0-0 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0-0 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2012 Salı

Heykeli Dikilecek Adamlar

Şu güzide ligimizde en saygı duyduğum teknik direktör Şenol Güneş. Her sezon öncesi takımı dağılır. Yeni takıma yeni bir ‘modern’ sistem bulur, adapte eder ve başarılı olur. Herşeye rağmen işini yapan, mızmızlanmak ve onu bunu suçlamak yerine kalitesine uygun yaşayanlar en yüksek saygıya (ve maaşa!) layıklar. 2010-2011 Trabzonspor’u Barselona esanslıydı. 34 lig maçının 27’sinde rakipten daha fazla topla oynamış, hücum yapmış ve seyir zevki en yüksek futbolu bize sunmuşlardı. O takımın pas bakanları  Jaja, Engin Baytar, Egemen Korkmaz, Ceyhun Gülselam ve başbakan Selcuk Inan kabineden ayrılınca 2011-2012 Trabzonspor’u InterMilan tarzını benimsedi. Asker disiplininde bir alan savunması, bıkkınlık veren bir sabır, bireysel sihirler, ve rakip savunmanın  konsantrasyon kaybına dayanan Bordo-Mavi umutlar Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmaya 1 direk kadar yaklaşmıştı. Bu sezon Şenol Güneş yüzünü yeniden Ispanya’ya çevirdi. Bu kez model Real Madrid. Kendi 30 metresinde iyi daralan, top çalma ve sprinter forvetlerinin önündeki boş alanlara hızlıca oynayarak 3-4 saniyede golü hedefleyen bir düşünce sistemi .  Çoğu yorumcuya gore Trabzonspor %40 topla oynama oranına sahipmiş. Ne gam… Her 1.5 dakikada Fenerbahce’nin 1 topunu çaldılar ve hücuma dönüştürmeleri 2 saniyeyi geçmedi. Bu bağlamda Xabi Alonso kılığındaki Sapara ile gayet etkili oluyorlar. Sapara’nın 11 kilometre ile Trabzonspor’un en çok koşan oyuncusu olmasının yanı sıra en isabetli pas oranına da sahip olması o görev icin ‘mükemmel’ olduğunu gösteriyor. Mesut Ozil görevindeki Alanzinho da çok sırıtmıyor aslında. Sorun Olcan-Halil bloğunda. Olcan kafasını kaldırsa da hala Trabzonspor’da oynar ancak -dün gece de dahil- daha fazla gol ve asiste sahip olur. Sapara’nın derin pasları daha onlarca kez önüne gelecek ve buna hazır olması lazım. Olcan’dan Di Maria, Halil’den Higuain olur mu? Şenol Güneş söz konusuyken olur. Avni Aker’in yanında O’nun bir heykelini görmek isterim doğrusu.
Dün gece belki ellinci kez daha gördük. Yayıncı kuruluş spikeri 'Fenerbahçe çoğalamıyor' dedi. Hayır! Fenerbahçe atak yaparken her zaman 4-5 oyuncu ceza sahası icinde ve civarındaydı. Gayet iyi çoğalıyorlardı. Ancak Sow da dahil hiçbiri Alex'in düşünce hızına yetişemiyor. Kaptan 3-4 pozisyon sonrasını hesaplarken diğerleri de bizim gibi O’nu izliyor. Diğerlerinin koşu ve sprintleri böylece anlamını yitiriyor. Alex 100 metreyi  12 saniyenin altında koşmuyor, fakat O'nun nöronlarının haberleşme hızına da diğerleri yetişemiyor. Kuyt bu yüzden önemli sari-lacivertliler için. Hücumun sadece mucadele gücünü degil IQ ortalamasını yükselterek diğerlerini daha verimli hale getiriyor.
Sergen Yalçın geçenlerde heykeli dikilen Alex’in Fenerbahçe tarihinde o kadar büyük anlamı olmadığını, heykeli dikilecek daha fazla oyuncu olduğunu belirtmişti. Ilk başta doğru geliyor. Ekonominin birinci kuralına aykırı yalnız; kıtlık-değer ilişkisi ve çağın şartları... Sergen futbola başladığında heykeli dikilesi adamlarda nüfus patlaması yaşanıyordu. Metin, Aykut, Rıdvan, Ugur, Hami, Müjdat, Rıza, Oğuz, Erhan, rahmetli Nejat Biyedic… Bugun elimizde Alex var. Sadece Alex. Fenerbahçe Avrupa’da en başarılı zamanlarını O’nun önderliğinde yasadi. Ligde ya şampiyonluk gördü, ya ikincilik. Nice derbi zaferleri bizzat O’nun kafasından ve o sihirli sol ayağından geldi. Tum çocuklar O olmak istedi ve kimler geldi geçti 1 Alex etmedi.
Futbol artık öyle bir noktaya geldi ki; 2-3 yıl toplamda 20-30 maç iyi(!) oynayanları başımıza altın taç ediyoruz. Böyle bir yoklukta hala skora isyan edebilen 35 yasında bir Alex de Souza’nin olması aslında hepimiz için bir şans. Umarım bir diğer heykeli dikilesi adam Aykut Kocaman futbolseveri ve Fenerbahçe’yi bu şanstan daha fazla mahrum bırakmaz.
 
Yakup Sabri INANKUR
  
 

25 Haziran 2012 Pazartesi

En İyilerin En İyisi


Euro2012 çeyrek finali, son 4 turnuvada birbirleriyle final oynayan takımların toplandığı bir er meydanı oldu: Çek Cumhuriyeti-Almanya 1996,  Fransa-İtalya 2000, Portekiz-Yunanistan 2004, İspanya-Almanya 2008 kapışmalarının tarafları sanki kendi aralarında bir “best of the bests” turnuvası düzenleyip son 16 yılın Avrupa futbol kralını bulmak için bu seneyi seçtiler. Bu G-7 zirvesine dışarıdan katılan tek takım İngiltere’ydi. İngilizlerin en büyük başarısı 1968’de ve 1996’da (kendi evlerinde) elde ettikleri üçüncülükten ibaret. Neredeyse yarım asırdır ulusal düzeyde alabildiğine hayal kırıklığı yaşıyorlar. Beklentileri çoğu zaman dünya çapında, elde ettikleri her zaman Britanya kadar. 

Beklentinin sürekli yüksek olması aslında biraz da İngiliz basınından kaynaklanıyor. Her turnuva öncesi Premier Lig’in dünyanın en iyi ligi olduğuna vurgu yapılır. İngiltere'nin futbolun beşiği olduğu hatırlatılır. Hele bir de turnuvanın yapılacağı sene (bu sene olduğu gibi) bir İngiliz takımı uluslararası bir kupaya dokunmuşsa, NOS etkisi artar. 

Belki Premier Lig dünyanın en iyi ligi ama bu payenin asıl sahiplerinin çoğu İngiliz pasaportlu değil. Bugün takımın dünyaca ünlü yıldızları Terry’nin, Cole’un, Gerrard’ın ve Rooney’nin yerine alternatif de üretemeyen bir yapı var. Futbol orada doğdu, bugün de orada büyüyor ama kesinlikle oralı değil artık.

Hodgson bu sorunun farkındaydı elbette ve klasik yapıyla bir çıkış yolu aradı. İngiliz gelenek ve görenekleri ölçüsünde 4-4-2 dizildiler ama bir sorun vardı, uzun top atamıyorlardı. Orta saha merkez oyuncuları geriye gelerek geçici çözüm üretiyorlar, bu sefer de hücum hattı çok uzakta kalıyordu. Gerrard’ın sihirleriyle 3 gol bulabildiler. 

Turnuvanın en iyi teknik direktörü Prandelli de bu sorunun farkındaydı. Turnuvada 2 forvetle sahaya çıkan 2 takımdan biri elinde, diğeri karşısındaydı. 3’lü savunma yerine 4’lü savunmaya dönerek Rooney-Welbeck ikilisini adam-adama marke etmeyi düşündü. Riskliydi ama beklere ihtiyacı vardı. İngiltere ataklarının %40’ı sağ kanattan Gerrard önderliğinde geliyordu ve atılan 5 golün 4’ü sağdan yapılan orta neticesinde gelmişti. Balzaretti sürekli hücuma çıkıp Milner’ı oyalarken, De Rossi, Gerrard’ı yormakla meşguldü. İtalyanlar orta sahada her zaman oynadığı; merkezde 2 çift yönlü, 1 oyun kurucudan oluşan 5’li düz yapı yerine, merkezde önlü arkalı 2 oyun kurucu ile baklava dilimi şeklinde dizildi. Böylece İngiliz savunması ile hücumu arasındaki alan iyice genişledi. Marchisio-De Rossi, Gerrard-Parker’ın peşini bırakmadığı için İngilizler topu şişirmeye, İtalyanlar da toplamaya başladı. Montolivo-Pirlo kapılan topları bırakmama amacıyla birliktelerdi ve herşey Prandelli’nin istediği gibi gidiyordu. Carroll oyuna girdikten sonra İngiltere’nin etkinliği arttı çünkü havaya şişirilen toplar yere indiğinde beyaz çoraplı ayaklarda görünmeye başladı. Hodgson bundan cesaret alıp, Walcott ile sağdan yeni bir delme hareketine giriştiyse de Prandelli orayı hemen Nocerino ile kapattı. 

Kanatları kopmuş, orta sahası yorulmuş bir İngiltere’nin penaltılardan başka şansı yoktu. İtalyan oyuncular da olacakların farkında gibi oynadılar. Maç sonunda Pirlo, "Maçı domine edebileceğimizi biliyorduk. İngilizler savunma yaptı. Beklediğimizden daha fazla enerji harcadık. Ama işin sonunda maçı kazanmayı da başardık.” dediğinde 15.2 km koşmuş, 117 pas yapmış ve hiç faul yapmadan 120 dakikayı tamamlayan 33 yaşındaki bir oyuncuydu. İtalya takım halinde 815 pas yaptı, bunların 59’u 20 metre ve üzerindeydi. Pas istatistiklerini; Barzagli-Bonucci-Pirlo arasındaki paslaşmalardan ziyade Bonucci-Cassano, Pirlo-Balotelli, Bonucci-Montolivo arasındaki telepatik uyum yazıyordu. İleri ve dikine oynadılar ki bu da asıl eğlenceli ve güzel olan bana göre.

Buffon maçtan once Hart için “Böyle giderse dünyanın en iyisi olacak” demişti. Dünyanın en iyisi nasıl olunur dersini de maçtan sonra uygulamalı gösterdi.

İtalya skor olarak hiç geri düşmediği, sadece 1 galibiyet aldığı bir turnuvada hakederek yarı finale çıktı. İngiltere hiç yenilmediği bir turnuvada hakederek elendi. 

Tarihin –en azından kendi izlediğim 24 yıllık döneminde- en iyi şampiyonası olduğunu söyleyebilirim. Kupayı kazanacak takım hakikaten “best of the bests” payesiyle Avrupa Futbol Tahtı’na oturacak. 

Yakup Sabri İNANKUR

3 Mayıs 2012 Perşembe

4 Gün Önce ve Şimdi



4 gün önce normal sezonun iç saha 6.sı Trabzonspor ile dış daha 1.si Galatasaray oynuyordu, bu kez iç saha ikincisi Galatasaray ile dış saha ikincisi Trabzonspor karşı karşıya geldi. 4 gün önce Galatasaray’ın karşısına ışıklı bir 4 rakamı konduran +4 kuvvet, bu kez eksi yüklüydü, böylece sahada nötr bir durum ortaya çıktı. Burak Yılmaz (ve omuzladığı Jaja hayaleti) geri döndü, cayır cayır futbol yanan Selçuk İnan’ı Zokora söndürdü ve Galatasaray 1 adamlık daha fazla ter akıtamadı.

Trabzonspor geçen yıldan bu yana ülkenin en ideal ve doğru 4-2-3-1 takımı. Kaygan bir hücum 4’lüsüne sahipler. Bununla birlikte arka 3’lünün ortasında (4 gün önce olduğu gibi) Adrian olduğunda Trabzonspor hücumu (4 gün önce olduğu gibi) durağanlaşıyor. Topa belki daha fazla sahip oluyorlar ancak daha az gol pozisyonu üretiyorlar. Tüm sezon 0 gol, 2 asist ile oynayan Adrian yüzünden bu böyle oluyor, bu böyle olduğu için Adrian 0 gol, 2 asist ile oynuyor. Öte yandan Alanzinholu Trabzon hücumu Şenol Güneş’in arzuladığı akışkanlığa sahip oluyor. Sürekli yer ve görev değiştiren 4’lü, rakip savunmayı hataya zorluyor. Bu sezon bolca övdüğümüz Semih Kaya da biraz tecrübesizlik, biraz şanssızlık sonucu Burak Yılmaz’ın önünü 2 kez açtı ancak golcü oyuncu sabah yatağın gol atmama tarafından kalkmıştı galiba…

Galatasaray’ın golcüsü Elmander ise yine her zamanki gibi takımına akıl katmaktaydı ama her aklın başına gelen bahtsızlığı yaşıyordu. Anlaşılamamak. 

18. dakikada Engin Baytar sağdan ceza sahasına yaklaştı, topu sola çekti ve ayağının üstüyle sert bir vuruş yaptı. Top bir hobbit karışı üstten süzüldü gitti. Elmander önce Engin’i alkışladı sonra gülerek hafif içe büktüğü eliyle aşağıdan yukarı doğru bir yay çizdi. Anlamı “topun dibine girseydin keşke” idi. Engin kötü mü vurdu, yoo, şut tercihi mi yanlıştı, hayır. Elmander’in gülerek istediği şey estetikti. Yaptığı işten keyif alan ve izleyene zevk vermeye çalışan bir düşünce kıvılcımının anlık ışıltısı... 

İsveçli’nin saha içindeki bu pozitif hali bazen maçı bırakıp salt O’nu izlememe sebep oluyor. Engin’in pozisyonundan 2 dakika sonra havadan gelen topa doğru hareketlenmedi. Ofsayt olacaktı çünkü. Halbuki top Trabzonsporlu oyunculara geliyordu ve hani şansını denemek için atılsa olurdu. Öyle yapsa bayrak kalkacak ve oyun duracak, Galatasaray kendi sahasına dönmek zorunda kalacaktı. Oysa o durumda top Galatasaray’da olmasa bile alan Galatasaray’daydı, tabii yeni hücum şansı da. İnce ama hayati bir ayrıntı. Eğer Aydın Yılmaz, Elmander gibi düşünebilse 80. dakikada arkasından gelen Engin’i gördüğü anda topun üstünden atlar. Golü, belki de şampiyonluğu ofsayt bataklığında boğmazdı. Zaten hücumdaki partnerleri O’nu anlayabilse, mesela Necati “ne oluyor” diye atarlanıp olduğu yerde “ısrarla” durmak yerine Elmander’in işaret edeceği yere koşsa, tabeladaki sıfırlar 1.5 saatlik sıkıcı bir komşuluk yapmazlardı.

Galatasaray’ın puan stoklarını önce sistem sonra kendi yedi ve bu akşam Beşiktaşlılardan bile daha fazla umut besliyorlar Beşiktaş’a. 4 gün önce Galatasaray’ın şampiyonluğu kesindi, şimdi ise ne olacağı belli değil. Sanırım Galatasaraylılar da bunun farkında ki TTArena’ya gelmemişler. Ya şampiyonluğa inanmıyorlar ya lige...

Yakup Sabri İNANKUR

23 Ocak 2012 Pazartesi

Beton Zeminlerin Zulmü


Yanlış anlaşılmasın (özellikle rantın çamuruna bulanmamış) tribün gruplarına büyük saygım var. Bununla birlikte hiçbirisi Es-Es Bandosu kadar eğlenceli, samimi ve oyunun içinde değil. Kendi renklerine destek vermenin, karşı renklere mutlak suretle dışkı atmak olmadığını dosta (varsa düşmana da) gösteriyorlar. Bu nedenle ağızlardan dökülen nahoş kokuları değil, ellerinden dökülen pek hoş melodileri ruhumuza çekiyoruz.

Tribündeki vadi cenderesi Galatasaray’ın futbolunu daraltmak için çınlıyor olsa da, saha şartları 2 takım için de aynı cendere acısıydı.

Melih Şendil’in “Lisede top oynadığımız beton zemin” şeklinde teşbihlediği bu şartlar Fatih Terim’e 1 kalabalık orta saha (ve 1 eksik forvet), Ersun Yanal’a 2 kesici orta saha (ve 1 eksik oyun kurucu) şeklinde sirayet etmişti.

Ersun Hoca soyunma odasından  “ilk hedefiniz Galatasaray sağıdır” emriyle uğurlamış oyuncularını. Volkan Yaman, Tello, Dede, hatta Kamara ısrarla Sabri’nin üzerine çullandılar. Galatasaray kaptanı belli ki rakip avcıların zayıf halka olarak seçtiği bir yavru aslan niteliğindeydi.

Eskişehirspor ataklarının yarıdan fazlası o taraftan geldi. Ancak gerek Tello’nun karavana ortaları gerekse Ujfalusi-Semih A.Ş.’nin Batuhan Karadeniz’in indirdiği tüm topları zimmetine geçirmeleri Es-Es Bandosu’na gol zili çaldırmadı. Yine de Eskişehirspor’un oyunu sürekli sola taşıması, Galatasaray’ın en etkili olduğu / oyun kurduğu, bölgeye (yani Galatasaray’ın soluna) topun gitmemesine, dolayısıyla Galatasaray’ın hücumda etkili olamamasına sebep oldu.

İşte o garip “Kazım’ın sağ bek olması” kararının açıklaması burada.

Terim orada Sabri’nin defansif yönlü bir başarısının olmadığını gördü (Sarıoğlu 1 top çalma, 9 isabetli pasla oynadı). Eskişehirspor’un oradan pek becerikli hücumlar yapamadığı zaten açıktı. O kanadı işler hale getirmek için topu kullanabilen, dikine gidebilen bir oyuncu kullanmak istedi. Oyuncunun savunma yönündeki zayıflığı mevcut durum sebebiyle göz ardı edilebilirdi.

Teoride mantıklı bir sonuca ulaşan Kazım denklemi, pratikte Galatasaray hücumuna beklenen katkıyı yapamadı. Önce zemin, sonra Sercan Yıldırım’ın gol bölgesi yerine kenarlara yaptığı savruk driblingler Galatasaray hücumunu iyiden iyiye dengesizleştirdi. Eskişehirspor’un 1 puanın sıcaklığını kucaklamaya niyetlendiği, Galatasaray’ın baskı kurmak istediği son 20 dakika ise öğle teneffüsü futbol şölenine döndü. 3-5 kişi hariç herkesin topun peşine düşmesi, anlamsız noktalara yapılan koşular, gereksiz yerlerde atılan şutlar, bazen dövercesine pres, bazen herkesin topu bıkkınca izlemesi, alabildiğine bir karmaşa…

İki takımın oyuncuları da, teknik kurmayları da bu hengâme için zemini suçlamakta. 

Demek ki lisede yaptığımız harala gürele maçların yegâne suçlusu o beton zeminmiş onu anladık. Hala krampon teknolojisinin, kundura teknolojisiyle eş değer olması da 21. yüzyılın insanlık ayıbı olsun.

Yakup Sabri İNANKUR

8 Aralık 2011 Perşembe

Daldaki Değil, Eldeki Kuştu


Futbol aromalı enfes bir gecenin son anı ağzımda yavan bir tat bıraktı. CSKA’nın gol haberinden 3 dakika sonra kenarda açma-germe yapan formanın arkasında “Mustafa Yumlu” ismi vardı. Tabelada ise turuncu ışıklarla “17” yazmaktaydı.

Işıklı tabeladan ilkin sahaya, sonra da uydular vasıtasıyla evimize gönderilen subliminal mesajın deşifresi “Bu sonuç bizim için kafi” idi. Zira, saniyeler 90. dakikadan telaşla uzaklaşırken forvet, yerini stopere bırakmıştı.

Bu “kafi” durumda Şampiyonlar Ligi’nde yola devam edemeyen Trabzonspor, Avrupa Ligi’ne düşüyordu.

Acaba Güneş bunu bilmiyor muydu? Birileri O’na Milano’dan gol haberi vermişti de Inter-CSKA maçını 2-2 mi sanıyordu? Yoksa elindeki 1 kuş, daldaki 2 kuşdan daha mı yeğdi?

Sanırım ikincisi.

Bu niyet(cik) Şenol Güneş ikliminde yetişmemesi gereken bir maki düşünce örtüsüdür. Kısadır, bodurdur ve rahatı sever. Şenol Hoca’nın kapasitesi (dün gece için), vizyonu, misyonu ve karizması altındayken, Trabzonspor’un da kapasitesine ulaşmasını bekleyemezdik.

Oysa Lille’in üstün görünmesinin sebebi sadece Lille standartlarında oynayabilmesiydi. Fransız ekibi grubun en çok topa sahip olan (%57), en çok hava topu mücadelesini kazanan (%64), en çok şut atan (maç başına 16 şut), en çok isabetli pas ile oynayan (%82) takımı. Dün gece henüz 20. Dakikada bu ortalamaları yakaladılar ve maçı da aşağı yukarı bu yüzdelerle tamamladılar.

Trabzonspor’u kara tahtaya çıkardığımızda aynı kriterlerde %15 ila %20 eksiklik görüyoruz.

Colman ileri gittiğinde Zokora geride kaldı, Zokora ilerideyken Colman gerideydi. Aralarında 20 metre mesafe olunca (ki bu yaklaşık 400 metrekarelik arazi demek) Lille, o bereketli topraklarda derebeylik kurdu. 3 silahşörler; Balmont-Payet-Mavuba hattı müdafaa edip Colman-Zokora zincirini kırarken, Giray-Glowacki başta olmak üzere Trabzonspor derdi sathı müdafaaydı ve o satıh bütün ceza sahasıydı.

Sadece tek bir oyuncu kapasitesi nazarında oynayınca Lille’in “standartları” 1 gol atmaya yet(e)medi. Kaptan Tolga Zengin “Her yeri öpülecek kaleci” klasmanında tartışmasız 1 numara.



Tamam, kabul edelim, kuralar çekildiğinde Avrupa Ligi’ne gitmeyi dahi başarı kabul ediyoduk. Lakin ben elimizdeki Şampiyonlar Ligi kuşunu kaçırdığımız için üzgünüm.

6 maç sonunda sadece 14 farklı oyuncusunu kullanabilen Şenol Güneş, mevcut kadrosunun Avrupa Ligi’ne daha uygun olduğunu düşünmüş olabilir. Manchester Biraderlerin, Ajax’ın, Valencia’nın, Porto’nun da aynı lige “düştüğünü” öğrenince hesaplarını yeniden gözden geçireceğine eminim.

Trabzonspor’un transfere özellikle de yeni bir Selçuk İnan’a ihtiyacı olduğu açık. Aksi takdirde elindeki Avrupa Ligi kuşu da pır pır ederken canlanır.

Yakup Sabri İNANKUR

21 Kasım 2011 Pazartesi

İster Anlarlar, İster Anlamazlar


4 büyüklerin toplam banka borcu 1.5 milyar TL. Bu sezon ligimize 64 yabancı oyuncu transfer oldu ve kulüplerin kasasından 134 milyon TL para çıktı. Yabancı oyuncu satışlarından ise toplamda 94 milyon TL gelir edildi. Aradaki zarar 40 milyon TL. Şampiyon olan 5 takımın toplam transfer harcaması 221 milyon TL. Tazminatlar ya da çocuk rızkları borçları dahil değil bu rakamlara.

Bu sezon altyapısından çıktığı takımın ilk 11’inde forma giyebilme başarısını gösteren oyuncu sayısı sadece 17. Özevlatlarımız ligimizdeki 18 takımı doldurmuyor bile.

Avrupa’da sadece 2 takımımız var ve Ulusal Takımımız kendi evinde 3 gol yiyerek Avrupa Şampiyonası gidemedi.

İmdi...

Yukarıdaki gudubet tablosunun kravatlı ressamları maçları en güzel yerlerden izleme hakkına sahipken, tribünlerin gerçek rengi taraftarın, baştan sorun, kafadan holigan ilan edilerek cezalandırılması; futbol sevgimizin üzerindeki (artık) kurumuş yığına yeni bir tüy dekoresi oldu. Düşününce, düşüncelerinde bizlere nanik yapıp  “Dekoder al, kombine al, sistemimizin devam ve bekasındaki rolünü oyna da, maçı ister izle ister izleme, maça ister gel ister gelme...” dediklerini düşünüyorum.

Sezon başından bu yana, en isabetli pas yüzdesini Hilbert’in, en çok top çalmayı İsmail Köybaşı’nın yapmış olduğu görmek (ve yazmak) rutin işlerimizden oldu. Ligin en isabetli (%81) pas oranına sahip stoperi Egemen Korkmaz ile en çok top çalma ortalamasına sahip stoperinin Sivok olmasından pek bahsetmedik ama. Beşiktaş savunması pas ve top çalma görev dağılımını kendi içinde müthiş bir uyumla yakaladı ve savunma; Beşiktaş’ın en “takım” yeri bu bağlamda. Bu uyuma Ernst-Aurelio-Kavlak 3’lüsünün dinamizmini kattığımızda, kaleci Cenk ile beraber Beşiktaş’ın gerisi iyi bir ritm tutturdu. Ancak tek sorun, yeteneği gol melodileri yazmak ileri 3’lünün bu ritmi duyamayacak kadar orkestradan ve birbirlerinden uzak olması. Bu nedenle çoğu zaman ezgi ile ritm uyuşmuyor, ileri 3’lü kendi çalıyor kendi oynuyor.

Fatih Terim’in “geleneksel” Melo-Selçuk-Engin 3’lüsüne bir de Ayhan’ı ekleyerek başlamasındaki ana tema da bu ritmi bozmaktı. Plan; alanı daraltmak, aradaki mesafeyi olabildiğince Galatasaraylı ile doldurup Beşiktaş savunmasının üzerinde baskı kurmaktı. İlk 20 dakika seri ve kısa paslarla bunu iyi başardılar. Ancak gerek Ayhan Akman’ın aksaması, gerekse Engin Baytar’ın tecrübesizliği, üzerine Felipe Melo’nun sarısı, Beşiktaş orta 3’lüsünün mızrak başı gibi daralan bir üçgen yapı oluşturmasını sağladı. Önce Galatasaray’ın (baklava dilimi) orta sahası dağıldı sonra oyun Beşiktaş’ın en etkili (ve oynamayı istediği) yere, kanatlara yayıldı. Galatasaray, orta sahayı kaptırınca Q7 ve Simao daha çok içeri katetmeye başladılar. Quaresma ile Simao’nun arasındaki mesafe 30 metreden 10 metreye düştüğünde verkaçlar, seri kısa paslar ve haliyle gol pozisyonları artıyor. Direkler işin cilvesi...

Son yarım saat Galatasaray oyundan düşmeye başlamışken; oyuna girdikten sonra 3 dakika içinde 2 top çalma ve 1 ara pasıyla oynayan Necip Uysal, Carvalhal’in tetiğiydi. Maçın dönüm noktası da Necip’in ceza sahasında yattığı an oldu. 2 takımın da orta sahaları boşalınca, yorgunlukla beraber son 20 dakikadaki kör dövüşü kaçınılmaz hale geldi. Sabri’ye ve Necip’e geçmişler olsun...

*******

Yanında seni ısıtacak biri varsa üşümek güzeldir. Yuvarlak bir dünyada yuvarlak bir topun etrafında hala dik durabilmeyi başarabilenlerin olduğunu gördük 65. dakikada. Eminim futbolu taraftardan ayırmak isteyen takım elbiseler de gördü bunu, çürük bina yapan müteahhit de gördü, imara izin verenler de gördü, enkazdan çıkanın soğuktan donarak ölmesine dolaylı yoldan sebebiyet verenler de gördü.

Belki de içlerinden “ister soyunun ister soyunmayın” demişlerdir.

Olsun.

İçinde insan olmayan bu kadar elbise caka satarken, çıplak da olsa kral; kraldır.

Taraftarın anlatmak istediği de budur.

Yakup Sabri İNANKUR 

4 Ekim 2011 Salı

İstikrar Daima Kazanır


Akşam Abdullah Ercan’ı şık giyimiyle yedek kulübesinde görünce bir röportajı aklıma geldi; “Trabzonspor’da, Fenerbahçe’de ve Galatasaray’da oynadım. Ben Beşiktaşlıydım oysa, bir tek orada oynamadım” demişti. Futbol kariyerinin ilk golünü de Beşiktaş’a (ceza sahası dışından ayak dışı sert bir vuruşla) atmıştı. Trabzonspor’un 1-0 kazandığı o maçtan sonra Sarı Fırtına Metin Tekin’in övgüsünü almıştı genç futbolcu Abdullah.

Teknik Direktör Abdullah’ın kulüp kariyerinin ilk maçının Beşiktaş’a karşı olması, O’nun ısrarla Beşiktaşla kesişen ama bir türlü birleşmeyen kader çizgisinin tuhaf bir düğümü oldu.

Abdullah Ercan’ın selefi Tolunay Kafkas; taktiksel anlamda değil fakat düşünce yapısıyla ligimizin Arsene Wenger’i. Hiçbir kulüpte ve hocada olmayan geniş bir scouting ağı kurarak, özellikle altyapı eğitimini Avrupa’da almış genç Türk oyuncuları sahneye çıkardı. 19 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü esnasında bu oyuncuları Türkiye adına oynamaya ikna etti. Kayserispor’a Furkan Özçal, Ömer Şişmanoğlu, Serdar Kesimal, Turgay Bahadır’ı, son kulübü Gaziantepspor’a Cenk Tosun ve Yasin Pehlivanoğlu’nu kazandırdı. Beşiktaş’tan Orhan Gülle’yi bedavaya kaptı. Kayserispor Kafkas’ın kurduğu yapıyı bozmadı. Gaziantepspor da aynı yolu istikrarla takip etmeye kararlı gözüküyor.

Tolunay Kafkas’ın istifasından sonra oturmuş sistemin bekası için Abdullah Ercan ismi doğruydu. 17 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü yaparken Kafkasla beraber harıl harıl oyuncu tarayan isimlerden biriydi Ercan. Mevcut yapıyı en iyi O biliyordu.

Yapınız sağlamsa, değişen isimler işleyişe (iyi ya da kötü yönde) trajik bir yön vermezler. Aniden göklere çıkamayacağınız gibi, yerin dibine de girmezsiniz. Dolayısıyla teknik direktör değişikliği sistemli Gaziantepspor için (Ankaragücü ya da Samsunspor’un aksine) keskin sapmalara neden olmadı. Hoca değişikliğin klişe motivasyonu haricinde tanıdık futbolunu oynadı Gaziantepspor. Rakibini ortada Orhan Gülle-Serdar Kurtuluşla bozan, kanatları etkin kullanan, topu kapınca eveleyip gevelemeyen, orta sahayı hızlı geçen bir takım.

Nitekim Sosa çok etkiliydi. İsmail’in boşalttığı alana gerek pasla, gerek driblingle akıllı oynadı, Beşiktaş’ın sol kanadını yıprattı. Ancak sadece sağ kanatla kaldılar. Sol tarafta geçtiğimiz sezonun yıldızı Olcan Adın’ın yokluğu kontra denemelerinde Sosa’yı yalnız bıraktı.

Hafta içi İngiltere’den yıpranmış dönen Beşiktaş’ın, bilerek düşük tempoyla oynaması doğruydu. Gücünü son yarım saate saklamak istedi. Carvalhal’ın maç sonu konuşmasına “25 günde 7 maç yaptık” diye başlaması bu psikolojinin ifadesiydi. Orhan Gülle-Serdar Kurtuluş ikilisinin ilk yarım saatte sarı kart görmesi de bu planın önünü açtı. Gaziantepspor orta sahası yumuşamıştı ve son yarım saat agresifleşen maç içinde tempoyu arttıracak olan Beşiktaş orta sahası karşısında dağılabilirlerdi. Önce Orhan Gülle-Murat Ceylan değişikliği akabinde Halis Özkahya’nın “son adam” konusunda Necip Uysalla aynı fikirde olmaması rüzgarın (aslında meltem diyelim) yönünü değiştirdi.

Bir maçla arşa övgüler ulaştıran insanlar, bir maçla da yergiyi arzın dibine gönderirler. Ne o ne öbürü Beşiktaş için adil bir yaklaşım olur. 30 kişilik kadrosunda 10 oyuncusuyla bu yaz, 8 oyuncusuyla geçen sene, hocasıyla 3 ay önce tanışan bir takımın, takım olabilmesi için ihtiyacı olan tek şey zamandır. Sayıları iyi oyuncuları alıp anında muhteşem başarılara imza atabileceğiniz platformlar PES, FIFA ya da FM’dir.

Başarı istikrarla gelir, istikrar zamanla oluşur. Tıpkı hakem hatalarına rağmen toplanmadık kupa, bükülmedik bilek bırakmayan Seba’nın sistemli Beşiktaş’ının oluştuğu gibi...

Yakup Sabri İNANKUR

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...