1 Ekim 2012 Pazartesi
Alex De Harcandı Bir Çırpıda
25 Eylül 2012 Salı
Heykeli Dikilecek Adamlar
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Ayrışık Fenerbahçeliler
30 Ocak 2012 Pazartesi
Fenerbahçe’nin Güneşi; Alex
25 Nisan 2011 Pazartesi
Sonunu Bilmediğimiz Hikâye
İçinde yoğun duygular ihtiva eden her kavramda, hikâyeler sonuçlardan daha önemlidir. Çünkü sonuçları önemli yapan, hatta olduğundan daha önemli gösteren, hikâyenin yoğunluğudur. Bakış açımıza göre iyi ya da kötü etiketi yapıştırıp dosyalayacağımız her son, anı arşivlerimizin tozlu dolaplarından her çıktığında, hikâyenin yoğunluğu kadar acı ya da mutluluk verir.
Her sene, her hafta, hatta hergün 22 adamın 1 topu paylaşamaması bizim için kalp çarpıntısı, çene jimnastiği ve stres olmasına rağmen, bir sonraki sefere, aynı heyecan, umut ve yine stresle, tribünde, televizyon karşısında, geçmişte radyo başında, hayatımızın 90 dakikasını “değerlendirmemizin” sebebi budur. Çimlerin üzerindeki hikâyelerin parçası olmak...
Atatürk Stadı’nda bir sezonun sonunda anlatacak birçok hikâye gördük. Bir Anadolu takımının 9 kişiyi ceza sahasının önüne yığıp tekme tokat savunmadan da bir büyüğe 3 gol atıp –neredeyse- yenebileceğini gördük. 10 dakikada (belki) giden bir şampiyonluğun, bir sonraki 10 dakikada (belki) geldiğini gördük. Maçın 3’te 2‘sinin kahramanı Abdülkadir iken, 3’te 1’inde sahneye çıkan Alex De Souza’nın maçın tümünün kahramanı olabileceğini gördük. Alex'in attığı 3.golü yemeyen takım kalmadığını gördük. Genç Semih’in sol ayağıyla Alex kadar iyi asist yapabileceğini gördük. Uzuuuun boylu Ediz Bahtiyaroğlu’nun yanlamasına durursa savunmada daha az boşluk bırakarak daha yararlı olabileceğini düşündük. Telepati olduğunu zira Ediz’in bizi duyup ciddiye aldığını, ama bu seferde penaltıya neden olup (takımına) yine yararlı olamadığını gördük. Emre Belözoğlu’nun neden Türkiye’nin en iyi orta saha (ama en sevilmeyen) oyuncusu olduğunu gördük. Gökhan Gönül’ün neden Türkiye’nin en iyi (ve en sevilen) oyuncusu olduğunu gördük. Tip olarak Nobre, tarz olarak Kenan Evren’e benzeyebilen bir hakem olabileceğini gördük.
Ve gözyaşları gördük.
Gözyaşlarına, tribünden bayrağıyla atlayan taraftarın sarılışını gördük.
Bir futbol takımı sadece zaferlerin üzerine sevilmez, sevilmemeli. Bu yüzden mağlubiyetlerin, başarısızlıkların üzerine de red edilmez, edilmemeli. Alkmaar maçında Fenerbahçe 3-1 mağlupken, oyundan çıkan Alex De Souza’yı yuhalayan elli bine karşı ayakta alkışlayan bir başkan bunu en iyi bilendir. Daha sonra kendi oyuncusunu yuhalamak gafletine bir daha düşmeyen taraftar da bunu en iyi anlayandır.
Dün Güiza’nın gözyaşlarının etkilemesi için illâ Fenerbahçeli olmak gerekmezdi.
Önce İspanyol kumaşı gol kralı markalı yaldızlı ceketinin üzerine “madara” nişanı yapıştırdılar. Daha sonra o ceket, çamur güreşleriyle televizyonlarda şov yapan eski karısının sıçrattığı çamurlarla da iyice kirlendi. Kendine olan güveni fersah fersah batarken, ceza sahası denizlerinde sarılacağı goller kaçtı. Geçen sezonun şampiyonluk yükü bir 90 dakikaya sığabilirken, O, 90 dakikaya bir gol sığdıramadığı için baş sorumlu oldu. Koskoca bir sezonda arkadaşları rakip takımları tek tek devirirken, o sadece sakatlıkla mücadele etti.
Ve nihayet dün akşam İzmir’de sahaya çıktı.
Bir forvet için ekstra bir hareket yapmadı. Savunma arkasına koşu, düzgün bir vuruş...
Pas harikulade, vuruş zor, pozisyon basit. Futbol basit oyundur, ama hikâyeleri ve etkileri muazzamdır, ağlatır bazen...
Bu hikâyelerin hüzün veya sevinçle biten alternatif sonlarını Fenerbahçe ya da Trabzonspor paylaşacak. Ne olursa olsun bu sezonun, Burak Yılmaz ve Alex’in kahramanlık destanlarını çoktan yazdığı bir sezon olduğu gerçeği değişmeyecek.
Kazablanka filminin o ünlü sahnesinde yakışıklı Humphrey Bogart sert bir ifadeyle Ingrid Bergman’a sabitler gözlerini ve sorar;
"- Sana iki kelimelik, sonunu bilmediğim bir hikaye anlatayım mı?"
" - Evet."
" -Seni Seviyorum."
4 hafta kaldı ve 2 takımı birbirinden ayıran tek bir gol var. Bu hikâyenin sonu ne olur bilmiyoruz.
Ama futbolu ve takımlarımızı seviyoruz.
Sonunu düşünmediğimizde kahraman olabilir miyiz bilemiyorum ama seviyorsak sonunu düşünmememiz gerektiğini biliyorum.
Not: Bu yazıyı yazarken, muhabbetleriyle bana katkı yapan Ege (http://sairlerparki.blogspot.com/) ve Kaan’a (http://klasikfutbol.blogspot.com/) çok teşekkür ederim.
19 Mart 2011 Cumartesi
Psikoloji Mekan Dinlemiyor

Kazanmaya alışmış takım ile kaybetmeye alışmış takım arasındaki mental farkının 10 dakikalık özeti, sonucu değiştirmeye yetiyor. Futbolda moralin ne kadar etkili olduğunu bu farkın da mentaliteden geldiği dersini bir kez daha izledik. Desibeli, atmosferi ve gıcır gıcır stadı arkasına alan Galatasaray, futbol ve skor olarak daha iyi olmasına rağmen ceza sahasındaki heyecanını ofsaytlara boğdu. 75 dakika kötü oynayan, mağlup kalan ama panik yapmayan bir Fenerbahçe bu durumu yine değerlenirdi.
Özellikle de Fenerbahçe’nin ilk golünden sonra bu fark belirginleşti. Kewell gibi üst düzey bir oyuncunun, mahalle maçlarında takıma en son mecburiyetten seçilen çocuk klasında topu ayağının altından, yanından, üstünden kaçırması bu durumun sembolü oldu, gözümde. Galatasaray’ın kendine güveninin hızla kaybolduğu esnada Alex önderliğinde Fenerbahçe daha iyi oynamaya ve pozisyon bulmaya başladı. Aynı durumu Beşiktaş karşısında da yaşamışlardı. Panikleyen rakibe karşı, oyunu çevirebileceklerine olan inançları ve kendilerine olan güvenleri artıyor.
Duran toplarda Fenerbahçe yıllardır Türkiye’nin en çok gol atan takımı. Bunu hepimiz biliyoruz. Ancak 4 oyuncunun boy ortalamasının 1.89 olduğu bir savunma, 1,75 ve 1,83’lük 2 oyuncunun 2 kafa golüne engel olamıyorsa, o zaman boy; işlevsellik önündeki mağlubiyeti haketmiştir.
Aykut ve Hagi arasında, Aykut Kocaman lehine hoca farkı olduğuna inanıyorum. Ancak bu maç için değil. Bu maçta (bize göre) teknik direktör yanlışı ya da doğrusu, skoru açıklamıyor. Hatta kazanan takımın hocasını, sakatlık hariç oyuna müdahale etmediği için, kaybedene göre daha çok eleştirebiliriz.
Özetle, bu maçın skorunun ilk faktörü, kazanan ve şampiyonluğa giden takım ile kaybeden ve hedefi kalmayan takım arasındaki motivasyon kaynaklıydı.
2. faktör ise özel bir dehanın eseriydi.

ÖZEL BİR OYUNCU; ALEX
80lerin sonunda dünya futbolu yeni model bir 10 numara tabiri kattı felsefesine. Maradona, Platini gibi sanatsal 10 numaralara göre, Gullit, Stojkovic, Stoichkov gibi golcülüğü daha fazla, yaratıcılığı daha az, tam forvet değil ama orta saha ya da oyun kurucu da denemez bir nesil çıktı. Platini, Roberto Baggio için “Ona ne 10 numara, ne de 9 numara diyebilirsiniz, O; 9.5 numara bir oyuncu" diyerek bu ayrımı, şık bir şekilde tanımladı. Bugün bu tanımı Kaka için de kullanabiliriz.
3-5-2 ve 4-4-2’nin kıyasıya kapıştığı o dönemde, yaşanan bu “10 numara” değişimi 4-4-2’nin, 3-5-2’ye göre daha iyi adaptasyon sağlamasıyla günümüz futboluna da yön verdi. Bugün adına 4-2-3-1 dediğimiz diziliş bu evrimin en son ürünü olarak ortaya çıktı. İlk evrede, 2 forvetten bir tanesi (Saviceviç gibi, Totti gibi), “asıl” forvete (Van Basten’e, Montella’ya) asist yaptı. Bir sonraki evrede ise asıl forvetin fizik gücü arttı, gol yüzdesi azaldı ve “asıl” işi yardımcı forvetlere alan boşaltmak oldu!
İçinde bulunduğumuz son evre ise yardımcı forvetlerin gole en yakın, asıl forvetlerin ise güçlerine hız ekleyerek kenara geçtiği bir dönem. Bunu en net, Spaletti’nin Roması’nda Totti’yi merkezde tek forvet gördüğümüzde anlamıştık. Bugün Guardiola’nın Barcelonası’nda aynı görevde Messi var. Asıl forvet Villa ise sol tarafta O’na yardım ediyor.
Ara başlığımızın konusu Alex’e gelebiliriz artık. Alex bu sezon bir başka oynuyor. Daha olgun, daha etkin ve daha hırslı. Bu oyunu ise bu sezon oynaması daha ilginç. Zira Alex, Fenerbahçe forması giydiğinden beri, O’nu en sevmeyen hocayla bu ritmi yakaladı.
103 gollü Veselinovic mentalitesinin suyundan içen Aykut Kocaman için en önemli olgu, maça şok presle başlama, topa sahip olunca evelemeden gevelemeden hızla hücuma çıkma üzerine kurulu. Bu düşünce sistemi Alex’e uymayınca, Alex, sistemi kendine uydurdu.
Niang kenara O merkeze geçti. Alex, Savicevic oldu. Hızlı değil ama dribling yapıyor, boyu kısa ama kafa vuruyor, forvet değil ama gol atıyor. Tam 9 numara değil, 11 de değil, 7 de değil. Aslında sırtındaki numara da önemli değil artık. 10 numara futbolcu tanımının karşısında bugün Alex de Souza yazıyor..
*****
Eğer o şişe Volkan Demirel’in kafasına isabet etseydi, yukarıdaki entel dantel cümlelerin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Son 3 senede sahaya, logar kapağı atıldı, adam atıldı, en son dün şişe atıldı.
Futbolda şiddet yasasının çıkması için isabet mi bekleniyor?
3 Ekim 2010 Pazar
Alex de Souza ve Galatasaray

Fenerbahçe futbol takımı, Sevilla deplasmanı için uçaktadır. Uçakta bildik görüntüler vardır. Deivid kameralara türlü şakalar yapmakta, diğer futbolcular ve uçakta bulunan herkes de buna esprilerle katkıda bulunmaktadır. Kamera bir ara bu kalabalıktan ayrı bir futbolcuya döner. Gözlerinde gözlüğüyle Alex de Souza’dır bu oyuncu ve Dostoyevski okumaktadır.
Karabük-Galatasaray maçından sonra bir şeyler yazmak istedim ama Galatasaray ile ilgil daha ne yazayım? Galatasaraylıların canı yeterince sıkkın. Bu linkteki yazıya ekleyecek bir yorumum yoktur http://olefutbol.blogspot.com/2010/09/rijkaard-vs-yonetim.html. Girişi Alex ile yapıp Galatasaray’a geçmemin sebebi ise bir tarafta “sezon sonu gönderelim, jübile yapalım” hesapları içindeki yönetim, takımda görmek istemediği açıkça belli olan bir hocaya rağmen, sahayı futbol zekasıyla sulayan, tüm futbolseverleri ayağa kaldıran Alex de Souza. Diğer tarafta, unutun taktiği, dizilişi, maçtan 2 saat önce babası kaybeden hocaları için bile sahaya yüreğini getirmeyi unutmuş bir Galatasaray.
Alex de Souza belki sezon sonu gidecek ama Türk Futbolu’nun ve Fenerbahçe’nin efsanesi olarak tarihteki yerini çoktan aldı. Çünkü sadece bedeni ile değil ruhu ile oynadı.
Okuyorum yazıları, yorumları...Cümleler hala UEFA Kupası’nda, hala 4-3-3’te hala Gökhan Zan’ın sakatlığında.
Galatasaray’ın sorunu tarihi ya da fiziksel değil ki.
Galatasaray’ın sorunu ruhsal.





