3-2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3-2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2013 Pazartesi

100 Yılın Hikayesi


Türk futbolunun iki kristal kadehi, tarihi bir şerefe için tarihi bir sahnede (umarım) son kez buluştular. Bilhassa son 10 yılda Beşiktaş-Fenerbahçe maçlarının hikayelerinden kalın bir kitap çıkar: Almeida’nın kafa vurduğu yerde, işte şimdi Sow kafa vurmuştu, Necip’in kendi kalesine attığı yerde bu kez Kuyt vardı, Ferrari rakibine serseri bir dirsek vurup can almıştı, Niang’ın centilmen ayak üstü can verdi, Alex ve Gökhan Zan yoktu aynı ceza sahasında, Sow ve Sivok vardı ve 90 artıda Fenerbahçe’nin 10 numarası Tuncay susturmuştu herkesi, Beşiktaş’ın 10 numarası Olcay coşturmalıydı.

Bu son 10 yılda Fenerbahçe Beşiktaş’a -çoktan aza doğru- kornerden, Alex’in kafasından ve bekleneni veremeyen forvetlerinin aşırtmasından gol atıp durmuştu. Alex gittikten sonra ikinci sorun, Gökhan Zan gittiğinden beri üçüncü sorun çözüldü. İlk sorunun çözülmesi için ise Gökhan Gönül’ün Fenerbahçe’den ve/veya ön direkten ayrılmasını bekliyor Beşiktaşlılar. Dün tüm Fenerbahçe kornerleri yine goldü: Bir tanesi kanunen, bir tanesi vicdanen, bir tanesi de çizgiden... İlk golde (ikisinde de) arka direk çoğu zaman olduğu gibi bomboştu. Son golde ise doluydu. Bu ayrıntının nelere yol açtığını hepimiz tecrübe ettik.  

Korner maharetleri bir kenara Fenerbahçe’nin Beşiktaş solunu darmaduman etmesi sadece Gökhan Gönül’ün ülkenin en iyi, Avrupa’nın en iyi beklerinden biri oluşunun değil, önünde Kuyt gibi bir ciğer ve zekanın da varlığının doğal bir sonucu. Kuyt mekanik ve matematiksel; durmak bilmeyen bir dozer gibi Gökhan’ın önüne kanallar açıyor. Gökhan ise zarif ve pratik; su gibi doluyor boşluklara, dostuna hayat hasmına dert veriyor. Adaşının yarattığı selde boğulan Süzen takımı da boğmaya başlayınca Aybaba sahaya sırtını çevirdi ve yaş ortalaması 24 olan kulübesine baktı. 700.000 TL’lik servetle mutlu mesut Belediye kadrolarında emeklilik beklemek varken, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının altında bir meblağaya Beşiktaş’ı yeğleyen Emre Özkan’ı gördü.  

Maç da burada döndü.

Beşiktaş savunmasına Emre Özkan ile beraber ters kademe, isabetli orta ve adam kovalama eklendi. En zayıf yer, yeterli bir hale yükseltildi, lanetli dakikalara yaklaşırken.

70’den sonra Beşiktaş çok puan kaybetti İnönü’de. Rakibinden skor ve adam fazlası olmasına ragmen hem de. Aykut Kocaman da bunun farkındaydı, 70’de motoru açmak istedi. Caner sola, Topal prese geçti. Fenerbahçe merkezde 1 kişi azaldı, gözünü kenarlara dikti. Kocaman’ın bildiğini, Aybaba da biliyordu, Veli Kavlak son derece iyi bir maç, sıkı bir yorgunluk ve sarı kartla kenara geldi. Oğuzhan ile rest dedi Samet Hoca. Elindeki tek ofansif  gücü kullandı. (Sinan Kurumuş’u henüz ofansif güç olarak düşünmememi bağışlayacağınızı biliyorum.) Beşiktaş merkezi bırakmamaya kararlıydı. Artık daha yetenekliydi o bölgede. İbrahim Toraman dahi göbeğe koşular yapmaya başladı. 

Filip Holosko’nun 12 km, Olcay Şahan ve boğazlı kazağının 11.5 km üzerinde koştuğunu biliyorsunuz. 2 kenar forveti kova kova ter boşaltırken, rakip beklerin de aynı sayıda kovayı doldurmaları gerekir. Aksi halde önce merkez ortasaha kuvvetleri yardıma gelir, onlar yorulduktan sonra stoperler kenara kaymaya başlar. Elinizde nur topu gibi dikine boşluklar bulabilirsiniz. 

Gökhan yorulmuştu, Egemen ve Bekir ilerdeydiler, kartlıydılar ve yavaştılar. Fenerbahçe’nin en zayıf olduğu noktaya koşacak kuvvet ve yürek Olcay’ın, onu besleyecek bilek ve zeka Niang’ın, sevinç ise milyonlarındı.

100 yıllık hikaye böyle bitmeliydi. 2 takıma da teşekkürler ve tebrikler. Artık gıcır gıcır bir statta, yeni kahramanlarla eski hikayeye kaldığımız yerden devam ederiz.

Yakup Sabri İNANKUR

19 Eylül 2012 Çarşamba

Real Futbol


Kelimelere bol keseden kifayet dağıtsak dün geceyi anlatacak şık bir kıyafet bulamazlardı kendilerine. Ne teşbihler, ne sıfatlar bu uğurda tepetaklak düşerlerdi paragraflardan.

Mourinho klasik ‘kesici-pas dağıtıcı-oyun kurucu’ üçgeninin iç açılarını değistirdi. 2 kesici 1 pas dağıtıcı ile City orta sahasını boğmayı amaçladığı açıktı. Amma ve lakin City ortasahası zaten boğulmak derdinde değildi. Barry’nin görevi oralarda boy göstermek ve partneri Toure’ye gizli forvet kontenjanında yer açmaktı. Toure'yi meşgul edecek Ozil, Modric sahada olmadığı için Fildişili at koşturdu Madrid illerinde. Ronaldo'yu kıskandıran driblinglerle hem de. Geride beklemek zorunda değildi zira. Buna Silva’nin ‘modern 10 numara’ futbolu da destek çıkınca 2-3 pasta Ispanyol kalesini görmeye başladı Ingiliz ekibi. Çok savunma yönlü oyuncu koymak, kaleyi sağlama almak demek değil. Rakibin hücum gücünü kırmak önemli olan. City’nin en etkili oyuncusu Toure. Onu geride beklemek deparlarıyla karşı karşıya gelmektir ki, öyle bir momentumu durdurmak için duvar örseniz kafi gelmez. Zaten Essien de Khedira da hücuma çıkmakta zorlanan oyuncular. Böylece Madrid’in gol umudu adaklara ve şutlara kaldi. Ozil ve Modric oyuna dahil olduktan sonra Real’in rakip kaleyi ablukaya alması elbette tesadüf değildi bu yüzden. Tam bu dakikalarda Di Maria’nın Cruijff-Baggio karışımı isyan deparları ve pasları başladı. Maçın kan dolaşımı hızlandı.
Defansif forvet kavramı bizim için olumsuzdur, Nobre sağolsun. Halbuki Tevez mükemmel bir defansif forvet örneği. Dzeko'yu boşa çıkaran O'nun presleri. Dzeko boşa çıkınca bir dünya markası Casillas bile terse yatabiliyor. Ancak futbol kısa yorgan gibi. Ayakları kapatsanız göğsünüz, göğsünüzü kapatsanız ayaklarınız açıkta kalıyor. Silva’nın oyundan çıkışı Marcelo’nun önünü açtı. 10 dakikada Mancini bu tehlikeyi sezip orayı Zabaleta ile tıkamaya çalıştı ancak nafile! Ispanyol sağ bek ısınana kadar maç bitti. Dahası Real’in açılış ve kapanış golü o bölgeden geldi.
Ronaldo %100 pas yüzdesi ile oynadı. 54 pas 54 isabet. Son dakikada golü atıp maçı aldı. Insan 1.5 saat yerinde otursa hata yapar. Insan diyorum tabii. Mactan sonra Mourinho ‘Sahada hayvanlar gibi mücadele ettik’ derken kesinlikle haklıydı.
22 ‘hayvan’ 1 topun peşinde hercümerc ederken hatalarıyla, sevaplarıyla, mücadelesiyle ve burun farkıyla gerçek futbolu iliklerine kadar yaşamak da insana kendini kral gibi hissettiriyor.
Yakup Sabri İNANKUR

27 Şubat 2012 Pazartesi

Herşey Sahte Melo Gerçek


Dün akşam açıkça gösterdi ki; Türk Futbolu’nun (hatta dünya futbolunun) 4-3-3 denilen (ama uygulamada 4-5-1 olan) dizilişten mümkün mertebe uzak durması gerekiyor.

Atılan 5 golün 4’ünün takımlar 4-4-2 oynarken gelmesi sürpriz ya da tesadüf değildi. Hatta oyunun güzelleştiği anların da hocaların 4-3-3’den (yani 4-5-1’den) vazgeçtiği bölümlerdi.

Süper Lig’de tüm takımlar 4-3-3 (aslında 4-5-1) oynuyor. Ligimiz zaten sert iken bir de üzerine göbekte 2 hatta 3 takoz barındıran takımların sayısı bir hayli fazla. Orta yuvarlağa sığışmaya çalışan 6 kişinin mücadelesi futboldan çıkıp kör dövüşüne dönüyor ve maçlar bu yüzden çoğu zaman ruhumuzu sıkıntı kıskaçlarıyla esir alıyor.

Eğer hakkını verebilseler sahaya hakim olma ve topla daha fazla oynamak için tasarlanan 4-3-3 gözümüzü okşayan bir futbolu önümüze koyar. Bunun için ilk şart 2 adet kenar forvet!

Riera, Simao ve özünde Engin, Quaresma kanat oyuncuları. Bildiğimiz eski model, hızlı, teknik, taç çizgisine bitişen, önündeki bekin belini kırıp penaltı noktasına orta yapan sınıf. Leonardo, Giggs, Ginola, Zenden bu sınıfın son aristokratları. Elimizde Giggs kaldı yadigâr. Modern futbol bu tarz oyunculara yeni bir misyon yükledi ve altyapı eğitimleri bu misyonla evrildi. Yeni göreve “kenar forvet” ismi yakıştı. Kenar forvetler (genelde) ters ayaklarıyla kanatlara yerleşiyorlar. Solaksa sağ kanada, sağaksa sol kanada... Çünkü görevleri rakip savunmanın göbeğine dalmak. İleri 3’lü bir mızrak başı gibi daralan üçgen bir yapıda, rakip savunmanın karnını yarmakla / yıpratmakla görevli. Mızrağın sapını, arkadan şok prese gelen orta saha oyuncuları oluşturuyor. Onların görevi 3’lünün deldiği boşluklara saldırmak ve kaptırılan topları çabucak geri kazanıp akına (savunmayı delmeye ve yarmaya) devam etmek.

Elimizdekiler (Stoch, Ambarat gibi azınlık hariç) kanat oyuncuları olduğu için hedef santraforlar yalnız kaldığı gibi, orta sahada da bir tatsız tutsuz (zaman zaman ruhsuz) bir tango izliyoruz.

Terim’in Galatasaray’ı, sakatlıklar sonucu dengesi bozulan Beşiktaş savunmasını Necati-Elmander ikilisinin sürekli baskısı ile  yıkmaya çalıştı. Engin-Emre Beşiktaş bekleriyle “kenar forvetlerinin” bağını kopartırken, Selçuk-Melo ikilisi Gerrard-Lampard minvalinde oyun mentaliteleriyle İngiliz tarzı Galatasaray’ın (ve 4-4-2’nin), lige (ve 4-3-3’e) olan isyan çığlığı oldular.

Pektemek’in girişiyle Beşiktaş da İngilizce konuşmaya başladı. Quaresma’nın etkinliği arttı, zira özüne döndü. Ernst ve Necip oyuna ve topa daha fazla hükmetmeye başladılar. Beşiktaş rakip kaleye akmaya başladı.

Dünya futbolunda 10 numaraların yerini ‘sahte 9’lar aldı. Kanatların yerini ise kenar forvetler. Batının dizilişini aldık ama mantığını alamadık. Sahte kenar forvetler üretmeye çalıştık. 2010 Barselona’sı gibi oynamak hayalinde 1960 model Barselona olduk.

Madem kenar forvet üretemiyoruz ya da (niyeyse) transfer etmiyoruz, biz de kendi doğamıza adapte olmalıyız. Çift forvetli o güzel günlere dönmeliyiz. Kadim 4-4-2 yahut 4-3-1-2 gibi bize uyan dizilişlere geçmeliyiz. Galatasaray’a bu sezon şampiyonluğu getirecek gerçek bu. Galatasaray’ı burun farkıyla foto finişte kazandıran gerçek bu. Çünkü Galatasaray’ın sahte! 10 numarası, Türkiye’de olabilecek tüm 10 numaralardan daha gerçek.

Yakup Sabri İNANKUR

25 Ocak 2012 Çarşamba

Carvalhal’in Karakteri; Beşiktaş’ın Karakteri


Durum ne olursa olsun Carlos Carvalhal şablonu değiştirmiyor. Sahadaki Beşiktaş; 4’lü savunma, 1 defansif, 1 süpürücü, 1 oyun kurucu orta saha, 2 kenar forvet ve 1 merkez forvet düzeniyle 90, hatta 96 dakika mücadele ediyor. Tabii bu Beşiktaş’ın tüm maç boyunca aynı hüviyetle oynadığı anlamına gelmiyor. Savunmaya çekilmeyi yahut hücuma kalkmayı herkesin tek kaşını kaldırmasına sebep olan oyuncu değişiklikleri ile sağlıyor Carvalhal.

Futbolda diziliş bir yere kadar önemlidir. Daha önemli olan sistem ve mentalitedir. Bu nedenle de mevkilerde kimin oynadığı öne çıkar. Çünkü takımın karakteri bu oyunculara göre değişir.

İsmail Köybaşı da sol bektir, Tanju Kayhan da…
Quaresma da sağ açık oynar, Hilbert de…
İlk isimleri oynatırsanız  takımınızın karakteri  daha hücuma yönelik olur. İkinci isimlerse sizi daha defansif bir takım yapar.
4-4-2, 4-6-0, 3-4-3…vs hangi şablonla dizilirseniz dizilin oyun karakteriniz oyuncu karakterlerinin ortalamasıdır.

Dünkü Beşiktaş klasik 2 kenar forvetle başladı maça. Biri; seri, hızlı ve teknik kapasitesi yüksek, diğeri fizik gücü ve gol vuruşları ile etkili.

Maçın dengede (1-1) olduğu dakikalarda 2 oyuncu değişikliği oldu. Simao çıktı Necip girdi, Edu çıktı Mustafa girdi. 2 kenar forvet çıktı 1 süpürücü ve 1 kenar forvet girdi.

Şablon bozuldu mu?
Hayır!

Veli Kavlak görevini Necip Uysal’a bırakarak kenar forvet pozisyonuna kaydı. Böylece 57. dakikadan itibaren Beşiktaş, biri; seri, hızlı ve gol vuruşlarıyla etkili, diğeri; teknik kapasitesi ve mücadele gücü yüksek 2 kenar forvetle (inatla) oynamaya devam etti.

72. dakikada (Beşiktaş 2-1 mağlup ve gole ihtiyacı varken) temposu düşmeye başlayan Ernst çıktı, tempo kazandıracağı umulan Holosko girdi. Bu dakikadan itibaren bu sabaha kadar Carvalhal’in orta sahayı boşalttığı ve boşladığını dinledim, okudum, duydum. Yüksekçe bir yere çıkıp “durun vurmayın göründüğü gibi değil hiçbir şey” diye bağırasım geldi. Değişikliklerin hata olup olmadığına girmeyeceğim. Öznel açılardan bakabileceğimiz bir konu o. Ancak orta sahayı boşalttığı tezlerine tüm diasporamla karşı çıkarım. Holosko girerken işaret ve orta parmaklarını ileri-geri oynattı. Bu sırada Veli Kavlak ile göz gözeydi. Ernst’in boşalttığı bölgeye Veli, Veli’den boşalan alana Holosko kaydı.

Orta saha 3’lü yapısını dolu dolu devam ettirdi.

Bununla birlikte;

Veli, Ernst’e, Holosko, Veli’ye nazaran daha hücumsever oyuncular olduğu için, son 18 (yani 24) dakikaya girerken Beşiktaş’ın hücum karakterinin ortalaması yükseldi.

Yarım sezon izlediğim Carvalhal’in hatasıyla, doğrusuyla, konuşabileceğimiz / tartışabileceğimiz, aynı fikirde olacağımız, olmayabileceğimiz, saha içi (biraz da saha dışı) uygulamaları elbette mevcut.


Buna mukabil duran top üzerine 2 bilimsel makalesini okuduğum, bitirme tezini; “futbolcuların zihinsel ve fiziksel dinlenmeleri” üzerine yaptığını öğrendiğim Carlos Carvalhal’in matematiksel düşünce ve doğrularını izlemekten zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Beşiktaş Teknik Direktörü kesinlikle duygularını taktiğine yansıtmıyor ve yaptığı tüm değişiklikler futbol cebiriyle açıklanabilecek zekice formüller. Bu kadar mantıksal bir kurgunun sonucunu aldığında da bastırılmış tüm duyguların, binlerce yıldır uyuyan volkanlar gibi bir anda patlaması ve saçılması tabii olduğu kadar güzel de…

Yakup Sabri İNANKUR

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Zenginler Şehri Manchester

Annemle babam birlikte birşeye güldüklerinde, ne olduğunu anlamasam da ben de gülerdim. O yüzden stadyumları severim. Orada insanlar beraber ağlar, beraber gülerler. Futbolun sihirli olduğunu orada görürsünüz ve ancak orada o sihre dokunabilirsiniz.

Televizyondan izlemekle stadyumda izlemek arasında; “bakmak”la “görme”nin, “ellemek”le “okşama”nın, “dokunmak”la “hissetme”nin, “tatmak”la “tadını çıkarma”nın farkındalığı vardır. Ömür geçirmekle yaşamak arasındaki hayati farktır bu.

Dün Wembley’de olmak istememin sebebi özünde buydu. Futbola dokunmak istedim. Gözümün önünde akıp giden derbinin tadını çıkarmak istedim. Gecenin bir yarısı perişan vaziyette eve gidebilme telaşında değil, akşam yemeğinde dostlarınla futbolu konuşabileceğin bir derbi. Fanatik kulüp yöneticilerin açıklamalarıyla kirletmedikleri, taraftarların haçlı seferi kafasına sahip olmadığı, gerçek dünya kulüplerinin gerçek dünya derbisi.

Hayattan 90 dakikalığına aldığımız izni çarçur etmeyen, evelemeden, gevelemeden futbol oynayanların derbisi.

Aynı şehrin farklı renklerinden daha fazlası vardı sahada. Küresel yeni rekabet anlayışı bu. Altyapı ruhu ile transfer gücünün çarpışması. Önümüzdeki 10 yılda dünya futbolunun kaderini, ruhunu ve yapısını belirleyecek savaşın İngiltere versiyonu. Tabii ki dev olabilmek için paraya, hem de çok paraya ihtiyaç var. Sonuçta Manchester United da suyla çalışmıyor. Arkasında muazzam bir ekonomik güç var. Aradaki farkı bu gücü nasıl, ne kadar ve nereye kullandığı oluşturuyor. Sonuçta toplam olarak Manchester zengin bir şehir. Para sorun değil!

Barcelona-Manchester United düşüncesi; altyapıdan çıkan oyuncularla kazanıyor ve kazandıklarını altyapıya yatırıyor. Bir nevi yatırım-üretim bazlı, dev bir şirket, aktif bir organizma. Diğer mantıkta ise çok zengin biri geliyor, futbolu zengin oyuncular transfer ediyor. Ancak bu matematik zengin bir takım ortaya çıkarmıyor. Matematiğin suçu yok burada. Evrenin başından beri yanılmamış, basit bir oyunda hata yapacak hali yok! Gözden kaçırdığımız (daha doğrusu City, Chelsea ve türevlerinin gözden kaçırdığı) önümüzdeki açık denklem. Yatırım yoksa, üretim de yok. Üretim yoksa, kazanç da yok.

Premier League’deki sıkıcı takımlardan biri Manchester City. Ondan daha sıkıcı olan Tevezsiz Manchester City. Ama en sıkıcısı kesinlikle Mancinili Manchester City. Fizik gücüyle rakibi bozmaya –hatta dövmeye- programlı, topla haşır neşir olmaktan uzak, organizasyon sıkıntısı çeken kısır bir oyun anlayışı...

90 dakika boyunca isteyen, hücum eden, futbolun içinde olan herşeyi kullanan Manchester United, bir anda 2 gol yiyince futbolun adaletini sorguladık. Ancak 2. yarıda Sir Alex Ferguson en başta taraftarlara sonra dünya futboluna bir kez daha lezzetli bir ders verdi.

2-0 mağlupken Vidiç, Ferdinand ve Carrick’i aynı anda oyundan çıkartıp, Jones, Cleverly ve Evans’ı oyuna almanın verdiği mesajları iyi anlamamız lazım. Başarı sadece büyük isimlerle gelmez. En önemlisi nüfus cüzdanındaki yıl ne kadar yeni olursa olsun herkes göreve hazır olmalıdır, hazır hale getirilmelidir.

Sonunda yine O kazandı. O mantık kazandı. O mantık kazanacak.

Dünya futboluna Barcelona-Manchester United eksenli altyapı düzeni yön veriyor. Çok da iyi oluyor.


Yakup Sabri İNANKUR

8 Eylül 2010 Çarşamba

Durmayan “Altın” Top




Hemen alttaki yazıyı dün yazdık, sonra Belçika maçına çıktık, cuk oturdu. Bu olayı, soru-cevap şeklinde maddeleştireyim


Biz, 10 Eylül 2008’de Kadıköy’de Belçika ile Dünya Kupası Grup Eleme maçı oynadık, 1-1 bitti golü nasıl yedik?


Cevap: Orta-Kafa-Gol


Biz dün gece 7 Eylül 2010’da Kadıköy’de Belçika ile Avrupa Şampiyonası Grup Eleme maçı oynadık 3-2 bitti, golleri nasıl yedik?


Cevap: Orta-Kafa-Gol


Biz, Belçika ile tekrar oynayacağımız maçta golü ya da golleri nasıl yeriz?

Bu belli.


Peki nasıl atarız?


Altıntoplarımızla, Semih ile, Ardayla. Bindiren ve ceza sahasına indiren İsmail ile Gökhanla.


İşte futbol budur.


Duran top, kayan top, eşşek vuruşu, albatros uçuşu farketmez. Takımın güçlü yönleri vardır, zayıf yönleri vardır. Rakibin güçlü yönleri vardır, zayıf yönleri vardır. Rakibin zayıflığına gücünle saldırırken, kendi zayıflığından onun faydalanmaması için teknik direktör denen adamlar göreve getirilir. Bu adamların en temel görevi takımın güçlü-zayıf dengesini ayarlamaktır. Doğru ayarlayan başarılı olur, hata yapan kaybeder.


Kulak verelim Sun Tzu ustaya “Yenilmezlik savunmaya bağlıdır, zayıf yönlerini düşmandan gizleyebilirsen yenilmene ihitmal yoktur. Galip gelmenin olasılığı ise doğru hücumda yatar” Bizim zaaflarımızı değerlendirdiler, Onların zaaflarını da biz değerlendirdik, kulak verelim Napoleon’a “Savaşı en doğruyu yapan değil, en az hata yapan kazanır”. Sinirlerine daha hakim olan, daha az hata yapan bizdik.


Bırakalım elin Çinlisini, Fransızını 2 maçtan 6 puan çıkardık, “en rahatsız edici” rakibi de yendik ve dün de açıkça görüldü ki biz hücum takımıyız. Artık büyük önder konuşsun ”İlk hedefiniz Lehistan, İleri!”


Not: Tabi ilerlemek için taktik dışında biraz da adalet lazım.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...