanetli dakikalara yaklaşırken.

70’den sonra Beşiktaş çok puan kaybetti İnönü’de. Rakibinden skor ve adam fazlası olmasına ragmen hem de. Aykut Kocaman da bunun farkındaydı, 70’de motoru açmak istedi. Caner sola, Topal prese geçti. Fenerbahçe merkezde 1 kişi azaldı, gözünü kenarlara dikti. Kocaman’ın bildiğini, Aybaba da biliyordu, Veli Kavlak son derece iyi bir maç, sıkı bir yorgunluk ve sarı kartla kenara geldi. Oğuzhan ile rest dedi Samet Hoca. Elindeki tek ofansif  gücü kullandı. (Sinan Kurumuş’u henüz ofansif güç olarak düşünmememi bağışlayacağınızı biliyorum.) Beşiktaş merkezi bırakmamaya kararlıydı. Artık daha yetenekliydi o bölgede. İbrahim Toraman dahi göbeğe koşular yapmaya başladı. 

Filip Holosko’nun 12 km, Olcay Şahan ve boğazlı kazağının 11.5 km üzerinde koştuğunu biliyorsunuz. 2 kenar forveti kova kova ter boşaltırken, rakip beklerin de aynı sayıda kovayı doldurmaları gerekir. Aksi halde önce merkez ortasaha kuvvetleri yardıma gelir, onlar yorulduktan sonra stoperler kenara kaymaya başlar. Elinizde nur topu gibi dikine boşluklar bulabilirsiniz. 

Gökhan yorulmuştu, Egemen ve Bekir ilerdeydiler, kartlıydılar ve yavaştılar. Fenerbahçe’nin en zayıf olduğu noktaya koşacak kuvvet ve yürek Olcay’ın, onu besleyecek bilek ve zeka Niang’ın, sevinç ise milyonlarındı.

100 yıllık hikaye böyle bitmeliydi. 2 takıma da teşekkürler ve tebrikler. Artık gıcır gıcır bir statta, yeni kahramanlarla eski hikayeye kaldığımız yerden devam ederiz.

Yakup Sabri İNANKUR

22 Kasım 2012 Perşembe

Abramovich’in Sindirim Sistemi

Zenginlik insanın uyanma saatini kendisinin belirlemesidir. Bu sabah uyandığımda yazdım bunu. Bir kaç bir şey atıştır, giyin, tak mp3 oynatıcıyı, servise koştur. Köpek dışkılarına, dev balgamlara basmadan durağa varmak ekstra bonus puanı. Milyonlarca gönlü zenginle oynadığımız günlük oyun. Kazanan yok. Kazandığını sanan çok.

Kulaklıktaki sesler taaa Londra’dan geliyordu, BBC Radyo Di Matteo’nun kovulduğunu söylüyordu. Olay gece yarısı olmuştu ve ben yeni duymuştum. Erken yatmak zorundaydım çünkü zamanımı ben proglamlamıyordum. Oysa insanların uyuma saatlerini belirleyen başka insanlar var ve yeni oyun alanları futbol. Gerçek hayatla FM oynayan Rus milyardeler, Arap şeyhleri futbolun ruhundan iştahla ısırıklar almaya devam ediyor. O ruha en yakın kesim, taraftar, acı içinde kıvranıyor. Üzüldüm Chelsea taraftarı adına. Beşiktaşlıyım ne de olsa. 8.5 yılda 9 hoca! Empati köprüsü 3947 kilometreyi rahatça aşabiliyor böylece. Bir Chelseali “yeter”inde kendini görebiliyorsun.

Chelseali’nin hayatından kimler geldi kimler geçti…

2003’te Abramovich çuval dolusu parayı yığdığında, Mutu, Veron, Crespo ile başlayan çılgınlık 500 milyon avroluk bir maliyetten başka bir şey getirmedi kulübe. Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Stamford Bridge’de Moncao’ya 2-0’dan 2-2 maçı verip elenince, bavulu eline aldı tecrübeli hoca.

Kolay olan Porto’da kalmaktı. Güzel mavi bir koltuk, şampiyonlar ligi kupası ve tanrı… sonra da ben

Zoru seçti 3 yıl 255 gün tahtta kaldı. Special One günleri Chelsea tarihinin kuşkusuz en iyi günleriydi. Huşu içinde yad ediyor Mavililer. 6 kupadan sonra Mourinho; “Ona dedim ki; Bak Roman, bizi iyi arkadaşız, burada kalırsam arkadaşlığımız bitecek.”

Ayrılmalarına ragmen arkadaş kalabilmeleri takdire şayan. Bu henüz benim beceremediğim bir şey.

247 günde 1 boynu bükük Şampiyonlar Ligi finali. Yetmedi.

Nam-ı diğer Felipaô. CV’sinde dünya kupası vardı. Şaşaalı geldi, kupasız gitti. 

Bir aceleyle FA Cup’ı kazandı. Iniesta’nın hokuspokusu olmasa belki Şampiyonlar Ligi’ni de kazanacaktı. Heyhat kısmette yoktu sevinmek, neye yarardı üzülmek. Hayat devam etmeliydi, İstanbul’da şişkin ücretli bir tatil moralini düzeltecekti.

Mourinho’dan sonra Mavilerin en favori hocası. 2 kupalı (Lig ve FA Cup) ve gol rekorlu 2010 sezonu. Ardından kovulduğu 2011 sezonu. Paris’te FM oynayan başka bir başkanın yanında şimdi.

En hayal kırıklığına uğratan hoca olduğu konusunda hem fikiriz. Beklenildiği üzere Special Two olamadı. Henüz erkendi belki de. Kan uyuşmazlığı çok açıktı ve Chelsea bünyesi 256 gün onu sonra reddetti. 

Gelişinde çatılan kaşları, giderken yukarı kaldıran adamlardan biriydi. FA Cup ve Abramovich’in rüyası Şampiyonlar Ligi’ni hediye etti kulübe. Hem de Münih’te Bayern’i alt ederek. Sezona da iyi başladı. Üç genç silahşör Mata-Oscar-Hazard ve bir D’artagnan Torres ile çok zarif bir futbol oynuyorladı. Bu yazıyı O’nun gidişinin hüznü / siniriyle yazdığımı anlıyorum şimdi. Bilinçaltımın Abramovich’e küfretme tarzı, tabii gıyabında endüstriyel (=kişiliksiz) futbola da…

Chelsealilerin ardarda yayına bağlanarak bu işi benden daha cesurca yaptıklarını söyleyebilirim. En bayıldığım yorum şu oldu:

Chelsea Gördüğüm en hızlı sindirim sistemine sahip” 

Sabah 6-7 arası sindirim sisteminin en kuvvetli olduğu zamanmış. O saatte yapılan sıkı bir kahvaltı kadar faydalısı yokmuş. Sabah erken kalkmak kötü değildir esasen. Sizin yediğiniz haltları başkaları sindirmek zorundaysa hele hiç kötü değildir.
 
Yakup Sabri İNANKUR

24 Ekim 2012 Çarşamba

Tıpkı 80’lerdeki Gibi

Futbolumuz hakikaten 80’ler dönemine döndü. Geriledi. Futbol aşığı Türkiye ulusal takım bazında da, kulüpler bazında da batıda boynu bükük. Avrupa’nın çok da matah olmayan takımları sırf sistemli oluşları ve temel futbol bilgi / kültür / mental yapısına sahip oldukları için bizi tuş ediyorlar. Mücadele, şanssızlık, hakem yeniden futbol sözlüğümüzün ilk 3 sayfasını kapladı.Tıpkı 80’lerdeki gibi. Kaybediyoruz ve küçülüyoruz.

Yenilir ama ezilmediğimiz o dönemlerde, hava biraz bozdu mu, yağmur hafif çiseledi mi, orta saha bataklık, kale önleri ise penaltı noktası en geniş yeri olmak üzere yuvarlak bir balçık havuzuna dönerdi. Karambollerde bacaklar, kafalar, çamurlar havada uçuşurdu. Teknik-taktik hak getire. 

Tanıdığım en güzel Süleyman olan Seba’nın “Öyle bir takım kurmalıyız ki rakibi de hakemi de sahayı da yenecek” diyerek, sahayı da aşılması gereken engeller listesine eklemesi, diğer ikisi kadar çetin sayması tevekkeli değildi.

Biz bile eski maçlara dalarken garipsiyoruz o sahaları, “imkânsızlıkları”, eminim genç kardeşlerimize garip ve (muhtemelen) komik geliyordur.

Bugün 2012 yılında aynı manzarayı görmemizden daha garip ve komik olamaz yine de. Üstelik de teknoloji harikası bir statta. Yazın Avrupa Şampiyonası’nda Ukrayna-Fransa maçını hatırlıyoruz. Göğün kapıları açılmıştı. Yarım saat süren yağmur kesildikten 15 dakika sonra sahada akan tek şey Ribery’nin sprintleriydi. Yer tüm suyu yutmuştu. 1 Donbass Arena’nın da 4 TTArena yapacak para ve emek yuttuğunun farkındayım. Çevre düzeni, ulaşım, tasarım ve mühendislik “lüksleri” haricinde temel “lüksleri” için bir referans noktası görebilirim yine de. Tabii bunun ekonomik getiri-götürülerini de.

Tumturaklı bir drenaj sisteminin değeri 250.000 avro, şampiyonlar liginde 3 puanın değeri 1.000.000 avro, sakatlanan oyuncuların değeri 5 milyon avro. Tamam, böyle bir yağmur, böyle bir maça belki 3 belki 5 yılda bir denk gelir ancak kaçınılan maliyet, yılların birikiminden daha fazlasına mâl oluyor işte. 

Maçı Fatih Terim özetlemiş zaten; “Sudan kafamızı çıkaramadık ki, ne futbolu?” 

Yağmur coştu, gol yanlış kaleye atıldı, penaltı kaçtı, ara pasları ya çamura takıldı, ya sudan kaydı, golcüler ağları yandan sarstı…

Bazen olmaz. Sadece olmaz. Açıklaması, tanımlaması, kıstasları yoktur. Öyledir. Evrenin tüm hep yekleri bir futbol sahasına düşer. Ayakları düğümler, kafaları öne eğer. Sonuç eşittir “ve” adil değildir.

Tıpkı 80’lerdeki gibi.

Yakup Sabri İNANKUR

17 Ekim 2012 Çarşamba

Sergen Yalçın Kimdir?

O’nun ne zaman oynayacağını, yani döktüreceğini bilirdim. Hiç bir zaman gözü parada ya da kariyerde değildi. Tutunacağı bir heyecan arıyordu. O yüzden bilirdim işte ne zaman oynayacağını. Önemli bir Avrupa maçıysa, yüzüm gülerdi. Onu sahada soğuk ve umursamaz bir tavırla görürsem anlardım ki resital gelecek. 100. Yılda gerekirse tek başına Beşiktaş’ı şampiyon yapacağına emindim, “öyle” bir final yapacağına da… Tarihsel dönemler, anıtsal maçlardı O’nun “kafasını futbola verdiren, canını isteten” Sıradan motivasyonlar / hedefler / takımlar, sıradanlar içindi O’na gore. O kutsal anların peşindeydi.

Reha Erus, bir İtalyan gazeteci arkadaşıyla Beşiktaş maçında denk gelmiş ve “işte bizim Baggio” diye övmüş. Adam nezaketen gülümsemiş, dudak bükmüş. Önce 27 metreden hafif sağ çaprazdan bir frikiği filelere takınca inanmış bizimkinin Baggioluğuna. 5 dakika sonra 5 metre geriden ve daha sağdan bir frikik daha gönderince 90’a İtalyan ayağa fırlamış “Baggio bile aynı yerden 2 kez atamaz!” diye. Aynı yerden değildi zaten ikincisi daha zordu! Hiç unutmam o maçı. Liderlik getiren bir Gaziantepspor maçıydı. Sergen örümcek ağlarını iyice temizleyip galibiyeti perçinlemişti. Maçın sonuna doğru taç atmaya gitti. Çizgide topu kafasına koyuyor, top kafasının yanından omzuna oradan da eline düşüyordu. O, elindeki topu tekrar alıp kafasına koyuyor ve top tekrar düşüyordu. Bu “zaman geçirmeye” hakem sarı kartı gösterdi tabii. Ve bu ikinci sarı karttı. İtalyan haklıydı Baggio değildi O, O Sergen’di…

Altyapı ordinaryüsü Serpil Hamdi Tüzün Hoca iyi bir futbolcunun 2-3 hamle sonrasını hesap edebildiğini, 5-6 hamle sonrasını düşünerek oynayan oyuncunun (o dönem için) Zidane olduğunu, Sergen’in 7-8 hamle sonrasını öngörebildiği anlatıyordu. Sergen ise kendini eleştiren Beşiktaş yöneticisi 60 yaşındaki Uğur Ekşioğlu’na “Formayı ona vereyim, o çıksın sahaya” dediği için Süleyman Seba’nın olduğu yerde barınmasını imkânsız kılıyordu. Zidane değildi O, O Sergen’di…

O, Giggs’in deparını milimetrik bir pasla taçlandırmalıydı, Bergkamp’ın ayak içi servislerini kutsamalı, Suker’in çapraz koşularına sanat katmalıydı. Baggio ile yanyana oynar mıydı tartışması yaptırmalıydı İtalyan basınına. Ronaldo Compostela’ya attığı tarihi golden sonra Sergen ile kucaklaşmalıydı. Yapmadı. İstemedi. Televole’de “ben adam olmaaam” diye şarkı söyledi. Rivaldo değildi, Scholes değildi, Mijatoviç değildi O, O Sergen’di. Hevesimizi kursağımızda bıraktı, ağzımıza bir parmak bal çaldı ve gitti.

Sergen Yalçın kimdir? Çok uzun cümlelere gerek yok aslında 2 kısa video yeter. Muhteşem!

Efsane Almanya performansı


Almanya maçı sonrası

4 Ekim 2012 Perşembe

Del Pieromania - 2012 Avustralya


"Oğluma söz verdim ‘Bak Tobias, Avustralya’ya 1 sene için gidiyoruz, orada sadece kangurular için özel bir hayvanat bahçesi var. Onları görmek ister misin?’ Gülümsedi ve tamam dedi. Transferin bittiği an o andı."
 
Alessandro Del Piero yeni kulübü Sydney FC ile ilk maçında bu Pazar Wellington Phoenix’in karşısına çıkacak. Rakip Phoenix'in Genel Menajeri David Dome normalin 10 katı bilet satıldığını belirterek Del Piero’yu kocaman bir hoşgeldin partisinin beklediğini söyledi.
 
Benim bildiğim Del Piero sezonu gol kralı olarak tamamlar. Geldiği gibi hoş gider, arkasında boşluk bırakır.

Yakup Sabri INANKUR

2 Ekim 2012 Salı

Bir Kaç Iyi Adam

Çiçeği kucağında teknik direktör Mircea Lucescu uçakta verdiği ilk röportajda Beşiktaş'ı 4-4-2 oynatacağını açıklamıştı. Yeni sezona dair ilk hazırlık maçı için Yunanistan’a giden 100. Yıl Kartal’ı 1 Agustos 2002’de Nikos Goumas Stadı’nda AEK önündeydi. Maç başladıktan 35 dakika sonra tabelada AEK:5 Beşiktaş:0 yazıyordu. Lucescu’nun hükmü ilk maçın ilk yarısını bile kaldıramamıştı. Savunma 4’lüsü Ali Eren-Zago-Ronaldo-Serdar arkalarına atılan her topa dönene / yetişene kadar Cordoba topları fileden çıkartıyordu. Önde ve seri paslarla oynamak isteyen takımların geri 4’ lüsü hızlı olmalıydı. Lucescu hemen Ahmet Yıldırım’ı geriye monte ederek merkez savunmacı sayısını 3’ledi. Yüksek pas isabeti olan Ahmet ve Zago takımın hücum başlangıcı olurken, Ronaldo emniyet subabı olarak arkayı toplamakla meşguldü. Böylece Beşiktaş 3-5-2 dizilen yavaş ama dikkatli hücum yapan, rakip sahaya komple yerleşen, ribaund toplayan ve rakibi boğan bir felsefeyle şampiyon oldu, UEFA Kupası’nda çeyrek final oynadı.
 
10 sene öncesini anmamın sebebi hem Beşiktaş'ın adam gibi top oynadığı son sezon olması, hem de taktiksel anlamda çıkarılacak önemli dersler bulunmasından mütevellit. Amaç önde / baskın oynamaksa ve 4’lü savunma ise idealiniz, bunu yavaş oyuncularla yapmanız mümkün değil. Her maç bol gol yeme olasılığı artar ve her zaman yediğinizden daha fazlasını atmanız mümkün olmayabilir. Hatta 4’lü savunma bazen tek yavaş oyuncuyu bile kaldıramayabiliyor. Geçen hafta Old Trafford’da dünyaca ünlü stoper Rio Ferdinand’ın dramına şahit olduk

 
Tozu dumana katan Bale, tozu yutan Ferdinand. Ferdinand’ın arkası boş zira o ‘alan’ komple kendisine tapulu. Beşiktaş geri dörtlüsünün bekleri Hilbert-Uğur standart, stoperleri Escude, Toraman (ve dahi Sivok ve Ersan) ağır oyuncular. Aatıf’ın 45 metrelik deparını topsuz koşuyla dahi kapatabilecek çevikliğe sahip değiller. Daha farklı bir diziliş denenemez mi? 3-5-2’li güzel günler yad edilse iyi olmaz mı? Samet Hoca da böyle bir arayış içerisinde sanırım. Son 25 dakika 4-4-2’ye dönme çabası olumlu. Bununla birlikte, ileride 2 uzuna bel bağlayan 1980 model Ingiliz oyunu; kenar çizgide hızlı, yetenekli, adam eksilten oyuncuyu şart koşar. Böyle bir oyuncu kadroda olmadığı (!) için Almeida sol forvete, Batuhan merkeze kaydı. Diziliş degişmedi ve Ibrahim Toraman-Hasan Türk’ün yüksek toplarından umulan medet ya taçta ya da Sivas kalecisi Borjan’ın parmaklarında eridi gitti. Aybaba da maçtan sonra ‘Kaliteli isimlerin hep iyi oynaması gerekiyor, onlar iyi oynamayınca işimiz zor’ itirafını yaptı zaten. ‘Kaliteli isim’ derken teknik kapasitesi yüksek bireysel yeteneklerden bahsediyordu. Beşiktaş takımında bu tarz oyuncu sayısı az. Nene’nin parmaklarımızın ucundan kayıp gitmesi kötü oldu. Bu yüzden kulübün elindeki bir kaç iyi adamı da dışlaması değil değerlendirmesi, hatalarıyla-sevaplarıyla kazanması mecburiyet. Devre arasında iyi adam popülasyonunu arttıran transferler Beşiktaş'ı yukarıda tutabilir. Diyor ki futbol filozofu Bill Shankly; ‘Futbol takımı piyano gibidir. 8 kişi onu taşır ve 3 kişi o lanet şeyi çalar’. Maalesef Manuel Fernandes’in yanına bir kaç sanatçı daha teşrif etmezse o lanet şeyden çıkan melodi çoğunlukla ‘Aldırma Kartal Aldırma’ olacak.
 
Yakup Sabri INANKUR

1 Ekim 2012 Pazartesi

Alex De Harcandı Bir Çırpıda


Gelmez dediler geldin, şimdi gittiğine inanamıyoruz. En siyah üzüntülerimi en beyaz saygılarımı sunuyorum sana Kaptan.


25 Eylül 2012 Salı

Heykeli Dikilecek Adamlar

Şu güzide ligimizde en saygı duyduğum teknik direktör Şenol Güneş. Her sezon öncesi takımı dağılır. Yeni takıma yeni bir ‘modern’ sistem bulur, adapte eder ve başarılı olur. Herşeye rağmen işini yapan, mızmızlanmak ve onu bunu suçlamak yerine kalitesine uygun yaşayanlar en yüksek saygıya (ve maaşa!) layıklar. 2010-2011 Trabzonspor’u Barselona esanslıydı. 34 lig maçının 27’sinde rakipten daha fazla topla oynamış, hücum yapmış ve seyir zevki en yüksek futbolu bize sunmuşlardı. O takımın pas bakanları  Jaja, Engin Baytar, Egemen Korkmaz, Ceyhun Gülselam ve başbakan Selcuk Inan kabineden ayrılınca 2011-2012 Trabzonspor’u InterMilan tarzını benimsedi. Asker disiplininde bir alan savunması, bıkkınlık veren bir sabır, bireysel sihirler, ve rakip savunmanın  konsantrasyon kaybına dayanan Bordo-Mavi umutlar Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmaya 1 direk kadar yaklaşmıştı. Bu sezon Şenol Güneş yüzünü yeniden Ispanya’ya çevirdi. Bu kez model Real Madrid. Kendi 30 metresinde iyi daralan, top çalma ve sprinter forvetlerinin önündeki boş alanlara hızlıca oynayarak 3-4 saniyede golü hedefleyen bir düşünce sistemi .  Çoğu yorumcuya gore Trabzonspor %40 topla oynama oranına sahipmiş. Ne gam… Her 1.5 dakikada Fenerbahce’nin 1 topunu çaldılar ve hücuma dönüştürmeleri 2 saniyeyi geçmedi. Bu bağlamda Xabi Alonso kılığındaki Sapara ile gayet etkili oluyorlar. Sapara’nın 11 kilometre ile Trabzonspor’un en çok koşan oyuncusu olmasının yanı sıra en isabetli pas oranına da sahip olması o görev icin ‘mükemmel’ olduğunu gösteriyor. Mesut Ozil görevindeki Alanzinho da çok sırıtmıyor aslında. Sorun Olcan-Halil bloğunda. Olcan kafasını kaldırsa da hala Trabzonspor’da oynar ancak -dün gece de dahil- daha fazla gol ve asiste sahip olur. Sapara’nın derin pasları daha onlarca kez önüne gelecek ve buna hazır olması lazım. Olcan’dan Di Maria, Halil’den Higuain olur mu? Şenol Güneş söz konusuyken olur. Avni Aker’in yanında O’nun bir heykelini görmek isterim doğrusu.
Dün gece belki ellinci kez daha gördük. Yayıncı kuruluş spikeri 'Fenerbahçe çoğalamıyor' dedi. Hayır! Fenerbahçe atak yaparken her zaman 4-5 oyuncu ceza sahası icinde ve civarındaydı. Gayet iyi çoğalıyorlardı. Ancak Sow da dahil hiçbiri Alex'in düşünce hızına yetişemiyor. Kaptan 3-4 pozisyon sonrasını hesaplarken diğerleri de bizim gibi O’nu izliyor. Diğerlerinin koşu ve sprintleri böylece anlamını yitiriyor. Alex 100 metreyi  12 saniyenin altında koşmuyor, fakat O'nun nöronlarının haberleşme hızına da diğerleri yetişemiyor. Kuyt bu yüzden önemli sari-lacivertliler için. Hücumun sadece mucadele gücünü degil IQ ortalamasını yükselterek diğerlerini daha verimli hale getiriyor.
Sergen Yalçın geçenlerde heykeli dikilen Alex’in Fenerbahçe tarihinde o kadar büyük anlamı olmadığını, heykeli dikilecek daha fazla oyuncu olduğunu belirtmişti. Ilk başta doğru geliyor. Ekonominin birinci kuralına aykırı yalnız; kıtlık-değer ilişkisi ve çağın şartları... Sergen futbola başladığında heykeli dikilesi adamlarda nüfus patlaması yaşanıyordu. Metin, Aykut, Rıdvan, Ugur, Hami, Müjdat, Rıza, Oğuz, Erhan, rahmetli Nejat Biyedic… Bugun elimizde Alex var. Sadece Alex. Fenerbahçe Avrupa’da en başarılı zamanlarını O’nun önderliğinde yasadi. Ligde ya şampiyonluk gördü, ya ikincilik. Nice derbi zaferleri bizzat O’nun kafasından ve o sihirli sol ayağından geldi. Tum çocuklar O olmak istedi ve kimler geldi geçti 1 Alex etmedi.
Futbol artık öyle bir noktaya geldi ki; 2-3 yıl toplamda 20-30 maç iyi(!) oynayanları başımıza altın taç ediyoruz. Böyle bir yoklukta hala skora isyan edebilen 35 yasında bir Alex de Souza’nin olması aslında hepimiz için bir şans. Umarım bir diğer heykeli dikilesi adam Aykut Kocaman futbolseveri ve Fenerbahçe’yi bu şanstan daha fazla mahrum bırakmaz.
 
Yakup Sabri INANKUR
  
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...