TRABZONSPOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TRABZONSPOR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-3

Şu ana kadar Galatasaray ve Fenerbahçe’nin yaptığı transfer harcamaları Süper Lig’in transfer harcamalarının %64’ü. Kabaca 3 birim para harcanıyorsa, 1’ini Galatasaray, 1’ini Fenerbahçe 1’ini diğerleri harcıyor. Maaş, prim, havuzlu villa, son model spor araba, sigorta, akbil… püsür giderlerini eklediğimizde rakam 55 milyon avroya, oran %73’e dayanıyor. 2 kulüp geçen sezon (38 milyonu TFF’den olmak üzere) Digitürk’ün dağıttığı 643 milyon liranın 138 milyonuna kondular. Şampiyon Galatasaray yayın geliri olarak 71.4 milyon TL elde ederken, Süper Final'i 2. sırada bitiren Fenerbahçe 67.6 milyon TL yayın geliri kazandı.

Beşiktaş geçen sezon yayın gelirlerinden 50.1 milyon lira, Avrupa’dan 17 milyon lira kazandı. Eğer Avrupa Ligi’nde 3 sezon üstüste çeyrek final oynarsa Süper Lig şampiyonu kadar gelir elde edebilir, belki... Yukarıdaki rakamlarla Avrupa gelirlerini kıyasladığınızda mesaj açıktır: Avrupa’ya gitme, mümkünse ağustosta elen, ligde rahat ol. Futbolumuzun batıda yavaş yavaş sönmesinin sebeplerinden biri içerideki kolay parayı riske etme kaygısının büyük (gittikçe daha büyük) olmasıdır. Kısaca şişirilen yayın gelirleri Türk Futbolu için tembellik yarattı. Son 3 yılda Beşiktaş Avrupa’da Türk Futbolu’nun bayraktarlığını yapmak yerine evinde bekleseydi ligde daha iyi dereceler ve daha çok paralar kazanabilirdi. Öyle bir dönem ki Beşiktaş’ın en tutarlı başarısı bile zarar olarak döndü.

Sistem şöyle: 360 milyon doların yüzde 35’i (126 milyon dolar) dayanışma payı olarak 18 kulübe eşit olarak paylaştırılır. Yüzde 45’lik performans payı (162 milyon dolar) 306 maç sayısına bölünüp galibiyete tam, beraberliğe yarım olarak dağıtılırken, yüzde 9’u da (32.4 milyon dolar) sezon sonu ligi ilk 6 içinde bitiren kulüpler arasında paylaşılır. 2008’de yapılan düzenlemeyle yüzde 11 (bu sezon için 39.6 milyon) şampiyonluk sayılarına oranla dağıtılır. 2008’de eklenen düzenlemenin 6.sı olmakla övündüğümüz yayın gelirleri sıralamasında üstümüzdeki 5 major ligde uygulanmadığının dikkatini çekerim. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya bugünün yayın gelirlerini dağıtırken takımların 1960’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde ne kadar başarılı olduğu ile ilgili bir pay ayırmamışlar. Bu parlak fikir sadece bizde var. Performansa dayalı başarı Almanya’da uygulanıyor. Bundesliga’da yayın gelirlerin %25’lik kısmı takımların son 3 sezon sergiledikleri performanslara gore dağıtılıyor. Eğer bizim gibi tüm tarihi değerlendirselerdi Bayern Münih obez olurdu. Fransızlar gelirlerin %83’ünü eşit paylaştırırken, %10 sezonluk performansa, kalan %7 ise hafta sonu yayınlanan maçlara ve takımların reyting oranına gore dağıtılıyor. Eğer Almanlar gibi son sezonları değerlendirselerdi 2002-2008 arası şampiyonlukları kimseye kaptırmayan O.Lyon’a kepçeyle para dökmek zorunda kalırlardı. Kısaca her ülke / federasyon reyting ve büyüklerin hakkını vermekte ama onların kopup gitmesine izin vermemektedir. En azından vermemeye çalışmaktadır.

Buradan Avrupa’da adaletli dağılım olduğu düşüncesi çıkmasın. Orada da sorunlar var. Bize kıyasla daha adil olmaları, adalete kıyasla adil olmalarını sağlamıyor. 2 büyük uygulamasında dünya lideri konumundaki İspanya dahi artık bu durumdan rahatsız. Geçtiğimiz sezon Sevilla-Levante maçı yayıncı kuruluş La Sexta’nın talebiyle ertelendi. Sebebi; Real Madrid-Barselona maçı sonrası, Guardiola ve Mourinho’nun basın toplantısının uzaması! 2 büyüğün hocaları daha çok sözcük sarfedebilsin diye stattaki onbinler, televizyon başındaki yüzbinler bekledi. Videonun 40. saniyesi diğerlerinin el clasicocular hakkındaki düşüncesini özetliyor. Çok reyting = çok kazanç “adil” görünebilir, ancak herkes parasını alıp evlere dağılmıyor. Teknik direktörlerinin konuşması dahi diğer kulüplerden ve maçlardan daha önemli hale gelebiliyor. Reyting ve kazancı doğru orantıyla düğümleyip adalet sunanlar, çok kazancın (ve tabii ki kazananların) mecbur bıraktığı haksız ve adaletsiz yaptırımlara ses çıkar(a)mıyorlar.

Şampiyonluk sayılarının gelir kapısı edildiği 2008’de Aziz Yıldırım’ın baskısı (havuzdan çıkma söylemi, kulüpler birliğinden ayrılma tehdidi, sonrasında başkanı oluşu) ve Galatasaray’ın yüksek desteğiyle yayın gelirleri 3’e değil 2’ye ağırlıklı bölünmeye başladığında, Yıldırım Demirören’in başkan olduğu Beşiktaş’ın yayın gelirleri %43 oranında düşüyordu. Bu lezzetli pay, ağırlıklı olarak Galatasaray ve Fenerbahçe’nin midesine gitmeye başladı. Ortak olmak için şampiyonluk sayısını arttırmak gerekiyordu. Şampiyonluk sayısı konusunda rekabet için para gerekiyor. 2008’den sonraki 3 yıl Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe birer kez şampiyon oldu. Ancak aynı şampiyonluk Beşiktaş için daha az para etti. Sivas rüyası ya da Bursa mucizesi bu nedenle devamlı hale gelemedi. Trabzonspor yıldızlarını, onlara İstanbul kadar para veremediği için elinde tutamadı. Bugün Beşiktaş da artık bu değirmenin içine girdi. İçinde bulunduğu durum kadar, sistem de buna müsait halde. Zaten içinde bulunduğu durumun sebebi neydi? Türkiye’deki sistem ne kadar başarılı olursanız olun, bu başarıyı 10 yıl sürdüremediğiniz sürece (ki böyle bir performansı düşük reytingli bir takımın sürdürmesine piyasa şartları nedeniyle izin verilmez) sizi 2 büyüğün arkasında kalmaya mahkum etmiştir. Daha maçlar oynananmadan, sezonlar başlamadan fermanlar hazır ve imzalıdır.

Geçtiğimiz ay kulüpler birliğinde yapılan toplantı 3. dünya ülkesi meclislerini aratmadı. Çetin kavgalar patladı. İlhan Cavcav “Parayı paylaşmazsanız çekiliriz” derken 4 büyükler elbette “paylaşmayız” dediler. Benim dikkatimi çeken Trabzonspor’un temsilcisi Nevzat Aydın’ın sözleriydi: “Galatasaray ile Fenerbahçe’nin pastadan en büyük pay almaları normal. Onların reytingleri ve seyircileri fazla, paralarını nasıl kesersiniz!” Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri, diğerlerinin, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın, haklarını savunmak zorunda kalıyordu. Öncesinde Beşiktaş eski başkanının Fenerbahçemiz’e sahip çıkması da keza manidardı. Zaman ilerledikçe Beşiktaş’ın (ve Trabzonspor’un) Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hakları konusuda daha duyarlı olduğunu izleyeceğiz. Çünkü zaman ilerledikçe daha fazla kazanan, daha fazla harcayan ve yine daha fazla kazanan bu iki kulüp olacak. Her ne kadar vicdan, adalet yahut idealist fikirler (ki bunların hepsinin yanındayım) herkesin eşit olduğundan bahsetse de; daha çok güç, daha çok söz hakkı ve daha çok yaptırım demektir. Sadece Beşiktaş değil, diğer tüm kulüpler Fenerbahçe ve Galatasaray’ın iki dudağının arasına bakıyorlar ve bakacaklar. 


Bütün bunlar olurken Yıldırım Demirören Beşiktaşlı’ya dekoder almayı salık verdi. 3 temmuz vakasını toparlamak (işleyişi / düzeni devam ettirmek için) çok sevdiği, uğruna gözyaşı döktüğü Beşiktaş başkanlığından ayrıldı. Başkanı olduğu kulüp de iddianamenin içindeyken, bu konuda tek bir açıklama yapmadı, kulüp lehine tek bir söz söylemedi. Bugün Türk Futbolu şikesiz taklidi yapmaya devam ediyor. Süper Final kararı ile Digitürk’ün 110 milyon dolarlık zararı fazlasıyla karşılandı. Sistem ne istiyorsa, başkan o doğrultudan hiç sapmadı. Taraftarı sürekli ürün almamakla suçladı, hatta taraftar da birbirini suçladı. Ancak 5 senelik dilimde lisanslı ürün satışı 2 katına çıkarak Beşiktaş’ın sponsorluk gelirlerine yaklaştı ve gelir kaleminde 2. sırada. Geçtiğimiz sezon yaklaşık 33 milyon lira bırakmış taraftar kulübüne daha ne yapsın? Ayrıca Yıldırım Demirören Türk futbolunun marka değeri diye piyasaya servis edilen jargonunun aslında ticari değeri olduğunu elbette bilir. Marka değerinden kat kat yüksek, şişirme bir rakamla bu çarkın dönmeyeceğini öngörmesi gerekmez miydi? Kaldı ki yayın gelirlerinin çılgınca artmasının Türk Futbolu açısından sürdürülebilir olması şüphesini bir kenara koyun, bu durum Galatasaray-Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın arasındaki ekonomik uçurumu açar. İşleyişin devamlılığını istemek Beşiktaş’ın 3. büyük olmasının altına imza atmak demektir. Temelde aynı şeydir.

Bu durumun öngörülemeyeceğine ben inan(a)mıyorum.

1996’da 7 milyon dolarla başlayan yayın gelirleri 15 yılda 50 katına çıkarak tek rakibinin Zimbabve enflasyonu olduğunu cihana gösterdi. Medya bu artışı, gelişme olarak adlandırdı ve sevindi. 

Türkiye’deki havuzun once 2 sonra 4 büyüğün kabadayılık yapabildiği oyun parkı olmaktan çıkması aslında birçok sorunu çözer. Futbolumuzun çıkmayan lekelerini 5 yıl Avrupa’ya gitmeyivererek örtbas etmeye çalışan cesur, kararlı ve zeki insanların yayın haklarında adalet konusuna Fransız kalmalarını değil Fransız olmalarını isterdim. Gelirlerin %80’inin eşit dağıtıldığı bir düzende zaten ana konumuz dahil bir çok sorunumuzun kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz. Oradan tasarruf ettiğimiz akıl ve enerjiyi kalan sorunlar için kullanabiliriz. 

Beşiktaş’ın az (2008’den sonra daha da az) kazanmasının sebebi reyting yapmaması olarak gösteriliyor. Beşiktaş reyting yaptığında da insanlar ekmeklerinden oluyor. İki kutuplu dünya Beşiktaş’a iki ucu aynı sonucu veren bir değnek sunuyor. İstediği ve söylediği net: 10 senede 1 bilemedin 2 şampiyonluk yeter. İşçisin sen işçi kal. 

Yakup Sabri İNANKUR


10 Nisan 2012 Salı

Süper Final Öncesi; 3-Trabzonspor


Geçen yıl Trabzonspor bol pas yapan ve rakip yarı alana yerleşmeyi seven bir hücum takımıydı. 34 maçın 9’unda 3 ve üzeri gol attılar, 27’sinde rakipten daha fazla topla oynadılar. Maç esnasında Barselona oyun havalarıyla, maçtan sonra kolbastıyla izleyenlere keyif verdiler ve sezonu 82 puanla tamamladılar. 

Sezon başında ligin en isabetli pas oranına sahip savunmacısı Egemen’i, ligin en isabetli pas yüzdesine sahip oyuncusu Selçuk’u, en isabetli şutör Jaja’yı ve en çok koşan hücum oyuncusu Umut’u -kısaca tüm omurgayı- kaybedince Şenol Hoca’nın önünde 2 seçenek kalmıştı. Ya yeni Egemenler, Jajalar, Selçuklar bulacak, Türkiye’nin Barselona’sı olmaya devam etmeye çalışacaktı, ya da elindeki kadroya uygun yeni (ve geçen sezona ters) bir sistem uygulayacaktı. Güneş elindekini daldakilere yeğledi ve anti-Barça –Inter 2010- modeline döndü. 

Şampiyonlar Ligi’nin en az kaleyi bulan şutla oynayan takımı, en çok ofsayta kalan takımı oldular. Şenol Hoca 6 maçta, 14 farklı oyuncu kullanabildi. Sadece 3 gol attılar. Buna rağmen San Siro’da tarih yazdılar ve gruptan çıkmalarını bir direğin ihaneti engelledi.

Kadro darlığı ve yeni sistem, Trabzon’u olağanüstü bir defansif başarıya mecbur bırakmıştı. Avrupa vitrininde %110 ile oynadıkları için bu başarıyı yakaldılar. Ligde aynı konsantrasyona (doğal olarak) ulaşamadıkları için ilk yarıda çok sıkıntı çektiler. Sırasıyla Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe ile oynadıkları maçlarda bırakın puan almayı, gol dahi atamadılar. Aslında burada sayıları daha iyi yorumlamamızı gerektiren bir durum var. Geçtiğimiz sezon 16 gollü Umut Bulut’un arkasındaki üçlü; Alanzinho-Jaja-Burak sezonu 38 golle tamamlamıştı. Hücum hattı 54 gol üretmişti. Bu sezon Burak Yılmaz’ın arkasında (dönem dönem) oynayan altılı; Adrian-Volkan-Alanzinho-Halil-Henrique-Vittek’in toplam 20 golü var. Muhteşem Burak’ın 34 golünü eklediğimizde yine 54 golle birşeyin değişmediğini düşünebiliriz ilk başta. Sayısal anlamda fark yok ama sözel öyle söylemiyor. Futbolun en önemli ürünü; gol; bir önceki sezonda elele üretilirken, bu sezon tüm yük Burak Yılmaz’ın sırtındaydı. Şenol Güneş bir patron gibi üretimi aynı seviyede tutmayı başardı, ama iş bölümündeki bu adaletsizliğin O da farkında. Farkında da işte yapacak bir şey yok. Takımın çapı bu.

Bordo-mavililer ilk olarak 27 temmuzda sahaya adım attılar. O tarihten bu yana 47 resmi maç oynayarak, ligde Beşiktaş’tan sonra en çok terleyen takım oldular. Avrupa ziyaretleri bitince, üzerine kupadan da elenince biraz nefes almaya başladılar. Yeni sisteme de alıştılar ve ikinci yarıda -özellikle şubat sonrası- maçları belirleyen takım hüviyetine dönmeye başladılar. İlk yarıda gol atamadıkları İstanbul dükalığına ikinci yarı hiç yenilmediler ve 3 maçtan 5 puan çıkarmayı başardılar.

Süper Final’e Dair

Mourinho 2010 modeli Şampiyonlar Ligi’nde işe yaradı. Sadece torbada değil, grupta da çıkma iddiası bakımından son sırada bulunan Trabzonspor, saldırma zorunluluğu olan taraf değildi. Amacı; mevcut durumunu korumak ve muktedir olacağı en üst sınıra kadar mevcudiyetini zorlamaktı. Süper Final’de de aynı durum söz konusu. Alanzinho ve Adrian Burak Yılmaz’a destek verebilirse, Halil biraz daha vites yükseltirse, Volkan Şen ve Olcan Adın bildiğimiz oyunlarını oynarsa, ligde olduğundan daha canlı, daha can yakıcı bir Trabzon izleriz. Trabzonspor’un dezavantajı yok, avantaj olabilecek faktörleri çok.


Kilit Oyuncu; Burak Yılmaz 

Şampiyonlar Ligi’ndeki hücum fakirliğinin temel sebebi sadece Trabzonspor’un defansif anlayışı değil, aynı zamanda modern savunma oyuncularının Burak Yılmaz’ı dipdibe marke etmeye çalışmamasındandı. Disiplinli bir alan savunmasıyla Burak’ın istediği / beklediği boşlukları dipsiz ofsayt karanlığında boğdu rakipler. Ümit Karan’dan beri ofsayt kelimesini bu kadar çok duymamıştık. Öte yandan ligimize -özellikle Trabzonspor’un Süper Final rakiplerine- döndüğümüzde Burak’ın karşısına bu disiplinin ve anlayışın çıkmadığını net bir şekilde görüyoruz. İstanbul’un 3 büyüğü Burak’ın gollerinin acı tadına baktı. Belki de O’nu son kez bu topraklarda izleyeceğiz ve sanırım kral da taraftarlarına son bir şov izletmeye kararlı.

Takviye Kuvvet; Didier Zokora

32 yaşındaki Fildişili belki gol atmıyor, asist yapmıyor ve böylece matematiksel anlamda takımını 10 kişi oynatıyor ama Selçuk İnan’ın, Manuel Fernandes’in üzerine 60’lık (hatta 61’lik) asma kilidi takarak rakibi de 10 kişiye düşürüyor. Orta sahada bozulan ve hatlarını kopan rakibin oyun dengesi bozuluyor, geniş alanların yüzölçümü genişliyor. Hızlı ve hareketli Trabzon hücumunun özgürlüğü de böylece artıyor.

Tahmini Sonuç

İkinci ile olan puan farkı matematiksel anlamda kapanabilecek olsa da elindeki kadro ve sistem gereği Şenol Güneş’in ilk hedefinin 4. sıraya inmemek olduğuna eminim. Şampiyonlar Ligi’nin devam filmi niteliğinde 6 maç izletecek bize Trabzonspor. Disiplinli, alan bırakmayan sabırlı bir savunma anlayışı ve Burak Yılmaz’ın ofsayta düşürmediği gol umutları…
Zor mağlup olurlar, zor da kazanırlar. 5-7 puan toplayıp grubu 3. bitirirler.

Yakup Sabri İNANKUR

16 Aralık 2011 Cuma

Yatmayan İ.B.B



Yatmayan İ.B.B

Tarihindeki en büyük başarısı geçen seneki Avrupa Ligi Finalistliği. Kadrosunda Hugo Viana, Nuno Valente, Nuno Gomes gibi Portekiz Futbolu’nun yıllanmış dama taşları var.

Takım olarak topun arkasında bekliyorlar, orta saha ile ceza sahası arasını kalabalık tutup, kaptıkları toplarla (özellikle Lima’nın koşu yoluna)derin paslar yapıp 3-4 saniye içerisinde gol pozisyonuna girebiliyorlar. Bu nedenle deplasmanlarda daha başarılılar.

Stil olarak İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a benziyorlar, ama yatmayanı. Yatmayan bir Büyükşehir Belediye’yi Beşiktaş’ın eleyeceğinden kuşkum yok. Sonuçta Portekiz Güzel Sanatlar Akademisi’nin 2 ekibi karşılacak ve Beşiktaş’ın sanatçıları daha estetik eserler sunabiliyor!


Hız Ve Manevra Şart

Trabzonspor’un kura şanssızlığı devam ediyor. 21 lig, 1 UEFA, 1 Şampiyon Kulüpler Kupası sahibi tarihsel bir futbol deviyle eşleşmek ilk etapta üzücü. Fakat CV’si PSV kadar parlak olmayan Trbazonspor’un, Inter’in fiyakasını bozduğunu unutmayalım.

Rakip sahaya yerleşme odaklı bir oyun yapısına sahip Hollanda ekibi. Engelaar, Toivonen ve Stroman’ın yüksek pas yüzdesiyle bunu başarıyorlar. 3. Bölgeyi kuşattıktan sonra her şekilde golü deniyorlar. Araya oynuyorlar, havadan oynuyorlar, şut atıyorlar…

Bunu engellemek için orta sahada seri, kısa paslarla sürekli oyunun yönünü değiştiren bir yapıda olmalı Trabzonspor. Amiyane tabirle topu bir oraya, bir buraya gezdirmeli. Disiplinden kolay kopuyorlar. Gruptaki tek puan kaybını Hapoel Tel Aviv önünde yaşamalarının sebebi buydu. Üstelik de kendi evlerinde rakip 10 kişiyken

Her 2 takımımızı da bir üst turda görmek dileğiyle…


Yakup Sabri İNANKUR


22 Mayıs 2011 Pazar

İade-i İtibar

İftiharların toplamında kendini bulan itibar güzeldir. İftihar, sadece kan bağı ya da “itibarlı” bir camia ya da toplum içindeki maddi zenginlikten gelmez, benim gözümde. İnsanın zekasıyla, ruhuyla, tutkusuyla, aşkıyla, karakteriyle kendi hikayesini yazması iftiharlıktır. O hikayenin başı isyandır aslında, sonu da duruş. Başında iftihar, sonunda itibar vardır.

Duruşunuzu kaybederseniz, iftiharınızı ve itibarınızı kaybedersiniz, benim gözümde…

Beşiktaş tribünleri güzel futbol oynayıp, çok gol atan bir çok oyuncusu için “Adam Gibi Adam” pankartı asmadı. O pankart adam gibi gelen, adam gibi giden bir iftiharın, itibarıydı.

"Rakibimizin de oynayacağı maç, Avrupa karşılaşmalarında statüyü belirlemesi açısından çok önemli. Biz kendi maçımıza final olarak bakıyoruz. Gaziantepspor da aynı düşünceye sahip.Demek ki rakipleri öyle bakmıyor. Çok fazla konuşmak istemiyorum."

Bu açıklamadan sonra ben de çok fazla konuşmak istemiyorum. Tayfur Havutçu’ya, Beşiktaş’ın gençlerine ve Beşiktaş camiasına iade-i itibar yapmak o pankartın sahibinin görevidir. Buna ihtiyacı olan Beşiktaş değil, Ertuğrul Sağlam’ın kendisidir.

15 yıl önce yine bir Trabzonspor-Fenerbahçe çekişmesinin olduğu bir ligde, Aykut Kocaman isimli şövalye “Onlar şampiyonluğu daha çok haketmişti” demişti. Bütün sezon futbol olarak daha çok keyif veren, daha heyecanlı maçlar çıkaran Trabzonspor’a itibarını sunmuştu.

Bu akşam yine Trabzonspor-Fenerbahçe çekişmesinin olduğu bir lig yine sona erecek. Trabzonspor şampiyon olursa Aykut Kocaman’dan istediğimiz duruşuna yakışanı yapması. Fenerbahçe şampiyon olursa Trabzonspor’dan istediğimiz Aykut Kocaman’a 15 senelik iade-i itibarı olduğunu hatırlaması.

Beklediğimiz / istemediğimiz ise holiganların ellerindeki çamuru birbirlerinin takım elbiselerine atıp kendilerini ve etrafı daha da kirletmeleri.

Fenerbahçe şampiyon olursa, bu Sivas’ın yatmasından değil, Trabzonspor forvetlerinin kritik maçlardaki beceriksizliği yüzünden olacak. Trabzonspor şampiyon olursa, bu Karabük’lü savunma oyuncusunun kendi kalesine gol atmasından değil, Fenerbahçe forvetlerinin beceriksizliği yüzünden olacak.

1 şampiyon çıkacak ve bunu haketmiş olacak. Açıklama değil alkışlama gerek.

Bugün itibariyle lig sona erecek. İtibarıyla sona ersin. Biz de iftihar edelim.

Yakup Sabri İNANKUR


27 Ocak 2011 Perşembe

Portekiz Dili ve Edebiyatı

İstediğin kadar baskın oyna hatta bunu skora da yansıt; 5 dakika konsantrasyonunu kaybedersen adına futbol dediğimiz hayat felsefesi sana bunu ödetir. İlk yarıda esip gürleyip ikinci yarının her hangi bir bölümünde yaşanan 5 dakikalık şaşkınlığın, tüm 90 dakikaya mal olduğu korkunç maçlar dizisinde Emmy Ödülü Valerenga’nın olurdu. Jüri özel ödülü Steagul Roşu’ya giderdi. Malmö, Auxerre ve Sarajevo, çeşitli kategorilerde dereceye girerlerdi. 45-50. dakikalar arası yaşananlar neredeyse Trabzonspor’u da bu listeye ekleyecekti.

90 dakika Manisaspor, 90 dakika Bucaspor, 45 dakika Trabzonspor karşısında 20 yıldır özlemi çekilen Beşiktaş’ı izledik. “Atak üstüne atak” kavramının kullanılacağı maç, işte bu maçtır. Beşiktaş atak yapıyor, olmuyor, kapıyor topu tekrar atak yapıyor yine olmuyor, yine kapıyor tekrar atak yapıyor...100. yıl dahi Beşiktaş savunması ile öne çıkan bir takımdı. Rızalı, Şifolu, Gökhanlı altın takıma gittikçe yaklaşan bir takım izliyoruz.

Kaptırılan her topa 3 Beşiktaşlı’nın koşması, Trabzonsporlu bir oyuncu topu aldığında 4 Beşiktaşlı’nın mevcut tüm pas yollarını kapatması “Gordon Milne presi” değildir de nedir? Metin-Ali-Feyyaz anılarıyla sarhoş olmaya alışmışken, keskin Portekiz kahvesiyle ayıldık! Tüm Türkiye ayıldı. Özellikle 2004’ten bu yana (Zico’nun Fenerbahçesi hariç) Türkiye’de 22 adamın bir topun peşinden koştuğu manasız bir olay varken; futbol sanatı Portekiz dili ve edebiyatıyla hayat buldu, gücümüze güç, futbolumuza futbol kattı. Ve bu paragrafın yazarı ben değilim, Bernd Schuster’dir.

“Trabzonspor 7 eksikliydi” tezleri, Şeref Bey’in çimlerinde Ernst, Sivok, Bobo, Ferrari, ve (Sergen’in ısrarla Hernandes dediği) Fernadez’in olmadığını gerçeğiyle konunun ve yazının dışına itilmiştir. Kaldı ki bu Trabzonspor’un sorunudur. 26 senelik susuzluğun sonunda şampiyonluk gelecek sezondan, kupa esirgenmez felsefesini eleştirmek de haddime değil. Trabzonspor kadrosunun gücünü, temposunu ve sınırlarını Şenol Güneş’ten daha iyi kimse bilemez. 34. haftanın sonuna kadar elindeki kadro bu. Şenol Güneş’in bu kararı Fenerbahçe maçının bitiş düdüğüyle tartışılır.

*****

Aslında bu yazı bitmişti. Yorumcuların takımları, yönetimleri, futbolcuları istediği gibi eleştirdiği bir ortamda ben de TRT’ye naçizane bir eleştiri arz etmek isterim.

Dakikalar 30 civarıydı yanılmıyorsam. Ceza sahasının sol çaprazında, top Almeida’nın sol ayağındaydı ve düz bir açıdaydı. Ortada gerek futbol lisanı, gerek pozisyon, gerekse Almeida’nın fiziksel özelliği ile ilgili ters bir konu yoktu. Almeida sol ayağının üstüyle vurdu topa ve top yandan auta çıktı. Sergen Yalçın’dan şöyle bir yorum geldi;

"Almeida'nın ters ayağında kaldı, sol ayağında" Hatta spiker gülerek “kuvvetli ayağında yani” diyerek toparlamak istedi, ama olmadı tabii. Yorumcu; Almeida'nın solak olduğunu bilmiyor olabilir. Adam koca bir Manisa maçı, Buca maçı ve yarım saattir Trabzon maçını sol ayağıyla oynuyor, sol ayağıyla pas atıyor, şut çekiyor...vs. Devlet televizyonu TRT’nin Beşiktaş-Trabzon maçı için takımları daha iyi tanıyan, analiz eden yorumcular görevlendirmesi gerekirdi.


24 Ocak 2011 Pazartesi

17’de 17

Beşiktaş ve diğer şampiyonluk adayları arasındaki fark; Bucaspor kale çizgisinden 5 kez geçen topun çapından çok daha fazla. Oynanan futbolun kalitesinden de fazla. Çünkü bu farkı, skor oluşturmuyor. Skor, farkın sadece bir yansıması.

Ekranlardan, köşelerden Beşiktaş’a sağnak yağan övgüler, önümüzdeki hafta (ya da bi sonraki hafta, ya da ondan sonraki hafta) yaşanacak puan kaybında taş yağmuruna dönecektir. Halbuki Beşiktaş aynı Beşiktaş!

Aynı derken; farklı bir Beşiktaş...

Ligin başlangıcında tüm adaylar arasında sadece Trabzonspor farklıydı. Şampiyonluğu en çok isteyen camia Trabzonspor’du. Bu istek, her maçta kazanmayı “hedefleyen” bir takım sahaya çıkarıyordu. Bu günler, geçen sezonun ikinci yarısı ile birlikte hedeflenmişti. Trabzonspor’u lider yapan işte bu rüzgârdı.

İlk yarının bitmesi itibariyle önüne hedef koyan bir tek Beşiktaş var. 17’de 17 iddialı bir hedef, ama bir hedef. En azından tüm camianın konsantre olduğu, birlikte soluk aldığı, beraber başaracağına inandığı bir yol haritası. Bu hedefe o kadar inanmış bir camia var ki, ara transferde de ismini Kenya’da bile telafuz etseniz gözlerde ışıltı göreceğiniz isimler aldı.

İlla transfer de şart değil. Geçen sezon Bursaspor transfer yapmayarak şampiyon olmuştu. Hedefe ulaşmanın değişik araçları vardır. O araçlardan kendisi için en uygun olanı kullanan öne geçer. Geçen sezon transfersizlik Bursaspor’u kenetlerken, bu sezon Portekizliler Beşiktaş’a heyecan getirdi. Galatasaray da transferler yaptı. Bu transferlerden hiçbiri taraftarı heyecanlandırmadı. Fenerbahçe ise durgun bir dönem geçiriyor. Bu durgunluk camiayı birbirine kenetlemedi.

Olumlu örneklerinde hepsinde hedef ve planlama vardır. Bu hedef uğruna kenetlenen insanlar vardır. Bugün Barcelona iyi futbol oynadığı için en iyi değildir. 30 yıl önce böyle oynamayı hedeflediği, böyle oynamak için gerekenleri planladığı ve böyle oynamayı istediği için “bugün” en iyidir. Bu sadece futbol kulüpleri için değil, tek bir insan, şirketler hatta ülkeler için de böyledir. Ordularına Akdeniz’i işaret eden ulusun Büyük Mustafa’sıdır, oyuncularına 26. haftayı işaret eden futbolun Büyük Mustafa’sıdır.

Evet biliyorum, herkesin gönlünde şampiyonluk var. Ama üzgünüm bu iş hatır gönül işi değil. Hedefleri olan, farkını ortaya koyan şampiyon olacak.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=5898

4 Eylül 2010 Cumartesi

Milli Takımın Rengi



Romenler orta sahamızı toplu halde geçerken bu nasıl bir kademe anlayışı diye düşünüp durdum. Eminim aynı düşünceler Selçuk İnan’ın da aklından geçmiştir. İkimizde maçı evden izledik. Sorun şu ki birinin sahada olması lazımdı.

Bazıları turkuaz formaya tepki göstermişti. Türkiye’nin rengi değil demişti. Sen formaya ne bakıyorsun, içindekine baksana şu an ki renklerimiz kırmızı-beyaz değil, bariz yeşil-pembe.

Söyleyince kızıyorlar. Tekrar söyleyeyim. İnşallah Milli Takımımız Avrupa, Dünya Şampiyonu olur, İnşallah kazanmaktan başı döner, ama, fakat, lakin Milli Takım’ı izlemek istemiyorum. Forza Hellas diyen kaypaklardan değilim. Milli Takım seçmelerinin adil olduğuna inanmıyorum. Şu kadroyu Hiddink’in seçtiğine de inanmıyorum.Teknik Direktör Guus Hiddink Yeni Arda’lar, Emre’ler görmek istediği anlattı. Yani altyapıdan çıkan Türk Futbolu’na gelecek verecek gençleri istiyor.

Harika!

Bunu söyleyen mantığın takımlarının ilk 11’inde çoktan yerlerini almış Necip Uysal ve Ceyhun Gülselam’i çağırmaması nasıl mantıksızlıktır? Aurelio mudur yeni Ardalar?

Gökhan Zan, Servet Çetin, Hakan Balta, Mehmet Aurelio, Selçuk Şahin, İbrahim Kaş, Colin Kazım.
Bu isimler kendi takımlarında forma şansı bulamayan ya da sorun yaşayan kendi takımlarında dahi sevilmeyen isimler.
Bunlar mıdır Türk Futbolun geleceği?

Başlıyorum.

Bu ülkenin en iyi orta saha oyuncusu iki senedir sürekli üzerine koyan tek oyuncusu Selçuk İnan’ın neden çağrılmadığının izahı nedir?

Şampiyon Bursaspor’un 10 numarası Volkan Şen neden yoktur?

Yukarıdaki 2 basit sorudan sonra ortalığı biraz daha karıştıracağım. Yorumcular ve spiker karşılaşmanın başında önce Mehmet Topal’ın sonra da Semih’in neden olmadığı tartıştılar. Biri sakat diğeri ise kendi takımında gerek motive gerekse forma sorunu yaşayan iki oyuncuyu tartışmak akıllarına geliyor ama bu ülkede kendi takımlarında takır takır top oynayan Egemen Korkmaz’ın, İbrahim Toraman’ın, Rusya’da yılın oyuncusu seçilen Gökdeniz Karadeniz’in adı “akıllarına gelmiyor” futbol ulemalarının.

Milli Takım seçmelerinde öyle saçma olaylar yaşanıyor ki. Al sana bir örnek; İbrahim Kaş, Milli Takım oyuncusu idi, çağrılıyordu. Beşiktaş’a kiralık geldi Milli Takıma alınmadı. Beşiktaş’tan gitti tekrar Milli Takımda! Beşiktaş’ta iken zayıftı, güçsüzdü, kötüydü de, yazın havuzda top sektirdi de mi kendini geliştirdi ve ağustosta toparladı?

Bir diğer ilginç konu, Necip Uysal ilk Hiddink “seçmelerindeki” tek Beşiktaşlıydı. Seçildiğinde Necip o zaman henüz ilk 11 de maça çıkmamıştı takımıyla. Bugün ise ilk 11 oyuncusu Necip’in çağrılmaması milli takım seçmelerinin ne kadar “dikkatli” yapıldığını aslında gösteriyor.

Nihat’ın oyuna 88. dakikada Arda’nın yerine girmesinin nedeni Arda’nın yorgunluğu mu yoksa Nihat’ı görmek!!! mi ya da “işte Beşiktaşlı bir oyuncuyu da oynattık” demek için mi? Üçüncü seçenek dışındakileri savunanlar futbol izleyicisini salak yerine koyanlardır.

Bu seçimleri kim yapıyorsa bu ülkenin insanına ve futboluna ayıp ediyor, küfür ediyor. Selçuk İnan’ın, Necip Uysal’ın, Egemen Korkmaz’ın, Volkan Şen’in, Gökdeniz Karadeniz’in, Ceyhun Gülselam’ın, İbrahim Toraman’ın emeklerine ayıp ediliyor.

O yüzden kızsanızda söylüyorum içimdekini. Adil seçim istiyorum kırmızı-beyaz bir Milli Takım görmek istiyorum. Guus Hiddink gibi dünya çapında bir hoca da belli bir bölüm yerine tüm Türkiye’nin desteğini almanın daha yararlı olcağını elbette biliyordur. Bakmayın gönül koyduğuma da dün Arda’nın “ne çaktı be” sine ayağa fırlamış bir insanım.

Ancak Hiddink ipleri eline almaz ve takımı “milli” yapmazsa yanındakilerle beraber 2. Türkiye macerası da çabuk biter.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...