Süper Lig 2012-2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süper Lig 2012-2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

Boşlukları Doldurun

Top, boş alana doğru oynanır: Boşluğa hareketlen, boşluğa koş, boşluğa pas at…  Bir oyuncu, oyunun ne kadar boşluklarına hakimse, o kadar dolu bir futbol zekasına sahiptir. Oğuzhan Özyakup Beşiktaş için bu yüzden önemli: Boşlukları dolduruyor. Son dakikalardı. Fernandes topu kaptırmış, can havliyle kazanılan topu Gökhan Süzen önündeki kalabalığa göndermiş, Holosko da her zamanki gibi adamın içinden geçmeye çalışmış ve her zamanki gibi başaramamıştı. Beşiktaş’ın solu ana-baba günüydü ve bir türlü çıkmayan top, bir türlü bitmeyen dakikalarda azap verici bir Antalyaspor atağına dönüşmek üzereydi.  Oğuzhan koştu topu aldı. Sağ kanada uzuuuuun bir pas attı. En kalabalıkta debelenmek yerine, en rahat yerde oyalanmayı seçti. Antalya’nın presi, topun sıcaklığı düştü. Hilbert’in pası biraz daha içe falso alabilse ikinci gol de gelecekti.

Oğuzhan’ın basit ve parlak futbol zekası, körelmeye yüz tutmuş hücum organizasyonlarını anında keskinleştiriyor.  İlk yarıda enlemesine oynayan Beşiktaş, Oğuzhan ile birlikte dikine oynamaya başlayınca maçı kazamaktan başka çaresi kalmadı. Olcay-Oğuzhan-Mustafa üçlüsü çimlerde yağ gibi kayarken, rakip savunmanın kalbine bir zıpkın harekatı ve kaleyi fethetme görevi yine Olcay Şahan’a düştü. Necip’ten, Olcay’a uzanan gol yolculuğunun kıssadan hissesi; sağı solu bırak, dikine oyna. Şişirme toplardan medet umma, seri ve kısa paslarına güven.

Bu sezon ilk kez savunma çizgisinin Mustafa Denizli bölgesine çekilmesi pozisyon vermemenin garantisi olamazdı. Ancak başka çare yoktu zira Diarra ile Tita, savunma arasındaki / arkasındaki boşlukları memnuniyetle doldurmaktan çekinmezlerdi. Savunma birbirine yanaşmalıydı. Ceza sahası yayı ile orta yuvarlak arasındaki her 5 metrekarede bir Beşiktaşlı oyuncu bulunuyordu. Samet Hoca akordiyon gibi daralıp genişleyen bir yapıyla oyun melodisini bestelemişti. Duruer ve Aissati topu her aldığında karşılarında ya da pas atacakları koridorlarda bir Beşiktaşlı’yı mutlaka gördüler.  Sıkıcı ve tekdüze bir maç vardı. Çünkü diğerlerinde boşlukları dolduracak zekâ, Fernandes’de istek yoktu.

“Şampiyonluk!” diye kimin bağırdığını hatırlamıyorum ama “ilk 4’e giremez bu takım” iddialarının hiç susmadığını biliyorum. Ne zaman Beşiktaş’ın futbolcusu yuhalansa, hocasına küfürler edilse, localardan küfürler, ayakkabılar, şişeler yağsa, şeref tribününde kavgalar çıksa, hep onu hatırlıyorum. Herkesin  ve herşeyin boşluğu dolar Beşiktaş’ta, Süleyman Seba’nın asla.

Yakup Sabri İNANKUR

4 Mart 2013 Pazartesi

100 Yılın Hikayesi


Türk futbolunun iki kristal kadehi, tarihi bir şerefe için tarihi bir sahnede (umarım) son kez buluştular. Bilhassa son 10 yılda Beşiktaş-Fenerbahçe maçlarının hikayelerinden kalın bir kitap çıkar: Almeida’nın kafa vurduğu yerde, işte şimdi Sow kafa vurmuştu, Necip’in kendi kalesine attığı yerde bu kez Kuyt vardı, Ferrari rakibine serseri bir dirsek vurup can almıştı, Niang’ın centilmen ayak üstü can verdi, Alex ve Gökhan Zan yoktu aynı ceza sahasında, Sow ve Sivok vardı ve 90 artıda Fenerbahçe’nin 10 numarası Tuncay susturmuştu herkesi, Beşiktaş’ın 10 numarası Olcay coşturmalıydı.

Bu son 10 yılda Fenerbahçe Beşiktaş’a -çoktan aza doğru- kornerden, Alex’in kafasından ve bekleneni veremeyen forvetlerinin aşırtmasından gol atıp durmuştu. Alex gittikten sonra ikinci sorun, Gökhan Zan gittiğinden beri üçüncü sorun çözüldü. İlk sorunun çözülmesi için ise Gökhan Gönül’ün Fenerbahçe’den ve/veya ön direkten ayrılmasını bekliyor Beşiktaşlılar. Dün tüm Fenerbahçe kornerleri yine goldü: Bir tanesi kanunen, bir tanesi vicdanen, bir tanesi de çizgiden... İlk golde (ikisinde de) arka direk çoğu zaman olduğu gibi bomboştu. Son golde ise doluydu. Bu ayrıntının nelere yol açtığını hepimiz tecrübe ettik.  

Korner maharetleri bir kenara Fenerbahçe’nin Beşiktaş solunu darmaduman etmesi sadece Gökhan Gönül’ün ülkenin en iyi, Avrupa’nın en iyi beklerinden biri oluşunun değil, önünde Kuyt gibi bir ciğer ve zekanın da varlığının doğal bir sonucu. Kuyt mekanik ve matematiksel; durmak bilmeyen bir dozer gibi Gökhan’ın önüne kanallar açıyor. Gökhan ise zarif ve pratik; su gibi doluyor boşluklara, dostuna hayat hasmına dert veriyor. Adaşının yarattığı selde boğulan Süzen takımı da boğmaya başlayınca Aybaba sahaya sırtını çevirdi ve yaş ortalaması 24 olan kulübesine baktı. 700.000 TL’lik servetle mutlu mesut Belediye kadrolarında emeklilik beklemek varken, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının altında bir meblağaya Beşiktaş’ı yeğleyen Emre Özkan’ı gördü.  

Maç da burada döndü.

Beşiktaş savunmasına Emre Özkan ile beraber ters kademe, isabetli orta ve adam kovalama eklendi. En zayıf yer, yeterli bir hale yükseltildi, lanetli dakikalara yaklaşırken.

70’den sonra Beşiktaş çok puan kaybetti İnönü’de. Rakibinden skor ve adam fazlası olmasına ragmen hem de. Aykut Kocaman da bunun farkındaydı, 70’de motoru açmak istedi. Caner sola, Topal prese geçti. Fenerbahçe merkezde 1 kişi azaldı, gözünü kenarlara dikti. Kocaman’ın bildiğini, Aybaba da biliyordu, Veli Kavlak son derece iyi bir maç, sıkı bir yorgunluk ve sarı kartla kenara geldi. Oğuzhan ile rest dedi Samet Hoca. Elindeki tek ofansif  gücü kullandı. (Sinan Kurumuş’u henüz ofansif güç olarak düşünmememi bağışlayacağınızı biliyorum.) Beşiktaş merkezi bırakmamaya kararlıydı. Artık daha yetenekliydi o bölgede. İbrahim Toraman dahi göbeğe koşular yapmaya başladı. 

Filip Holosko’nun 12 km, Olcay Şahan ve boğazlı kazağının 11.5 km üzerinde koştuğunu biliyorsunuz. 2 kenar forveti kova kova ter boşaltırken, rakip beklerin de aynı sayıda kovayı doldurmaları gerekir. Aksi halde önce merkez ortasaha kuvvetleri yardıma gelir, onlar yorulduktan sonra stoperler kenara kaymaya başlar. Elinizde nur topu gibi dikine boşluklar bulabilirsiniz. 

Gökhan yorulmuştu, Egemen ve Bekir ilerdeydiler, kartlıydılar ve yavaştılar. Fenerbahçe’nin en zayıf olduğu noktaya koşacak kuvvet ve yürek Olcay’ın, onu besleyecek bilek ve zeka Niang’ın, sevinç ise milyonlarındı.

100 yıllık hikaye böyle bitmeliydi. 2 takıma da teşekkürler ve tebrikler. Artık gıcır gıcır bir statta, yeni kahramanlarla eski hikayeye kaldığımız yerden devam ederiz.

Yakup Sabri İNANKUR

2 Ekim 2012 Salı

Bir Kaç Iyi Adam

Çiçeği kucağında teknik direktör Mircea Lucescu uçakta verdiği ilk röportajda Beşiktaş'ı 4-4-2 oynatacağını açıklamıştı. Yeni sezona dair ilk hazırlık maçı için Yunanistan’a giden 100. Yıl Kartal’ı 1 Agustos 2002’de Nikos Goumas Stadı’nda AEK önündeydi. Maç başladıktan 35 dakika sonra tabelada AEK:5 Beşiktaş:0 yazıyordu. Lucescu’nun hükmü ilk maçın ilk yarısını bile kaldıramamıştı. Savunma 4’lüsü Ali Eren-Zago-Ronaldo-Serdar arkalarına atılan her topa dönene / yetişene kadar Cordoba topları fileden çıkartıyordu. Önde ve seri paslarla oynamak isteyen takımların geri 4’ lüsü hızlı olmalıydı. Lucescu hemen Ahmet Yıldırım’ı geriye monte ederek merkez savunmacı sayısını 3’ledi. Yüksek pas isabeti olan Ahmet ve Zago takımın hücum başlangıcı olurken, Ronaldo emniyet subabı olarak arkayı toplamakla meşguldü. Böylece Beşiktaş 3-5-2 dizilen yavaş ama dikkatli hücum yapan, rakip sahaya komple yerleşen, ribaund toplayan ve rakibi boğan bir felsefeyle şampiyon oldu, UEFA Kupası’nda çeyrek final oynadı.
 
10 sene öncesini anmamın sebebi hem Beşiktaş'ın adam gibi top oynadığı son sezon olması, hem de taktiksel anlamda çıkarılacak önemli dersler bulunmasından mütevellit. Amaç önde / baskın oynamaksa ve 4’lü savunma ise idealiniz, bunu yavaş oyuncularla yapmanız mümkün değil. Her maç bol gol yeme olasılığı artar ve her zaman yediğinizden daha fazlasını atmanız mümkün olmayabilir. Hatta 4’lü savunma bazen tek yavaş oyuncuyu bile kaldıramayabiliyor. Geçen hafta Old Trafford’da dünyaca ünlü stoper Rio Ferdinand’ın dramına şahit olduk

 
Tozu dumana katan Bale, tozu yutan Ferdinand. Ferdinand’ın arkası boş zira o ‘alan’ komple kendisine tapulu. Beşiktaş geri dörtlüsünün bekleri Hilbert-Uğur standart, stoperleri Escude, Toraman (ve dahi Sivok ve Ersan) ağır oyuncular. Aatıf’ın 45 metrelik deparını topsuz koşuyla dahi kapatabilecek çevikliğe sahip değiller. Daha farklı bir diziliş denenemez mi? 3-5-2’li güzel günler yad edilse iyi olmaz mı? Samet Hoca da böyle bir arayış içerisinde sanırım. Son 25 dakika 4-4-2’ye dönme çabası olumlu. Bununla birlikte, ileride 2 uzuna bel bağlayan 1980 model Ingiliz oyunu; kenar çizgide hızlı, yetenekli, adam eksilten oyuncuyu şart koşar. Böyle bir oyuncu kadroda olmadığı (!) için Almeida sol forvete, Batuhan merkeze kaydı. Diziliş degişmedi ve Ibrahim Toraman-Hasan Türk’ün yüksek toplarından umulan medet ya taçta ya da Sivas kalecisi Borjan’ın parmaklarında eridi gitti. Aybaba da maçtan sonra ‘Kaliteli isimlerin hep iyi oynaması gerekiyor, onlar iyi oynamayınca işimiz zor’ itirafını yaptı zaten. ‘Kaliteli isim’ derken teknik kapasitesi yüksek bireysel yeteneklerden bahsediyordu. Beşiktaş takımında bu tarz oyuncu sayısı az. Nene’nin parmaklarımızın ucundan kayıp gitmesi kötü oldu. Bu yüzden kulübün elindeki bir kaç iyi adamı da dışlaması değil değerlendirmesi, hatalarıyla-sevaplarıyla kazanması mecburiyet. Devre arasında iyi adam popülasyonunu arttıran transferler Beşiktaş'ı yukarıda tutabilir. Diyor ki futbol filozofu Bill Shankly; ‘Futbol takımı piyano gibidir. 8 kişi onu taşır ve 3 kişi o lanet şeyi çalar’. Maalesef Manuel Fernandes’in yanına bir kaç sanatçı daha teşrif etmezse o lanet şeyden çıkan melodi çoğunlukla ‘Aldırma Kartal Aldırma’ olacak.
 
Yakup Sabri INANKUR

25 Eylül 2012 Salı

Heykeli Dikilecek Adamlar

Şu güzide ligimizde en saygı duyduğum teknik direktör Şenol Güneş. Her sezon öncesi takımı dağılır. Yeni takıma yeni bir ‘modern’ sistem bulur, adapte eder ve başarılı olur. Herşeye rağmen işini yapan, mızmızlanmak ve onu bunu suçlamak yerine kalitesine uygun yaşayanlar en yüksek saygıya (ve maaşa!) layıklar. 2010-2011 Trabzonspor’u Barselona esanslıydı. 34 lig maçının 27’sinde rakipten daha fazla topla oynamış, hücum yapmış ve seyir zevki en yüksek futbolu bize sunmuşlardı. O takımın pas bakanları  Jaja, Engin Baytar, Egemen Korkmaz, Ceyhun Gülselam ve başbakan Selcuk Inan kabineden ayrılınca 2011-2012 Trabzonspor’u InterMilan tarzını benimsedi. Asker disiplininde bir alan savunması, bıkkınlık veren bir sabır, bireysel sihirler, ve rakip savunmanın  konsantrasyon kaybına dayanan Bordo-Mavi umutlar Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmaya 1 direk kadar yaklaşmıştı. Bu sezon Şenol Güneş yüzünü yeniden Ispanya’ya çevirdi. Bu kez model Real Madrid. Kendi 30 metresinde iyi daralan, top çalma ve sprinter forvetlerinin önündeki boş alanlara hızlıca oynayarak 3-4 saniyede golü hedefleyen bir düşünce sistemi .  Çoğu yorumcuya gore Trabzonspor %40 topla oynama oranına sahipmiş. Ne gam… Her 1.5 dakikada Fenerbahce’nin 1 topunu çaldılar ve hücuma dönüştürmeleri 2 saniyeyi geçmedi. Bu bağlamda Xabi Alonso kılığındaki Sapara ile gayet etkili oluyorlar. Sapara’nın 11 kilometre ile Trabzonspor’un en çok koşan oyuncusu olmasının yanı sıra en isabetli pas oranına da sahip olması o görev icin ‘mükemmel’ olduğunu gösteriyor. Mesut Ozil görevindeki Alanzinho da çok sırıtmıyor aslında. Sorun Olcan-Halil bloğunda. Olcan kafasını kaldırsa da hala Trabzonspor’da oynar ancak -dün gece de dahil- daha fazla gol ve asiste sahip olur. Sapara’nın derin pasları daha onlarca kez önüne gelecek ve buna hazır olması lazım. Olcan’dan Di Maria, Halil’den Higuain olur mu? Şenol Güneş söz konusuyken olur. Avni Aker’in yanında O’nun bir heykelini görmek isterim doğrusu.
Dün gece belki ellinci kez daha gördük. Yayıncı kuruluş spikeri 'Fenerbahçe çoğalamıyor' dedi. Hayır! Fenerbahçe atak yaparken her zaman 4-5 oyuncu ceza sahası icinde ve civarındaydı. Gayet iyi çoğalıyorlardı. Ancak Sow da dahil hiçbiri Alex'in düşünce hızına yetişemiyor. Kaptan 3-4 pozisyon sonrasını hesaplarken diğerleri de bizim gibi O’nu izliyor. Diğerlerinin koşu ve sprintleri böylece anlamını yitiriyor. Alex 100 metreyi  12 saniyenin altında koşmuyor, fakat O'nun nöronlarının haberleşme hızına da diğerleri yetişemiyor. Kuyt bu yüzden önemli sari-lacivertliler için. Hücumun sadece mucadele gücünü degil IQ ortalamasını yükselterek diğerlerini daha verimli hale getiriyor.
Sergen Yalçın geçenlerde heykeli dikilen Alex’in Fenerbahçe tarihinde o kadar büyük anlamı olmadığını, heykeli dikilecek daha fazla oyuncu olduğunu belirtmişti. Ilk başta doğru geliyor. Ekonominin birinci kuralına aykırı yalnız; kıtlık-değer ilişkisi ve çağın şartları... Sergen futbola başladığında heykeli dikilesi adamlarda nüfus patlaması yaşanıyordu. Metin, Aykut, Rıdvan, Ugur, Hami, Müjdat, Rıza, Oğuz, Erhan, rahmetli Nejat Biyedic… Bugun elimizde Alex var. Sadece Alex. Fenerbahçe Avrupa’da en başarılı zamanlarını O’nun önderliğinde yasadi. Ligde ya şampiyonluk gördü, ya ikincilik. Nice derbi zaferleri bizzat O’nun kafasından ve o sihirli sol ayağından geldi. Tum çocuklar O olmak istedi ve kimler geldi geçti 1 Alex etmedi.
Futbol artık öyle bir noktaya geldi ki; 2-3 yıl toplamda 20-30 maç iyi(!) oynayanları başımıza altın taç ediyoruz. Böyle bir yoklukta hala skora isyan edebilen 35 yasında bir Alex de Souza’nin olması aslında hepimiz için bir şans. Umarım bir diğer heykeli dikilesi adam Aykut Kocaman futbolseveri ve Fenerbahçe’yi bu şanstan daha fazla mahrum bırakmaz.
 
Yakup Sabri INANKUR
  
 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dışımızdaki İrlandalılar


Ben aslında dizilişleri yazacaktım. Aybaba'nın 2 forvet görünümlü 4-1-4-1'i ile, Terim'in defansif forvetli 4-4-2'si bodoslama çarpacaktı birbirine. Sarı derin paslar ve kırmızı hücum presleri ile siyah şok presler ve beyaz kısa-seri paslar arasında hızlı, tempolu, gollü bir duello olacaktı. Melo-Selçuk güzergâhında volta atmaya hevesli Toraman-Kavlak’ın o bölgede ne kadar sözünü geçirebileceğini tartışacaktım. İki takımın da savunma zaafiyetinden bahsedecektim. Solda zaafları vardı, rakibin sağından sağlam aparkatlar çıkardı. Holosko ya da Hamit maçın adamı olabilirdi. Tabii Selçuk İnan ve Fernandes'in bilge ayaklarından dökülecekti bu paye. Aslında herşeyden önce bu maç çoook favori (denen) Galatasaray ile beraberlik iyidir (denen) Beşiktaş'ın psikolojisini irdeleyecektim.

Çok güzel bir maç, karşılıklı goller yazacaktım. Derbi bu! Uzun uzun, ballandıra ballandıra istatistikleri, olayları, hikayeleri dökecektim.Türkiye’nin en Premier Lig futbolunu oynayan takımının akıcılığına kapılıyordum. Selçuk İnan-Eboue arasındaki 50 metrelik görünmez köprüler ilgimi çekiyordu. O muhteşem mimariyi Melo-Umut işçiliği sağlamlaştırıyordu. 22. saniyede boş kaleyi ayağınızın altına koyan bir yapıydı bu. Galatasaray merkezinin Toraman-Kavlak fay hattına ne kadar direnip ne kadar direnemeyeceğini görecektim. Pahalı ve zevkli bir sanat eserini tasvirlemenin hazzını yaşayacaktım. Bununla birlikte Şampiyonlar Ligi için henüz yetmeyen organizasyondan ve yardımlaşma eksikliğinden hafifçe dem vuracaktım. Hamit henüz hazır değil, Engin uzun sure yok, Ambarat ortama ısınamamış, Aydın yetersiz. Burası için önemli değilse de orası için karın ağrısı olduğunu anlatacaktım.


Rakip hücuma kalkarken çalınan toplar ve arkaya ani paslardı Beşiktaş. Veli’nin baskıladığı Holosko’nun bitirdiği 2. gol şahane bir örnekti. Galatasaray ne kadar akıcıysa, Beşiktaş o kadar hızdı bu sezon. Bu nedenle Olcay Şahan’ın kenara yaklaştıkça etkisizleştiğinden bahsedecektim. Yavaş bir oyuncu olduğundan beklerden mümkün mertebe uzak durması daha bir selametliydi bana kalırsa. Olcay forvet arkasına, Fernandes sağ içe geçtiğinde (İ.B.B. maçının son 20 dakikasında olduğu gibi) Beşiktaş daha bir tempo kazanıyordu.

Terim favori olmanın sorumluluğuyla hamle yapma sırasında ilk olmak istemişti mesela. Önemliydi bu. Hıza hız ile karşılık vermek istediği için Ambarat’ı merkeze koymakta sakınca görmemişti. Hem geçen sezon aynı statta Ambarat, Toraman ile karşılaşmış ve 2-0 kazanmıştı. Merkezdeki Toraman zincirini parçalamadan maçı kazanamayacağının farkındaydı Terim.

Batuhan konusu açılacaktı. Belli belirsiz bir güvenden bahsedecektim; “Bu çocuk adam olmaz” diye kestirip atmamı bastıran bir iç ses... En azından sezon sonunda Beşiktaş’ın en çok gol atan oyuncusu olacağını söyleyen bir önsezi...

Sonra Batuhan’ın 2 dakika yerde yuvarlandığı izledim. Bel çukuruna gelen narin bir dokunuş dev adamı yerlere yatırdı. Mustafa Denizli’nin görüntüsü belirdi önümde. Hemen, İrlanda’yı eledikten sonraki tarihi açıklaması geliverdi aklıma. İçimizdeki İrlandalı o tarihten bu yana bizim için nahoş bir tanım. Aslen İrlanda’nın kendisi mazlum bir futbol tarihine sahip. Thierry Henry İrlanda’nın dünya kupası hakkına kesik atalı 3 yıl olmuş. Son dakikaya kadar getirdikleri dünya kupası umudu el çabukluğu marifet ilüzyonuyla kaybolalı 3 yıl geçmiş, onların yaşadıkları kimin umrunda? 

Benim umrumda oldu. O zaman da, şimdi de…

Dışımızdaki İrlandalıları anladım bir kez daha, bir derbide daha...

Bir oyuncu ellerini havaya doğru kaldırıp öne meyletmeye başlamışsa dikkat! Ardından göğsünü çıkarabildiği kadar öne çıkarıp bacaklarında eklem yokmuş gibi, ağzını da “oooo” yaparak düşüyorsa, kendini atıyordur. Hangi takım, hangi futbolcu, hangi dönem olursa olsun Türk futbolcuların kendini atış şablonu bu. Sanırım o nedenle hakemlerimiz Avrupa’da daha başarılı. Orayı daha bir alıcı gözle seyrediyorlar. Ligin dinamikleriyle çok ilgilenmiyorlar. Tabi doğal olarak yürekler Arif Erdem’i andı ancak pozisyon o meşhur İstanbulspor maçının 1 hafta sonrasında olanlara daha çok benziyordu aslında. Bir şampiyonluk maçında Alpay Özalan, Hakan Şükür’ün omzundaki sineği kovmak isterken penaltıya sebebiyet vermişti. Bu kez Burak, Escude’nin traş losyonundan rahatsız oldu. Aynı stat, aynı kale, aynı maç, aynı dakika, aynı sonuç. 

Kimse kızmasın!

Baba Hakkı, Lefter, Can Bartu, Metin Oktay, Gündüz Kılıç tarla gibi sahalara onurlu bir futbol ekmişlerdi, şimdi sürülmekten yemyeşil olmuş tarlalarımızdan yetişebilen gol kralı bu! Sistemimizin ürettiği bu. İçimizden çıkan en iyi futbol, futbolcular, hakemler bu. Zembille inmediler. Bizim sokaklarımızdan, altyapılarımızdan, okullarımızdan yetiştiler. 

Uydurma penaltı için:
“Penaltı olabilir belki ama şike için bu kadar bağırmadınız”

Şike için:
“Şike var belki ama başkaları da yaptı”

Bu yorumlardan ürediler, büyüdüler, oralara geldiler. Yanlışı, başka yanlışı referans vererek kapatmaya çalışan, hatta kapattığı sanan bir kültürden bittiler. O yüzden cümleler hep ‘ama’ doludur, dikkat edin. Yaptığı erdemsiz davranışı mazur gösterme, bunu yaparken de özeleştiri yapıyormuş havası veren o harika kelime; “ama”. Alabildiğine sinsice… 

Gerçek ‘ama’dan sonra başlar zaten ama ‘ama’dan öncesinin hükmü kalmaz! Kendinden önceki tüm kelimelerin katilidir ‘ama’, edebiyatın yutan elemanıdır. Tersine; kendinden sonraki tüm kelimelerin ise katalizörüdür, edebiyatın çarpanıdır. “Sen komik, zeki, eğlenceli birisin, seninle birlikte olan kadın / erkek dünyanın en şanslı insanı olacak” demesinin bir önemi kalıyor mu, “ama” gelince hemen ardına? 

Referans vermek, yaptığımız bu. Bir kişi çıkıp, bu haksız bir penaltıdır diyor mu? Ama, cümlesini "ama"ya kurban etmeden!

Dışarıyı boşverip kendi iç muhasebesini sorguluyor mu? “Evet bu yanlıştır, bana sağladığı avantajlar dahil bu yanlışı istemem” diyebiliyor mu?

Diyenler var “ama” çok azlar.

Hakem hatası olur, yalandan kendini yere atan futbolcu olur, sonuçsuz tartışmalar, sebepsiz kavgalar olur. 
Olurlar çünkü iyi referansları var. Biz varız kapı gibi!

Kalplerimizde hatice kutsal ama neticeye aşığız aslında. Esasen içimizdeki İrlandalılar sorun değil galiba, hepimiz biraz İrlandalıyız zira. İçimizdeki makyavelisti yenemiyoruz bir türlü. O sürekli bizi aldatmanın bir yolunu buluyor ve yoluna devam ediyor. Herkesi ufak paylara razı edip birbirine denklerken, tüm puanları hep o topluyor. 

Yakup Sabri İNANKUR



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...