30 Kasım 2010 Salı

ALTIN YAPI

Liverpool'un efsane hocası Bill Shankly “Futbol, topu kontrol ederken pas vermeye ve pas alabilecek uygun konuma gelirken pas almaya dayanan basit bir oyundur” diyerek futbolla ilgili en temel, en doğru ve en gerçek saptamayı yapar, basitçe...

İşte bu basitlik, Barcelona’nın “oyun hilesi” kodu Messi’nin neden Arjantin Milli Takımı versiyonunda çalışmadığını gösterir. Barcelonadaki fark Shankly’nin basit açıklamasının ilk tanımında ortaya çıkıyor. Top Messi’ye gelirken ve Messi topu kontrol ederken, O’nun çevresindeki Xavi, Iniesta, Pedro, Villa, Busquets (duruma göre Maxwell ve Alves) hareketlerine çoktan başlamış oluyor. Bu hareketlerin mantığı ise Shankly’nin ikinci tanımı “pas alabilecek uygun konuma gelmek” amacında yatıyor. Bu amaçla; boşa çıkmak amacıyla, Messi’nin “pas alanındaki” 5 kişi, ileriye, çapraza, sağa, sola (rastgele değil!) dağılmaya başlıyor. Bu dağılımdan yarım saniye sonra rakip stoperler ve bekler buna “cevap vermeye” başlıyor. Kaçanlara “yakın durma” iç güdüsüyle rakip savunma çizgisinde oluşan bozulmalar Messi’ye boşluklar açıyor, Messi tereddütsüz bu boşlukları katediyor. Tam bu anda rakip savunma Messi’ye doğru (Messi’nin üzerine) daralıyor. Bu durumda hızını almış Messi ya şık çalımlar atıyor ya da savunmanın “unuttuğu” pas almaya uygun konuma gelmiş Barça 5 lisine uygun pası veriyor. Bu pas trafiğini başlatan orkestra şefleri tabi ki Xavi-Iniesta (buraya daha sonra değineceğiz)

Arjantin Milli Takımda ise, hücum şu şekilde oluyor; “Topu Messi’ye ver ve O birşey yapsın” Sadece Tevez, Messi’nin önünü açacak girişimlerde bulunuyor ki bu da yetmiyor.

Peki rakipler ne yapacak? El Clasico’dan çıkan sonuç aslında Real Madridliler kadar (olmasa da), Şampiyonlar Ligi’ni kazanma hesapları yapan Manchester United, Chelsea, Milan, Inter gibi takımlar için de üzücü oldu. Barcelona’yı kim yenecek? Nasıl yenecek?

Dün gece Real Madrid önde basmaya çalıştı, arkasına atılan toplarla gol yedi, arkada bekledi topla oynama oranı %80’ %20 oldu. Savunmayı daralttı, kanattan geldiler, savunmayı genişletti, içeriye katettiler. Bütün bunlar olurken Real Madrid takımının ayağına değen top sayısı Xavi’nin topla buluşmasından azdı!

O halde Mourinho daha önce Chelsea’de zor anlar yaşattığı, Inter’de ise geçtiği Barcelona’ya karşı neden -kendisi kabul etmese de- böyle bir hezimet yaşadı?

Bu sorunun cevabı o maçlarda oynattığı futbol. Barcelona sihrinin kaynağı Xavi-Iniesta. Eğer bu ikilinin iletişimi kesilirse Barcelona’da gözle görülür bir güç kaybı oluyor. Geçen sezon Şampiyonlar Ligi yarı final maçlarında Motta, Cambiasso ve Zanetti üçlüsüyle Xavi ve Iniesta’yı birbirinden uzaklaştırmıştı Mourinho. Hatta Nou Camp’daki rövanş maçının henüz 30. dakikasında Motta atıldığında bile bazen Eto’o, bazen Milito orta sahadaki bu “bozuculuk” oyununda rollerini eksiksiz yerine getirmişti. Dün gece ise böyle bir görevi yapacak sadece Khedira vardı sahada. Oyun kurucu Xabi Alonso pres altında boğulurken, Mesut’a top gelmedi. Real Madrid topları kullanamadı, dönen toplar Barcelona’da kaldı ve paslaşmalar başladı.

Bütün bu taktiksel yorumların dışında, kendi ülkelerinde ve/veya uluslararası arenada belli bir “dönemi” domine eden tüm takımlarda takımın hem sayısal hem de etkisel çoğunluğunu altyapı çıkışlı oyuncuların oluşturduğu görülmüştür. Dün gece ilk 11’inde altyapısından 8 oyuncu bulunan, yaptığı 3 oyuncu değişikliğinin 2’si yine altyapı ürünü olan Barcelona, petrol milyarderlerinin, Arap Şeyhlerinin cirit attığı bu dönemde dahi, bu gerçeğin temelinde bu felsefenin yattığının hikayesidir.

26 Kasım 2010 Cuma

KÜSTAH SCHUSTER!

Banu Yelkovan'ın leziz kaleminden dökülen cümleleri, rutin olarak toplamayı severim. Uğur Meleke gibi akılcı, Ali Ece gibi sanatçı, futbol yazarlığı takımında "matmazel zerafeti" mevkiinde araya bıraktığı paslar, düşüncelerime gol olur genelde.

Şu meşhur Schuster'in 1960lar muhabbettinde öyle güzel bir noktaya dikkat çekmiş ki, Schuster haklı mı haksız mı önemsiz kalıyor.

Bu konuda hakkında 2 büyük futbol adamımız eleştiri buyurmuşlar;

Ahmet Çakar:“Schuster inanılmaz küstah bir insan. Çok da cahil. Onu bir psikanalist, hatta seksüel psikanalist incelemeli. Bence Almanlığından da utanıyor. Yoksa neden kendi dilinde konuşmak yerine İspanyolca konuşsun ki? Buradan Beşiktaş yöneticilerine sesleniyorum. Schuster’i bir gün nasıl olsa kovacaksınız. Şimdi kovun. Takımı Rijkaard gibi enkaza çevirmeden yollarınızı ayırın” Erman Toroğlu:“1960’ları nereden biliyormuş Schuster? Ana rahmine kamera mı çektirmiş?”

Hakikaten küstah adammış Schuster. Nasıl bir toplum olduğumuzu bir cümle ile yüzümüze vurdu.

25 Kasım 2010 Perşembe

Türk Futbolu'nun Değeri Nedir?

Başkent’e 200 km uzaklıkta şirin bir şehrin aslında köklü ama Avrupa arenasında tecrübesiz futbol takımı için Şampiyonlar Ligi’nde olmak bile başlı başına bir başarı aslında. Takımın teknik kadro ve futbolcularının toplam değeri yaklaşık 6,5 milyon avro civarında. Nitekim 5 maç sonunda attıkları gol sayısı 2, yedikleri gol sayısı 17. Şu ana kadar henüz puan alamadılar. Yine de MSK Zilina, özellikle son yıllarda atılım yapan Slovak Futbolu’nun yüz akı.

Zilina’ya benzer bir performansı geçen sezon Debrecen’de görmüştük. Tecrübesiz Macar ekibi Şampiyonlar Ligi macerasına 0 puanla veda ederken, attığı 5 gole karşılık, 19 gol yemişti. Aynı sezon İsrail ekibi M.Haifa da A Grubundaki macerasını puansız tamamlarken, defansif futbol anlayışı ile 8 gol yemiş, ancak hiç gol atamamıştı.

İsrail, Slovakya ve Macaristan Futbolu’nun dünyadaki yeri zaten belli. Asıl soru şu; Türk Futbolu ve şampiyon Bursaspor beklentileri ne kadar karşılıyor? Schuster’in dediği gibi futbolumuz köhne mi ya da Bursaspor’u tecrübesizlik sıfatı altında değerlendirip mevcut durumu normalleştirmeli miyiz?

Geçtiğimiz sezon Bursaspor şampiyonluğu son maçta kazanırken 3 büyüklere yöneltilen en büyük eleştiri konusu, aralarındaki “değer” farkına rağmen başarısız oldukları içerikliydi. Toplam değerleri 130-150 milyon avro arasında olan 3 büyüklere karşın 35 milyon avroluk Bursa şampiyon olmuştu. Sürekli olarak ligimizin marka değerinden bahsedilen bir ortamdayız. Hakikaten rakamlar Spor Toto Süper Ligi’nin Avrupa’nın en değerli 6. ligi olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda konuya bu “değer yaklaşımı” açısından bakalım.

Şampiyon Bursaspor’un bu sene kurduğu kadronun değeri 50-55 milyon avro arasında. Şampiyonlar Ligi’nde bu değere yakın diğer takımlar ve değerleri şöyle:

Twente:60 milyon avro

Braga:55 milyon avro

Auxerre:60 milyon avro

Rangers:60 milyon avro.

Bu takımlar arasında en şanssız kurayı çekerek Real Madrid, Milan ve Ajax ile aynı grupta bulunan Fransız Auxerre’in 5 maç sonunda 3 puanı var. Attığı gol 3 yediği gol 8. Portekiz temsilcisi Braga’nın attığı 5 gole karşılık yediği 9 gol var. Ancak topladığı 9 puan ile Avrupa Ligi’ni çoktan garantilemiş durumda olan Braga, eğer son hafta S.Donetsk deplasmanında kazanırsa, Arsenal’in durumuna göre 2. tura bile çıkma şansına sahip. Twente ise A grubunda şuana kadar 5 puan toplamış durumda eğer son maçta kaybetmezse Avrupa Ligi’ne kesin olarak gidiyor. Rangers ise temsilcimiz Bursaspor ile aynı grupta. 5 puana sahip İskoç temsilcisi Avrupa Ligi’nde yoluna devam edecek.

Öte yandan değer tablosunda yukarıdaki takımlardan daha aşağı sırada bulunan takımların durumu da dikkat çekici 38 milyon avroluk Basel 6 puanda, gruptan çıkma veya Avrupa Ligi şansı var. 35 milyonluk Cluj, 3 puanda ve Avrupa Ligi şansını son maça taşıdı. 38 milyon avro değerinde olan Danimarka temsilcisi Kopenhag ise grubunda 7 puanla 2. sırada ve Barcelona’nın alacağı sonuca göre gruptan çıkmak için kazanması bile gerekmeyebilir!

Bu durumu 2 şekilde yorumlayabiliriz. Ya ligimiz, takımlarımız, futbolumuz hakettiği ve/veya olduğu seviyenin çok üzerinde “işlem görüyor”. Ya da tecrübe “hesaplanmayan” çok değerli bir faktör. İki durum da aynı anda doğru olabilir. Şunu da eklemek lazım; ligimizin durumu da değer tablosuna ters bir görüntü sergiliyor. Üçte birini geride bıraktığımız ligimizde, Trabzonspor, Bursaspor, Kayserispor ve İstanbul Büyükşehir Belediye’nin kendi değerlerinin çok üstünde olan Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi sıralamada altına alması gibi “garip” bir durum var ortada. 3 büyükler için ligimizde tecrübe “baskın” bir faktör olamayacağı için 3 büyük kulübün futbolcularına değerinden çok fazla para ödendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Herşeyden önce Zico, Löw, Del Bosque, Gerets, Schuster, Rijkaard, Aragones gibi dünya çapında futbol adamlarının futbolumuzla ilgili eleştirilerine hakaret etiketini yapıştırıp arşiv odasına atmak yerine anlamaya çalışır ve değerinin çok üzerinde transferleri, menajer oyunlarını ve yönetenleri sorgularsak, futbolumuz eminim kısa sürede altın yıllarını yaşadığı 2000li yıllara dönecektir.

Zira 6.5 milyonluk Zilina ile 55 milyonluk Bursa paralel bir performans gösteriyorsa, “tecrübesizlik” sığınılabilse de, sürekli konaklanacak bir liman olarak kalmamalı. Aradaki 49 milyonun hakkı için tartışmalıyız.


http://www.macadogru.com/news.php?news_id=3229

24 Kasım 2010 Çarşamba

ANELKA KAÇIRMADI, VAN DER SAR KURTARDI!


Tam 13 gündür çeşitli nedenlerle bloga (ve macadogru.com'a) yaz(a)madığım için bu süre zarfında bloga göz atan tüm takipçilerimden özür dilerim.

Buyrun buradan devam edelim.

2008 Şampiyonlar Ligi Finali;

Manchester United-Chelsea Moskova'nın Luzhniki Stadyumu'nda 120 dakika sonunda 1-1 berabere kalmış ve işi penaltılara bırakmıştı. 5'er penaltı da şampiyonu belirleyemeyince temdit penaltılara geçilmiş ve Chelsea'nin 7. penaltısı için topun başına Anelka geçmişti. Anelka'nın kaçırdığı penaltı sonrası kupa Sir Alex'in kucağına düşmüştü.

Yukarıdaki paragrafta son cümleye kadar herşey doğru. Ancak son cümlenin külliyen hata olduğunu geçen hafta öğrendim. Bana bunu öğreten Simon Kuper ve Stefan Szymanski birlikteliğinden doğan "FUTBOLUN ŞİFRELERİ" isimli harika kitap oldu!

Kitabın tamamı klişelerden kurtaracak fikirlerle dolu, zaten tavsiye olunur bu ayrı konu. Bizim şu anki konumuz kitabın bir bölümünden meydana çıkıyor. Yıllardır hep tartışılır ya "penaltı kaçırılır mı, kurtarılır mı" diye. Kişisel kanaatim her ikisinin de duruma göre doğru olduğundan yanadır. Kişisel düşüncelerimizi şimdilik sonraya bırakalım ve ana konuya gelelim.

Hikaye, Ignacio Palacios Huerta isimli bir ekonomistin, Chicago Üniversitesi'nde yüksek lisans yaparken atılan penaltıların kaydını tutmasıyla başlıyor. Bu ve buna benzer bir çok konuyu 2003 yılında çıkardığı "Profesyonellerin Oyun Stratejisi" isimli çalışmasında yayınlıyor. Öte yandan Ignacio'nun aynı zamanda Chelsea'nin o dönemki hocası Avram Grant'in de arkadaşı olan bir arkadaşı var. Grantlı Chelsea 2008'de finali görünce ortak arkadaşları Grant'e , Ignacio'nun çalışmasından bahsediyor ve O'nu ile Grant ile tanıştırıyor. Zaman geçiyor, Ignacio, Manchester United ve penaltılarla ilgili 4 maddelik rapor hazırlayıp Grant'e sunuyor:

1-Van der Sar, penaltı atıcısının "doğal tarafına" yatmaya meyilli bir kalecidir. "Doğal taraf" sağ ayaklı bir atıcı için kalecinin sağı, sol ayaklı bir atıcı için kalecinin soludur. Yani Van der Sar sağ ayaklı bir atıcıyla karşılaştığında sağına yatmakta, sol ayaklı bir atıcı ile karşılaştığında soluna yatmaktadır. Eğer atıcılar "doğal olmayan taraflarına" vururlarsa gol şansları artar.

2 -Van der Sar'ın kurtardığı penaltıların çoğu, ortalama yüksekliğe (1-1,5 metre arası) yapılan vuruşlardır. Yani Van der Sar'a ya çok yerden ya da çok havadan şut atılmalı.

3-Cristiano Ronaldo'nun özel bir durumu vardır. Ronaldo topa koşarken bir an durur. Bu durumda %85 oranla topu kalecinin sağına vuracaktır. Ancak Ronaldo kalecinin hareketine göre son anda fikrini değiştirebilir. Bu nedenle Ronaldo gelirken kaleci kıpırdamamalıdır.

4-İlk atışları yapan takımların kazanma oranı %60'dır. Yani yazı turada şanslı tarafsanız ilk atış hakkını alın. Eğer şans sizden yana değilse rakip kaptanını ilk atışı kullanmanız için ikna etmeye bakın.

Ve o gece maç penaltılara kaldığı zaman Ignacio evinde karısıyla beraber maçı izlemektedir. Ancak kendi araştırmasının kullanılıp kullanılmadığı, hatta futbolcuların bu konuda haberi bile olup olmadığı konusunda bir fikir sahibi değildir. Ancak aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz gibi Chelseali oyuncular Ignacio'ya uymuşlardır, "özel durumlu" Nicolas Anelka hariç.

Önce yazı turayı Ferdinand kazanıyor. Terry O'nu ilk atış hakkını Chelsea'ye bırakması için ikna etmeye çalışıyor ama Ferdinand dinlemiyor ve Manchester United ilk atışı kullanıyor. Tevez vuruşu gole çeviriyor. Chelsea için sağ ayaklı Ballack geliyor, atışı "doğal olmayan tarafına" atıyor durumu eşitliyor. Chelsea'nin 2. penaltısı sağ ayaklı Belletti tarafından yine "sola" atılıyor ve bu da gol oluyor. Evinde Ignacio ise hala Chelsealiler'in raporuna göre hareket edip etmediğinden emin değil, "tesadüfi şekilde o köşeleri seçmiş olabilirler" diye düşünüyor Basklı ekonomist.

Sonra Ronaldo geliyor topun başına. Ignacio karısına raporundaki (3 no'lu) açıklamadan bahsediyor "Ronaldo durursa büyük olasılıkla sağa vuracak, kaleci vuruştan önce hareket etmemeli". Cristiano aynen yazıldığı gibi duruyor ve bu noktada Cech gözünü bile kırpmıyor. Ronaldo topu doğal tarafına yani sağa vuruyor ve Cech bu penaltıyı kurtarıyor. Ignacio ve karısı ise şok oluyorlar. Chelsealiler raporu harfi harfine uyguluyor.

Buraya kadar işler iyi gözükse de Anelka'yı "yakacak" durum bunda sonra ortaya çıkıyor. Sırasıyla sağ ayaklı Lampard kalecinin soluna vuruyor, gol. Solak Ashley Cole ise önceki 3 arkadaşını tersine (yani doğal olmayan tarafa değil) doğal olan tarafına, sola, vuruyor. Ancak yerden az yükselen bu topu Van der Sar'ın doğal tarafa yatmasına rağmen rapordaki gibi gol oluyor. Sonra sağ ayaklı John Terry doğal olmayan tarafa vuruyor ama vuruş yaparken ayağı kaydığı için Van der Sar'ı ters köşeye yatırmasına rağmen top dışarı çıkıyor. Sağ ayaklı Kalou da kurala riayet ederek sol taraftan golü yapıyor.

O ana kadar herşey Chelsea'nin "bilgisi" dahilinde saat gibi işliyordu. Van der Sar tek bir penaltı bile kurtaramamıştı. Ancak Hollandalı kaleci "yanlış bir düşünceyle" Chelsea'nin stratejisini kavradığını sanmıştı. Mavililer topu sürekli "sola" atıyordu. Halbuki solak olan Ashley Cole da diğer arkadaşları gibi doğal olmayan tarafına, sağa, vursa, belki o gün kupa Chelsea'nin olacaktı. Ancak Cole topu diğer 5 sağ ayaklı arkadaşı gibi sola vurunca, Van der Sar Chelseali herkesin sola vuracağını düşünmüştü. Ve bu düşünce yüzünden gecenin makus talihi yedinci penaltı için hazırlanan Anelka'yı vuracaktı.

Anelka topun başına geldiğinde Van der Sar iki kolunu klasik biçimde yana açtı ve sol elinin işaret parmağıyla sol köşeyi gösterdi. Sonra Anelka'nın iyice görmesi için tekrar sol köşeyi ısrarla gösterdi "Biliyorum" diyordu, "hepiniz sola vuruyorsunuz değil mi?"Anelka'nın ikilemi başladı. Sağ ayaklı Anelka sola vurmalıydı, çünkü Van der Sar sağ ayaklı oyuncuya karşı sağa yatacaktı. Ama Van der Sar bunu biliyordu. Artık Anelka da Van der Sar'ın bunu bildiğini biliyordu! Şimdi ne olacaktı?

Anelka fikrini son anda değiştirip topu doğal tarafına "sağa" vurdu ve Van der Sar bu topu kurtardı. Hollandalı müthiş bir psikolojik savaş başlatmış ve Anelka'yı yenmişti.

Yukarıdaki bilgiler ışığında aşağıdaki videoyu izleyin. Müthiş keyifli oluyor. Ve Anelka son penaltı için topun başındayken hiçbiryere değil Van der Sar'a bakın. Keyifli seyirler...


video



Videoyu herhangi bir nedenle buradan izleyemeyenler için link: http://www.youtube.com/watch?v=haJAUrD2MMo

Kaynak: Futbolun Şifreleri (sf 173)

11 Kasım 2010 Perşembe

Kocaman Devrimden Beyaz Mektuplar

Kalemin ucunu diline dokundurduktan sonra büyük bir şevkle yazmaya başladığı “devrim” başlıklı mektubunun asıl konusunun Brezilya Hanedanlığı devirmek olduğunu anlaşılmaya başlandı, nihayet...

Daum’un Fenerbahçeli’nin kalbinde açtığı yaralara, beyninde oluşturduğu travmalara, taraftarın %80’in yazdığı reçetede geçen en kuvvetli ilacın ismi Azizsilin değil, Aykut Kocamandı.

Aykut futbolculuk döneminde 103 gollü Fenerbahçe´nin gol kralıydı. Veselinoviç´in Fenerbahçesi orta sahada topu oyalamayan, Rıdvan´ın, Aykut´un ve Turhan´ın koşu yoluna Oğuz milimetrik ölçümleriyle olabildiğince çabuk topu gönderen ve keyfine bakan bir şablona sahipti. Aykut´un düşünce yapısının temelleri burada atıldı. Bu yapıyı Jaba, Tita gibi oyuncularla, başında olduğu her takıma bütçesi oranınca işlemeye çalıştı. Fenerbahçe’nin başına geçtiğinden beri de aynı felsefe ile ilerlemeye devam ediyor. Niang, Stoch ve Dia bu mantık içerisinde Aykut’un ısrarlı isteği ile transfer edildi. Özellikle Niang için ciddi bir savaş verildi.

Öncelikle ilk düşünce devrimi burada başladı. Alışık olunan Fenerbahçe’nin parlatılmış, Güney Amerikalı ekseninin bol Figerli transferleri ve “forma satışı” sıfatlı renkli kumaşın altında sezon sonunu ummaktı. Ancak Aykut, futbolun, her daim liderlik payesine yaklaştırdığı, layık gördüğü Hollanda ve Fransa’ya teslim etti Fenerbahçesini.

Şimdi ise devre arası yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başlarken görünen o ki, rotasını batan Brezilya güneşine değil İtalya, Fransa, Hollanda ufuklarına çevirdiği en kıymetli gemisinde çalışacak yeni tayfalar peşinde Aykut. Eğer istediklerini alabilirse, istediklerini gönderirse, bu kez rota, şampiyonluk denen en zengin, en fiyakalı limana doğru otomatik bir dönüş yaşayacaktır. O limana en erken varabilmek mümkün olmasa bile bir sonraki yolculuğa daha umutlu ve daha güçlü başlayacağını şimdiden söylerim. Kupada Ankaragücü mağlubiyeti bu yolculuğun olmazsa olmazı, fırtınalarıdır, gelir ve geçer.

Aykut takımını kurduktan sonra ancak o zaman benimseteceği futbol sistemini de daha net analiz edebileceğiz. Şimdilik heyecanla takip ettiğimiz konu, Aykut’un devirdiği hanedanlığın geldiği gibi giderek cumhuriyetin sınırlarından çıkmasıdır.

Mürekkep kabı dolu olduğu ve elinden kalemi alınmadığı sürece Aykut Kocaman’ın, Fenerbahçe’nin beyaz geleceğine yazdığı mektuplara tarihi imzalar atacağına tüm kalbimle inanıyorum.

9 Kasım 2010 Salı

Yorumcusuz, Taraftarsız, İstikrarlı

Kendini tekrar etmekte hiç bir sakınca görmeyen futbol tarihi, Platini’ye, Baggio’ya, Seedorf’a, Asamoah’a biçtiği altın tacı bu kez Guti’ye layık gördü. İlk kez Iverson’ın karizması karşısına çıkan futbol, O gittikten sonra utangaçlığından sıyrılarak bütün güzelliklerini sergilemeye başladı ve bu oyunun neden 90 dakika olduğu sorusuna “cevap” verdi. Kasımpaşa önce galibiyeti kaçırdığa üzülmeye başlarken, düdük çaldığında beraberliği kurtardığına seviniyordu.

Yılmaz Hoca’nın oyuncularına duyuramadığı sese Beşiktaş Tribünleri’nin talip olması, yine Yılmaz Hoca’nın oyuna girmeye hazırlanan Quaresma’ya başarılar dilemesi ve Beşiktaş Tribünleri’nin “Efsane” tezahüratları, aslında futbolun, 70 dakika boyunca sıkıcı olmayı kendine görev edinmiş maça olan isyanıydı.

Haftalardır savunma çizgisini önde kurduğu için futbol ulemalarının zehirli oklarının arasında yol bulmaya çalışan Schuster bu kez o meşhur çizgiyi geriye çekti. Acaba Quaresma’nın arkasına seken topa kimsenin basmamasına olan isyanını gördü mü aynı okçular? Çünkü savunma ve hücum hattı arasında oluşan 50 metrelik mesafe, rotasyonun uğra(ya)madığı Guti ve Ernst’in nefesini tüketirken arkaya sarkacak o toplara basacak fizik ve konsantrasyon eksikliği de gayet normal bir hal aldı. O toplara basan olmazsa isyankar Quaresma, golcü Bobo ve tanımlayacak bir sıfat bulmakta zorlandığım Nihat hücumda topa sahip olamaz. Topa sahip olamazlarsa ya ileride kaybolur ya da orta saha çizgisine inerler. İki durumda da Beşiktaş’ın hücum etkinliği azalır.

Beşiktaş son 10 yılda, şampiyon olduğu yıllarda dahil, savunma felsefesini benimseyen bir futbol ile öne çıktı. Ancak bu sezon Schuster ile beraber felsefini, yani kafa yapısını değiştirmenin ilk adımlarını atmaya başladı. Hücum felsefesi sadece futbolcunun değil, takımın, yönetimin, camianın, taraftarın benimsemesini gerektirdiği bir felsefedir. Schuster in kazandırmaya çalıştığı şey 4-2-5-3-1-2 gibi tahtaya yazılıp edinilecek şeyler değildir. Schuster bir mentaliteyi öncelikle bu futbolcuların kafasına sokmaya çalışıyor. Hücum ederken savunmayı düşünebilen, savunmadayken hücumda “ne yapmalıyım”ın planlarını daha 2-3 hamle önceden kafasında yaşatabilen oyuncular yaratmaya çalışıyor. İşte tam da bu nedenle; kendi alışkanlıklarını değiştirmeye, sigarayı bırakmaya, sınavın son günü sabahlamak yerine günlük çalışmaya kendine söz verdiği halde bile bunları yapmaya gocunan insanoğlunun, 25 kişilik değişik yapıda, düşüncede ve görüşte insanların kafa yapısının 2-3 ayda değişememesinin normal bir durum olduğunu anlayabilmesi acaba neden bu kadar zordur?

Bugün Joachim Löw Fenerbahçe ile 15. yılına girse ne kaybederdi Fenerbahçe ve Türk Futbolu? Şenol Güneş bugün 4. dönemi yerine 15 yıldır Trabzon’un başında olsa ne kaybederdi Trabzonspor? Ya da 6 yılda sadece 1 şampiyonluk çıkarabilen Beşiktaş bu 6 yılda sadece Del Bosque ile çalışsa “en az” 1 şampiyonluk göremez miydi zaten? Bugün toparlanmış gibi gözüken Galatasaray, yarın futbolcuların keyfinin kahyası gittiğinde Hagi yerine kimbilir kime darağacı hazırlayacak, 2000 ruhu naralarıyla...

Ligimizin en istikrarlı takımının ve teknik direktörünün; taraftarı olmayan, yorumcusu olmayan hatta dominat bir başkana sahip olmayan İstanbul Büyükşehir Belediye olması bu yüzden tesadüf değildir. Futbol taraftarla güzeldir, yorumlamayla, tartışmayla güzeldir elbet ama ülkemizde maalesef bu unsurlar futbola ters etki ediyor.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=2799

5 Kasım 2010 Cuma

YENİ 'VATAN HAİNLERİ' GELİYOR!

Aşağıdaki yazı 20 Ekim 2010 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

Lobilerin taşıdığı, vatan-millet gazlarının doldurduğu kovalar, bizim değirmenleri artık döndüremezken, Don Kişot rolüne soyunan Hamit’e teşekkür ediyor, aynı başarıyı Belçika’ya ve Avusturya’ya karşı göstermesi temennisi ile kardeş Azerbaycan’ı tebrik ediyorum. Hakan Baltasıyla, Volkanıyla, Nihatıyla, Özeriyle, Oğuz Çetiniyle bir türlü ulusa yayılamayan takımımızı bırakıp Almanya’nın genç ulusal takımlarına göz atalım.
Almanya U-17 Kadrosu;
Kaleciler: Odisseas Vlachodimos, Cedric Wilmes
Savunma: Kaan Ayhan, Koray Kacinoglu
Koray Günter, Nico Perrey, Cimo Röcker
Orta Saha: Levent Aycicek, Emre Can,Timo Cecen
Fabian Schnellhardt, Mitchell Weiser,Robin Yalcin
Forvet: Maximilian Arnold,Okan Aydin,Mirco Born
Nils Quaschner, Samed Yesil
18 kişilik kadronun 8’i Türkiye kökenli. Yani Almanya U-17 kadrosunun neredeyse yarısını 4-5 sene sonra “bizim çocuklar” diye sahipleneceğimiz oyuncular oluşturuyor. Yalnız, bu kez attığı gol(ler)e sevinecek bir nesil geliyor. hâlâ “vatan hainliği” sularında kulaç atanlar bata çıka önündeki koskoca sorunlar adasını görmekten aciz kalmaya devam etsin, Mesut gibi bu çocukların da doğduğu ve doyduğu yere hürmet ederek, taşıdıkları sorumluluğun hakkını vereceklerine eminim.
Hoş, biz hâlâ “Mesut gole sevindi mi?, yüzü üzgündü, aslında Alman mı?, yok Türk mü, hatta Kürt mü?” tartışma bulamaçlarını kaşıklıyoruz. Neden, nasıl sorularının etrafında dönüyor da dönüyor, mideleri bulandırıyoruz.
Belli lobilerin ve şahısların elinde yelkenlerinin rant rüzgarına göre ayarlandığı, bir geminin karaya oturması neden şaşırtıyor, neden üzüyor anlamış değilim. Yaklaşık 1 yıl sonra yapılacak genel seçimlerin çıkaracağı (tek ya da koalisyon farketmez) sonuçların sonrasında kılıfları değişecek koltukların ne kadar futbolun içinde olduğu, ne kadar futboldan anladığı, vizyonunun ne kadar geniş olduğu sorgulanmayacak. Kılıfçıların önceden topladıkları minarelere biçtikleri fiyat ise, ligimizin süper olduğunu kulaklarımıza katan gür sesli müezzinlerin çıktığı kariyer basamakları olacak. Belki ithal mallar gelecek, kaliteli, güvenilir etiketleriyle ışıl ışıl vitrine çıkacaklar ancak bir süre sonra Onlar da eyyam imparatorluğundaki rollerini değme aktörlere taş çıkaracak şekilde gözümüzün önünde icra edecekler. Bizlerin karnı lakırdıyla dolarken, yine ulusal takımımız için “herşey henüz bitmedi” olacak, “bir futbol ekolümüz yok” denecek, üst üste 2 turnuvaya gidilemeyecek. Dünya kulübü olma yolunda emin adımlar atan kulüplerimizin ise, futbolcularının asgari ücretin biraz üzerinde kazandığı öneleme takımlarından “talihsiz goller” yiyerek elenmesi, kulübün padişahlık görevini yürütenler için daha çok transfer daha çok (kendine) borçlanma anlamından başka bir şey ifade etmeyecek.
“Ligimizin marka değeri” tanımlaması ısrarla gözümüze sokuluyor. Gelgelelim maçlar Kung-Fu tekmeleri eşliğinde başlıyor, Aikido taklaları ile sona eriyor, kallavi yorumcular ise oyuncu sakatlıklarını aşırı sekse bağlıyorlar. Ödediğimiz para belli, aldığımız hizmet belli asıl “aşırı” cinsellik burada bence.
Konudan biraz uzaklaştık gibi görünse de aslında konunun tam içindeyiz. Anılarım De Toekomst* öğrencisi Mustafa Yücadağ’ın İzlanda deplasmanında direkte patlayan topu ile başlarken, 17 yaşında Bayern Münih’in ilk 11’inde harikalar yaratan Berkant Göktan, Premier League’de yıllarca pas dağıtan Muzzy İzzet, bir türlü ulusal takım’a harmanlayamadığımız Yıldıray Baştürk bir anda peşpeşe aklıma geliyor. Bu oyuncular, en iyi oynadıkları dönemde dahi mevkilerini, yetenekleri ve formları kendilerinin 2 gömlek altındaki oyunculara bıraktılar. Ulusal takımı evden, en iyi ihtimalle kulübeden izlediler. Bu durum, mevcudiyetini koruyarak bugüne kadar geldi. Özellikle son 5-6 senedir, yedek kulübesi ve revir arasında antreman fırsatı bulabilen isimlerin ısrarla ulusal takımın değişmezi olmasının “takım kimliği” kavramının içine sığdırılmaya çalışılması hem futbol, hem mantık dışıdır. Son 6 yılda 4 değişik hoca ile çalışmış bir takım var. 4 değişik hoca, 4 değişik mentalite demek. Ulusal takımda nasıl bir değişmez mentalite nasıl bir klasikleşmiş ekol var da kulüplerindeki pozisyonları tartışılan oyuncular rotasyona uğramıyor. Bunu hangi futbol kavramı açıklıyor? Sapına kadar sol bek Malik Fathi’nin “Türk olduğunu bilmiyorduk” diyen bir zihniyetin üzerine Berlin’de Sabri’yi sol bek oynatan zihniyet gelmiş olamaz. Bu bir tesadüf değildir. Yoksa siyasetin penceresinden el sallayanların (geçmişte, şimdi ya da gelecekte) takım seçimini etkilemediğini düşünememek gibi bir saflığın içinde mi olalım? Yoksa aynı isimlerin, ciğerlerinde gurbet havası olan oyuncuların aykırı nefeslerine karşı olmadığını düşünmemiz için sebepler mi arayalım? Bugün Veli Kavlak’ın Avusturya seçimini “Türkiye’yi seçenin adını duymuyoruz. Bunun dışındaki sebepleri ise konuşmaya gerek yok” dediği sebepleri nasıl düşünelim? Sinan Bolat’ın isyanını neye yoralım? Oyun kurucu Nuri Şahin’in Westfalen’de arz-ı endam ettiği futbol sanatına rağmen hâlâ ulusal takımda soru işaretleri sunan “önlibero” oynamasını nasıl anlatalım?
Eminim futbolseverlerin yüzde 90’ı yazının ana konusu 8 tane gencin Türkiye’ye gelmesi ve/veya ulusal takım tercihinin Türkiye olması halinde bu çocuklardan hiçbirşey olmayacağını düşünüyordur. Artık Onlar da bunu biliyor. Bunu bildikleri için zaten bize “Nein!” diyorlar. Vatan-millet-Sakarya şekerlemelerine de kanmıyorlar artık. Gerçekten Mesut Özilgillere ulusal takım forması giydirmek istiyorsak Onlara “gelecek” sunmalıyız. Bu insanlar futbolcu. Her futbolcu gibi Real Madrid gibi bir devin içinde parlamak, Dünya Kupası’nı kaldırmak istiyorlar ve onlara bu hayali gerçekleştirebilecek yolların, bu hayali verebilecek şartların peşinden koşuyorlar.
4 milyonluk nüfustan 1 tane Real Madrid virtüözü çıkıyorsa, 75 milyondan en az 18 tane çıkmasını gerektiren matematik bilimi, torpil çarklarının dişlilerine sıkışmış altyapı seçmelerinin kaç Mesut öğüttüğü problemi karşısında çaresiz kalıyor. 3 kuruşluk oyunculara ürik asit yarışması uğruna 10 kuruşu hak gören yöneticilerin bu konuya ilişkin planları, projeleri olduğunu düşünmüyorum.
Ancak seçim sizin sevgili futbolseverler, yazarlar, yöneticiler, Federasyon ve siyasiler. Dilerseniz bütün bunlara boşverebilir, Almanya, Avusturya, Belçika..v.s formalarıyla Türkiye’ye karşı oynayan, gol atan, asist yapan “bizim çocuklara” hain damgası yapıştırır geçer gidersiniz.
Nasıl olsa, 4 yıl sonra genç Almanya kadrosu bu kez işin sonuna kadar giderse “Dünya Kupası’na dokunan ilk Türk oyuncu” diye kendi kendimize pembe gözlükler takacağız. Futbolumuzun her anlamda siyahlaştığı bir ortamda gözümüze giren gerçeklerden nasıl kaçacağız, onu da “Luis Suarez de iyi topçuymuş” diyen gelecek dünya kupası yorumcularımıza bırakalım (mı?)
• De Toekomst: (Flemenkçe) “Gelecek, gelecekte” anlamında. AFC Ajax’ın altyapı akademisine verdiği isim.

4 Kasım 2010 Perşembe

Krasiçleştiremediğimiz Keitalar


Hayatımda ilk kez öyle iğrenç bir ses duymuştum. Korku filmlerinde kabuğu çatlayan canavar efektiydi daha önce o sese benzer duyduklarım. Türk Futbolu’nun zeki, çevik aynı zamanda en ahlaklı şeytanı cenin pozisyonunda çimleri sayıyordu. Yesiç’in eli ve kolu hakeme suçsuz olduğunun avukatlığını en ikna edici diliyle yaparken, katil ayak tabanı suskunca duruyordu. Bu ikili mücadeleden sonra futbol hayatı bir daha ayağa kalkamayacak olan Rıdvan’ın ise bu adil olmayan mahkemeyi umursadığını sanmıyorum.

Halbuki güzel oyundur futbol. “Yarın yine borçlarım olacak ama bu gece 90 dakika için kral benim” duygusu verir insana. Güzelliği bozan durumlar olduğunda ne krallık kalır ne de keyif.

İ.B.B’li Gökhan Süzen geçenlerde Beşiktaş Taraftarı’nı kastederek “Bizi sevmiyorlar” dedi. Halbuki aynı taraftar, aynı insanlar daha geçen hafta Portolu “dev” golcüyü selamladı, alkışladı. Demekki taraftar atanı seviyor, yatanı değil. 2 hafta önce Bologna ceza sahasına yatan Krasiç’e hakem penaltıyı layık görürken, İtalya Futbol Federasyonu aynı Krasiç’e en iyi aktör dalında 2 maç ceza verdi. Üstelik penaltı kaçmasına ve maç 0-0 bitmesine rağmen. Orada da yatanları sevmiyorlar. Avustralya’da daha geçen ay futbolcuyla federasyon mahkemelik oldular. Kulüp avukat tuttu, futbolcunun gerçekten düşürüldüğünü, kendini atmadığını ispatlamak için.

Futbolları XL olsun olmasın, Joga Bonito Federasyonları, saniye hatta saliseler içinde adalet dağıtmaya çalışanların omzundaki sorumluluk dağlarını traşlamak için çalışıyor. Kısa dönemde mağdur takım ve hakem için amorti havası esse de, uzun dönemde artist ve kasapları kapsayacak 3 aylık, 6 aylık ceza paketleri futbol katillerini saha dışına atmak için kalıcı bir yöntem olacaktır.

Peki 2 milyar liralık bir pazar payı barındıran ligimizin bu tarz bir yaptırımı var mı? Hergün çarşaf çarşaf gazetelerden, yüksek kalite görüntülerden gözümüze giren ligimizin marka değeri, futbolumuzun zenginliği sloganlarının en pırlanta isimleri Niang, Quaresma, Arda, Baroş, Guti nerede?

Futbolun içinde elbette savunma da vardır. Hatta maçı kazandıran en önemli etken savunmadır. Ancak savunmak ile kasaplık arasında Avrupa ile Asya kadar fark vardır. Yakın gözükse de kültürü farklıdır. 24 yıllık profesyonel kariyeri boyunca bir tek meslektaşını sakatlamamış Maldini’nin rakip forvet anlamadan topu almasındaki zerafet ya da Puyol’un kimseye zarar vermeden verdiği cansiperane savaş da futbol sanatının en güzel renkleridir. Bu nedenle arzum, Keitagilleri istenmeyen tüy kıvamına getirmek değil O’nu da futbolun güzelliği içerisine katmaktır.

Sivaslı Keita’nın ayak tabanı ile Guti’nin bileğinde başladığı yolculuğa utanmadan ve acımadan meslektaşının en değerli sermayesinde devam etmesi, sonrasında ise kendini yere atması futbolun katlidir. Hakemin görmemesi bu suçu değiştirir mi peki, ya da unutturur mu?

Krasiç ile Keita’nın hareketi ahlaki açıdan aynıdır. Rakibe illegal yollardan zarar vererek, futbol dışı davranışla, futbol içi avantaj sağlamak. Futbol açısından ise Keita’nın hareketi daha kötüdür. Vereceği fiziksel zarar meslektaşı için maddi, bizim gibi futbol dilencileri için ise manevi ligimiz için hem maddi, hem manevi zarardır.

Federasyonumuzun acilen bu tip konularda İtalya modeline geçmesi şarttır. Çünkü yorduğumuz bu kafalar futbolun güzelliği içinde dinlenebilmelidir.

Çünkü güzele dair ne varsa elimizde futbol adına yazmak istiyoruz.

Ve Macadogru.com’un yeni yüzüyle hepinize yeniden merhaba diyoruz.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=2646

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...