Beşiktaş-Galatarasay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş-Galatarasay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dışımızdaki İrlandalılar


Ben aslında dizilişleri yazacaktım. Aybaba'nın 2 forvet görünümlü 4-1-4-1'i ile, Terim'in defansif forvetli 4-4-2'si bodoslama çarpacaktı birbirine. Sarı derin paslar ve kırmızı hücum presleri ile siyah şok presler ve beyaz kısa-seri paslar arasında hızlı, tempolu, gollü bir duello olacaktı. Melo-Selçuk güzergâhında volta atmaya hevesli Toraman-Kavlak’ın o bölgede ne kadar sözünü geçirebileceğini tartışacaktım. İki takımın da savunma zaafiyetinden bahsedecektim. Solda zaafları vardı, rakibin sağından sağlam aparkatlar çıkardı. Holosko ya da Hamit maçın adamı olabilirdi. Tabii Selçuk İnan ve Fernandes'in bilge ayaklarından dökülecekti bu paye. Aslında herşeyden önce bu maç çoook favori (denen) Galatasaray ile beraberlik iyidir (denen) Beşiktaş'ın psikolojisini irdeleyecektim.

Çok güzel bir maç, karşılıklı goller yazacaktım. Derbi bu! Uzun uzun, ballandıra ballandıra istatistikleri, olayları, hikayeleri dökecektim.Türkiye’nin en Premier Lig futbolunu oynayan takımının akıcılığına kapılıyordum. Selçuk İnan-Eboue arasındaki 50 metrelik görünmez köprüler ilgimi çekiyordu. O muhteşem mimariyi Melo-Umut işçiliği sağlamlaştırıyordu. 22. saniyede boş kaleyi ayağınızın altına koyan bir yapıydı bu. Galatasaray merkezinin Toraman-Kavlak fay hattına ne kadar direnip ne kadar direnemeyeceğini görecektim. Pahalı ve zevkli bir sanat eserini tasvirlemenin hazzını yaşayacaktım. Bununla birlikte Şampiyonlar Ligi için henüz yetmeyen organizasyondan ve yardımlaşma eksikliğinden hafifçe dem vuracaktım. Hamit henüz hazır değil, Engin uzun sure yok, Ambarat ortama ısınamamış, Aydın yetersiz. Burası için önemli değilse de orası için karın ağrısı olduğunu anlatacaktım.


Rakip hücuma kalkarken çalınan toplar ve arkaya ani paslardı Beşiktaş. Veli’nin baskıladığı Holosko’nun bitirdiği 2. gol şahane bir örnekti. Galatasaray ne kadar akıcıysa, Beşiktaş o kadar hızdı bu sezon. Bu nedenle Olcay Şahan’ın kenara yaklaştıkça etkisizleştiğinden bahsedecektim. Yavaş bir oyuncu olduğundan beklerden mümkün mertebe uzak durması daha bir selametliydi bana kalırsa. Olcay forvet arkasına, Fernandes sağ içe geçtiğinde (İ.B.B. maçının son 20 dakikasında olduğu gibi) Beşiktaş daha bir tempo kazanıyordu.

Terim favori olmanın sorumluluğuyla hamle yapma sırasında ilk olmak istemişti mesela. Önemliydi bu. Hıza hız ile karşılık vermek istediği için Ambarat’ı merkeze koymakta sakınca görmemişti. Hem geçen sezon aynı statta Ambarat, Toraman ile karşılaşmış ve 2-0 kazanmıştı. Merkezdeki Toraman zincirini parçalamadan maçı kazanamayacağının farkındaydı Terim.

Batuhan konusu açılacaktı. Belli belirsiz bir güvenden bahsedecektim; “Bu çocuk adam olmaz” diye kestirip atmamı bastıran bir iç ses... En azından sezon sonunda Beşiktaş’ın en çok gol atan oyuncusu olacağını söyleyen bir önsezi...

Sonra Batuhan’ın 2 dakika yerde yuvarlandığı izledim. Bel çukuruna gelen narin bir dokunuş dev adamı yerlere yatırdı. Mustafa Denizli’nin görüntüsü belirdi önümde. Hemen, İrlanda’yı eledikten sonraki tarihi açıklaması geliverdi aklıma. İçimizdeki İrlandalı o tarihten bu yana bizim için nahoş bir tanım. Aslen İrlanda’nın kendisi mazlum bir futbol tarihine sahip. Thierry Henry İrlanda’nın dünya kupası hakkına kesik atalı 3 yıl olmuş. Son dakikaya kadar getirdikleri dünya kupası umudu el çabukluğu marifet ilüzyonuyla kaybolalı 3 yıl geçmiş, onların yaşadıkları kimin umrunda? 

Benim umrumda oldu. O zaman da, şimdi de…

Dışımızdaki İrlandalıları anladım bir kez daha, bir derbide daha...

Bir oyuncu ellerini havaya doğru kaldırıp öne meyletmeye başlamışsa dikkat! Ardından göğsünü çıkarabildiği kadar öne çıkarıp bacaklarında eklem yokmuş gibi, ağzını da “oooo” yaparak düşüyorsa, kendini atıyordur. Hangi takım, hangi futbolcu, hangi dönem olursa olsun Türk futbolcuların kendini atış şablonu bu. Sanırım o nedenle hakemlerimiz Avrupa’da daha başarılı. Orayı daha bir alıcı gözle seyrediyorlar. Ligin dinamikleriyle çok ilgilenmiyorlar. Tabi doğal olarak yürekler Arif Erdem’i andı ancak pozisyon o meşhur İstanbulspor maçının 1 hafta sonrasında olanlara daha çok benziyordu aslında. Bir şampiyonluk maçında Alpay Özalan, Hakan Şükür’ün omzundaki sineği kovmak isterken penaltıya sebebiyet vermişti. Bu kez Burak, Escude’nin traş losyonundan rahatsız oldu. Aynı stat, aynı kale, aynı maç, aynı dakika, aynı sonuç. 

Kimse kızmasın!

Baba Hakkı, Lefter, Can Bartu, Metin Oktay, Gündüz Kılıç tarla gibi sahalara onurlu bir futbol ekmişlerdi, şimdi sürülmekten yemyeşil olmuş tarlalarımızdan yetişebilen gol kralı bu! Sistemimizin ürettiği bu. İçimizden çıkan en iyi futbol, futbolcular, hakemler bu. Zembille inmediler. Bizim sokaklarımızdan, altyapılarımızdan, okullarımızdan yetiştiler. 

Uydurma penaltı için:
“Penaltı olabilir belki ama şike için bu kadar bağırmadınız”

Şike için:
“Şike var belki ama başkaları da yaptı”

Bu yorumlardan ürediler, büyüdüler, oralara geldiler. Yanlışı, başka yanlışı referans vererek kapatmaya çalışan, hatta kapattığı sanan bir kültürden bittiler. O yüzden cümleler hep ‘ama’ doludur, dikkat edin. Yaptığı erdemsiz davranışı mazur gösterme, bunu yaparken de özeleştiri yapıyormuş havası veren o harika kelime; “ama”. Alabildiğine sinsice… 

Gerçek ‘ama’dan sonra başlar zaten ama ‘ama’dan öncesinin hükmü kalmaz! Kendinden önceki tüm kelimelerin katilidir ‘ama’, edebiyatın yutan elemanıdır. Tersine; kendinden sonraki tüm kelimelerin ise katalizörüdür, edebiyatın çarpanıdır. “Sen komik, zeki, eğlenceli birisin, seninle birlikte olan kadın / erkek dünyanın en şanslı insanı olacak” demesinin bir önemi kalıyor mu, “ama” gelince hemen ardına? 

Referans vermek, yaptığımız bu. Bir kişi çıkıp, bu haksız bir penaltıdır diyor mu? Ama, cümlesini "ama"ya kurban etmeden!

Dışarıyı boşverip kendi iç muhasebesini sorguluyor mu? “Evet bu yanlıştır, bana sağladığı avantajlar dahil bu yanlışı istemem” diyebiliyor mu?

Diyenler var “ama” çok azlar.

Hakem hatası olur, yalandan kendini yere atan futbolcu olur, sonuçsuz tartışmalar, sebepsiz kavgalar olur. 
Olurlar çünkü iyi referansları var. Biz varız kapı gibi!

Kalplerimizde hatice kutsal ama neticeye aşığız aslında. Esasen içimizdeki İrlandalılar sorun değil galiba, hepimiz biraz İrlandalıyız zira. İçimizdeki makyavelisti yenemiyoruz bir türlü. O sürekli bizi aldatmanın bir yolunu buluyor ve yoluna devam ediyor. Herkesi ufak paylara razı edip birbirine denklerken, tüm puanları hep o topluyor. 

Yakup Sabri İNANKUR



2 Mayıs 2011 Pazartesi

Sivok’un Yanında Kim Oynayacak?

Galatasaray'da "mevkilendirme" kura yoluyla yapılıyor sanırım. FM diliyle AMC, WBL, MC...vs yazıp bir torba içine atıyorlar. Tahtada ismi olan 11 oyuncu gelip şanslı mevkisini çekiyor. Culio'nun oyun kurucu, Aydın Yılmaz'ın sağbek, Hakan Balta'nın forvet arkası, Mustafa Sarp'ın pasör olması konusunda bulabildiğim en mantıklı açıklama bu.

Şaka bir yana, aslında bu tercihlerin açıklaması var. Son 1.5 senede Elano, Keita, Misimoviç gibi zekaların gönderildiği, Kewell’ın, Insua’nın, Pino’nun küstürüldüğü bir takımda topun en yakıştığı ayakların sahibi haliyle Hakan Balta, Aydın Yılmaz, Culio oluyor. Çok değil 2 sene önce satın alırken “menşei:Premier League” etiketi arayan kulüp, bugün Romanya Ligi’nden hallice oyuncularla mücadele ediyor.

Galatasaray'a göre daha bilimsel kalsa da, Beşiktaş'ta da ilginç durumlar oldu saha içerisinde. Hilbert, kenara alkışla gelen Kaptan Guti'yi öpüp sahaya girdiğinde, Simao'ya doğru koşarken işaret ve orta parmaklarını hızlıca ileri-geri yaptı. Kendisinin kanada, Simao'nun ise Guti'nin yerine ortaya geçeceğini futbolun işaret lisanıyla anlattı. 3 dakika, sonra bu kez Quaresma alkışlarla kenara gelirken genç Onur Bayramoğlu'nu kucakladı. Onur sahaya koşarken yine aynı 2 parmağıyla, yine aynı isme (Simao'ya) yine aynı hareketi yaptı. Belli ki Portekizli, yeni görevinde 3 dakika içinde beklenen performansı gösteremedi!

İlk dakikalarda Galatasaray’ın düzgün ve seri paslarla Beşiktaş ceza sahasına inmesi maçın hızlı başlamasına sebep oldu. Her ne kadar bu ataklar, hiçbir Galatasaraylı’nın olmadığı Beşiktaş ceza sahasına orta yapmakla sona erse de, yine de maç için umutlarımızın doğmasına bahane oldu. Bu duruma önce Quaresma, sonra Fernandes ve Simao isyan etmeye başlayınca, Galatasaray etkinliğini kaybetti. Zaten bu üçlünün ikinci yarıya bildiğimiz kimlikleriyle ve istekli başlamaları Galatasaray’ın direncini 15 dakikada kırdı ve 2 dakikalık bir enerji patlaması sonucu getirdi.

Beşiktaş çok fazla sıkmadı. Sakatlık için uygun zaman değil. Camianın kafasında kupa var. Kupa; bu kadar kötü bir sezonun iyi bitmesinin prestijinden daha fazla anlam ifade ediyor. Onu da geçen hafta Başkan Yıldırım Demirören açıkladı "Avrupa'sız Beşiktaş olmaz" diyerek. Önümüzdeki sene de NASA temalı hicivli sloganlara malzeme transferler yapmak için Avrupa’da mücadele etmek şart.

Peki camianın kafasında kupa varsa (ki öyle de olması lazım), Sivok’un Kayseri’deki partneri (her kim olacaksa) ile en azından 3 hafta yanyana oynamış olarak gitmesi Beşiktaş savunması için daha avantajlı olmaz mıydı?

Aynı durum Şenol Güneş’in de başına geldi. Sakatlanan Egemen’in yerine her hafta başka bir stoper oynattığı için, Giray yanında oynayan arkadaşlarıyla bir türlü uyumu yakalamayadı. Trabzonspor bu süreçte, içinde Fenerbahçe’nin de olduğu bir dizi maçı savunmadaki adam paylaşımının yanlışlığı yüzünden basit goller yiyerek kaybetti ve 9 puanlık avantajını koruyamadı.

Bunun dışında Beşiktaş’ın (şu an için en azından) üstü itinayla örtülen önemli bir iç sorunu var. Onu da kupa finalinden sonraya saklıyorum.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...