Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-3

Şu ana kadar Galatasaray ve Fenerbahçe’nin yaptığı transfer harcamaları Süper Lig’in transfer harcamalarının %64’ü. Kabaca 3 birim para harcanıyorsa, 1’ini Galatasaray, 1’ini Fenerbahçe 1’ini diğerleri harcıyor. Maaş, prim, havuzlu villa, son model spor araba, sigorta, akbil… püsür giderlerini eklediğimizde rakam 55 milyon avroya, oran %73’e dayanıyor. 2 kulüp geçen sezon (38 milyonu TFF’den olmak üzere) Digitürk’ün dağıttığı 643 milyon liranın 138 milyonuna kondular. Şampiyon Galatasaray yayın geliri olarak 71.4 milyon TL elde ederken, Süper Final'i 2. sırada bitiren Fenerbahçe 67.6 milyon TL yayın geliri kazandı.

Beşiktaş geçen sezon yayın gelirlerinden 50.1 milyon lira, Avrupa’dan 17 milyon lira kazandı. Eğer Avrupa Ligi’nde 3 sezon üstüste çeyrek final oynarsa Süper Lig şampiyonu kadar gelir elde edebilir, belki... Yukarıdaki rakamlarla Avrupa gelirlerini kıyasladığınızda mesaj açıktır: Avrupa’ya gitme, mümkünse ağustosta elen, ligde rahat ol. Futbolumuzun batıda yavaş yavaş sönmesinin sebeplerinden biri içerideki kolay parayı riske etme kaygısının büyük (gittikçe daha büyük) olmasıdır. Kısaca şişirilen yayın gelirleri Türk Futbolu için tembellik yarattı. Son 3 yılda Beşiktaş Avrupa’da Türk Futbolu’nun bayraktarlığını yapmak yerine evinde bekleseydi ligde daha iyi dereceler ve daha çok paralar kazanabilirdi. Öyle bir dönem ki Beşiktaş’ın en tutarlı başarısı bile zarar olarak döndü.

Sistem şöyle: 360 milyon doların yüzde 35’i (126 milyon dolar) dayanışma payı olarak 18 kulübe eşit olarak paylaştırılır. Yüzde 45’lik performans payı (162 milyon dolar) 306 maç sayısına bölünüp galibiyete tam, beraberliğe yarım olarak dağıtılırken, yüzde 9’u da (32.4 milyon dolar) sezon sonu ligi ilk 6 içinde bitiren kulüpler arasında paylaşılır. 2008’de yapılan düzenlemeyle yüzde 11 (bu sezon için 39.6 milyon) şampiyonluk sayılarına oranla dağıtılır. 2008’de eklenen düzenlemenin 6.sı olmakla övündüğümüz yayın gelirleri sıralamasında üstümüzdeki 5 major ligde uygulanmadığının dikkatini çekerim. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya bugünün yayın gelirlerini dağıtırken takımların 1960’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde ne kadar başarılı olduğu ile ilgili bir pay ayırmamışlar. Bu parlak fikir sadece bizde var. Performansa dayalı başarı Almanya’da uygulanıyor. Bundesliga’da yayın gelirlerin %25’lik kısmı takımların son 3 sezon sergiledikleri performanslara gore dağıtılıyor. Eğer bizim gibi tüm tarihi değerlendirselerdi Bayern Münih obez olurdu. Fransızlar gelirlerin %83’ünü eşit paylaştırırken, %10 sezonluk performansa, kalan %7 ise hafta sonu yayınlanan maçlara ve takımların reyting oranına gore dağıtılıyor. Eğer Almanlar gibi son sezonları değerlendirselerdi 2002-2008 arası şampiyonlukları kimseye kaptırmayan O.Lyon’a kepçeyle para dökmek zorunda kalırlardı. Kısaca her ülke / federasyon reyting ve büyüklerin hakkını vermekte ama onların kopup gitmesine izin vermemektedir. En azından vermemeye çalışmaktadır.

Buradan Avrupa’da adaletli dağılım olduğu düşüncesi çıkmasın. Orada da sorunlar var. Bize kıyasla daha adil olmaları, adalete kıyasla adil olmalarını sağlamıyor. 2 büyük uygulamasında dünya lideri konumundaki İspanya dahi artık bu durumdan rahatsız. Geçtiğimiz sezon Sevilla-Levante maçı yayıncı kuruluş La Sexta’nın talebiyle ertelendi. Sebebi; Real Madrid-Barselona maçı sonrası, Guardiola ve Mourinho’nun basın toplantısının uzaması! 2 büyüğün hocaları daha çok sözcük sarfedebilsin diye stattaki onbinler, televizyon başındaki yüzbinler bekledi. Videonun 40. saniyesi diğerlerinin el clasicocular hakkındaki düşüncesini özetliyor. Çok reyting = çok kazanç “adil” görünebilir, ancak herkes parasını alıp evlere dağılmıyor. Teknik direktörlerinin konuşması dahi diğer kulüplerden ve maçlardan daha önemli hale gelebiliyor. Reyting ve kazancı doğru orantıyla düğümleyip adalet sunanlar, çok kazancın (ve tabii ki kazananların) mecbur bıraktığı haksız ve adaletsiz yaptırımlara ses çıkar(a)mıyorlar.

Şampiyonluk sayılarının gelir kapısı edildiği 2008’de Aziz Yıldırım’ın baskısı (havuzdan çıkma söylemi, kulüpler birliğinden ayrılma tehdidi, sonrasında başkanı oluşu) ve Galatasaray’ın yüksek desteğiyle yayın gelirleri 3’e değil 2’ye ağırlıklı bölünmeye başladığında, Yıldırım Demirören’in başkan olduğu Beşiktaş’ın yayın gelirleri %43 oranında düşüyordu. Bu lezzetli pay, ağırlıklı olarak Galatasaray ve Fenerbahçe’nin midesine gitmeye başladı. Ortak olmak için şampiyonluk sayısını arttırmak gerekiyordu. Şampiyonluk sayısı konusunda rekabet için para gerekiyor. 2008’den sonraki 3 yıl Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe birer kez şampiyon oldu. Ancak aynı şampiyonluk Beşiktaş için daha az para etti. Sivas rüyası ya da Bursa mucizesi bu nedenle devamlı hale gelemedi. Trabzonspor yıldızlarını, onlara İstanbul kadar para veremediği için elinde tutamadı. Bugün Beşiktaş da artık bu değirmenin içine girdi. İçinde bulunduğu durum kadar, sistem de buna müsait halde. Zaten içinde bulunduğu durumun sebebi neydi? Türkiye’deki sistem ne kadar başarılı olursanız olun, bu başarıyı 10 yıl sürdüremediğiniz sürece (ki böyle bir performansı düşük reytingli bir takımın sürdürmesine piyasa şartları nedeniyle izin verilmez) sizi 2 büyüğün arkasında kalmaya mahkum etmiştir. Daha maçlar oynananmadan, sezonlar başlamadan fermanlar hazır ve imzalıdır.

Geçtiğimiz ay kulüpler birliğinde yapılan toplantı 3. dünya ülkesi meclislerini aratmadı. Çetin kavgalar patladı. İlhan Cavcav “Parayı paylaşmazsanız çekiliriz” derken 4 büyükler elbette “paylaşmayız” dediler. Benim dikkatimi çeken Trabzonspor’un temsilcisi Nevzat Aydın’ın sözleriydi: “Galatasaray ile Fenerbahçe’nin pastadan en büyük pay almaları normal. Onların reytingleri ve seyircileri fazla, paralarını nasıl kesersiniz!” Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri, diğerlerinin, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın, haklarını savunmak zorunda kalıyordu. Öncesinde Beşiktaş eski başkanının Fenerbahçemiz’e sahip çıkması da keza manidardı. Zaman ilerledikçe Beşiktaş’ın (ve Trabzonspor’un) Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hakları konusuda daha duyarlı olduğunu izleyeceğiz. Çünkü zaman ilerledikçe daha fazla kazanan, daha fazla harcayan ve yine daha fazla kazanan bu iki kulüp olacak. Her ne kadar vicdan, adalet yahut idealist fikirler (ki bunların hepsinin yanındayım) herkesin eşit olduğundan bahsetse de; daha çok güç, daha çok söz hakkı ve daha çok yaptırım demektir. Sadece Beşiktaş değil, diğer tüm kulüpler Fenerbahçe ve Galatasaray’ın iki dudağının arasına bakıyorlar ve bakacaklar. 


Bütün bunlar olurken Yıldırım Demirören Beşiktaşlı’ya dekoder almayı salık verdi. 3 temmuz vakasını toparlamak (işleyişi / düzeni devam ettirmek için) çok sevdiği, uğruna gözyaşı döktüğü Beşiktaş başkanlığından ayrıldı. Başkanı olduğu kulüp de iddianamenin içindeyken, bu konuda tek bir açıklama yapmadı, kulüp lehine tek bir söz söylemedi. Bugün Türk Futbolu şikesiz taklidi yapmaya devam ediyor. Süper Final kararı ile Digitürk’ün 110 milyon dolarlık zararı fazlasıyla karşılandı. Sistem ne istiyorsa, başkan o doğrultudan hiç sapmadı. Taraftarı sürekli ürün almamakla suçladı, hatta taraftar da birbirini suçladı. Ancak 5 senelik dilimde lisanslı ürün satışı 2 katına çıkarak Beşiktaş’ın sponsorluk gelirlerine yaklaştı ve gelir kaleminde 2. sırada. Geçtiğimiz sezon yaklaşık 33 milyon lira bırakmış taraftar kulübüne daha ne yapsın? Ayrıca Yıldırım Demirören Türk futbolunun marka değeri diye piyasaya servis edilen jargonunun aslında ticari değeri olduğunu elbette bilir. Marka değerinden kat kat yüksek, şişirme bir rakamla bu çarkın dönmeyeceğini öngörmesi gerekmez miydi? Kaldı ki yayın gelirlerinin çılgınca artmasının Türk Futbolu açısından sürdürülebilir olması şüphesini bir kenara koyun, bu durum Galatasaray-Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın arasındaki ekonomik uçurumu açar. İşleyişin devamlılığını istemek Beşiktaş’ın 3. büyük olmasının altına imza atmak demektir. Temelde aynı şeydir.

Bu durumun öngörülemeyeceğine ben inan(a)mıyorum.

1996’da 7 milyon dolarla başlayan yayın gelirleri 15 yılda 50 katına çıkarak tek rakibinin Zimbabve enflasyonu olduğunu cihana gösterdi. Medya bu artışı, gelişme olarak adlandırdı ve sevindi. 

Türkiye’deki havuzun once 2 sonra 4 büyüğün kabadayılık yapabildiği oyun parkı olmaktan çıkması aslında birçok sorunu çözer. Futbolumuzun çıkmayan lekelerini 5 yıl Avrupa’ya gitmeyivererek örtbas etmeye çalışan cesur, kararlı ve zeki insanların yayın haklarında adalet konusuna Fransız kalmalarını değil Fransız olmalarını isterdim. Gelirlerin %80’inin eşit dağıtıldığı bir düzende zaten ana konumuz dahil bir çok sorunumuzun kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz. Oradan tasarruf ettiğimiz akıl ve enerjiyi kalan sorunlar için kullanabiliriz. 

Beşiktaş’ın az (2008’den sonra daha da az) kazanmasının sebebi reyting yapmaması olarak gösteriliyor. Beşiktaş reyting yaptığında da insanlar ekmeklerinden oluyor. İki kutuplu dünya Beşiktaş’a iki ucu aynı sonucu veren bir değnek sunuyor. İstediği ve söylediği net: 10 senede 1 bilemedin 2 şampiyonluk yeter. İşçisin sen işçi kal. 

Yakup Sabri İNANKUR


14 Nisan 2012 Cumartesi

Süper Final Öncesi; 1-Galatasaray


Yeni sezona; yeni bir başkan, yeni bir stad, yeni bir hoca ve yeni bir takımla başladı Galatasaray. Eski tas eski hamam bir lige 9 puan fazla geldi bu yenilikler şenliği. Fakat bu esnada federasyon da yeni sezona; yeni bir başkan, yeni bir başkan daha, yeni bir lig statüsüyle gelince adının karşısına şampiyon yazdıramadı sarı-kırmızılılar. Henüz…

Fatih Terim ilk 11 için 8, ilk 18 için 3 oyuncu transfer etti. Kendi felsefesine biat ederek altyapıdaki cevherlere baktı. En parlak 2 yavru aslanı mücevher yapmak üzere aldı ilk 11’e koydu. Galatasaraylılar ellerinde kaleydeskop UEFA Kupası’nın anıtsal resimlerine bakarak geçirmişti neredeyse son 10 yılı. Ruh çağırma ayinleri için en doğru medyumu bulduklarına inanıyorlardı ama O, takımı “Hakan Balta ve arkadaşları” ironisine dönüştürmüş gözüküyordu.

Halbuki Terim kafasındaki sisteme göre oyuncu seçmişti. Oyun esnasında bile değişebilen / dönüşebilen bir mentaliteyi oyuncularının kafasına / reflekslerine oturtmaya çalıştı. İlk başlarda her maç Galatasaray’da farklı bir anlayış gördük. İlk 10 maçta 9 gol yiyip 13 puan kaybetti sarı-kırmızılılar. Bu kayıpların nedeni deneme-yanılma değil, bilakis Terim’in plan ve programı dahilindeydi. Alışma devresinin olağan kayıplarıydı. Terim Galatasaray’a imza atttıktan sonra, parmaklarındaki hayali bir kalemle ellerini ileri geri sallıyor ve şöyle diyordu: “Değişim bizim kilidimiz olacak. Değişebilen, uyum sağlayabilen bir takım hedefliyoruz.” Beden dilinin altını çizdiği cümleler bunlardı.


Bu değişim Terim’in kendi içinde oluştu ilk önce. Bu kez Galatasaray’a mentalite anlamında bir 10 numara yerleştirmedi. 10 numaranın sahibi Felipe, -bir önceki dönemin aksine- koşan, ısıran bir Felipe. Herkesin Barselona’ya öykündüğü bir dönemde, Galatasaray çılgınca saldırmak, cansiperane savunmak istiyordu. Barça; “top bendeyken sen gol atamazsın ben istediğimde hücum yaparım” derken Galatasaray; “Ben maaile hücum yaparken, sen nefes alamazsın, top ne kadar istersem o kadar bende olur” diye düşünüyordu. 34 maçın 24’ünde topa rakipten daha fazla topa sahiptiler. Ortalama %55 topla oynarken ligin en çok gol atan en az gol yiyen takımı oldular.

Bidon Melo’nun pitbull, bedava Elmander’in ligin en değerli yabancı oyuncusu, yaşlı Ujfalusi’nin en çok top kesen savunmacı, çaylak Emre ve Semih’in en çok gelişme gösteren oyuncular olması 3-4 ayı aldı sadece. Necati, Semih, Engin, Hakan hatta Elmander Beşiktaş ya da Fenerbahçe’de olsa yedek kulübesinde üzerinde battaniye elde çekirdekle görmemiz normal karşılanırdı. Pedro’nun, Abidal’in, Cuenca’nın Avrupa’nın herhangi bir büyük kulübünde yaşayabileceği bir durum gibi. Futbol tarzı değil ama düşünce yapısıyla Barselona’ya benzeyen tarafı bu oldu Galatasaray’ın. Takım olgusu…


Süper Final’e Dair.

Güven veren bir kaleci, sağlam bir savunma ikilisi, çalışkan ve yaratıcı bir orta saha, iyi bir forvetiniz varsa, etrafına serpiştireceğiniz oyuncular orta kalite olsa bile iyi futbol üretebilirsiniz. Muslera, Semih-Ujfalusi, Melo-Selçuk ve Elmander bu toprakların son 5 yıldır gördüğü en iyi omurga. Böyle olunca genç bir yetenek Emre Çolak ilk 11 oyuncusu olabiliyor, “sorunlu” Engin rakipler için sorun yaratabiliyor, taraftarın varlığını sorguladığı Hakan Balta bu muhteşem takımın sırıtmayan dişlisi olabiliyor. Oynanan futbol bir yana, oyuncuların arzusu da üst düzey. 3 temmuzun çamuru camianın paçasına yapışmadı. Psikolojik olarak da rakiplerine göre daha rahatlar. Avantajları bir hayli fazla. Dezavantajları ise sadece sakatlık olabilir. Özelllikle sezon başında adele sakatlığından muzdaripti oyuncular. 6 maçlık yükleme yapılması sezon yorgunluğunun gergin ipini koparabilir.  

Kilit Oyuncu; Johan Elmander

Hayatta nasılsa futbolda da öyle. Varlığın kıymetini, yokluğun şiddetiyle ölçüyoruz. Elmander’in olmayışı Galatasaray’ı sadece hücum yönünde etkilemiyor. İsveçli Galatasaray orta sahası için Melo kadar Selçuk kadar kıymetli. Maç içinde takımın kırılgan fay hattı Engin’in, Emre’nin (ya da Sabri’nin) direnci çatırdamaya başladığında orta sahaya sağlam bir Viking harcı katıyor. Böylece Galatasaray’ın merkezi sistemi kolay kolay çökmüyor. Muslera’nın güdümlü toplarını indiriyor, sırtı dönük alıyor, yüzü dönük veriyor, şut atıyor, dribling yapıyor. 2012 model Galatasaray’ın neye ihtiyacı varsa onu yapıyor. Elmander’in olmadığı, hatta son 15 dakika oyundan alındığı maçlarda dahi Galatasaray’ın dengesi bozuluyor. Sayılar da bizi doğruluyor. Elmandersiz Galatasaray %3 daha az (%51,85) topa sahip oluyor. Golcü kimliğini ise tartışmaya gerek yok. Golcünün büyüğünü, maçların büyüğünde ararım. Süper Finaldeki rakiplerinin hepsine golü var. Yeniden atmaması için hiçbir sebep yok.


Takviye Kuvvet; Fernando Muslera

Eskilerden bize miras kalan futbol aklı; “Şampiyon olmak istiyorsan herşeyden önce bir atan bir de tutan iyi olacak” der. Madem Galatasaray'ın altın oranlarla dolu dengesine dem vuruyoruz, o halde kilit oyuncu Elmander ise, destek kuvvet Muslera'dan başkası olamaz. Uruguaylı, sadece manevi değil, oyuna (hatta gole) katkısı gayet somut olan bir oyuncu. Lig boyunca yaptığı 347 başarılı pasın bir çoğu takımını yıldırım hızıyla gol pozisyonuna soktu. Maç başına 10’dan fazla olumlu pas kullanan Muslera böylece derbilerin de gizli kahramanı oldu. Bu tip maçlarda daha çok kaleciyle oynama zorunluluğu doğar. Muslera ile zorunluluk bile avantaja dönüştü. O da Elmander gibi görevinin dışına çıkıp, takımına ekstra katkı sağlayabiliyor ve Elmander gibi asli görevini de harika icra ediyor. Top kale çizgisinin geçene kadar gole tüm ruhuyla isyan ediyor. Kurtarışlarıyla güven veriyor. Elleri küçük ama yüreği büyük Muslera şampiyonluğun merkez üssü olacak.

Tahmini sonuç

Süper Final demek, ülkenin en büyük takımlarının kapışması demek. Bu sezon büyük maçların hiçbirini kaybetmedi Galatasaray. Mühendislik harikası, muhteşem bir akustiğe sahip TTArena’da maç kaybetmesi çok zor. Başlarında Fatih Terim gibi adaletli ve güçlü bir figür var. 2. hafta Seyrantepe’de Fenerbahçe’ye karşı kaybetmezse 10-12 puan toplayan “lider” Galatasaray şampiyon olacaktır. 

Yakup Sabri İNANKUR



12 Eylül 2011 Pazartesi

Galatasaray Reloaded


Galatasaray’ın ilk 18’inde yavru ağzı ve mor formayı giyebilmiş 5 oyuncu var. Genç Semih (Kaya) 2008-2009 sezonunda 3 kez forma giymiş. 2009-2010’da 2 kez ilk 18’e girmiş, geçtiğimiz sezonu Kartalspor’da kiralık geçirmiş. Milli takımımızın da değişmezlerinden olan Gökhan Zan geçtiğimiz sezon 15 kez, Çağlar Birinci ise 10 kez sahaya çıkmış. Bu oyuncuların toplam maç sayısı 1 sezonun 34 rakamlık periyoduna dahi ulaşamıyor.

Kısaca, Galatasaray’da 3 sezondur düzenli forma giyen Sabri Sarıoğlu ve Milan Baroş’tan başka oyuncu yok. Bu durum, -Fenerbahçe hariç- diğer büyüklerin de en büyük sorunu. Bu yüzden ellerinde sihirli değnek var sandığımız ve bir dokunuşla herşeyi değiştireceğini düşündüğümüz teknik direktörlerin başarıya ulaşmaları için, hakikaten Harry Potter ya da Gandalf olmaları lazım.

Rijkaard’da, Hagi’de, Bülent Ünder’de olmayan sihirli güçler, haliyle Fatih Terim’de de yok. 14 yeni oyuncu ve “yeni” bir teknik direktörün, 5 senedir aynı sistem rehberliğinde intizamla mücadele eden futbolcu ve teknik direktörle karşılaşması sonucu maçı “istikrarın” (bir kez daha) kazanması hiç şaşırtıcı değil.

Asıl şaşırtıcı olan, (başta Beşiktaş ve Galatasaray’ın içine sinmiş) her sezon başında onlarca oyuncu alıp, onlarca oyuncu gönderip, her tökezlemede teknik direktörün kellesini isteyen taraftar-yönetici-spor yazarlarının, hala bu mantıkla başarı gelebileceğini zannetmeleri.
  
Dün akşam maçın sonucunu belirleyen Baroş’un oyundan alınması oldu. Baroş ne kadar kötü gözükürse gözüksün, rakip stoperlerin pas aralıklarına koşular yapan, beklere kadar presi sürdüren akıllı bir forvet. Baroş çıktıktan sonra Galatasaray forvet 3’lüsü Engin-Kazım-Sercan şekline döndü. Terim’in amaçladığı, disiplinli Belediyespor 4’lüsünün arasına ve arkasına koşular yapacak, belki penaltı alacak bir hücum anlayışıydı. Ancak söz konusu 3 oyuncu her ne kadar boşluklara katetmeyi sevse de, o kadar stoperlerin önünü açık bırakan bir futbol mentalitesine sahip. Böyle olunca İstanbul B.B. savunmasından ileriye daha hızlı ve direk top çıkmaya başladı ki, STSL’de kontra atak futbolunu en iyi oynayan takım için olabilecek en güzel şekle döndü maç. Bu esnada Abdullah Avcı’nın hamlesi geldi. Defansif orta saha Efe’nin yerine, hızlı ve bileklerine hakim kenar forvet Tevfik Köse oyuna girdi. Savunmanın ileriye rahatça gönderdiği her top, hızlı hücumu seven İ.B.B forvetleriyle, önde yakalanan Galatasaray savunması arasındaki tangonun ritmi oldu. Kaybedilen toplar Cihan Haspolatlı’nın bitmeyen nefesinde eridi. Galatasaray’ın sol kulvarı acı çekmeye başladı ve sonunda Tevfik’in hazırladığı bir pozisyonda son nefesini verdi.

Galatasaray 1 maç kaybetti, önemli değil. Kaybedilen bu maçın (hatta belki de sezonun) bir anlam ifade edebilmesi için, oluşan yeni yapıyı korumak ve üzerine sabırla inşa etmek şart. Ya da alışılageldik yola direksiyonu kırar, 2012 haziranında Galatasaray’a format atıp, yeni teknik direktör, yeni on küsur oyuncu yükleyerek şampiyonluk hayallerinin içinde uyuşmaya devam edebilirsiniz.

Dünkü Galatasaray’ın eski tas eski hamam olması belki de tasları eskiten bizim modası geçmiş “gönderici” mantığımızdandır. Biz yeni bir düşünce yapısına geçersek, hamamlar istediğimiz kalitede olabilir. Aynı filmleri izleyip değişik son beklemek, saflık mı ahmaklık mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye 1 maç kazandı, bu çok önemli. Abdullah Avcı ve öğrencileri geçen 4 yılda diplomalarını aldılar ve artık mastera başladılar. Geçtiğimiz sezon direğe takılan Türkiye Kupası zaten bu sezon 4 büyüklerin şampiyonluk hayallerinden daha gerçekçi. Bunun da ötesinde sezon sonu Play-Off şampiyonluk grubuna girmek yolunda en önemli rakiplerinden birini de yenerek başlamak Boz Baykuşlar için muazzam.

Yakup Sabri İNANKUR

24 Nisan 2011 Pazar

Parçalı Gelecek

Masamda duran yuvarlak cam küre gelecekten görüntüler göstermiyor. Sallayınca içindeki sıvı nedeniyle beyaz taneciklerin kar yağıyormuş hissi vererek yavaş yavaş düştüğü bir kürede –ki adı kar küresidir- kardan adamın melankolik duruşunu gösteriyor. Nostradamus ile tek yakınlığım, çene altındaki bir tutam sakalım –ki adı keçi sakalıdır- olabilir. Biraz sonra traş olunca o da kalmayacak. Arada sırada içinde bulunduğum anları, tam o anda rüyamda gördüğümü –ki adı dejavudur- anlar ve hafifçe sırıtırım, sonra geçer. Kahin değilim, psişik yeteneklerim yok, konsantre olacağım alet-edevat da yok önümde.

Bütün bunlar, önümüzdeki sezon dün akşam sahadaki 2 sarı-kırmızılı takımdan birinin şampiyonluk yarışı içinde olabileceğini ön görmeme engel değil.

Galatasaray’da “skoru değiştirecek”, “oyunu değiştirecek” gibi, taktiksel temele dayanan kıvrak futbol terimlerini, süslü cümleleri kullanmayı bir kenara bırakıyorum. Galatasaray’ın (hangi renk olursa olsun) formasını giymeyi futbol anlamında hakeden toplam 3 oyuncu var. Değer sırasına göre:

1-Arda

2-Culio

3-Sabri

4-Servet

Bu 3 oyuncu arasından Servet Çetin; Rijkaard dönemindeki tutumuyla ve futboluyla parçalı ya da parçasız bir forma için gelecek teşkil etmiyor. Bu durumda geriye 2.5 oyuncu kalıyor. Arda’nın da atletik futbolunun onu önümüzdeki sezon çubuklu forma içinde görmemize neden olacağını düşünürsek, geriye toplam 1.5 oyuncu kalıyor; Culio+Sabri eştiliğinin matematiksel sonucu…

Galatasaray’ın dün geceki istekli oyunu, gelecek için kalıcı umutlar taşımaz. Biraz Bülent Ünder’in, Fatih Terimist felsefesi, biraz da sahadaki 4 adam (3 oyuncunun) bireysel isyanına dayalı bir oyundu. Bu tarz bireysellik üzerine kuracağınız her plan kısa vadeli mutluluklar getirir (bkz. Burak Yılmaz-Trabzonspor), ama uzun vadede umut inşa etmek için sağlam temele ihtiyacınız vardır, anlık gazlara değil.

Özet halinde sunuyorum, yeni bir teknik direktör, en az 15 transfer –ki bunların bir kısmı yanlış olacak, ya da aşı tutmayacak- ve yeni bir yapılanma ile önümüzdeki sezon, hatta bir sonraki sezon, yeni forma renklerinden daha büyük sorunlar getirecek. Oysaki Galatasaray’ın sadece forması parçalı olmalıydı, geleceği değil…

Kongre ne getirir, ne götürür bilmem, kahin değilim başta söyledim. Sıvazladığım sakalım, futbol tarihinin dejavuları ve önümdeki cam gibi gerçekler; Galatasaray’ın Türkiye’nin batıya açılan penceresi olduğunu hatırlayacak vizyona, gerçekçi projelere, parçalı formaya ve en önemlisi sabıra ihtiyacı olduğunu söylüyor.

26 Mart 2011 Cumartesi

Problemi Kurmak

İlkokul öğretmenimiz ellerinden öpülesi Emel Çalık bizlere “problem kurmayı” öğretmişti.

Basitçe sistem şöyle işliyordu:

Soru cümlesindeki özneleri (elma, armut, para) seçiyor, birimiyle beraber yazıyorduk. Sonra soru cümlesindeki soru emrini yazıyorduk (topla, çıkar, böl). Böylece 2-3 satırlık problem şu hale geliyordu:

Ali:3TL, Ahmet:5TL, Topla

Bu nedenle babasının Ali’ye hergün 3 TL vermesi, Ali’nin yolda Ahmet ile karşılaşması ve Ahmet’in cebinde dayısının verdiği 5 TL’yi öğrenmesi, sonra bir adet topun ikisinin parasının toplamı olduklarını farketmeleri sonucu gelişen nefes kesici hikayenin dolambaçlı patikalarında gezmek yerine 5 saniye içinde çözüme ulaşıp, Ali’yi, Ahmet’i ve akşama doğru patlayacağı için ortadan kesip kafalarına şapka yapacakları topu, kendi dünyalarına bırakıyorduk.

Kısaca, güzel öğretmenim “hikayeyi bırak, işine bak, sorunu bul ve çöz” prensibiyle bizi olabildiğince eğmeye çalışıyordu, biz henüz yaşken…

Elimizdeki “Galatasaray problemi” için bize sundukları hikayeler artık içimizi bayıp, kafamızı allak bullak ederken, durumu en basit seviyede görmek, en sondaki sorunun da cevabını verecektir.

Eric Gerets, Karl-Heinz Feldkamp, Cevat Güler, Michael Skibbe, Bülent Korkmaz, Frank Rijkaard, Gheorghe Hagi (2.kez) ve son öznemiz Bülent Ünder.

Beyazı var zencisi var, çılgını var otoriteri var, yaşlısı-genci, Almanı-Türkü, Disiplinlisi-Rahatı, Hırslısı-soğukanlısı, Galatasaraylısı-Galatasaraysızı, ünlüsü-ünsüzü var.

Hücum oynatan-savunma oynatan, pas isteyen-şut isteyen, kanada inen-ortadan delen, geriye yaslanan-ileriye hızlı çıkan, yıldız isteyen-asker seven var.

Ama başarı yok.

“Neden yok” sorusuna; hocaların, 4-1-3-6-5 oynatmadıkları, Ahmet yerine Mehmet’i oynattığı, Hasan’ı şurası yerine burada oynadığı, bilmem kaçıncı dakikada falancanın oyuna girmediği hikayeleriyle bulunan cevapların artık götürecek doğrusu da kalmadı.

Problemin kurumunu tamamlayacak soru zamirimizi soralım.

Suç Kim(ler)de?


Zaman serbest, defter kitap açık…

17 Mart 2011 Perşembe

Bir Dünya Analiz

O meşhur tartışma, Ali Şen’in “25 milyon taraftarımız var” açıklamasıyla başladı ilk. Kimin en çok taraftarı olduğu konusu zamanla sayılara kaydı. Forumlarda, bloglarda, taraftar hatta yazar söylemlerinde bıyık altından “Türkiye’nin yarısı” övünmesi gelir ki, “35 milyon” muhasebesi de bunu takip eder.

Geçtiğimiz yıl Hürriyet Gazetesi, Adil Gür yönetimindeki A&G Araştırma Şirketi’ne oldukça kapsamlı bir futbol araştırması yaptırmıştı. En çok taraftar yüzde 33.8 ile Galatasaray’ın çıktı. Ardından yüzde 26.6 ile Fenerbahçe geliyor. Beşiktaş 18.4 ile üçüncü. Yüzde 10.1 ile dördüncü Trabzonspor’u yüzde 2.9 oranla Bursaspor izliyor.

Benzer araştırmalarda da benzer sonuçlar çıktığı için bu oranları kullanabiliriz.

Yine geçtiğimiz yıl, Sport und Markt’ın yaptığı araştırmada Türkiye’de futbolla ilgilenen (sürekli ligi ya da en azından kendi takımını takip eden) kesim %67. Bu rakam size düşük gelmesin, zira Brezilya’dan sadece 7 puan gerideyiz! Ancak bu araştırma 15-69 yaş arasını kapsıyor, bunu da belirtelim. 2010 sonu itibariyle nüfusumuz; 73 milyon 722 bin 988. Araştırma aralığının (15-69 yaş) nüfusu ise 49 milyon 394 bin 2. Kısaca yaklaşık 50 milyon kişinin %67’si yani 33,5 milyon insan, futbolla ilgileniyor ve taraftarlık bilincine sahip. Ancak ben, doğuştan mezara kadar taraftarlık mantığı yürütenleri üzmemek adına, yaş aralığını 0-100 yapıp, 75 milyonun %67’sini futbolla ilgilendirdim.

Siz çarpmalarla bölmelerle uğraşmayın ben hesapladım buyrun sonuçlar:


Galatasaray:16 milyon 695 bin 172

Fenerbahçe:13 milyon 138 bin 804

Beşiktaş:9 milyon 884 bin 96

Trabzonspor:4 milyon 988 bin 794

Bursaspor:1 milyon 432 bin 426


Yurtdışında yaşayan 6.5 milyon Türk’ü de dahil edersek rakamlar 1-2 milyon oynuyor.

Ezber bozan bu rakamlara itiraz gelmesi doğal. Bilim yanılabilir. Böyle bir yanılgı varsa 35 milyon Fenerbahçeli, 35 milyon Galatasaraylı ve 25 milyon Beşiktaşlı toplam 95 milyon vatandaşımızdan özür dilerim.


Türkiye’de en çok taraftarı olan 2 kulübümüzün yarın oynayacağı derbi maçı için de sayısal veriler topladım.

Bu sezon özellikle Fenerbahçe’nin bulduğu erken goller çok dikkat çekiyor. Tam 14 kez ilk 20 dakikayı boş geçmemiş sarı-lacivertliler ve bu maçların 13’ünü kazanmışlar. Üstelik bu 14 maçta attıkları toplam gol sayısı 42. İlk 20 dakikada gol bulamadığı 11 karşılaşmada attığı gol sayısının 18 olması, Aykut Kocaman’ın maça şok presle başlayıp, erken gol bularak rakibin direncini kırmayı hedeflediğini ve bunu büyük ölçüde başardığını gösteriyor.

Bir başka güçlü etken de Alex ve Niang. Bu ikilinin toplam gol sayısı, takımın toplam gollerinin yarısından fazla. Daha net bir tabirle Alex-Niangsız Fenerbahçe’nin 28 golü var.

Alex ve Niangsız Galatasaray’ın da toplam 28 golü var. 9. Haftaya kadar Rijkaard’ın Galatasaray’ının attığı ve yediği gol sayısı eşit; 12-12. Hagi’nin teknik adamlığındaki Galatasaray ise 16 haftada, 16 gol atıp 20 gol yemiş. Burada dikkat çeken nokta, Galatasaray’ın bu sezon kaybettiği 12 maçın 9’unda ilk golü yiyen taraf olması. 6 mağlubiyet ise ilk 20 dakikada yediği gol(ler) sonrası gelmiş.

Duran toplarda yine Fenerbahçe’nin bariz üstünlüğü var. Gerçi Fenerbahçe bu konuda diğer 16 takımdan da üstün.

Bir de tabii derbilerin golcüsü Selçuk Şahin var. Özellikle geçen sezon Ali Sami Yen’de 30 metreden attığı gol (bir değişiğini Lyon deplasmanında atmıştı) neredeyse şampiyonluk getiriyordu. Bu şutların Zapata’nın koruduğu Galatasaray kalesinde tehlike oluşturacağı açık.

Sayılar (özellikle de erken gol bulursa) Fenerbahçe’yi gösteriyor. Belki yarın futbol Galatasaray’ı gösterir. Bunu Lig TV dışında Digisport Romania gösterecek. 30’u yabancı 300 Türk gazeteci ve bizler izleyeceğiz.

Son vereceğim rakamlar ise bence en önemlisi. Son 5 yılın Galatasaray-Fenerbahçe (veya Fenerbahçe-Galatasaray) derbilerinde çıkan olaylarda –13’ü U-17 maçında olmak üzere- toplam 72 kişi yaralanmış.

Burada suçlunun hep “onlar” olduğunu biliyorum. Ben sizin tarafınızdayım. Ne kadar kışkırtırlarsa kışkırtsınlar “onlar” gibi olmayın. Takımınızın; sizin sesinize ihtiyacı var, kanınıza değil.

(Umarım günün birinde olur ama bugün için) Bizim ne dünya kulübümüz, ne de dünya derbimiz var. Fantezi dünyasında yaşayan fanatik yönetici ya da yazarlarımız var bolca.

Bir “dünya” analiz böyle söylüyor.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Avrupa Maçında Rakibi Destekleme Muhabbeti...

Eskiden Avrupa'da bir Türk takımı maça çıkarken, o gün herkes o takımlı olurdu. Prekazi'nin Monaco'ya attığı füzede tura çıkmış, Sigma maçından sonra ağlamış bir Beşiktaşlıyım ben. Ta ki Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona ile karşılaşacağı maç öncesi Fenerbahçe yöneticisi Ömer Çavuşoğlu Galatasaray bayrağının ortasını delip, içinden yumruğunu geçirince ve "barseeeloonaaa" diye tezahürat yapınca başladı bu muhabbet. Sonra Galatasaray kulübü "kızımız Fener Cannes'da meşhur oldu" diye pankart astı Ali Sami Yen'e, olay koptu. Daha sonra o bana bunu yapmıştı, öbürü saçımı çekti, beriki tükürdü şeklinde çocuk kavgasına döndü. Benim için PAOK'u desteklemenin saçmalığı Liverpoollu'dan çok Liverpool ile "hala" gurur duyan Fenerbehçeli'nin saçmalığı kadardır. Kimse tabii başkasını tutmak zorunda değil. Yeni nesil taraftar profilinden de bunu bekleyemem zaten. Ama bu olaylara hep "onlar bize şunu yaptı" mantığında haklı çıkma çalışmaları da aynı oranda sonuçsuz. Hepsi yapıyor bunu. Hepsi de aynı!

Ben hala Türk takımları Avrupa Arenasındayken desteklemeye devam ediyorum, bunu yapmayanlara da saygı duyarak...

Ya da duymayarak.

17 Şubat 2011 Perşembe

GALATASARAY’IN YENİ HOCASI HAYIRLI OLSUN!


Bir adamın rüyası, diğerinin kâbusudur. Nihayetinde organik temelliyiz. Rekabet genlerimizde var. En sosyalistimiz bile en başında milyonlarca kardeşini geride bırakmıştır, yaşama hakkı için…

Bir koltuk; üzerinde sağlam oturan birini taşıyorsa, onu arzulayan başkası için kâbustur. Ne vakit üzerindeki kamburlaşmaya, tutunamamaya başlar, o zaman kâbuslar taraf değiştirir.

Hagi’nin, sadece protestoları kısa vadede önlemek, taraftarı susturmak için göreve getirildiğini, Hagi de, oyuncular da, taraftar da, krizde olan Rumen ekonomisi de biliyor. Böyle bir ortamda geleceğe yönelik hiçbir proje ya da plan olmaz, hedef de olmaz (hoş, normal şartlarda da yok). Hedef olmayınca koltuk sahibi koltuğun kenarlarını iki eliyle tutmaya başlar. Bu, ya kalkmamak için sıkı sıkıya yapışmak, ya da kenarlardan güç alıp, hızlıca kalkıp gitmek içindir. Hagi’nin ikinci durumu yapacağını sanıyorum.

Bundan sonra Galatasaray yönetimi; önce Mustafa Denizli ile görüşecek, hayır yanıtı alacağını bile bile…

Sonra Fatih Terimle anlaşamayacaklar…

Ve bu iş Daumla son bulacak.

Siz benim gelecek zamanlı fiilerime bakmayın, “tahminlerim” büyük ihtimal güzel Türkçemizin di’li geçmiş zaman örneklerinden oldu bile…

Artık geriye klişe…(klişe de değil, klişe biraz sevimli kaçıyor…bayat diyelim biz) bayat Daum tanımlamalı basın toplantısı kaldı bir tek; açılış cümlesi “Türkiye’yi tanıyan…” olanından…

Zaten en büyük sorun bu! Daum’un Türkiye’yi tanıması! Adam bu ülkede uzun vadeli hiçbir iş olmayacağını biliyor. Güzellik, zerafet, plan, program yerine her yolun mübah olduğunu da biliyor. Şampiyon olduktan sonra nasıl olduğunun önemli olmadığını da biliyor. Daha da ilginci; Galatasaray’dan ayrıldıktan sonra Trabzonspor’un, Bursaspor’un kriz dönemlerinde de adının ilk sırada olacağını biliyor. Bol tazminatlı milyonluk sözleşmelerin önüne geleceğini de biliyor…

Çünkü Türkiye’yi tanıyor.

Galatasaraylılar ilginç Brezilyalı ve/veya yaşlı Alman transferleriyle sezona umutlu girecek. Köşe vuruşlarında ön direkte duran stoperin arkaya aşırtmasını, arka direğe hareketlenen Brezilyalı stoperin kafa golünü bekleyecekler.

Zaten 5 senedir Avrupa Fatihi lakabını ceviz sandığa kapamışlardı, “erken” elenmeyi umursamayacaklar. Derbi maçlarda yarım forvetle “dahiyane” bir sonuç bekleyecekler. Rakiplerin sürpriz puan kayıpları (Samsun, Antep, Antalya) sonucu şampiyon olacaklar.

Ancak Türkiye’nin garp penceresi Galatasaray 1 adım ilerleyemeyecek.

Bir sonraki sezon Atatürk Havaalanında kimsenin vedalaşmayacağı Daum, 7 haneli “çalışmama” parasını çoktan almışken, asıl koltuk sahipleri pembe düşlerle geriye yaslanmaya devam edecekler. Bu durumda kâbuslar, taraftara kalacak…

“Ben demiştim demeyi sevmem” diyenleri sevmem. Samimiyetsizdir bu. Haklı çıkmak her insanın hoşuna gider. Bunun takdir edilmesi, en azından hakkının verilmesi keza aynı şekilde bıyık altına gülümsemeyi yerleştirir.

Daha önce söylemiştim (http://olefutbol.blogspot.com/2010/09/i-will-be-back.html), yine söylüyorum; Temmuz 2011 itibariyle; Galatasaray’ın yeni teknik direktörü Christoph Daum, ülkemizin yeni spor bakanı Hakan Şükür hayırlı olsun.


18 Ocak 2011 Salı

"Aslan" Galatasaray


Nihat Asım Bekdik.

14 yaşında Galatasaray A Takımı’nda oynamaya başlayan bir isim. Hani uzun yıllar takımda oynayan, forması üzerine sinmiş oyunculara “takımın sembol ismi” denir ya, Nihat hakikaten takımının sembolü olmuş. 20 yıl aralıksız, tam 268 kez Galatasaray formasını giymiş, mücadeleci, hırslı oyunuyla “Aslan” lakabını almış. Yıllar içinde Nihat’ın bıraktığı forma Nihat yüreklilerce taşınınca “Aslan” tüm Galatasaray’ın lakabı olmuş.

Yıllar sürmüş Galatasaray’ın “Aslan” olması. 2 dakikada kedi yapmaya cüret edenleredir Galatasaraylı’nın tepkisi. Ne devlet erkanı, ne de siyasi propagandadır.

Gözlerimi kapıyorum, hayal ediyorum, varsayıyorum...

İnönü’nün ortasına kurulmuş bir kürsü. Kocaman spotlar, bir tarafta Baba Hakkı’nın, bir tarafta Şeref Bey’in yüzünü aydınlatıyor. Şeref tribününün en güzel yerinde Süleyman Seba var. Bacak bacak üstüne atmış klasik soğukkanlı ve mağrur bakışlarıyla süzüyor “yeni stadı”. Hemen arkasında Sarı Fırtına var, Atom Karınca var, Şifo var. Sol tarafta Sanlı Kaptan var en gıcır takım elbisesiyle, Rasim Kara var yine çok şık, Zekeriya var hala sarı saçlarıyla 20lik delikanlı gibi.

Sonra birileri çıkıyor kürsüye. Dönüyor kapalıya, “herşeyinizi bize borçlusunuz” diyor. “Biz yaptık” diyor. “Beşiktaş Başkanı naifti, zaten sözünü de tutmadı” diyor.

Sonra gözlerimi açıyorum. Hayallerden, varsayımlardan çıkıp gerçeğe dönüyorum. Galatasaray’ı teslim aldıysa birileri, bu yarın Beşiktaş’ın da başına gelir diyor aklım, Fenerbahçe’nin de. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray Türkiye demek zaten!

Açtım bütün baba yazarlara göz attım. Galatasaray’ın çok şut atmasına değinen mi dersin, açılışa Ajax’ın çağrılmasını mı yazanı istersin. Protestodan bahseden de “Yapılan ayıp yahu, cık cık cık” temalarını süsleyerek serpiştirmiş köşesine. Bir Allah’ın kulu Galatasaraylıyı çıldırtan nedenler toplamını zahmet edip yazmamış.

15 ocakta olanlar siyasetin Galatasaray’ı diz çöktürmeye cüret etmesiydi. Galatasaray’ın siyasi meze yapılmasıydı.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de sporla siyaset saç örgüsü gibi birbirine sıkıca sarılmış durumdayken “ben siyaset yazmam, benim işim futbol” diyen bir zahmet yol alsın. Kimse zaten çeksin klavyeyi önüne, X partisinin ya da Y Partisinin bayrağı aşkına yazsın demiyorum. “Yok Livorno işçi takımı, Lazio’nun SS’i şu anlamı ifade ediyor, Barcelona Katalonya demek, Celtic katolik” diye entel entel takılırken, koskoca stad açılışında yaşanan siyasi rezalete karşın, hala Galatasaray’ın topla oynama oranından bahsedenin, böyle bir olay yaşanmamış gibi davrananın, adamlığından da futbol sevgisinden de şüphe ederim!

Futbol sadece futbol değildir, ne çabuk unuttunuz!




Nihat Asım Bekdik, Ruhu Şad Olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Galatasaraysız Bir Galatasaray...

TT Arena'nın mühendislik harikasından daha fazla bir yer olduğunu (olması gerektiğini) Metin Oktay ve Ali Sami Yen'in bakışları anlatıyordu. Zaten o bakışların büyüsü milyonları kendine, 50.000 kişiyi TT Arena’ya çekmişti.

Tabi, Ali Sami Yen’i terketmenin üzüntüsü vardı, herkesin içinde. Ama bu tatlı bir üzüntüydü, “hey gidi günler” ile başlayan arkadaşça bir burukluk diyelim.

Ancak;

Ezeli rakibinin disiplinsiz davranışları sebebiyle kendine yakıştıramadığını, flaş transfer müjdesiyle sarı-kırmızılı formanın içinde görmek Galatasaraylı’nın canını acıtıyor. Üstelik de 6 ay önce bu takımın en iyi oyuncusu Keita’yı “disiplinsiz” sıfatıyla göndermişken.

Sırf protestoları ötelemek amacıyla, Galatasaraylı’nın kalbindeki en güzel duyguların başrol oyuncusunun “kullanılması” Galatasaraylıyı öfkelendiriyor. Hagi ile ilgili hiçbir uzun vadeli plan, hatta önümüzdeki sezonla ilgili hiçbir düşünce olmadığını biliyor Galatasaraylı. Hagi sevgisinin –ve saygısının- günü kurtarmak adına ortaya atıldığının da farkında.

Galatasaraylı’nın kafasında bütün bunlar dolanırken, TOKİ Başkanı Sayın Erdoğan Bayraktar’ın konuşması bütün içsel hesapların dökülmesine neden oldu.

Dedi ki Sn. Bayraktar;

“Ali Sami Yen'de kiracılık hükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi, ve aynı şekilde bu arazide de aynı şekilde yerine getiremedi. Bu stad olmayacakken, başbakanımız bu stadı yaptırdı"

Söylenenler iyi niyetle söylenmiş olabilir, hepsi doğru da olabilir. Doğrusunda, yanlışında değilim. Böyle bir açılışta 50.000 Galatasaraylıya bu şekilde cümleler kurarsınız kalabalığın psikolojisi bu cümleleri “Başbakan’a yağcılık” başlığında toplar ve “beklemediğiniz” tepkiler verir. O tepkilerin adresi Sn. Başbakan’dan ziyade, Sn. Erdoğan Bayraktar’a, daha doğrusu, konuşmasınadır.

Bununla birlikte, daha geçen hafta Sn. Başbakan daha ileri demokrasi, daha ileri özgürlük olacak demişti. Sn. Adnan Polat’ın; ıslıklayanların (25.000 kişi) tespit edilip, stada almama kararıyla, daha ileri demokrasi vaadeden bir devlet büyüğünü memnun edeceğini düşünmesi kötü. Eğer Sn. Başbakan bu karardan memnun ise durum daha kötü. Eğer bazı gruplar sırf siyasi sebeplerle propagandaya gelmişse bu çok kötü. Ama en kötüsü bütün bunların Galatasaray’da yaşanması.

Galatasaray başka birşey oluyor. Aslında bunu söylemek istemiyorum. Sevmedim bu tabiri. Daha doğru (ve daha gerçek ve daha acı) şekilde anlatırsam; şimdiki Galatasaray, Galatasaray’dan farklı birşey. Beceriksiz kaptanların elinde 105 yıllık rotasından saptı, farklılaştı Galatasaray. Bu, futbol takımının başarısızlığı ile ilgili bir durum değil. Kaldı ki, 14 sene şampiyonluk görmediği dönem oldu Galatasaray'ın. Ama ne Galatasaraylı vazgeçti Galatasaray'dan, ne Galatasaray'ın kendisi vazgeçti Galatasaray olmaktan.

Hıncal Uluç'un ulusal çığlığının ve neredeyse tüm Galatasaraylıların isyanı da işte buna, şimdiki Galatasaray’a.

TT Arena muhteşem akustiği ile, Ali Sami Yen ruhunu yakalamaya çalışacak. Ama asıl önemli nokta, o ruhu şimdiki Galatasaray'ın ne zaman yakalayacağı...

Ortada Özhan Canaydınsız bir Arena, Galatasaraysız bir Galatasaray var.


http://www.macadogru.com/haberler/galatasaraysiz-bir-galatasaray/5519

3 Ekim 2010 Pazar

Alex de Souza ve Galatasaray

Fenerbahçe futbol takımı, Sevilla deplasmanı için uçaktadır. Uçakta bildik görüntüler vardır. Deivid kameralara türlü şakalar yapmakta, diğer futbolcular ve uçakta bulunan herkes de buna esprilerle katkıda bulunmaktadır. Kamera bir ara bu kalabalıktan ayrı bir futbolcuya döner. Gözlerinde gözlüğüyle Alex de Souza’dır bu oyuncu ve Dostoyevski okumaktadır.

Karabük-Galatasaray maçından sonra bir şeyler yazmak istedim ama Galatasaray ile ilgil daha ne yazayım? Galatasaraylıların canı yeterince sıkkın. Bu linkteki yazıya ekleyecek bir yorumum yoktur http://olefutbol.blogspot.com/2010/09/rijkaard-vs-yonetim.html. Girişi Alex ile yapıp Galatasaray’a geçmemin sebebi ise bir tarafta “sezon sonu gönderelim, jübile yapalım” hesapları içindeki yönetim, takımda görmek istemediği açıkça belli olan bir hocaya rağmen, sahayı futbol zekasıyla sulayan, tüm futbolseverleri ayağa kaldıran Alex de Souza. Diğer tarafta, unutun taktiği, dizilişi, maçtan 2 saat önce babası kaybeden hocaları için bile sahaya yüreğini getirmeyi unutmuş bir Galatasaray.

Alex de Souza belki sezon sonu gidecek ama Türk Futbolu’nun ve Fenerbahçe’nin efsanesi olarak tarihteki yerini çoktan aldı. Çünkü sadece bedeni ile değil ruhu ile oynadı.

Okuyorum yazıları, yorumları...Cümleler hala UEFA Kupası’nda, hala 4-3-3’te hala Gökhan Zan’ın sakatlığında.

Galatasaray’ın sorunu tarihi ya da fiziksel değil ki.

Galatasaray’ın sorunu ruhsal.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...