Alex de Souza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alex de Souza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2012 Pazartesi

Alex De Harcandı Bir Çırpıda


Gelmez dediler geldin, şimdi gittiğine inanamıyoruz. En siyah üzüntülerimi en beyaz saygılarımı sunuyorum sana Kaptan.


25 Eylül 2012 Salı

Heykeli Dikilecek Adamlar

Şu güzide ligimizde en saygı duyduğum teknik direktör Şenol Güneş. Her sezon öncesi takımı dağılır. Yeni takıma yeni bir ‘modern’ sistem bulur, adapte eder ve başarılı olur. Herşeye rağmen işini yapan, mızmızlanmak ve onu bunu suçlamak yerine kalitesine uygun yaşayanlar en yüksek saygıya (ve maaşa!) layıklar. 2010-2011 Trabzonspor’u Barselona esanslıydı. 34 lig maçının 27’sinde rakipten daha fazla topla oynamış, hücum yapmış ve seyir zevki en yüksek futbolu bize sunmuşlardı. O takımın pas bakanları  Jaja, Engin Baytar, Egemen Korkmaz, Ceyhun Gülselam ve başbakan Selcuk Inan kabineden ayrılınca 2011-2012 Trabzonspor’u InterMilan tarzını benimsedi. Asker disiplininde bir alan savunması, bıkkınlık veren bir sabır, bireysel sihirler, ve rakip savunmanın  konsantrasyon kaybına dayanan Bordo-Mavi umutlar Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmaya 1 direk kadar yaklaşmıştı. Bu sezon Şenol Güneş yüzünü yeniden Ispanya’ya çevirdi. Bu kez model Real Madrid. Kendi 30 metresinde iyi daralan, top çalma ve sprinter forvetlerinin önündeki boş alanlara hızlıca oynayarak 3-4 saniyede golü hedefleyen bir düşünce sistemi .  Çoğu yorumcuya gore Trabzonspor %40 topla oynama oranına sahipmiş. Ne gam… Her 1.5 dakikada Fenerbahce’nin 1 topunu çaldılar ve hücuma dönüştürmeleri 2 saniyeyi geçmedi. Bu bağlamda Xabi Alonso kılığındaki Sapara ile gayet etkili oluyorlar. Sapara’nın 11 kilometre ile Trabzonspor’un en çok koşan oyuncusu olmasının yanı sıra en isabetli pas oranına da sahip olması o görev icin ‘mükemmel’ olduğunu gösteriyor. Mesut Ozil görevindeki Alanzinho da çok sırıtmıyor aslında. Sorun Olcan-Halil bloğunda. Olcan kafasını kaldırsa da hala Trabzonspor’da oynar ancak -dün gece de dahil- daha fazla gol ve asiste sahip olur. Sapara’nın derin pasları daha onlarca kez önüne gelecek ve buna hazır olması lazım. Olcan’dan Di Maria, Halil’den Higuain olur mu? Şenol Güneş söz konusuyken olur. Avni Aker’in yanında O’nun bir heykelini görmek isterim doğrusu.
Dün gece belki ellinci kez daha gördük. Yayıncı kuruluş spikeri 'Fenerbahçe çoğalamıyor' dedi. Hayır! Fenerbahçe atak yaparken her zaman 4-5 oyuncu ceza sahası icinde ve civarındaydı. Gayet iyi çoğalıyorlardı. Ancak Sow da dahil hiçbiri Alex'in düşünce hızına yetişemiyor. Kaptan 3-4 pozisyon sonrasını hesaplarken diğerleri de bizim gibi O’nu izliyor. Diğerlerinin koşu ve sprintleri böylece anlamını yitiriyor. Alex 100 metreyi  12 saniyenin altında koşmuyor, fakat O'nun nöronlarının haberleşme hızına da diğerleri yetişemiyor. Kuyt bu yüzden önemli sari-lacivertliler için. Hücumun sadece mucadele gücünü degil IQ ortalamasını yükselterek diğerlerini daha verimli hale getiriyor.
Sergen Yalçın geçenlerde heykeli dikilen Alex’in Fenerbahçe tarihinde o kadar büyük anlamı olmadığını, heykeli dikilecek daha fazla oyuncu olduğunu belirtmişti. Ilk başta doğru geliyor. Ekonominin birinci kuralına aykırı yalnız; kıtlık-değer ilişkisi ve çağın şartları... Sergen futbola başladığında heykeli dikilesi adamlarda nüfus patlaması yaşanıyordu. Metin, Aykut, Rıdvan, Ugur, Hami, Müjdat, Rıza, Oğuz, Erhan, rahmetli Nejat Biyedic… Bugun elimizde Alex var. Sadece Alex. Fenerbahçe Avrupa’da en başarılı zamanlarını O’nun önderliğinde yasadi. Ligde ya şampiyonluk gördü, ya ikincilik. Nice derbi zaferleri bizzat O’nun kafasından ve o sihirli sol ayağından geldi. Tum çocuklar O olmak istedi ve kimler geldi geçti 1 Alex etmedi.
Futbol artık öyle bir noktaya geldi ki; 2-3 yıl toplamda 20-30 maç iyi(!) oynayanları başımıza altın taç ediyoruz. Böyle bir yoklukta hala skora isyan edebilen 35 yasında bir Alex de Souza’nin olması aslında hepimiz için bir şans. Umarım bir diğer heykeli dikilesi adam Aykut Kocaman futbolseveri ve Fenerbahçe’yi bu şanstan daha fazla mahrum bırakmaz.
 
Yakup Sabri INANKUR
  
 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Ayrışık Fenerbahçeliler


Şike davasının bile bölemediği Fenerbahçe’yi Alex-Aykut çatışması bölüyor bugün. Son 10 yılda bilhassa yönetimsel icraatlar, ardından sportif başarılar ve camianın genelindeki bütünlük; Fenerbahçeli için gurur, diğerleri için gıpta konusu. Başında “amatör” olan ancak Fenerbahçe için profesyonel bir katalizör olan branşlar “futbol kulübü” algısının yerine “camia” algısını bıraktı bilinçaltına. Daha büyük ve daha güçlü bir düşünce biçimi şekillendirdi taraftarı. Kendini farklı görmeye, düşünmeye ve hissetmeye başladı Fenerbahçeli. Farklılaştığı için diğerlerinden ayrıştı, diğerlerinden ayrıştığı için kendi içinde birleşti. Aziz Yıldırım’ın kurduğu ülküde gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyeceğine ant içmiş nereden baksan 25 milyon insan var. 

Halkının büyük çoğunluğunun büyük desteğini alan her büyük lider düşüncelerinin ve fikirlerinin hitap ettiği toplum üzerinde meşru olduğuna inanma eğilimindedir. Vicdanen ya da fikren rahatsızlık verse de kitlelere ilham veren insanların fıtratında dediğim dedik çaldığım düdük havası vardır. Konunun siyasi, ahlaki yönünü ve zaruret hallerinin tartışmasını üniversite kantinlerine, rakı muhabbetlerine ve berber koltuklarına bırakıyorum. Hiçbir depremin yıkamadığı, halkının da sırtına el ettiği, omzunda taşıdığı bir insan neden kendini haksız görsün ki? “İcraatlarım doğru ve haklı olmasa burada işim olmazdı” düşüncesiyle alır eline mikrofonu.

90’larda 2-3 haftada bir kendi arasında kavga edecek bir konu bulan, onlarca derneğin arasında binlerce düşünce ve yöntemle parça parça tek bir hedefe kilitlenmeye çalışan Fenerbahçe’den bugün tek ses, tek yürek Fenerbahçe’yi oluşturmak 10 yılını aldı Aziz Yıldırım’ın. Bunu da çoğu zaman masaya yumruğunu indirerek yaptı. Camianın güçlü isimleriyle dahi çatışmaktan geri durmadı. 

Aziz Yıldırım döneminin ikinci yarısında başkanın emekleri karşılık görmeye başladı. Kargaşa ve çatışma Fenerbahçe’yi etkilemiyordu. Bilakis derbi öncesinde (özellikle Kadıköy’de oynanacak derbi öncesinde) tansiyonu arttırmak; taraftarına ve oyuncusuna ekstra motivasyon, rakibe baskıcı bir stres yüklemekteydi. Bu dönemin aynı zamanda Alex’in formayı giydiği, sevildiği, krallaştığı, kaptan olduğu ve en nihayetinde efsane olduğu dönem olması mevcut durumun çekirdeğini oluşturuyor. Alex taraftarına en az Aziz Yıldırım kadar güveniyor. Taraftar da Aziz Yıldırım’ı en az Alex’i sevdiği kadar seviyor ve destekliyor. Bugüne kadar; 17’ye karşı, cemaate karşı, UEFA’ya karşı olmuşlardı. Diğerleri ve Fenerbahçe olgusu her seferinde güçleniyor, taraftar-yönetim-futbolcu arasındaki harcı da güçlendiriyordu. Şimdi farklı. Bu sefer ki kaos; Fenerbahçe ve diğerleri kavgası değil, Fenerbahçe’nin içinde ve en özelindeki şahsiyetlerin kavgası. Başkan Yıldırım, teknik direktör Kocaman, kaptan Alex. Hepsi de Fenerbahçe efsanesi. Cihat Arman’ın, Ogün Altıparmak’ın, Ziya Şengül’ün içinde olduğu sonsuz sayfalı defterde en özenli el yazısıyla hikayelerini işlemiş figürler.  

Aile içinde kalması gereken bir olay dallandı, budaklandı, çiçeklendi. Alex tweet attı. Desteğinden emin olduğu taraftar ile tevatür yaptı. Kamudan oy istedi. Hata yaptı. Aykut konuyu aynı platformda devam ettirip Fenerbahçeli’yi hakemliğe zorladı. Hata yaptı. Hataya bir hata daha eklendi. Sonra başkan tribünün çaldığı şarkıyı beğenmedi ve olay allandı pullandı gelin oldu. 

Fenerbahçeli’ye dert yandılar, Fenerbahçeli’ye şikayet ettiler ve Fenerbahçeli’yi azarladılar. Tüm bu çabaların sonunda nur topu gibi bölünme oldu. Aykutcu ve Alexci 2 ana büyük kola ayrıldı milyonlar. Daha sonra değişik mezhepler doğdu. Alex’i haklı bulan ama Aykut’un otoritesi birincil diyen muhafazakarlar. Aykut’u haklı bulsa da Alex’ten vazgeçmeyen yenilikçiler, Alex’e heykel, jübile yapıp, Aykut’a plaket düşünen liberaller, işi Aziz Yıldırım’a havale eden klasikler ve her ikisini de istemeyen az sayıdaki neo-klasikler.  

Beşiktaş bu bölünmeleri yaşadı ve şimdi kaybettiği kimliği aramakla geçiriyor zamanını. Pahalı umutlarını kupalara ve turlara çeviremediği takdirde Galatasaray’ın geleceği Beşiktaş’ın şimdisine dahi yetişemeyecek belki. 

Türk futbolu, hatta sporu artık ayakta duramayacak kadar sallanırken camialarımızın, özellikle de büyük lakabını asırlık tarihinden getiren camialarımızın, içinde ayrışmalarına hiç mi hiç ihtiyacımız yok. Ayrıştıkça debeleniyoruz. Debelenen kulüp sayısının artması, kişisel çıkarların artması, adaletin düşmesi, daha kalitesiz futbolu daha pahalıya izlemek, daha çok nefret, daha çok kavga, daha çok bölünme ve daha çok debelenme… 5 yıldır ne kulüpler ne de ulusal takım bazında doğru düzgün istikrarlı bir çıkış / başarı / umut var. 

Akşama önemli bir maç pusuda. Elimizde “Alex’i koymazsan böyle olur” ile “Alex olmadan da kazanırız arasında” volta atmaya hazır bir etnoloji. Tabela, bir grubun sesini ötekinin üzerine koyacak. Çok yanlış…

Fenerbahçeliler kazanmak ve turlamak istiyor, mezhepleri farklı olsa da… 

Yoksa tur da gider şampiyonluk da; ki önemli değil. Alex de gider Aykut da; ki önemli değil. Fenerbahçe kalır. Önemli olan da o. Ve bir camia eninde sonunda mutlaka taraftara kalır. Ama bölük pörçük kalır ama bütün kalır. Bunun kararını sadece taraftar verir. Cefasını yahut sefasını da sadece taraftar çeker. Diğerleri basitçe çeker gider. Kimi zaman ayrıştırır, kimi zaman sadece ayrılır.

Yakup Sabri İNANKUR

30 Ocak 2012 Pazartesi

Fenerbahçe’nin Güneşi; Alex


Sırtında 3 temmuzun çarmıhını taşıyan Fenerbahçe artık iyiden iyiye yorulmaya başladı. Transfere konu olan oyuncular dahi paradan önce takımın düşüp düşmeyeceğini sorguluyor. Yöneticilerden, teknik direktörden garanti bekliyor. Gelecek, çamurlu bir göl kadar belirgin ve ilerledikçe su berraklaşacak mı, yoksa bataklığa mı dönecek kimse bilmiyor.

Böyle bir psikoloji içinde teknik heyet ve oyuncular başta olmak üzere camianın konsantre olması hayli zor. Maçın içinde sadece belli bir bölümde etkili olabilmeleri bu konsantrasyon medcezirlerinin bir sonucu.

Yine de takım kalitesi yüksek olunca bu 15-20 dakikalar ya da tek devreler kazanmak için –en azından bugüne kadar- yeterli geldi.

Saraçoğlu’nda perdeleri, geçen sezonun Fenerbahçesi’nden bir esinti açtı. Şok presle başladılar ve hemen golü buldurlar.

Maçtan önce “Fenerbahçe önünde top oynayacağımız boşlukları bulacağız” diyen Nurullah Sağlam topun kontrolüne sahip olmayı, alışalagelmiş Mersin hızına tercih etti. Aykut Kocaman ise savunmayı önde kurarak Mersin’in top oynamayı umduğu boşlukları kapattı. Buradan kapılacak topları ise kullanabilecek, aynı zamanda ribaundları toplayacak temposu yüksek oyuncularıyla (Mehmet, Cristian, Özer, ve sırf bu nedenle orta sahada görevlendirilen Gökhan) Mersin kalesini kuşatma altına aldı. Fenerbahçe böylece önce Mersin hücumu ile orta sahasını koparttı, sonra savunma ile orta saha arasındaki kuvvetli bağı çözdü, hem de orta sahada aktif pres yapmadan! Sadece topun önünde alan savunmasının standart pozisyonlarında durdular. Mersin yavaşlığıyla sağdaki-soldaki boşlukları katedemedi, zaten pas da yapamıyorlardı, orta sahanın burçlarında Fenerbahçe bayrağı dalgalanmaya başladı.

Kısaca hava şartları (ve Fenerbahçe şartları malumken)  Nurullah Hoca’nın bu kadar yavaş bir takımla sahaya çıkması, beklediği pasların yerine pas tutmaya başlayan bir takım görüntüsüne neden oldu.

2. yarı kar / yağmur azaldı, Nurullah Sağlam (önce) Nduka (sonra Beto) ile Mersin’i hızlandırdı, savunmayı da öne aldı, blokları bağladı.

İki takım da top yapan bir orta saha ve hızlı bir hücum hattından oluşmaktaydı. İki takım da savunmayı önde kurmaktaydı. İki takımın da savunma çizgisini, 1 adet hızlı ve top kesen, 1 adet ağır ve top yapan stoper belirlemekteydi.

Birbirine geçen bu kaotik yapıyı ayırmak büyük bir zekanın işi olabilirdi.

Tüm bu hengâmenin ortasında (yine) Alex vardı ve ipler (yine) O’nun elindeydi. Büyük Alex yüksek çekim kuvvetiyle takımı sağa-sola, ileri-geri yönlendiriyor. Gerçek anlamıyla bir yıldız gibi. Çok hareket etmesi (koşması) gerekmiyor. O kendi ekseninde işler yaparken, çevresindekiler O’nun yörüngesinde düzen içinde dönüyor. Fenerbahçe sisteminin yaşam kaynağı. Sarı bir güneş...

Moritz ise Alex’e kıyasla bir kırmızı cüce* kaldı.

Neticede; lacivert ortak paydasında buluşan 2 takımdan sorunları, ismi ve yıldızı büyük olanın payına galibiyet düşüyor haliyle...

Genelde bayat bir Amerikan filmi repliğidir. Ölen birinin ardından “Şu anda bizi yukarıdan bir yerden seyrediyor” konuşması yapılır. Öte dünyada böyle bir HD yayın var mı bilemiyorum. Ancak sevdiklerimizin, biz sevdiklerinin ne durumda olduğunu hissettiğine eminim. Fenerbahçe’sini Alex’e emanet ettiği için huzurludur büyük Lefter. Ve eminim Beşiktaş’ını hissedemeyen, neler olduğunu da anlamlandıramayan Baba Hakkı’yı teselli etmekle geçiyordur cennetteki günleri…


*Kırmızı cüce: Güneşin yarısından daha az kütleye sahip, daha düşük sıcaklığa ve ışığa sahip olan yıldızlara verilen isim.


Yakup Sabri İNANKUR


25 Nisan 2011 Pazartesi

Sonunu Bilmediğimiz Hikâye

İçinde yoğun duygular ihtiva eden her kavramda, hikâyeler sonuçlardan daha önemlidir. Çünkü sonuçları önemli yapan, hatta olduğundan daha önemli gösteren, hikâyenin yoğunluğudur. Bakış açımıza göre iyi ya da kötü etiketi yapıştırıp dosyalayacağımız her son, anı arşivlerimizin tozlu dolaplarından her çıktığında, hikâyenin yoğunluğu kadar acı ya da mutluluk verir.

Her sene, her hafta, hatta hergün 22 adamın 1 topu paylaşamaması bizim için kalp çarpıntısı, çene jimnastiği ve stres olmasına rağmen, bir sonraki sefere, aynı heyecan, umut ve yine stresle, tribünde, televizyon karşısında, geçmişte radyo başında, hayatımızın 90 dakikasını “değerlendirmemizin” sebebi budur. Çimlerin üzerindeki hikâyelerin parçası olmak...

Atatürk Stadı’nda bir sezonun sonunda anlatacak birçok hikâye gördük. Bir Anadolu takımının 9 kişiyi ceza sahasının önüne yığıp tekme tokat savunmadan da bir büyüğe 3 gol atıp –neredeyse- yenebileceğini gördük. 10 dakikada (belki) giden bir şampiyonluğun, bir sonraki 10 dakikada (belki) geldiğini gördük. Maçın 3’te 2‘sinin kahramanı Abdülkadir iken, 3’te 1’inde sahneye çıkan Alex De Souza’nın maçın tümünün kahramanı olabileceğini gördük. Alex'in attığı 3.golü yemeyen takım kalmadığını gördük. Genç Semih’in sol ayağıyla Alex kadar iyi asist yapabileceğini gördük. Uzuuuun boylu Ediz Bahtiyaroğlu’nun yanlamasına durursa savunmada daha az boşluk bırakarak daha yararlı olabileceğini düşündük. Telepati olduğunu zira Ediz’in bizi duyup ciddiye aldığını, ama bu seferde penaltıya neden olup (takımına) yine yararlı olamadığını gördük. Emre Belözoğlu’nun neden Türkiye’nin en iyi orta saha (ama en sevilmeyen) oyuncusu olduğunu gördük. Gökhan Gönül’ün neden Türkiye’nin en iyi (ve en sevilen) oyuncusu olduğunu gördük. Tip olarak Nobre, tarz olarak Kenan Evren’e benzeyebilen bir hakem olabileceğini gördük.

Ve gözyaşları gördük.

Gözyaşlarına, tribünden bayrağıyla atlayan taraftarın sarılışını gördük.

Bir futbol takımı sadece zaferlerin üzerine sevilmez, sevilmemeli. Bu yüzden mağlubiyetlerin, başarısızlıkların üzerine de red edilmez, edilmemeli. Alkmaar maçında Fenerbahçe 3-1 mağlupken, oyundan çıkan Alex De Souza’yı yuhalayan elli bine karşı ayakta alkışlayan bir başkan bunu en iyi bilendir. Daha sonra kendi oyuncusunu yuhalamak gafletine bir daha düşmeyen taraftar da bunu en iyi anlayandır.

Dün Güiza’nın gözyaşlarının etkilemesi için illâ Fenerbahçeli olmak gerekmezdi.

Önce İspanyol kumaşı gol kralı markalı yaldızlı ceketinin üzerine “madara” nişanı yapıştırdılar. Daha sonra o ceket, çamur güreşleriyle televizyonlarda şov yapan eski karısının sıçrattığı çamurlarla da iyice kirlendi. Kendine olan güveni fersah fersah batarken, ceza sahası denizlerinde sarılacağı goller kaçtı. Geçen sezonun şampiyonluk yükü bir 90 dakikaya sığabilirken, O, 90 dakikaya bir gol sığdıramadığı için baş sorumlu oldu. Koskoca bir sezonda arkadaşları rakip takımları tek tek devirirken, o sadece sakatlıkla mücadele etti.

Ve nihayet dün akşam İzmir’de sahaya çıktı.

Bir forvet için ekstra bir hareket yapmadı. Savunma arkasına koşu, düzgün bir vuruş...

Pas harikulade, vuruş zor, pozisyon basit. Futbol basit oyundur, ama hikâyeleri ve etkileri muazzamdır, ağlatır bazen...

Bu hikâyelerin hüzün veya sevinçle biten alternatif sonlarını Fenerbahçe ya da Trabzonspor paylaşacak. Ne olursa olsun bu sezonun, Burak Yılmaz ve Alex’in kahramanlık destanlarını çoktan yazdığı bir sezon olduğu gerçeği değişmeyecek.

Kazablanka filminin o ünlü sahnesinde yakışıklı Humphrey Bogart sert bir ifadeyle Ingrid Bergman’a sabitler gözlerini ve sorar;

"- Sana iki kelimelik, sonunu bilmediğim bir hikaye anlatayım mı?"

" - Evet."

" -Seni Seviyorum."

4 hafta kaldı ve 2 takımı birbirinden ayıran tek bir gol var. Bu hikâyenin sonu ne olur bilmiyoruz.

Ama futbolu ve takımlarımızı seviyoruz.

Sonunu düşünmediğimizde kahraman olabilir miyiz bilemiyorum ama seviyorsak sonunu düşünmememiz gerektiğini biliyorum.


Not: Bu yazıyı yazarken, muhabbetleriyle bana katkı yapan Ege (http://sairlerparki.blogspot.com/) ve Kaan’a (http://klasikfutbol.blogspot.com/) çok teşekkür ederim.

19 Mart 2011 Cumartesi

Psikoloji Mekan Dinlemiyor

Kazanmaya alışmış takım ile kaybetmeye alışmış takım arasındaki mental farkının 10 dakikalık özeti, sonucu değiştirmeye yetiyor. Futbolda moralin ne kadar etkili olduğunu bu farkın da mentaliteden geldiği dersini bir kez daha izledik. Desibeli, atmosferi ve gıcır gıcır stadı arkasına alan Galatasaray, futbol ve skor olarak daha iyi olmasına rağmen ceza sahasındaki heyecanını ofsaytlara boğdu. 75 dakika kötü oynayan, mağlup kalan ama panik yapmayan bir Fenerbahçe bu durumu yine değerlenirdi.

Özellikle de Fenerbahçe’nin ilk golünden sonra bu fark belirginleşti. Kewell gibi üst düzey bir oyuncunun, mahalle maçlarında takıma en son mecburiyetten seçilen çocuk klasında topu ayağının altından, yanından, üstünden kaçırması bu durumun sembolü oldu, gözümde. Galatasaray’ın kendine güveninin hızla kaybolduğu esnada Alex önderliğinde Fenerbahçe daha iyi oynamaya ve pozisyon bulmaya başladı. Aynı durumu Beşiktaş karşısında da yaşamışlardı. Panikleyen rakibe karşı, oyunu çevirebileceklerine olan inançları ve kendilerine olan güvenleri artıyor.

Duran toplarda Fenerbahçe yıllardır Türkiye’nin en çok gol atan takımı. Bunu hepimiz biliyoruz. Ancak 4 oyuncunun boy ortalamasının 1.89 olduğu bir savunma, 1,75 ve 1,83’lük 2 oyuncunun 2 kafa golüne engel olamıyorsa, o zaman boy; işlevsellik önündeki mağlubiyeti haketmiştir.

Aykut ve Hagi arasında, Aykut Kocaman lehine hoca farkı olduğuna inanıyorum. Ancak bu maç için değil. Bu maçta (bize göre) teknik direktör yanlışı ya da doğrusu, skoru açıklamıyor. Hatta kazanan takımın hocasını, sakatlık hariç oyuna müdahale etmediği için, kaybedene göre daha çok eleştirebiliriz.

Özetle, bu maçın skorunun ilk faktörü, kazanan ve şampiyonluğa giden takım ile kaybeden ve hedefi kalmayan takım arasındaki motivasyon kaynaklıydı.

2. faktör ise özel bir dehanın eseriydi.

ÖZEL BİR OYUNCU; ALEX

80lerin sonunda dünya futbolu yeni model bir 10 numara tabiri kattı felsefesine. Maradona, Platini gibi sanatsal 10 numaralara göre, Gullit, Stojkovic, Stoichkov gibi golcülüğü daha fazla, yaratıcılığı daha az, tam forvet değil ama orta saha ya da oyun kurucu da denemez bir nesil çıktı. Platini, Roberto Baggio için “Ona ne 10 numara, ne de 9 numara diyebilirsiniz, O; 9.5 numara bir oyuncu" diyerek bu ayrımı, şık bir şekilde tanımladı. Bugün bu tanımı Kaka için de kullanabiliriz.

3-5-2 ve 4-4-2’nin kıyasıya kapıştığı o dönemde, yaşanan bu “10 numara” değişimi 4-4-2’nin, 3-5-2’ye göre daha iyi adaptasyon sağlamasıyla günümüz futboluna da yön verdi. Bugün adına 4-2-3-1 dediğimiz diziliş bu evrimin en son ürünü olarak ortaya çıktı. İlk evrede, 2 forvetten bir tanesi (Saviceviç gibi, Totti gibi), “asıl” forvete (Van Basten’e, Montella’ya) asist yaptı. Bir sonraki evrede ise asıl forvetin fizik gücü arttı, gol yüzdesi azaldı ve “asıl” işi yardımcı forvetlere alan boşaltmak oldu!

İçinde bulunduğumuz son evre ise yardımcı forvetlerin gole en yakın, asıl forvetlerin ise güçlerine hız ekleyerek kenara geçtiği bir dönem. Bunu en net, Spaletti’nin Roması’nda Totti’yi merkezde tek forvet gördüğümüzde anlamıştık. Bugün Guardiola’nın Barcelonası’nda aynı görevde Messi var. Asıl forvet Villa ise sol tarafta O’na yardım ediyor.

Ara başlığımızın konusu Alex’e gelebiliriz artık. Alex bu sezon bir başka oynuyor. Daha olgun, daha etkin ve daha hırslı. Bu oyunu ise bu sezon oynaması daha ilginç. Zira Alex, Fenerbahçe forması giydiğinden beri, O’nu en sevmeyen hocayla bu ritmi yakaladı.

103 gollü Veselinovic mentalitesinin suyundan içen Aykut Kocaman için en önemli olgu, maça şok presle başlama, topa sahip olunca evelemeden gevelemeden hızla hücuma çıkma üzerine kurulu. Bu düşünce sistemi Alex’e uymayınca, Alex, sistemi kendine uydurdu.

Niang kenara O merkeze geçti. Alex, Savicevic oldu. Hızlı değil ama dribling yapıyor, boyu kısa ama kafa vuruyor, forvet değil ama gol atıyor. Tam 9 numara değil, 11 de değil, 7 de değil. Aslında sırtındaki numara da önemli değil artık. 10 numara futbolcu tanımının karşısında bugün Alex de Souza yazıyor..

*****

Eğer o şişe Volkan Demirel’in kafasına isabet etseydi, yukarıdaki entel dantel cümlelerin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Son 3 senede sahaya, logar kapağı atıldı, adam atıldı, en son dün şişe atıldı.

Futbolda şiddet yasasının çıkması için isabet mi bekleniyor?


3 Ekim 2010 Pazar

Alex de Souza ve Galatasaray

Fenerbahçe futbol takımı, Sevilla deplasmanı için uçaktadır. Uçakta bildik görüntüler vardır. Deivid kameralara türlü şakalar yapmakta, diğer futbolcular ve uçakta bulunan herkes de buna esprilerle katkıda bulunmaktadır. Kamera bir ara bu kalabalıktan ayrı bir futbolcuya döner. Gözlerinde gözlüğüyle Alex de Souza’dır bu oyuncu ve Dostoyevski okumaktadır.

Karabük-Galatasaray maçından sonra bir şeyler yazmak istedim ama Galatasaray ile ilgil daha ne yazayım? Galatasaraylıların canı yeterince sıkkın. Bu linkteki yazıya ekleyecek bir yorumum yoktur http://olefutbol.blogspot.com/2010/09/rijkaard-vs-yonetim.html. Girişi Alex ile yapıp Galatasaray’a geçmemin sebebi ise bir tarafta “sezon sonu gönderelim, jübile yapalım” hesapları içindeki yönetim, takımda görmek istemediği açıkça belli olan bir hocaya rağmen, sahayı futbol zekasıyla sulayan, tüm futbolseverleri ayağa kaldıran Alex de Souza. Diğer tarafta, unutun taktiği, dizilişi, maçtan 2 saat önce babası kaybeden hocaları için bile sahaya yüreğini getirmeyi unutmuş bir Galatasaray.

Alex de Souza belki sezon sonu gidecek ama Türk Futbolu’nun ve Fenerbahçe’nin efsanesi olarak tarihteki yerini çoktan aldı. Çünkü sadece bedeni ile değil ruhu ile oynadı.

Okuyorum yazıları, yorumları...Cümleler hala UEFA Kupası’nda, hala 4-3-3’te hala Gökhan Zan’ın sakatlığında.

Galatasaray’ın sorunu tarihi ya da fiziksel değil ki.

Galatasaray’ın sorunu ruhsal.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...