31 Ocak 2012 Salı

Ne Var Bunda Canım!


Beşiktaş Başkanı Sn. Yıldırım Demirören en son 3 Kasım 2011 tarihinde; Ben hep F.Bahçe için konuştum. F.Bahçe futbol camiası için çok önemli bir marka. Benim bütün mücadelem o markanın değerini korumak.dedikten 3 sonra, Beşiktaş ilk yarısını 2-0 önde bitirdiği maçın ikinci yarısında tam 4 gol yiyerek Gençlerbirliği’ne mağlup olmuştu.  

Sonra 15 maç hiç yenilmedi Beşiktaş. Sn. Yıldırım Demirören’in 26 Ocak 2012 tarihinde; Fenerbahçemizin adı herkesten çok geçiyor. Reyting uğruna hep Fenerbahçe'nin adı kullanılıyor.dediği tarihi TFF genel kurul açıklamasından 5 gün sonra ise, 47. saniyede gol yediği Kayserispor’a mağlup oldu.

Tıpkı 2003’te Lazio ile oynanacak olan UEFA Çeyrek Final ilk maçının 2 gün öncesinde o zaman Asbaşkanlık görevini yürüten Sn Yıldırım Demirören’in bir diğer o zaman ki Beşiktaş yöneticisi (ve eniştesi) Kıvanç Oktay’la şok istifa kararı alıp, bir yığın toplantıdan sonra geri dönmesi gibi. Maçı 1-0 kaybetmişti Beşiktaş. Tıpkı Liverpool deplasmanından önce “PAF takımıyla sahaya çıkarız” açıklaması yaptığı gibi...

Sn. Yıldırım Demirören’e karşı olAmayan zümre ise “ne var bunda canım” dedi bizlere…

Şimdi bendeniz büyük bir heyecanla, Sn. Beşiktaş Başkanı’nın bir sonraki Fenerbahçe haklarını koruyan ve kollayan açıklamasını beklemekteyim. Akabinde bilgisayarı ve kitapları satıp (olsa ev ve arabayı da eklerim bu sepete) Beşiktaş’ın rakibine basacağım.

Zira Jose Mourinho “Benim için maç basın toplantısına adım attığım andan itibaren başlar” derken haklıydı. Beşiktaş için Kayseri maçı 5 gün önce başladı.

47 saniye sonra bitti.


Kısa kısa aldığım notlarda şunlar yazıyordu;

-Beşiktaş Futbol takımı maçların çoğunda yapı olarak 20. dakikada oturuyor. Bu, rakibi bozmaları ve kendi oyunlarını kabul ettirmeleri için geçen süre.

-Beşiktaş bekleri reaksiyon verene kadar Kayseri kenar forvetleri, Rüştü’yle yeni randevular ayarlıyorlar. FM diliyle anticipation:3, positioning:5 (kabak) tadında bir Ekrem Dağ var.

-Geçen sene de bahsetmiştim, Furkan Özçal oyun zekasıyla en yerli “bir Alex” olmaya yakın yetenek. Sağ çizgideki Sefa ise stil olarak Rıdvan’a (Şeytan) benziyor. Top ayağındayken kenara değil de gol üzerine, kaleye biraz daha gidebilse genç yetenek nişanının yanına 1 yıldız daha ekleyip, iyi oyuncu rütbesine yükselecek ve Holosko+para, Aydın Yılmaz+para transfer dedikodularına konu olacak.

-Quaresma ve Simao’dan biri fazla. Fazlalık oyumu Simao’ya veriyorum.

-Kayseri'nin Sefa-Furkan-Troisi hattı sanki bir Makukula arıyor. Onlara alan boşaltacak zeki ve fizik gücü yüksek bir golcü olsa farkı açabilirlerdi.

 -İlk yarıda Kayserispor’un orta saha presine cevap veremedi Beşiktaş. Bekler de yardıma gelmeyince Fernandes her topu aldığında 3 kişi ile boğuşmaya başladı. Önce futbol sonra sinir harbine girdi ve doğal olarak atıldı.

-Holosko, o "sırtına adam alıp asist yapan eski Holosko" tadındaydı biraz. Bu iyi. Edu ile birlikte tempo kazandırdırlar. Hatta diyebilirim ki sahada 11-10 iken daha iyi bir Beşiktaş vardı. Son vuruşlar (hatta vuramayışlar) beceriksizceydi sadece.
-Kayseri Beşiktaş’tan toplamda 6 puan almış oldu böylece. Kayserispor’un futbolu, Beşiktaş’ın mücadelesi iyiydi.

Maçta en çok dikkatimi çeken ve beni çokça rahatsız eden bir durum oldu. Maç kadar önemli bence. Önemli olmasının sebebi basit bir hata olmaması.

2 gün önce Fenerbahçe’nin Mersin İdman Yurdu’na attığı ilk gol ofsayttı. Geçen hafta Antalya’nın Beşiktaş’a attığı gol atlandı. Daha önce Bursa’nın, Gaziantepspor’un penaltıları güme gitti. Lehte ve aleyhte hakem hatalarını hiç konu etmedim bu satırlara. Çünkü ben hakemleri de oyunculara dahil ederim. Sahadaki 25 insanın hata yapması normal olduğu kadar olağandır. Hatta mecburidir. Yıldız oyuncunuz 2 metreden gol kaçırabilir, yetmez savunmanın sigortası dediğiniz oyuncu kendi kalesine atar o golü. Orta sahanız kademeyi boş bırakabilir, teknik direktörünüz taktik hatası yapabilir. Ofsaytlar, penaltılar da bu çizgidedir benim nazarımda. Anlık bir karar mekanizması gerektirir. Saniye bile çok büyük bir zaman birimi kalır o “an”ın yanında. Bazen hakemler o anı atlamıştır ya da bulundukları konumdan, baktıkları açıdan “öyle” görünmüştür gözlerine.

Kaçabilir.

Ve ben bunlar üzerinde durmam.

Yalnız dün akşam ilginç bir durum yaşandı Kadir Has’ta. Kayserisporlu Pekarik’in topa elle yön vermesi sonucunda hakem Mustafa Kamil Abitoğlu düdüğünü çaldı. Beşiktaşlı 6 oyuncu FIFA oyun kurallarını hakeme hatırlatmak için küçük bir çember oluşturdu. Abitoğlu’nun kaşları ve yüzü Hulusi Kentmen’in babacan-kızgın ifadesiyle dolarken, dudaklarından şu sözler döküldü “Ne var bunda canııım”

Kamil Abitoğlu gördü pozisyonu. Elle oynamayı gördü. Biz de O’nun bunu gördüğünü gördük. Herkesin herşeyi gördüğü bir pozisyonda Pekarik sarı kart görmedi.

Bu hakem hatası değil.

Bir an için düşünün; Burak Yılmaz, Quaresma yahut da Alex top ayaklarında ve kale önlerinde bomboşken vurmayı unutuveriyorlar! Pozisyonun içindeler, oyun onların kontrolünde ve yapmaları gerekeni biliyorlar / biliyoruz fakat yapmıyorlar. Sonra arkadaşları başına toplandığında “ne var bunda canım” diyorlar.

Iskalarlar eyvallah, vururlar auta çıkar ona da eyvallah ama vurmuyorlar. Topu durduruyorlar ve nihai kararı vermiyorlar. Pozisyon kaçıyor.

Hata mı?

Dün akşam da ya niyet ya hakemlik kötüydü, belki ikisi de...

Beşiktaş içinse hakemden ya da mağlubiyetten daha elim meseleler mevcut şu günlerde. Sn. Yıldırım Demirören Fenerbahçe’nin (ve aslında yayıncı kuruluşun) haklarıyla haşır ve neşir olmaya devamededursun çocukluğumuzun Beşiktaş’ı günbegün solmakta. Bunu haykırmaya çalışan asi ruhların sesleri ise Beşiktaş’tan menfaat bekleyenlerce / elde edenlerce  bastırılmakta.

Beşiktaş; başkanını, Beşiktaş; tribününü, Beşiktaş; kimliğini kaybetmiş…

Aşağıdaki pankart Sn. Başkan’ın talimatı üzerine stada alınmamış. Şeref Bey’e de asamazsınız, orası zaten 4 yıldır işgal altında…

Tabii yine “altı üstü bir pankart ne var canım bunda” diyen bir güruh hazrolda beklemede.

Hala Beşiktaşlı’yı zapturapt altına almaya çalışan, başkana saygı başlığı altında tiranlık yapan ve muhalif sesleri susturduğu kadar Beşiktaş haklarının gaspına “of” bile demeyen omurgasızlar var.

Yalnız kronometre doluyor. Saflar belirleniyor ve sıklaşıyor.

İçinde sadece Beşiktaş sevgisi taşıyan, kimliğinde Beşiktaşlılık’tan başka milliyet yazmayan milyonlar, sayısı bini geçmeyen bu tiyatronun yandaş oyunlarına artık “ne var bunda canım” demiyor, demeyecek.

Yakup Sabri İNANKUR

30 Ocak 2012 Pazartesi

Fenerbahçe’nin Güneşi; Alex


Sırtında 3 temmuzun çarmıhını taşıyan Fenerbahçe artık iyiden iyiye yorulmaya başladı. Transfere konu olan oyuncular dahi paradan önce takımın düşüp düşmeyeceğini sorguluyor. Yöneticilerden, teknik direktörden garanti bekliyor. Gelecek, çamurlu bir göl kadar belirgin ve ilerledikçe su berraklaşacak mı, yoksa bataklığa mı dönecek kimse bilmiyor.

Böyle bir psikoloji içinde teknik heyet ve oyuncular başta olmak üzere camianın konsantre olması hayli zor. Maçın içinde sadece belli bir bölümde etkili olabilmeleri bu konsantrasyon medcezirlerinin bir sonucu.

Yine de takım kalitesi yüksek olunca bu 15-20 dakikalar ya da tek devreler kazanmak için –en azından bugüne kadar- yeterli geldi.

Saraçoğlu’nda perdeleri, geçen sezonun Fenerbahçesi’nden bir esinti açtı. Şok presle başladılar ve hemen golü buldurlar.

Maçtan önce “Fenerbahçe önünde top oynayacağımız boşlukları bulacağız” diyen Nurullah Sağlam topun kontrolüne sahip olmayı, alışalagelmiş Mersin hızına tercih etti. Aykut Kocaman ise savunmayı önde kurarak Mersin’in top oynamayı umduğu boşlukları kapattı. Buradan kapılacak topları ise kullanabilecek, aynı zamanda ribaundları toplayacak temposu yüksek oyuncularıyla (Mehmet, Cristian, Özer, ve sırf bu nedenle orta sahada görevlendirilen Gökhan) Mersin kalesini kuşatma altına aldı. Fenerbahçe böylece önce Mersin hücumu ile orta sahasını koparttı, sonra savunma ile orta saha arasındaki kuvvetli bağı çözdü, hem de orta sahada aktif pres yapmadan! Sadece topun önünde alan savunmasının standart pozisyonlarında durdular. Mersin yavaşlığıyla sağdaki-soldaki boşlukları katedemedi, zaten pas da yapamıyorlardı, orta sahanın burçlarında Fenerbahçe bayrağı dalgalanmaya başladı.

Kısaca hava şartları (ve Fenerbahçe şartları malumken)  Nurullah Hoca’nın bu kadar yavaş bir takımla sahaya çıkması, beklediği pasların yerine pas tutmaya başlayan bir takım görüntüsüne neden oldu.

2. yarı kar / yağmur azaldı, Nurullah Sağlam (önce) Nduka (sonra Beto) ile Mersin’i hızlandırdı, savunmayı da öne aldı, blokları bağladı.

İki takım da top yapan bir orta saha ve hızlı bir hücum hattından oluşmaktaydı. İki takım da savunmayı önde kurmaktaydı. İki takımın da savunma çizgisini, 1 adet hızlı ve top kesen, 1 adet ağır ve top yapan stoper belirlemekteydi.

Birbirine geçen bu kaotik yapıyı ayırmak büyük bir zekanın işi olabilirdi.

Tüm bu hengâmenin ortasında (yine) Alex vardı ve ipler (yine) O’nun elindeydi. Büyük Alex yüksek çekim kuvvetiyle takımı sağa-sola, ileri-geri yönlendiriyor. Gerçek anlamıyla bir yıldız gibi. Çok hareket etmesi (koşması) gerekmiyor. O kendi ekseninde işler yaparken, çevresindekiler O’nun yörüngesinde düzen içinde dönüyor. Fenerbahçe sisteminin yaşam kaynağı. Sarı bir güneş...

Moritz ise Alex’e kıyasla bir kırmızı cüce* kaldı.

Neticede; lacivert ortak paydasında buluşan 2 takımdan sorunları, ismi ve yıldızı büyük olanın payına galibiyet düşüyor haliyle...

Genelde bayat bir Amerikan filmi repliğidir. Ölen birinin ardından “Şu anda bizi yukarıdan bir yerden seyrediyor” konuşması yapılır. Öte dünyada böyle bir HD yayın var mı bilemiyorum. Ancak sevdiklerimizin, biz sevdiklerinin ne durumda olduğunu hissettiğine eminim. Fenerbahçe’sini Alex’e emanet ettiği için huzurludur büyük Lefter. Ve eminim Beşiktaş’ını hissedemeyen, neler olduğunu da anlamlandıramayan Baba Hakkı’yı teselli etmekle geçiyordur cennetteki günleri…


*Kırmızı cüce: Güneşin yarısından daha az kütleye sahip, daha düşük sıcaklığa ve ışığa sahip olan yıldızlara verilen isim.


Yakup Sabri İNANKUR


26 Ocak 2012 Perşembe

Utanıyorum



Merhaba. Ben 30 yıllık Beşiktaşlı Yakup Sabri. 30 yılda ilk kez böyle bir "şey" söyleyeceğim. Beşiktaş Başkanı'ndan utanıyorum. Saygılar...


Kralın Dönüşü


Son 3 yılın El Clasicoları’nda; Real Madrid kötü oynadı, hücum oynadı, kontrollü oynadı, dengesiz oynadı, vurdulu kırdılı oynadı, kontraatak oynadı, iyi oynadı…

Barselona “sade”ce kazandı…

Dün akşam da farklı bir sonuç olacağını düşünen varsa da söylemeye cesaret eden kimse görmedim. Damaklarda bir kabak aroması eski heyecanlar(ımız)dan yoksun bir el clasico var önümüzde bekleyen. İlk maçı deplasmanda kazanmış dünyanın (muhtemelen tarihin) en iyi takımına karşı, kavgası, çalkantısı, köstebeği, sallayan eski futbolcu / başkanlarıyla Camp Nou’da itibar almaya çalışan kralın takımı…  

Franco uzun süredir yok ve sanki ilk kez “ezilenle”, ezen yer değiştirmiş gibi bir hava vardı maçta.

Zaten daha 15. saniyede “Yeter Söz Krallığındır” posterlerinin hazır olduğunu gördük. Mesut fotoğraftan 1 santim kaymasa o posterin yakışıklı delikanlısı olacaktı. İlk kez Kaka, Mesut, Ronaldo birlikte çıktı. Bu önemli. Mourinho artık el clasico biçer-döver orta saha modelinden, top yapan ve önde oynayan orta saha-hücum modeline döndü. Büyük usta Lucescu’nun “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” veczi başta La Liga olmak üzere Şampiyonlar Ligi’ne, hatta FIFA Dünya Kulüpler Kupası’na katılacak takımların soyunma odasına asılmalı!

Herşeyden önce futbol keyfimizin bekası için önemli bir adım olur.

Barselona’ya karşı oynadığınız zaman hem yüksek mağlubiyet şansınızı bertaraf ediyor, hem de sahada izleyene keyif veren ikinci takım olma şansını yakalıyorsunuz.

Dikkatinizi çekerim Madrid’in golleri de Diarra’nın değil, Granero’nun sahada olduğu dakikalarda geldi. Ya herro ya merro dakikalarında defansif özellikleri baskın olan 2 oyuncu ve ilave olarak Vizigotlar’dan biraz daha medeni Pepe vardı. Coentrao dahil gerisi akıncı birliğinden oluşan Madrid topluluğunun, Barça kalesine, gole olan açlığının dizginleri bir anda çözüldü ve Camp Nou’nun OLE sesleri 1 adım geri çekilerek sahneyi tırnak çıtırtılarına bıraktı.

Madrid krallığı makus talihine karşı bir isyan patlaması yaşadı.

(Fotoğraftaki pankartta yazan: MANTEN PEPE FUERA DEL ALCANCE DE LOS NINOS = ÇOCUKLARINIZI PEPE'NİN ULAŞAMAYACAĞI YERDE SAKLAYIN)

Hadi itiraf edelim uzun zamandır bu kadar heyecanlı bir el clasico izlememiştik.



Sahada böyle bir Madrid görünce zihnimin komplo teorileri bölümü aklıma bir proje çıktısı sundu. Hafta içi yaşanan tüm o konuşmaların, tartışmaların ve (güya) basına sızdırmaların bilerek, isteyerek tezahür edebileceği aklınıza geldi mi?

Hepsi Barselona’yi iyiden iyiye bir rehavet içine sokacak bir taktik olabilir miydi?

Kendinizi egoyla şişirin, işinizde en iyi olduğunuzu bilin ve maça basın toplantısından başlayacak kadar tilkilerle dolu bir kafanız olduğunu düşünün. Ayrıca Düşmanı en güvendiği noktadan vurun” diyen Sun Tzu’dan kitabınızda hayranlıkla bahsedecek kadar savaş felsefesine meraklı ve hakimsiniz. Rakibin kendine olan yüksek özgüvenini ona karşı kullanmak sinsiliği aklınıza gelmez miydi?



Belki yaşananlar, yaşananlardır… Ancak Jose Mourinho merkezdeyken, kurduğum komplo çemberinin yamuk olduğu konusunda kimse emin olamaz.

Netice itibariyle bu maç milât olabilir. Camp Nou'da Barça'ya tırnak yediren tek takım Real oldu. Bundan sonraki maçların Barselona için artık o kadar da clasico olmayacağına inanıyorum. Beyaz krallar belli ki kader çarkının dönüşünden epey rahatsızlar ve kendi dönüşlerine hazırlanıyorlar.

Yakup Sabri İNANKUR


25 Ocak 2012 Çarşamba

Carvalhal’in Karakteri; Beşiktaş’ın Karakteri


Durum ne olursa olsun Carlos Carvalhal şablonu değiştirmiyor. Sahadaki Beşiktaş; 4’lü savunma, 1 defansif, 1 süpürücü, 1 oyun kurucu orta saha, 2 kenar forvet ve 1 merkez forvet düzeniyle 90, hatta 96 dakika mücadele ediyor. Tabii bu Beşiktaş’ın tüm maç boyunca aynı hüviyetle oynadığı anlamına gelmiyor. Savunmaya çekilmeyi yahut hücuma kalkmayı herkesin tek kaşını kaldırmasına sebep olan oyuncu değişiklikleri ile sağlıyor Carvalhal.

Futbolda diziliş bir yere kadar önemlidir. Daha önemli olan sistem ve mentalitedir. Bu nedenle de mevkilerde kimin oynadığı öne çıkar. Çünkü takımın karakteri bu oyunculara göre değişir.

İsmail Köybaşı da sol bektir, Tanju Kayhan da…
Quaresma da sağ açık oynar, Hilbert de…
İlk isimleri oynatırsanız  takımınızın karakteri  daha hücuma yönelik olur. İkinci isimlerse sizi daha defansif bir takım yapar.
4-4-2, 4-6-0, 3-4-3…vs hangi şablonla dizilirseniz dizilin oyun karakteriniz oyuncu karakterlerinin ortalamasıdır.

Dünkü Beşiktaş klasik 2 kenar forvetle başladı maça. Biri; seri, hızlı ve teknik kapasitesi yüksek, diğeri fizik gücü ve gol vuruşları ile etkili.

Maçın dengede (1-1) olduğu dakikalarda 2 oyuncu değişikliği oldu. Simao çıktı Necip girdi, Edu çıktı Mustafa girdi. 2 kenar forvet çıktı 1 süpürücü ve 1 kenar forvet girdi.

Şablon bozuldu mu?
Hayır!

Veli Kavlak görevini Necip Uysal’a bırakarak kenar forvet pozisyonuna kaydı. Böylece 57. dakikadan itibaren Beşiktaş, biri; seri, hızlı ve gol vuruşlarıyla etkili, diğeri; teknik kapasitesi ve mücadele gücü yüksek 2 kenar forvetle (inatla) oynamaya devam etti.

72. dakikada (Beşiktaş 2-1 mağlup ve gole ihtiyacı varken) temposu düşmeye başlayan Ernst çıktı, tempo kazandıracağı umulan Holosko girdi. Bu dakikadan itibaren bu sabaha kadar Carvalhal’in orta sahayı boşalttığı ve boşladığını dinledim, okudum, duydum. Yüksekçe bir yere çıkıp “durun vurmayın göründüğü gibi değil hiçbir şey” diye bağırasım geldi. Değişikliklerin hata olup olmadığına girmeyeceğim. Öznel açılardan bakabileceğimiz bir konu o. Ancak orta sahayı boşalttığı tezlerine tüm diasporamla karşı çıkarım. Holosko girerken işaret ve orta parmaklarını ileri-geri oynattı. Bu sırada Veli Kavlak ile göz gözeydi. Ernst’in boşalttığı bölgeye Veli, Veli’den boşalan alana Holosko kaydı.

Orta saha 3’lü yapısını dolu dolu devam ettirdi.

Bununla birlikte;

Veli, Ernst’e, Holosko, Veli’ye nazaran daha hücumsever oyuncular olduğu için, son 18 (yani 24) dakikaya girerken Beşiktaş’ın hücum karakterinin ortalaması yükseldi.

Yarım sezon izlediğim Carvalhal’in hatasıyla, doğrusuyla, konuşabileceğimiz / tartışabileceğimiz, aynı fikirde olacağımız, olmayabileceğimiz, saha içi (biraz da saha dışı) uygulamaları elbette mevcut.


Buna mukabil duran top üzerine 2 bilimsel makalesini okuduğum, bitirme tezini; “futbolcuların zihinsel ve fiziksel dinlenmeleri” üzerine yaptığını öğrendiğim Carlos Carvalhal’in matematiksel düşünce ve doğrularını izlemekten zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Beşiktaş Teknik Direktörü kesinlikle duygularını taktiğine yansıtmıyor ve yaptığı tüm değişiklikler futbol cebiriyle açıklanabilecek zekice formüller. Bu kadar mantıksal bir kurgunun sonucunu aldığında da bastırılmış tüm duyguların, binlerce yıldır uyuyan volkanlar gibi bir anda patlaması ve saçılması tabii olduğu kadar güzel de…

Yakup Sabri İNANKUR

24 Ocak 2012 Salı

Pepe! Oğlum Senin Formanı İstemiyor


Valerenga maçının meşhur babası geldi aklıma. Konsept değişik olsa da tema temelde aynı.

Baba, oğul ve kutsal futbol üçlemesinin beceriksiz havarilerine / günahkârlarına duyulan isyan / öfke.

Kitabı olmayan bir dinin yazılı olmayan şeriat hükmü: “Pislik olmayacaksın, pis oynamayacaksın”

İspanyolca meali: “Mi hijo no quiere tu camiseta” yani; “Oğlum senin formanı istemiyor”

Koyu Real Madrid mezhebine mahsup kişilerce Pepe’nin afarozu istenmekte. “Padre” Florentino Perez’in dudaklarına bakıyoruz artık.

Çünkü eğer futbol bir afyonsa, Messi’yle, Ronaldo’yla, Xavi’yle, Benzema’yla, Iniesta’yla, Mesut’la tatlı tatlı uyuşmaktan keyif alan 500 milyon insanın, kafa açan Pepegiller familyasına ihtiyacı yok.  

Yakup Sabri İNANKUR

Foto media.zenfs.com'dan alınmıştır.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Beton Zeminlerin Zulmü


Yanlış anlaşılmasın (özellikle rantın çamuruna bulanmamış) tribün gruplarına büyük saygım var. Bununla birlikte hiçbirisi Es-Es Bandosu kadar eğlenceli, samimi ve oyunun içinde değil. Kendi renklerine destek vermenin, karşı renklere mutlak suretle dışkı atmak olmadığını dosta (varsa düşmana da) gösteriyorlar. Bu nedenle ağızlardan dökülen nahoş kokuları değil, ellerinden dökülen pek hoş melodileri ruhumuza çekiyoruz.

Tribündeki vadi cenderesi Galatasaray’ın futbolunu daraltmak için çınlıyor olsa da, saha şartları 2 takım için de aynı cendere acısıydı.

Melih Şendil’in “Lisede top oynadığımız beton zemin” şeklinde teşbihlediği bu şartlar Fatih Terim’e 1 kalabalık orta saha (ve 1 eksik forvet), Ersun Yanal’a 2 kesici orta saha (ve 1 eksik oyun kurucu) şeklinde sirayet etmişti.

Ersun Hoca soyunma odasından  “ilk hedefiniz Galatasaray sağıdır” emriyle uğurlamış oyuncularını. Volkan Yaman, Tello, Dede, hatta Kamara ısrarla Sabri’nin üzerine çullandılar. Galatasaray kaptanı belli ki rakip avcıların zayıf halka olarak seçtiği bir yavru aslan niteliğindeydi.

Eskişehirspor ataklarının yarıdan fazlası o taraftan geldi. Ancak gerek Tello’nun karavana ortaları gerekse Ujfalusi-Semih A.Ş.’nin Batuhan Karadeniz’in indirdiği tüm topları zimmetine geçirmeleri Es-Es Bandosu’na gol zili çaldırmadı. Yine de Eskişehirspor’un oyunu sürekli sola taşıması, Galatasaray’ın en etkili olduğu / oyun kurduğu, bölgeye (yani Galatasaray’ın soluna) topun gitmemesine, dolayısıyla Galatasaray’ın hücumda etkili olamamasına sebep oldu.

İşte o garip “Kazım’ın sağ bek olması” kararının açıklaması burada.

Terim orada Sabri’nin defansif yönlü bir başarısının olmadığını gördü (Sarıoğlu 1 top çalma, 9 isabetli pasla oynadı). Eskişehirspor’un oradan pek becerikli hücumlar yapamadığı zaten açıktı. O kanadı işler hale getirmek için topu kullanabilen, dikine gidebilen bir oyuncu kullanmak istedi. Oyuncunun savunma yönündeki zayıflığı mevcut durum sebebiyle göz ardı edilebilirdi.

Teoride mantıklı bir sonuca ulaşan Kazım denklemi, pratikte Galatasaray hücumuna beklenen katkıyı yapamadı. Önce zemin, sonra Sercan Yıldırım’ın gol bölgesi yerine kenarlara yaptığı savruk driblingler Galatasaray hücumunu iyiden iyiye dengesizleştirdi. Eskişehirspor’un 1 puanın sıcaklığını kucaklamaya niyetlendiği, Galatasaray’ın baskı kurmak istediği son 20 dakika ise öğle teneffüsü futbol şölenine döndü. 3-5 kişi hariç herkesin topun peşine düşmesi, anlamsız noktalara yapılan koşular, gereksiz yerlerde atılan şutlar, bazen dövercesine pres, bazen herkesin topu bıkkınca izlemesi, alabildiğine bir karmaşa…

İki takımın oyuncuları da, teknik kurmayları da bu hengâme için zemini suçlamakta. 

Demek ki lisede yaptığımız harala gürele maçların yegâne suçlusu o beton zeminmiş onu anladık. Hala krampon teknolojisinin, kundura teknolojisiyle eş değer olması da 21. yüzyılın insanlık ayıbı olsun.

Yakup Sabri İNANKUR

19 Ocak 2012 Perşembe

Pepe’nin Özrü!



Özür diledi Pepe.

Kabahatinden büyük demeye dilim varmıyor, elim de gitmiyor. Bu kabahat yığınından daha büyük bir şey görebileceğimizi sanmıyorum. Gerçi dün geceki kusursuz şaheseri aksesuarsız yalın durmuştu zaten. Buyrun size tüy tadında bir özür.

“ Dünkü hadisenin istemeden olduğunu belirtmek istiyorum. Bununla birlikte eğer gücendirdiysem Messi’den özür dilemek istiyorum. Bütün yaptıklarım takımım ve camiam içindi. Tüm kalbimle ve ruhumla oynadım. Meslektaşımı incitmek gibi bir maksadım yoktu”

Öncelikle dünkü hadise gayet bilerek ve isteyerek oldu. Çaktırmadan ama hesap ederek ele doğru attığı adımı  insanların anlayamayacağını düşünmek dün akşam ki oyunu! kadar terbiyesizce. 500 milyon insanı aptal yerine koymaya çalışmak da en son George W. Bush’a nasip olmuştu.

Messi’den özür dilemek istediğini belirtmiş ancak şarta bağlamış; “eğer gücendirdiysem”. O pozisyonda Messi’nin parmakları kırılabilir ya da çıkabilirdi “eğer” tam o esnada yerden kalkmak için sol elini destek yapsaydı. Eminim o zaman çok gücenirdi. Şimdi ise kızgın olduğunu düşünüyorum, tıpkı bizler gibi.

Son olarak kalbiyle ve ruhuyla oynama kısmı… Benim favori bölümüm! Kalp ve ruh dün akşam bazı takım arkadaşlarında ve tüm Barselona takımında fazlasıyla mevcuttu. Kimse çirkefleşmedi, en azından bu denli. Ayrıca eğer bir kalbin varsa, futbolun en nadide çiçeklerinden birinin üzerine basmak yerine, elinden tutup kaldırmak niyetiyle gidersin o bölgeye.

Özür şöyle birşeydir: “Yaptığım herşeyden pişmanım. Başta Messi ve Barselona olmak üzere, kendi takım arkadaşlarımdan, taraftarlardan ve bizleri izleyen milyonlardan özür dilerim” Kalbi olanlar için bu minvalde cümlelerdir aşağı yukarı.

 Pepe’nin özür metni ise benim dekoderimden geçip algı mahkememe şunu haykırmaktadır. “Hiçbir şey için üzgün değilim. Dün geceye yine dönsem aynı şekilde davranırdım. Haftaya zaten -hocam bana şans verirse- yeni şovlarımla karşınızda olacağım. Şimdi cehenneme kadar yolunuz var”

Bilmukabele Pepeciğim bilmukabele…

Yakup Sabri İNANKUR

Barselona: İnancıyla, Tutkusuyla, Ruhuyla


Size Avrupa’nın en kısa boy ortalamasına sahip takımının, aynı zamanda kornerden en az gol yiyen takımı olduğunu ve hatta bununla birlikte kornerden en çok gol atan ilk 3 takım içinde olduğunu söylesem bana inanmayabilirsiniz. Ancak hepiniz Barselona’ya inanırsınız. Onları bu denli mükemmel yapan da inanılmazları, inanılır kılmak…

XavIniesta ve Messi’nin yüksek pas oranı ağızların ve kalemlerin balıyla futbol sohbetlerine döküledursun, bendenizin ilgisini Barselona’nın passız felsefeleri daha çok çekmekte.

Dün akşam Hamit’in, Ramos’un, Coentra’nun, (futbol bataklığı) Pepe’nin üzerinden uça uça giden top, Puyol’un uçan alnıyla buluştuğu anda sadece maç değil, aynı zamanda Kral Kupası da, Madrid topraklarından uçmuştu kanımca. Barselona’yı sadece koca bir pas demetinden ibaret gören Mourinho, belli ki yan top dikenlerini budamayı düşünmemiş ya da unutmuştu. Tam rakibi eline aldığını sandığı anda da batan dikenler yüzünü buruşturdu haliyle.


Daha önce yazdığım Barselona-Milan maçı yazısında Barça savunmasının hava topu hadisesinin, başarılarının gizli eli olduğundan bahsetmiştim. Rakip takımlar yerden akamadıkları Barselona kalesini zaman zaman havadan bombalamaya çalışıyorlar. İçeri gönderdikleri ortalar çoğunlukla Pique yerine Puyol’un üzerine doğru iniyor. Mantıklı görünen bu durum aslında büyük bir hata. Carles Puyol her 100 hava mücadelesinin 71’inden “alnının” akıyla çıkıyor. Kendisinden 14 santim daha uzun Pique’ye göre 16 puan daha fazla. Bu üstünlüğü hücumda da bariz bir şekilde, dün akşam da tatbik ettiğimiz üzere, ortada. Rakip savunma Pique ile uğraşırken, kaptan; zamanlama, doğru yere koşu ve zıplama dallarında açık öğretim ihtisas yaptırıyor. Boyu ve yaptıkları ile orantıladığımızda hava toplarında dünyanın en etkili oyuncusu olduğunu söyleyebilirim. En son; Capello’nun yangında ilk kurtarılacak listesinin başındaki Panucci’de bu denli hava komboları izliyorduk. İlginçtir Panucci de kariyerinin ilk safhalarında sağ bek idi.

                                                    NEDEN HAMİT?

Maçtan önce, 11 isme bakarak hocanın kafasında hangi tilkiler hangi istikametlere voltalar atmakta anlayabiliriz. Real Madrid orta sahası 2 kesici (1 kesici, 1 biçici de denebilir), 1 de defansif oyun kurucudan oluşuyordu. Barselona pas sağnağının en şiddetli olduğu orta saha ile savunma arasındaki hatta, Mourinho kalabalıkların şiddetine güveniyordu. Merkezi kuraklaştıran bu düşünce tarzı golü kenarlara bırakmak zorundaydı. Bu nedenle bekler orta saha özellikli oyunculardan oluşmalıydı. Top yapabilen, dikine gidebilen, topu oyuna hızlı sokabilen anlayıştaki ayaklarla, Ronaldo ve Benzema’nın önündeki geniş alanlar Madrid skor tabelasını bereketlendirebilirdi.


Görevini iyi yaptı Hamit Altıntop. Sıkı bir gümrük memuru gibiydi. 12 kez Iniesta ile göğüs göğüse geldi ve bunların 8’inde vize vermedi. Ancak 4 kaçak girişe engel olamadı. Iniesta bu sefer de Casillas ve direklerin ortak operasyonuyla püskürtüldü. 2. golde hata pastasından bir dilim de O’nun payına düştü. Fakat dikkatle incelenirse maç boyunca O’nun yardım çığlıklarına uzak kalan Ronaldo’nun, bu pozisyonda da bomboş Abidal’e koşmak yerine, ters istikamete (anlamsızca) hafif tempo yürümesiyle bu acı pastanın servisine “yardım” ettiği görülmekte. Tabii şef Messi’nin zekâsı creme de la creme lezzetindeydi her zaman olduğu gibi…

                         

                                           KİRLENMEK ÇİRKİNDİR: PEPE

Neler yaptığını anlatacak da, tartışacak da değilim. En nefret ettiğim, en sahada görmek istemediğim futbolcular çukurunu tek başına dolduracak kadar büyük bir bataklık Pepe.
Modern dünya futbolunun Yesiç’i. En güzel duygularımızın katili…

Ciddi anlamda şunu merak ediyorum; soyunma odasında arkadaşları "senin derdin nedir amigo" demiyorlar mı? Mourinho Pepe’yi savunacak mı? Hatta Real Madrid yönetimi bu terbiyesiz adamı hala kulüpte tutacak mı? Butragueno, Hugo Sanchez, Hierro, Raul, Guti, Casillas ile öğrendiğimiz Madrid'in, Pepelerin çizgisinde anılır olmasının da son yıllarda antipatiklik denizinde kulaç atmasının da tek sebebi var. Balık Florentino Perez’den kokuyor. Korkarım yakında Real'in "efendi"leri de bu değişimden nasibini alacak. Xabi Alonso dün bunun sinyallerini verdi. Bilirsiniz, tüm renkler hızla kirlenirken birincilik beyazın olmuştur her zaman. Bu kir Casillas’a ulaşmadan Bernabeu’da “Yeter Florentino Perez Yeter” sesleri duyarız umarım. 


                                                 VE BARSELONA

Herşeyin bir fiyatının olduğu, hiçbirşeyin bir değerinin olmadığı günlerdeyiz. Arap Şeyhleri, Rus Milyarderleri ile kurumsal bir sektör kadar renkli ve insancıl bir palyaçoya dönüşmekte futbol. Çoğu zaman sıkıntı kıskacının tuttuğu ruhumuz maçı ancak gözleriyle takip ediyor. Çünkü aklımız mekanize bir kas yığınını izleyip sindirmeyi kabul etmiyor.

Böyle bir dönemde, böyle bir piyasada, paranın satın alamayacağı ruhlarla, futbola anlam katan bir Barselona olduğu için dünya futbolunun ne kadar şanslı olduğu gelecek nesiller anlatacak. Çünkü bugünden yarının futbolunu oynayan Barselona, ölmeye yüz tutan futbola yarın bir nefes daha hayat verecek.

Yakup Sabri İNANKUR


17 Ocak 2012 Salı

Semih’im Sana Söylüyorum, Gencim sen anla


Çince’de “kriz” kelimesinin aynı zamanda “fırsat” anlamına gelip gelmediği hakkında sağlam bir malumatım olmamasına karşın, krizin; Türk Futbolu için nasıl bir fırsat cenderesine dönüştüğüne ilişkin somut gözlemlerim mevcut.  

Ekonomik kriz, her yere uzanan çirkin kollarıyla tüm nakit akışlarının ağızlarını tıkarken, Türkiye yavaş yavaş içinde yaşayanların nefes alamadığı, gitgide kuraklaşan bir göle dönmüştü. Bu kuraklık futbol kulüplerini de pek tabii vurmuş, transferler bir kenara dursun, kulüpler eldekileri satıp kaynak yaratma peşindeydiler.

Tam 11 yıl önce Serdar Bilgili yönetimindeki Beşiktaş, o zamanki teknik direktör Christoph Daum’un tabiriyle “şampiyonluğu satan” bir hamle yaptı.(Bu tarihten 3 yıl sonra söz konusu tabiri, caiz yapıp yapmadıkları hala zihinleri kaşırken bu kez Daum bu duruma ses çıkarmayacaktı…) Real Sociedad kulübü ile Genç Nihat Kahveci için 5 milyon avroya anlaştılar.  

Beşiktaş’ın çocuğu Nihat Kahveci’nin gitmek gibi bir niyeti yoktu. Dönem yöneticilerince “Döner Beşiktaş’a başkan olursun oğlum” diyerek zorla ikna edilmiş, büyüklerince kandırılmış bir çocuğun mahsun ifadesiyle havaalanından bizlere el sallamıştı.
  
Ağlayarak ve ağlatarak giden Nihat Kahveci, sonraki 8 yıl boyunca yüzümüzü güldürmüştü. Sadece Beşiktaşlılar’ın değil, tüm Türk futbolseverinin takdir ettiği heyecanla izlediği bir figür haline dönmüştü. 2003’te şampiyonluğu son maçta kaybettiğinde kendi takımımız şampiyonluğu kaybetmiş kadar üzülmüştük Real Sociedad’a. Altın Top’a aday gösterilmesi, gerçek Ronaldo ile birlikte La Liga’da en çok gol atan yabancı olması gibi daha önce tatmadığımız gururlar yaşattı.


Bazen düşünürüm, Nihat kalsaydı buralarda nasıl olurdu, neler olurdu?

Dünya O’nu şimdi olduğunun yarısı kadar tanır mıydı acaba?

Ne kazanırdı Beşiktaş’ta?

Yahut da Beşiktaş’ta ne kadar kalırdı?


Bunları bilmeye imkânımız olmadığından tecrübelerimiz doğrultusunda benzetme ve akıl yürütme yapabiliriz ancak. Nihat’ın bavul toplamasından 1 yıl önce; Nihat yaşında Avrupa’ya açılmayan / açılmak zorunda kalmayan Tugay Kerimoğlu, 30 yaşına gelmiş ve ıslıklar eşliğinde yönünü Dolmabahçe’ye çevirmişti ilkin. Sonra Beşiktaş formasıyla yapamayacağını anlayıp futbolu bırakma kararı almıştı.

Daha sonra yaşlı Tugay’ genç Nihat gibi Avrupa’nın kalbürüstü bir takımına sessiz sedasız gitti. 6 yıl sonra Sir Alex Ferguson “10 yıl daha genç olsa O’nu alırdım” diyecek, hocası Mark Hughes ise “Alamazdı, çünkü Tugay o zaman Barselona’da oynardı” diye cevap verecekti.

Geldiği yol ayrımında emeklilik yerine Avrupa yazan tabela yönüne sapmasaydı Tugay, Galatasaray tarihinde 10 yıl hizmet vermiş “herhangi bir iyi oyuncu” kadar hatırlanacak ve sevilecekti. Avrupa’ya giden Tugay ise 10 yıl boyunca yaptığı hizmetten sonra hem Galatasaray’ın hem Türkiye’nin medar-ı iftiharı haline gelen bir isim oldu.


Tugay ve Nihat İstanbul’un “güvenli” sınırlarında kalsa 30 küsür yaşlarında benzer sonları paylaşacaklardı.  



Her giden Meksika Dalgası yaptırmadı tribünlere elbette. Arif Erdem, Hami Mandıralı, Fatih Akyel, Elvir Baliç gibi tutmayanlar da mevcut, Sinan Kaloğlu, Cenk İşler gibi sessiz sedasız orada kalanlar da…


Yahut da Gökdeniz Karadeniz, Tayfun Korkut gibi buralarda hakettiği takdiri görmeyip, oralarda hatrı sayılır prestije sahip olanlar da oldu.

Sonuçta sonları Avrupa kapısına burun kıvıran bir (gol kralı) Okan Yılmaz olmadı. Dönüşleri çoğunlukla yine bir büyük takıma oldu.

Tuncay Şanlı giderken Fenerbahçe’nin sembol ismi olduğundan dem vuruldu, orta sınıf bir takıma gittiği için transferi küçümsendi. Doğru; Tuncay Fenerbahçe’den daha küçük bir isme, daha küçük bir paraya gitmişti ancak herkesin atladığı bir durum vardı. Arsenal, Liverpool, Man. Utd. Tottenham, Chelsea gibi devlerle en az 2’şer kez karşılaşma olanağı yakalamıştı Tuncay. FA Kupası, Lig Kupası, Süt Kupası…vs derken bu rakam artacaktı. Kendini Giggs, Terry, Vidiç, Lampard, Fabregas, Scholes, Gerrard, Cristiano Ronaldo gibi isimlerle sınayacaktı. Oysa daha büyük Fenerbahçe’de, daha büyük paraya kalsa bu takımlarla / bu isimlerle yılda 2, en fazla (takımın en başarılı durumunda) 2 kez daha karşılaşacaktı.

Görüşü, tekniği, zekası, mentalitesi, kısaca futbolu burada olamayacak kadar gelişecekti.

Genç oyuncularımız taraftarın "Gerçek Galatasaraylı / Beşiktaşlı / Trabzonlu / Fenerbahçeli” sloganından sıyrılmalılar. Özellikle yaşları 23-25 arasında hem olgunluk hem gelişme sınırındayken hem kendileri hem de Türk Futbolu için gidip gelişmeliler. Buranın çapı belli, ne kadar büyüyebilirsin ki? Arda Turan tam zamanında kaçtı/gitti. Burak Yılmaz’ın bu sezon sonunda müsaade istemesi lazım.

Buradaki fazla para ve rahatlığın cazibesini anlıyorum. Lakin orada da asgari ücrete oynamayacaklar. Yapmaları gereken 7-8 sene sıkmak. Emeklilik yaşı 58 ve 60 olan bu ülkede o 7-8 yıllık “çalışma süresinin” muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin ömrü boyunca biriktireceği paradan fazlasını getireceği de aşikâr.

Benim için Türkiye'nin en iyi golcüsüydü Semih Şentük. Nobre ile kıyasa dahi konmamalıydı. En önce duygusal davrandı. İnkar edemeyeceğimiz biçimde parayı+rahatı seçti, bugünkü durumdan kendi mesul maalesef. Kısaca; bugün Mersin'e gitmem dememek için 3-4 yıl evvel "Deportivo'ya gideceğim" demeliydi.

Bugün Fenerbahçeliler Stadın isminin Lefter Küçükandonyadis olarak değiştirilmesini tartışırken belki onların torunları birgün “Lefter Küçükandonyadis” Stadı’nın yedek kulübesinin isminin “Genç Semih Şentürk Yedek Kulübesi” olarak değiştirilmesini tartışacaklar.

Semih’in Fenerbahçeliliği’ni değil, verdiği kararları sorguladığımın altını çiziyorum. Bundan sonraki kararını verirken duygusal olmamalı. Zira Genç Semih'in gitmek istemediği Mersin İdman Yurdu; 32 yaşındaki yaşlı Nobre'yi parlatıp Fenerbahçe'ye "yeniden" gönderen takım.  



Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...