Avrupa Ligi 2011-2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Ligi 2011-2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2012 Cuma

Beşer-i Halûk


Valide ve pederinin uygun gördüğü ismi ile Hızır, dünyanın uygun gördüğü ismi ile “Barbaros” Hayreddin Paşa’nın, Preveze Deniz Savaşı’nı nasıl kazandığını (Türkçe’ye sadeleştirdiğim) şu sözlerle anlattığı rivayet edilir: “Karşımda Andrea Doria vardı. Avrupa’nın en büyük Kaptan-ı Deryası idi. Çok zeki bir adam, usta bir komutandı. Benim, O’nun ne düşündüğünü düşündüğümü biliyordu. Onun sevkulceyşine (stratejisine) karşı benim nasıl bir sevkülceyş hazırlayacağımı da biliyordu. O yüzden donanmasını benim O’na karşı hazırlayacağımı düşündüğü şekle göre hazırladı. Lakin ben de O’nun, benim düşüncemi anlayıp ona göre donanmasını hazırlayacağını biliyordum. O’nun karşıma nasıl çıkacağını bildiğim için yendim.” 

Galatasaray ve Trabzon maçlarını izleyen herhangi bir rakip futbol bilimcisi Beşiktaş sol savunma bölgesine ışıltılı gözlerle bakmıştır. İştah kabartan bir maden orası. Dolayısıyla Atletico Madrid Teknik Direktörü Diego Simeone’nin de oyuncularına bu en hassas ve kırılgan yeri işaret etmesini tahmin etmek için deha olmaya gerek yoktu. Simeone Beşiktaş’ın zaaflarını biliyordu. Carvalhal’in de Simeone’nin bunu bildiğini bilmesi gerekiyordu. Sanırım İspanyollar Latin Amerika madenlerinden sonra en büyük cevheri Beşiktaş’ın solundan çıkardılar.

Beşiktaş ise Atletico savunması ile orta saha arasında top yapıp hem Madrid savunma dengesini bozmayı amaçlamış hem de Madrid ekibi hücuma çıkarken, kazanacağı toplarla şok baskınlar düzenlemeyi ilke edinmişti. Ribaundları Quaresma’nın önüne yollayarak, O’nun hızı, yaratıcılığı ve “keyfinin” kâhyasına bırakmıştı gol umutlarını. Galatasaray ve Trabzon maçlarını izleyen herhangi bir rakip futbol bilimcisi Beşiktaş’ın bu şekilde hücum edeceği biliyordu. Quaresma’nın önüne sabit bir bek yerleştirerek koşu yolunu kapattılar. Quaresma da “keyifsiz” bir gecesinde olunca, ağzına ot tıkanmış dağ çeşmesi gibi Beşiktaş akınları kurudu. 


Öte yandan Quaresma’nın bu isteksizliği salt taktiksel nedenlere dayalı değil. Kendinden habersiz Mendes’e satışı için yetki verildiği haberi bir şekilde (çok da şaşırtmamış olsa gerek) kulağına gelince, ister istemez bir motivasyon kaybı yaşadığı gerçek. Bununla birlikte bu durum dün geceye mahsus olabilir. Peki son dönemdeki dikey düşüşünün açıklaması nedir? Daha önemlisi çözümü nedir? Bu sorulara cevap bulması için dün devre arasında duşa yollandı. Carvalhal, Quaresma’ya muhtıra verdi. Ya kazanacak ya da Q7 kaybedecek. Ya aklını toplayacak ya bavulunu.

Tabii maçtan sonra Carvalhal’e “iyi insan ama…” diyen kümülatif bilgiler ağırlığını koydu hemen sanal aleme. Ama, “ama”dan önceki her cümle geçersizdir. Carlos Carvalhal beşer-i halûk yani iyi huylu bir insandır ve beşer şaşar. Carvalhal’in de şaştığı zamanlar var “ama” yardımcı antrenör geldiği bir takımda ana sorumluluk alan bir beşer. Kendi transferleriyle değil, acil şekilde görevini devraldığı “iyi insan” Tayfur Havutçu’nun transferiyle takım kuran bir beşer. O Tayfur Havutçu içeriden çıkıp Beşiktaş (tarihinin) en fazla yetkilerinin verildiği bir beşer olduğundan beri takımının “sürpriz” düşüşünü anlamaya / yavaşlatmaya çalışan bir beşer. Başkanı yok, “eski” yöneticisinin kafasına göre oyuncu satmaya çalıştığı bir kulüpte, keyfine göre oynayan bir çok “yıldızla” takım oyunu oynatmaya çalışan bir beşer…

Bugün Beşiktaş; Atletico Madrid deplasmanından 3-1 gibi gayet normal, her Atletico Madrid deplasmanına giden takımın (Real ya da Barça değilseniz)  alacağı bir sonuçla ve koca bir umutla dönmüş bir takım. En son 8 yıl önce gördüğü Avrupa Baharı’nı iliklerine kadar hissediyor. Sanki Carlos Hoca’nın sadece insanlığı değil yaptıkları da iyi görünüyor gibi.

Beşiktaş’ın buralardan daha iyisini hakettiği muhakkak. Sadece Beşiktaş değil, tüm takımlarımız en iyi yerleri hakediyorlar. Bunun içinde belki Carvalhal gibi beşer-i halûk değil, Barbaros Hayreddin Paşa gibi beşer-i âlem bir komutan lazım. Löw gibi, Lucescu gibi, Del Bosque gibi, Rijkaard gibi… 

Yakup Sabri İNANKUR

16 Aralık 2011 Cuma

Yatmayan İ.B.B



Yatmayan İ.B.B

Tarihindeki en büyük başarısı geçen seneki Avrupa Ligi Finalistliği. Kadrosunda Hugo Viana, Nuno Valente, Nuno Gomes gibi Portekiz Futbolu’nun yıllanmış dama taşları var.

Takım olarak topun arkasında bekliyorlar, orta saha ile ceza sahası arasını kalabalık tutup, kaptıkları toplarla (özellikle Lima’nın koşu yoluna)derin paslar yapıp 3-4 saniye içerisinde gol pozisyonuna girebiliyorlar. Bu nedenle deplasmanlarda daha başarılılar.

Stil olarak İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a benziyorlar, ama yatmayanı. Yatmayan bir Büyükşehir Belediye’yi Beşiktaş’ın eleyeceğinden kuşkum yok. Sonuçta Portekiz Güzel Sanatlar Akademisi’nin 2 ekibi karşılacak ve Beşiktaş’ın sanatçıları daha estetik eserler sunabiliyor!


Hız Ve Manevra Şart

Trabzonspor’un kura şanssızlığı devam ediyor. 21 lig, 1 UEFA, 1 Şampiyon Kulüpler Kupası sahibi tarihsel bir futbol deviyle eşleşmek ilk etapta üzücü. Fakat CV’si PSV kadar parlak olmayan Trbazonspor’un, Inter’in fiyakasını bozduğunu unutmayalım.

Rakip sahaya yerleşme odaklı bir oyun yapısına sahip Hollanda ekibi. Engelaar, Toivonen ve Stroman’ın yüksek pas yüzdesiyle bunu başarıyorlar. 3. Bölgeyi kuşattıktan sonra her şekilde golü deniyorlar. Araya oynuyorlar, havadan oynuyorlar, şut atıyorlar…

Bunu engellemek için orta sahada seri, kısa paslarla sürekli oyunun yönünü değiştiren bir yapıda olmalı Trabzonspor. Amiyane tabirle topu bir oraya, bir buraya gezdirmeli. Disiplinden kolay kopuyorlar. Gruptaki tek puan kaybını Hapoel Tel Aviv önünde yaşamalarının sebebi buydu. Üstelik de kendi evlerinde rakip 10 kişiyken

Her 2 takımımızı da bir üst turda görmek dileğiyle…


Yakup Sabri İNANKUR


15 Aralık 2011 Perşembe

Krallar Ve Çocuklar


Hani Napoli Taraftarı’nın o unutulmaz pankartı vardı ya; “Yarın yine borçlarım olacak ama bu gece kral benim!”, dün akşam da 15 milyon Beşiktaşlı’nın taç töreni vardı. Sahadaki 11 şövalye,  “Sir” Carlos Carvalhal’in önderliğinde borçlarımızı sildi. Tabii siz yine de kredi kartınızın son ödeme tarihini atlamayın!

Stoke City’nin İngiltere’de bıraktığı oyuncular beni ilgilendirmiyor. Daha geçen ay Guti’yi serbest bırakan, Quaresma’sı, Simao’su sahada olmayan, 10 numarası Bebe’nin, savunmadaki banko ismi Ersan’ın henüz çime adım atamadığı, teknik direktörlük makamı dahi net olmayan Beşiktaş’ın sahadaki takımını “A” ile damgalıyorsak, Crouch ve Etherington’dan yoksun Stoke City takımını “B”ler, “C”ler altında yorumlamak adaletli değil.  
Nitekim, Ivan Drago Muhipleri Cemiyeti’nin 11 seçkin üyesi ile sahadaydı İngiliz ekibi. Futbolun basit 2 denklemi eşitliğin karşısına kazanmayı koymak için bize 2 formül verir. Ya topu sürekli ayağında tutarak oyuna hakim olacaksın, ya da alanı sürekli kontrol altında tutarak sahaya hakim olacaksın. (İkisini birlikte 30 yıl yaparsan Barselona olacaksın) Tabiat kanunlarının da emrettiği şekilde, Beşiktaş ilk kısmı, Stoke City ikinci kısmı evlat edindi. Boy, pos ve endama karşı zerafet, teknik ve hız.

Maçtan önce belirtmiştim, Stoke City ataklarının %42’si sağ kanattan gelişiyor. Carvalhal İsmail ve Veli’yi sürekli baskı yapması ileri gönderdiğinde, İngilizler daha yumruğunu kaldırmadan “indir o elini” diyen Beşiktaş soluyla epey bir yıprandılar. Hücumları ancak (İsmail Köybaşı’nın) bireysel hataları ile olgunlaşabildi. Coğrafya fakiri Pulis’in, 30. dakikadaki Pennant hamlesi Stoke’un tıkanan sağını açmaya yönelikti ve kısmen işe yaradı.

Matematik bilimi bize; Stoke City’nin kaleyi tutan şut ortalamasının 2, gol ortalamasının 0.7 olduğunu anlatırken, İngiliz ekibinin ilk şutunda golü bulmasını “this is football sometimes” diye açıklayabiliriz ancak. Tam o adaletinden yakınmaya başladığımız anda futbol, şans rüzgârını Tel Aviv üzerinden estirmeye başlayınca, Beşiktaş Avrupa Gemi’si yelkenlerini fora edip grup limanından ilk sırada ayrıldı.

Herşey güneşli, insanlar neşeli, gönlümüzün uçurtmaları tepeye süzülürken hangi çılgın kafamıza çakmak, para (ya da hangi yabancı maddeyse artık) atmaya cüret etti, şaştım!

Eminim o sporsevmez arkadaş(lar)ım (da) şu an mutlu ve gururludur. Hatta keyifle çayını içerken belki bu yazıyı okuyup sırıtıyordur. O zaman Pennant’ın kafasına denk getiremediği çakmağın Beşiktaş’ın böğrüne saplanabileceğini de bilsin. Bu cümleden sonra keyfi kaçtıysa eğer üzgün değilim. Zira, yarın Beşiktaş ceza alırsa milyonların keyfinin kaçacağının yanında önemsiz bir kefarettir bu. Asıl, böyle bir konu için okuyucudan ve kendimden harcadığım 1 paragraf için üzgünüm. Umarım Beşiktaş para cezası ile kurtulur. Avrupa futbol piyasasına saçma sapan nedenlerle para saçmaya alışkınız ne de olsa!

El futbolcusuna (Emre Belözoğlu’na) gösterilen özel “ilgi” Carlos Carvalhal'e gösterilirse Beşiktaş adına daha yararlı olacaktır. Adı henüz tribünlerde anılmayan Carlos Carvalhal'i biz gönlümüzde anıyoruz. 12 gün içinde; Telaviv, Trabzon, Antalya, Manisa'dan zaferle dönüp, üzerine Avrupa'da lider olan bir takımın gollerine kenarda çocuk gibi sevinen, bizi de çocuk gibi sevindiren güzel insana tebrikler. Beşiktaş'ı, çocukluğumuzu ve kral olmayı özlemişiz, sağol hocam.



Yakup Sabri İNANKUR

2 Aralık 2011 Cuma

Lionel Cristiano Quaresma


Güntekin Onay’ın “çok zor goldü değil mi” diyerek onay beklediği adam bir Cumhurbaşkanlığa Kupası’nda Galatasaray’a daha zorunu atmıştı. Golün zorluğunu / güzelliğini en iyi anlayacak / anlatacak insan Metin Tekin’di ve O da, Fernandes’in pasından, Ernst’in koşusuna kadar götürdü golün güzelliğini. Eğer stadyumdaysanız doğru kadro ve oyun size keyif verebilir, televizyon başında ise bunlara doğru yorumcu ve doğru spiker de dahil olmak zorundadır. Metin Tekin’in sözleri de golleri kadar çarpıcı ve estetik!

Sahada ise Hilbert, Ernst, İbrahim Toraman ve Ricardo Quaresma Beşiktaş’ın estetiklik katsayıları. 30. Dakikadan sonra Fernandes de Pirlo soslu futbola dönünce bir gol lezzeti kaçınılmaz olmuştu zaten.

Quaresma’nın sihirli ayak dışı gönlümüzü kaplasa da golden 1 dakika önceki Almeida’nın bencilliğini örtmedi nazarımda. Ekrem’in ve O’nun da arkasında gelen Hilbert’in bomboş olduğunu görmesine rağmen Onları “görmedi”. Buna çok kızdım. Kızdığım, golü (hattı zatında maçın genelinde berbat ettiği bir çuval golü de) kaçırması değil. 2 arkadaşı 40’ar metre depar atmışken, kafasının arkasıyla “tıklamak” yerine, topu kaleye yöneltmesi O’nun boyun sinirlerine, bizim de komple sinir sistemimize aykırı! Hepsinden önemlisi arkadaşlarının emeğine saygısızlık.

Gerçi Hilbert (ve İsmail) maçın genelini 40’ar, 50’şer metrelik deparlarla geçirdikleri için bunu umursamamış olabilir. Zaten Beşiktaş’ın son dönemdeki etkili futbolunun ateşini bekler harlıyor. Ocağın başında ise İbrahim Toraman var.

İbrahim Toraman’ı orta sahada oynatan Del Bosque “adamı harcıyor” idi, “Toraman’ın yerinin orası olmadığını anlamamış” idi, “taktik bilgisi yetersiz bir hoca” idi.

O’nun İkâmetini Yeniköy gösteren futbol alimleri “İyi bir baba olan ama futboldan anlamayan!” Del Bosque’nin eline (8 milyonluk) bavulunu alıp gitmesini alkışladıktan sonraki yıllar, Toraman’ın sağ bek ya da ön stoperde oynadığında, stoperde olduğundan daha fazla verimli olduğunu gösterdi. Bizim cemili cümle yorumcularımızın da (toplumun refahı adına) babalıklarının, futbol bilgileri gibi olmamasını umduk biz de.

İbrahim Toraman enerjisini, orta sahadaki boşlukları kapatarak harcamakla kalmıyor, savunmayı 3’leyerek Hilbert ve İsmail’e daha fazla kanat bindirmesi imkânı sağlıyor. Sivok ve Egemen, Hilbert ve İsmail’in arkasındaki boşluklara kayarak beklerin hücumda (güvenle) daha fazla vakit geçirmesini sağlıyorlar. Maçın en çok terleyen adamı Hilbert 34 kez rakip sahaya gidip gelebiliyor böylece. Bu haliyle Hilbert Avrupa’nın en çok bindirme yapan bek oyuncularından biri oluyor.


Günlük güneşlik bir havada rüzgârı arkasına almış pupa yelken giderken, hiçbir kaptan yelkenleri indirmez. Bir anda bir fırtına patlarsa denizin ortasında kalacağını bilir. Rakip zayıf, hevesi kaçmış, gardı düşmüş. Nakavtı getirecek Holosko / Pektemek yumruğu  yerine, geriye çekilmek, geride beklemek, rakibi uyandırdı.



Metin Tekin’in sözleri de bunu işaret etmekteydi; “Futbol böyledir. 2-0 önde de olsanız, rakibinizin galibiyetten hiçbir kazancı olmasa da, oynamalarına izin verirseniz, oynarlar! Çünkü sahaya çıktığınızda puan durumuyla ilgilenmezsiniz, sadece kazanmak istersiniz”

Biz bu sözleri düşünürken Valerenga maçının devre arasında babası tarafından yatağa gönderilen çocuğun bu sefer kendisi sabah oğluna ne diyeceğini düşünmekteydi. Yılların laneti Beşiktaş üzerindeydi yine. Malmö, Auxerre, Valerenga tesbihine yeni bir boncuk ekleniyordu, bizler “Ya sabır” çekmeye hazırlanmıştık ki, Lionel Cristiano Quaresma ipleri kopardı. Laneti dağıttı. Babalar da çocuklar gibi mışıl mışıl uyudu sonra. İyi bir gece oldu.

Yakup Sabri İNANKUR

4 Kasım 2011 Cuma

Kimlik: Beşiktaş


O pozisyonda 15 milyon Beşiktaşlı –ve bir o kadar milyon o günün Beşiktaşlıları- kale çizgisine kalplerini fırlattılar. Topun canı vardır isterse girer. İstemedi top. 14 gün önce Kiev’deki top kadar sadist değildi. O kadar kalbi kıramadı.

İtiraf edelim, maçın sonu bu haliyle galibiyete daha da bir keyif kattı.

Aslında maça daha derli toplu başlayan Dinamo Kiev oldu. Fenerbahçe derbisine iyi çalıştıkları bariz. Kanat beklere önde ve yakın basarak, onların Simao / Quaresma ile olan bağlantısını koparmayı ve (zaten kopuk olan) Beşiktaş ilerisi ile gerisi arasındaki mesafeyi açıp, orta sahayı maviye boyamaya çabalıyorlardı. Kısmen başarılı oldular. Danilo ve Betao hem çaldıkları toplar hem de başlattıkları hücumlarla Beşiktaş kalesini Milevskiy’nin insafına bıraktılar, 2 kez...

Planları ne kadar doğru olsa da Hilbert’in yüksek pas yüzdesi ( %80 ki maçın en çok isabetli pas atan adamı oldu), İsmail’in yine Beşiktaş’ın en çok top çalan adamı olması, Kiev’in kanatlara yaptığı bu baskının beklediği kadar etkin olmamasına neden oldu. Bütün bunların üzerine Quaresma ve Simao’nun, bu sezonki en fazla koştukları maçın bu olması rakibi tamamen durdurdu.

Bill Shankly'nin söylediği gibi futbol sanatı tıpkı piyano sanatı gibidir: 8 kişi piyanoyu taşır ancak sadece 3 kişi çalar. Tabii taraftara da şarkılar söyleten çalanlardır haliyle. Ancak bu, genel geçer hal için olağandır. Beşiktaş karakteri Ernst’tir, Hilbert’tir, Fink’tir, Karhan’dır, Yankov’dur, Kuntz’dur, Madida’dır, Mrkela’dır. Beşiktaşlı piyanoyu taşıyanlara gönderir ezgilerini. Bunların yanında Fikret gibi, Metin gibi, Amokachi gibi, Sergen gibi piyanonun ucundan, sonuna kadar tutan virtüözler de bu karakterin, yakışıklı yüzüdür.

Quaresma’nın dünkü oyununu her maç olmasa da genele yayması şart! O, Beşiktaş karakterine uymak zorunda, Beşiktaş o karaktere uymaya çalışmakla dolu 8 sene kaybetti çünkü. Kaybettiği de sadece zaman değildi bu zaman zarfında.

Egemen Korkmaz, bahsettiğimiz bu karakterin en fiyakalı ceketlerinden birini giydi. Üzerinde Recep Çetin rozeti var. Biyolojik doğum tarihini, artık Beşiktaşlı Egemen’in manevi doğum tarihi olarak da kabul edebiliriz. Kutlu olsun!

Sevgili PFDK, Van’a Borçlusun!

Kurallar, bir “şeyi” önlemek adına konurlar. Bazen tavır, hal ve olaylar o kurala karşı gibi gözükse de, önlenmek istenen “şey”in, önlemek istediği “şey” değildir özünde. Beşiktaşlı’nın sahaya attığı atkı maçı dondurmak amaçlı değil, bin kilometre ötedeki kardeşini ısıtma amaçlıydı. Bu nedenle PFDK “kural içinde” kalıp, içimizi soğutarak aldığı 95.000 lirayı depremzedelere bağışlansın da, bin kilometre ötedeki kardeşlerimizin içi biraz daha ısınsın. 

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...