Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2012 Perşembe

Sislerin İçinden


Son 10 yılın en popüler futbol istatistiğinin artık günümüzde en içi boşaltılmış, en amacından sapmış istatistik olduğunu kanıtlamak için Beşiktaş’ı izleyebilirsiniz.

Stoke City maçında %65, Kardemir Karabükspor maçında %45 ve dün akşam Eskişehirspor önünde %55 topla oynama oranıyla oynadı Beşiktaş. Bu 3 maçın ortak özelliği; Beşiktaş’ın oyuna hakim olan, daha iyi oynayan, galibiyeti daha çok hakeden ve hakettiğini alan taraf olmasıydı. Kara Kartallar işine geldiğinde topu hükmüne alıyor, işine geldiğinde topu misafirine veriyor ama iş bittiğinde keyifle duşa giden taraf oluyor.

Metinlerin, Rızaların, Sergenlerin hocası Serpil Hamdi Tüzün son röportajında şöyle diyordu: ”Topa ne kadar sahip olduğunun önemi yoktur…Önemli olan topa sahip iken ne yaptığın ne yapmadığındır. Topa sahip değilken de ne yaptığın ne yapmadığın aynı derece önemlidir”

Ne yapıyor Beşiktaş topa sahipken?

Hızla rakip kaleye akıyor. Fernandes komutanlığında 20-30 metrelik orta menzilli paslarla rakip ceza sahasına sızıyor. Kenar oyuncular içeri katederken kanat bekler ve Ernst rakibin kontraya kalkacak oyuncularının önüne barikat çekiyorlar. Dönen 10 toptan 7’si yeniden Beşiktaşlı ayaklara geliyor ve oradan da rakip ceza sahasına yeniden dökülüyor.

Bunun için topu oradan oraya gezdirmenize gerek yok. Gerek var diyenlere Mourinho soruyor:”3 pasla gole gidebilecekken neden 100 pas yapayım?”  

Beşiktaş sadece dinlenmek istediğinde pas yapmaya başlıyor. Ne zaman isterse!

Ersun Yanal önde savunmayı kurarken, Ernst-Fernandes’i sıkıştırma ve dönen topları kazanma güdüsü vardı içinde. İlk 10 dakikada Eskişehir’in Beşiktaş’a %72’ye %28 üstünlüğü vardı ancak bahsettiğimiz gibi bu Beşiktaş’ın pek umrunda değildi!

Beşiktaş ülkenin en çok terleyen takımı. En yakın rakibinden 13 maç fazlası var, henüz ocak ayında olmamıza rağmen…

Bununla birlikte, son 5 yıl içinde en çok bu sezon bu kadar üstüste maçı güvenle izliyor Beşiktaşlılar. Avrupa’da ve ligde artık belli bir futbol kalitesinde yürüyen bir Beşiktaş var.
Bir standartı var. Sonunu boşverin beraber yürümenin tadını çıkarın. Sislerin içinde olsa bile…

Yakup Sabri İNANKUR

Not: Fotoğraf DirenJK/Twitter hesabından alınmıştır. Kaynak: http://twitpic.com/8375c0

6 Aralık 2011 Salı

Yakın, Daha Yakın!

Metin Tekin’den bu yana, forvet oyuncularını kanada koyma sonra da “Beşiktaş’ın oyuncusu olmadığına” hüküm verme hastalığı son 20 yılda bir çok yetenekli hücum oyuncusunu tüketti maalesef. Oktay Derelioğlu’nun, Orhan Kaynak’ın, Stefan Kuntz’un, Christopher Ohen’in, Burak Yılmaz’ın, Bobo’nun belli dönemlerde ceza yayından uzak tutulup, sonrada hüsranla biten hikayelerini biliyoruz.

Bu oyuncular belli yetenekleri dolayısıyla kanatta “denendiler”. Başta hızları, ardından boşlukları katetmeleri. Sorun da burada başlıyor; boşluklara değil boşlukları katediyorlar. Savunmanın deliklerine sızıyorlar, savunmayı topla del(e)miyorlar.

Sarı Fırtına’dan sonra sadece Nihat Kahveci’nin kenarda başarılı olmasının sebebi de bu ufak ayrıntı zaten. Top ayaklarındayken deparlarındaki matkap fuleleriyle  20-30 metrelik sondajlar açabiliyorlardı rakip savunmanın göğüs kafesinde. Zaten bir oyuncuya boşuna “Fırtına” demez tribünler. Ancak bunu Holosko’dan, Pektemek’ten bekleyemezsiniz. Tabii beklersiniz de, Burak’tan, Orhan’dan ya da Ohen’den ne aldıysanız onu alabilirsiniz. Böylece Holosko, tarihe en fazla “Sarı Meltem” olarak geçer.


Şeref Bey; 69 metre eninde, Mardan Stadı ise 66 metre. Kenarlar 3’er metre daha içeride olunca, Almeida’nın yalnızlığı 6 metre azaldı, Şeref Bey’e kıyasla. Beşiktaş ataklarının %47’sinin ortadan gelişmesinin temel nedeni de bu. Kanat oyuncuları daha fazla içeriye girebildiler. Almeida da daha fazla gezip, stoperleri yanına çekebildi ve boşluklar oluşturdu.


İlk 11’i  “rakibi öpen” oyunculardan kurulu Beşiktaş’ın mücadele gücü yüksek, savaşan bir kurguda olacağı zaten aşikârdı. Stadın yapısından dolayı 4-3-3 görünümlü 4-5-1 yerine, 4-3-3 oynayabilmesi, derli (ve %61) toplu bir takım izledik. Veli ve Holosko takım oyunu içinde kısmen eriyebildi. Dün akşamki maç Şeref Bey’de oynansa bugün Beşiktaş’ın “dökülen” kanat oyuncularına, Quaresma ve Simao’nun yokluğunun “önemli” faktör olduğuna ilişkin yığınla yorum okuyacaktık. Onlar tabii ki önemli tetikler ancak aralarındaki mesafe 40 metreden, 20 metreye inince verkaçlar, seri kısa paslar, çalımlar (ve goller) artıyor.

Beşiktaş eğer bu düzende oynamaya kararlıysa, sahanın boyunu 1-2 metre uzatıp, enini 3-4 metre daraltmalı. Hızlı kanat oyuncuları rakip savunmanın arkasında daha fazla boşluk bulurken, hedef santrafora ve birbirlerine daha yakın olurlar. Daha fazla gol, daha fazla hücum pres olanağı ortaya çıkar.

Metin Diyadin’i futbolcuyken sever, zevkle izlerdim. Topu aldığında kaleye yönelen, savunma boşluklarına sızan, şut atan, kafasında sürekli gol olan komple bir orta saha oyuncusuydu. Samsun’da kırık ayakla sahadan çıkarken sedye üzerindeki gözyaşları O’nun hakettiği jübile değildi. 


Ayakları futbola nokta koysa da, beyni koymadı Metin “Hoca”nın. Düşünce yapısıyla Orduspor’u ayağa kaldırdı. Sadece dün gece değil, Kadıköy’de de, Bursaspor’u ağırlarken de futbolu düşünen bir takım var. Golü düşünen bir takım var. Beşiktaş’ın 20 faulle tamamladığı bir maçı 11 faulle tamamlayan bir takım var. Felsefesi oyna(t)mamak değil, oynamak olan bir takım var. Hakan Özmert’in mücadelesine biraz Gosso yardım edebilse, İsmail’in ve Hilbert’in önünü kesip, Beşiktaş’ın savunmasıyla, hücumunun arasını açabilirlerdi. Bunu sadece maçın 15 dakikasında yapabildiler ve bu esnada Stancuyla bir de pozisyon yakaladılar. Ancak Toraman hamlesi Gosso’yu iyice sindirdi ve Hakan ortasahada yalnız kalınca beraberliği yakalamalarına rağmen Beşiktaş akınlarını püskürtemediler.

2-1’den sonra alan savunmasına geçen Beşiktaş’ın bekleri de stoperlere alıştıklarından 3’er metre daha yakın olunca Orduspor, kalabalığı aşmak için uzun toplara yöneldi. 1.79’luk Fatih Tekke’nin ise  maç boyunca %94 hava topu başarısıyla oynayan Sivok’a karşı şansı yoktu.

Maç sonucunun Beşiktaş için en önemli çıkarımı, Quaresma ve Simao’nun yokluğunun takımda stres ya da güven kaybı teşkil etmemesi. Zaman Beşiktaşlı oyuncuları birbirine daha da yaklaştırıp, Beşiktaş’ı daha bir takım haline getiriyor. Bir de Şeref Bey’in taç çizgileri yaklaşabilse…

Yakup Sabri İNANKUR 

21 Kasım 2011 Pazartesi

İster Anlarlar, İster Anlamazlar


4 büyüklerin toplam banka borcu 1.5 milyar TL. Bu sezon ligimize 64 yabancı oyuncu transfer oldu ve kulüplerin kasasından 134 milyon TL para çıktı. Yabancı oyuncu satışlarından ise toplamda 94 milyon TL gelir edildi. Aradaki zarar 40 milyon TL. Şampiyon olan 5 takımın toplam transfer harcaması 221 milyon TL. Tazminatlar ya da çocuk rızkları borçları dahil değil bu rakamlara.

Bu sezon altyapısından çıktığı takımın ilk 11’inde forma giyebilme başarısını gösteren oyuncu sayısı sadece 17. Özevlatlarımız ligimizdeki 18 takımı doldurmuyor bile.

Avrupa’da sadece 2 takımımız var ve Ulusal Takımımız kendi evinde 3 gol yiyerek Avrupa Şampiyonası gidemedi.

İmdi...

Yukarıdaki gudubet tablosunun kravatlı ressamları maçları en güzel yerlerden izleme hakkına sahipken, tribünlerin gerçek rengi taraftarın, baştan sorun, kafadan holigan ilan edilerek cezalandırılması; futbol sevgimizin üzerindeki (artık) kurumuş yığına yeni bir tüy dekoresi oldu. Düşününce, düşüncelerinde bizlere nanik yapıp  “Dekoder al, kombine al, sistemimizin devam ve bekasındaki rolünü oyna da, maçı ister izle ister izleme, maça ister gel ister gelme...” dediklerini düşünüyorum.

Sezon başından bu yana, en isabetli pas yüzdesini Hilbert’in, en çok top çalmayı İsmail Köybaşı’nın yapmış olduğu görmek (ve yazmak) rutin işlerimizden oldu. Ligin en isabetli (%81) pas oranına sahip stoperi Egemen Korkmaz ile en çok top çalma ortalamasına sahip stoperinin Sivok olmasından pek bahsetmedik ama. Beşiktaş savunması pas ve top çalma görev dağılımını kendi içinde müthiş bir uyumla yakaladı ve savunma; Beşiktaş’ın en “takım” yeri bu bağlamda. Bu uyuma Ernst-Aurelio-Kavlak 3’lüsünün dinamizmini kattığımızda, kaleci Cenk ile beraber Beşiktaş’ın gerisi iyi bir ritm tutturdu. Ancak tek sorun, yeteneği gol melodileri yazmak ileri 3’lünün bu ritmi duyamayacak kadar orkestradan ve birbirlerinden uzak olması. Bu nedenle çoğu zaman ezgi ile ritm uyuşmuyor, ileri 3’lü kendi çalıyor kendi oynuyor.

Fatih Terim’in “geleneksel” Melo-Selçuk-Engin 3’lüsüne bir de Ayhan’ı ekleyerek başlamasındaki ana tema da bu ritmi bozmaktı. Plan; alanı daraltmak, aradaki mesafeyi olabildiğince Galatasaraylı ile doldurup Beşiktaş savunmasının üzerinde baskı kurmaktı. İlk 20 dakika seri ve kısa paslarla bunu iyi başardılar. Ancak gerek Ayhan Akman’ın aksaması, gerekse Engin Baytar’ın tecrübesizliği, üzerine Felipe Melo’nun sarısı, Beşiktaş orta 3’lüsünün mızrak başı gibi daralan bir üçgen yapı oluşturmasını sağladı. Önce Galatasaray’ın (baklava dilimi) orta sahası dağıldı sonra oyun Beşiktaş’ın en etkili (ve oynamayı istediği) yere, kanatlara yayıldı. Galatasaray, orta sahayı kaptırınca Q7 ve Simao daha çok içeri katetmeye başladılar. Quaresma ile Simao’nun arasındaki mesafe 30 metreden 10 metreye düştüğünde verkaçlar, seri kısa paslar ve haliyle gol pozisyonları artıyor. Direkler işin cilvesi...

Son yarım saat Galatasaray oyundan düşmeye başlamışken; oyuna girdikten sonra 3 dakika içinde 2 top çalma ve 1 ara pasıyla oynayan Necip Uysal, Carvalhal’in tetiğiydi. Maçın dönüm noktası da Necip’in ceza sahasında yattığı an oldu. 2 takımın da orta sahaları boşalınca, yorgunlukla beraber son 20 dakikadaki kör dövüşü kaçınılmaz hale geldi. Sabri’ye ve Necip’e geçmişler olsun...

*******

Yanında seni ısıtacak biri varsa üşümek güzeldir. Yuvarlak bir dünyada yuvarlak bir topun etrafında hala dik durabilmeyi başarabilenlerin olduğunu gördük 65. dakikada. Eminim futbolu taraftardan ayırmak isteyen takım elbiseler de gördü bunu, çürük bina yapan müteahhit de gördü, imara izin verenler de gördü, enkazdan çıkanın soğuktan donarak ölmesine dolaylı yoldan sebebiyet verenler de gördü.

Belki de içlerinden “ister soyunun ister soyunmayın” demişlerdir.

Olsun.

İçinde insan olmayan bu kadar elbise caka satarken, çıplak da olsa kral; kraldır.

Taraftarın anlatmak istediği de budur.

Yakup Sabri İNANKUR 

7 Kasım 2011 Pazartesi

Ayağın Sana Kalsın, Bana Elini Ver


13 gün içinde; 2 Dinamo Kiev, 1 derbi, 1 de naçizane Sivasspor maçına çıkan bir takımın, Ankara’da son yarım saat oyundan düşmesi, Sir Isaac Newton’ın kafasına elma düşmesi kadar bilimsel bir nedenin sonucu. Gençlerbirliği Teknik Direktörü Fuat Çapa da bunun farkındaydı ki, oyun planını buna göre hazırlamış. Oyuncu değişikliklerini; 2-0 geride olduğu devre arasında değil, 60. dakikada skor 2-2 iken yapması bunun futbolca açıklaması.

Önce, o dakikaya kadar maçın en çok koşan ve bir o kadar da Beşiktaş orta sahasını koşturan Oktay’ı çıkarıp, pas yüzdesi yüksek Özgür’ü oyuna aldı (Özgür hocasını yanıltmayıp maçı %72 isabetli pas ile tamamladı). Bundan 10 dakika sonra yine tempolu oyunun vazgeçilmez oyuncularından Randall çıkarken başka bir pasör Erdal oyuna giriyordu. Son 20 dakika oyunun kontrolünü ele geçiren Gençlerbirliği, Egemen-Cenk anlaşmazlığı olmasa da maçı kazanacak verilere sahipti.      

Beşiktaş’ın (görülmeyen ya da görülse de hakettiği takdiri göremeyen) en etkili ve verimli oyuncuları Roberto Hilbert ve İsmail Köybaşı’nın 2.8 günde bir maç yapmanın üzerine ligin en hareketli oyuncuları Hurşut Meriç ve Yasin Öztekin ile mücadele etmeleri, onların da standart katkılarını rendeledi.

Tamam, Hilbert yine Beşiktaş’ın en isabetli pas yüzdesine sahip, en çok top çalan ve en çok hücum koşusu yapan oyuncusu. Ancak sadece Hilbert’le, İsmail’le, Ernst’le ya da stoperlerle takım savunması olmuyor. O sadece savunma oluyor ve bu da 45 dakikada 4 gole engel olamıyor.

10 dakikaya bir gol yememek için takım savunması, takım savunması için takım, takım olmak için zamana ihtiyaç var.

Beşiktaş; asli teknik direktörünün başında (maalesef) olmadığı ve emaneten devralan teknik direktörün de kendi kafasındaki oyunu değil, (transferler Havutçu’nun kendi sistemine göre yapıldığı için) mecburen, asli teknik direktörün kafasındaki oyunu oynatmak zorunda olduğu  bir takım.

Galbiyetler Beşiktaş için ne kadar olağansa, mağlubiyetler (2-0 öne geçtikleri maçlarda da dahil) bu yeni takım (olmaya çalışan takım) için o kadar normal.

Zaman, yorgunluk, deplasman, hava şartları, kötü hakem kararları, teknik direktör yanlışları, oyuncu formsuzluğu gibi her konu mağlubiyete mazeret teşkil eder. Ama doğru, ama yanlış, ama geçersiz…

Mazeretler ayna üzerindeki buğudur. Elinizle temizlemedikçe ne kadar kral olduğunuzu tüm çıplaklığıyla göremezsiniz.

Hatırlıyorum da Recep Çetin ters bir vuruşla topu Beşiktaş ağlarına gönderdiğinde, Kaptan Rıza Çalımbay koşarak gelmiş ve Recep’i elinden tutup kaldırmıştı. O zaman öğrenmiştim / anlamıştım, futbol ayakla oynanan ama muhakkak el ele tutuşmayı gerektiren bir savaş halidir. 

Kaptanlık bir pazubanttan fazlasıdır. Maçın kaderinin diz çöktürdüğü arkadaşına el verip, onun o yükü omuzlamasına yardımcı olmaktır. Birlikte olmaktır. Futbolculuk kalitesinden ayrı bir düşünce yapısı gerektirir.

Recep’in kendi kalesine attığı o maçı ve sonucu hatırlamıyorum. O sahne ise aklımda taptaze. Unutamıyorum.

Son yıllarda ise Beşiktaş’ta böyle bir sahne hatırlamıyorum. Ya ben yaşlanıyorum, ya Beşiktaş değişiyor…

Yakup Sabri İNANKUR

18 Ekim 2011 Salı

Akdeniz’de Başka Bir Akşam


Ligin ilk yarısı bittiğinde tablonun tam ortasında, 9. sırada, kendi halinde tantunisini yiyen, miskin miskin oturan bir Çukurova delikanlısıydı Mersin İdman Yurdu. Nurullah Sağlam’ın tokadıyla bir anda tepesi attı ve ligin 2. yarısını en tepede bitirdi.

O sıradan takımı, “süper” yapan isimlerden sadece; Joseph Boum, Erman Özgür ve Nduka kaldı yadigâr. Çünkü geçtiğimiz sezon, Sağlam’ın İdman Yurdu’na yapıştırdığı hüviyetin resmi bilgileri uzuuuun toplar, imzası da kontra atak futboldu. Süper Lig uzaklardaydı çünkü.

O mesafe aşılınca, saha içindeki mesafeleri de kısaltmaya çalışıyor Nurullah Sağlam. Ayağa pas ve topa hakimiyet Mersin’in yeni kimlik bilgileri. Tabii kimliğin değiştirilmesi parmak şıklatması kadar ani olabilirken, karakterin değişmesi adına zaman denen büyücünün kızılcık değneğiyle mümkün. Sebat etmez de işleri ona bırakmazsanız, o değnekle kafanıza vuruyor. Bu nedenle Mersin, (geçtiğimiz sezondaki gibi) hala deplasman puanlarıyla reyting yaparken, Akdeniz’in bir başka akşamlarında puan yapamıyor.

Daha çok topla oynayan, daha çok hücum pası yapan, daha çok topla buluşan, daha çok korner kullanan takım Mersin’di. Ama bütün bunların üzerini 90 dakikada çizecek fiyakalı bir kalem var; daha çok gol atan olmak.

Un, hamur, şeker, hatta meyveler olsa da mutfağınızda, pastanın tadı kremadadır.

Fenerbahçe’de; un, hamur, şeker, hatta meyveler yoktu (Volkan yok, Gökhan Gönül yok, Mehmet Topuz yok, Serdar Kesimal yok) (Niang yok, Andre Santos yok) (Aziz Yıldırım yok?). Bütün bu sert adamların olmadığı bir maçta ligin en çok faul yapan takımına karşı oynamak yeterince dezavantaj oluşturmuyormuş gibi, bir de üzerine Mersin musonu yemek tatsız. Ama Fenerbahçe’de krema var (Özer var, Bienvenu var). Özgüven var. Bir de Reto Ziegler var! Her yerde var. Her topta, her pozisyonda var.

Türk futbolsever yıldız isimleri sever fakat bazen isim büyüdükçe, etkinlik azalır. Fenerbahçe’nin sol tarafına gelen tarihteki en büyük isim Roberto Carlos’tu ancak Santos kadar başarılı değildi. Santos ise Ziegler’den 2 gömlek daha kaliteli bir oyuncu ama Ziegler kadar etkin olamadı.

Toplum olarak kendi içimizdeki olaylarda hatayı aramaya, kötüyü görmeye bayılırız. Dün geceki harikulade golün lezzetinden ziyade Hakan Arıkan’ın hatasını konuşuyoruz.  9 yıl önce 3.sü olduğumuz dünya kupasında Ronaldinho’nun golünün klaslığından bahseder dururuz ama. Nasıl avlamıştı Seaman’ı! Ronaldinho’nun orta mı yaptığı, şut mu çektiği belli olmayan o golü “Seaman’ın hatası” olarak değerlendiren bir yorumcu, yazar, kıraathane müdavimi, berber ve taksici tanımadım henüz. Bırakalım Hakan Arıkan asmaca oynamayı da 40 metreden 90’ı kaşıyan Özer’e hakkını verelim. Tabii ki Özer bir Ronaldinho değil. Zaten konu Özer de değil, Özer’in golü. O gol bu maçın, hatıralarımıza matbu olmasını sağlayan klasik bir şaheserdir.

Bu golü Özer’in futbol zekasına yazıyorum.

Bütün bunları ise Aykut Kocaman’ın hanesine yazıyorum.

Fenerbahçe kupadan elenmiş, ligde sallanıyorken Kocaman'ın yapmak istediklerini bu yazıda belirtmiş ve ihtiyacı olduğu tek şeyin zaman olduğunu yazmıştım. Bu, Kocaman’a özel bir durum değil. Standart bir teknik direktörün bir “şeyler” yapabilmesi için en az 2 sezona ihtiyaç vardır. Böyle bir kriz döneminde Aykut Kocaman takımını taktiksel, fiziksel hem de mental anlamda iyi hazırladı.
 
Aykut Kocaman diyince aklıma hakem geldi. (Bilinçaltı böyle ilginçtir işte, halbuki ne ilgisi var!)

Bazı oyuncular vardır, amiyane tabirle, halı sahaya çağırmam dersiniz. Dün akşam sahadaki 22 oyuncuyu da (emekli olduktan sonra) halı saha takımımda görmek isterim. Ancak (emekli olsun olmasın), o maça Halis Özkâhyayı davet etmem. O’nun adalet dağıttığı akşamlar sadece Akdeniz’de değil, Türkiye genelinde bir başka oluyor.

Yakup Sabri İNANKUR

16 Ekim 2011 Pazar

Futbol Enteresan, Sonuç Olağan


Ömer Üründül’e Allah uzun ömürler versin, futbol hakikaten enteresan. Geçen sezon çektirip gitmesi koro halinde kendisine tebliğ edilen Holosko alkışlarla (mesih olması umulurak) oyuna girerken, aynı sezon omuzlarda getirilen (mesih olması umulan) Guti ıslıklarla oyundan çıkıyordu.

“Ev alma Fernandes al” da ıslıklanıyordu. Atletico Madrid’in kaptanı da.

Seyircinin bu durumu mu daha enteresan, yoksa bu kadar yıldızın sahayı bir ampul kadar bile aydınlatamaması mı, bilemem. 
Ancak;

Halayla, türkülerle karşılanan onca oyuncu dururken; Rico Paşa’ya uçan tekme atan Fenerbahçeli Mehmet Aurelio, Beşiktaş soyunma odasına parmak sallayan Bursasporlu Egemen Korkmaz  ve vaka-i terlik olayının yardımcı aktörü İbrahim Toraman’dan başka Beşiktaş’a kalp masajı yapan oyuncu olmamasının enteresan olduğunu biliyorum.

Bir takımın tüm maçı hiç pres yapmadan tamamlaması yeterince ilginçken, üzerine 2 sakat vermesinin daha ilginç olduğunu biliyorum.

Seba’ya yürümekten nasır tutmuş ayakların, Demirören’e karşı yaşadığı akıl tutulmasının enteresanlığına acıyarak bakan “eski” Beşiktaşlıların olduğunu biliyorum. Üzülüyor Metin-Ali-Feyyazlılar.

Yahut galiba sadece enteresan olan Beşiktaş. Teleskobumuzu dünya kulübü Beşiktaş’ın yıldızlarından Türkiye dağı Erciyes’in eteklerine çevirdiğimizde bir total futbol zerafeti görüyoruz.

Kayserispor yönetiminin ticari zekasının ve 5 yıllık planlı bir çalışmasının ayak seslerini duyuyoruz.
Şota Arveladze, 2 yıl boyunca yanında not defteri tuttuğu Luis Van Gaal’in hayır duasını alıp Kayseri’ye geldi. Dolayısıyla Şota’yı (ve Kayserispor’u) anlamak için Van Gaal’i anlamak lazım.

Futbol kariyeri olmayan her teknik direktör gibi (Mourinho, Villas-Boas…vs.) Van Gaal de futbolun bilimsel yanına kafasını yorup, taktiksel açıdan ustalaşmış bir hocadır. Antremanlarda futbol sahasını 32 kareye böler ve top hangi karedeyken hangi oyuncunun nasıl davranması gerektiğini tek tek anlatır. Oyuncularının kıvrak bilekli makinelerden fazlası olduklarını anlamalarını ister.

Ambarat’ın, Furkan Özçal’ın, Riveros’un, Hasan Ali’nin etkinliğinin temeli budur. Dün akşam en çok driblingi (5) Ambarat yaptı. En çok isabetli pası (42) Hasan Ali verdi. En çok Riveros (6) top çaldı. En çok gol pozisyonuna Furkan girdi ve golünü de attı.

Öne geçtikten sonra, zamana ve futbola tecavüz etmediler. Beşiktaş’a gol şansı vermemek için futbol oynamayı tercih ettiler. Cruijff “Top bendeyken sen gol atamazsın” demişti, Kayserisporlular’ın çalıştığı ders kitabında da bu cümle yazıyordu muhakkak. Bir ara %60’lara varan topa sahip olma oranı sahanın 32 karesinde de ne yaptığını bilen bir ustanın matematiğiydi.

Mağlup da olabilirler, galip de gelebilirler ama kafalarını kullanmaya devam ettikçe, sadece ayaklardan ibaret olanları yenmeye devam edecekler.

Sistemin / bilimin, salt yeteneği yenebildiği binlerce örnekten birini izledik.

Futbol enteresan ama Kayserispor olağan.

Yakup Sabri İNANKUR

4 Ekim 2011 Salı

İstikrar Daima Kazanır


Akşam Abdullah Ercan’ı şık giyimiyle yedek kulübesinde görünce bir röportajı aklıma geldi; “Trabzonspor’da, Fenerbahçe’de ve Galatasaray’da oynadım. Ben Beşiktaşlıydım oysa, bir tek orada oynamadım” demişti. Futbol kariyerinin ilk golünü de Beşiktaş’a (ceza sahası dışından ayak dışı sert bir vuruşla) atmıştı. Trabzonspor’un 1-0 kazandığı o maçtan sonra Sarı Fırtına Metin Tekin’in övgüsünü almıştı genç futbolcu Abdullah.

Teknik Direktör Abdullah’ın kulüp kariyerinin ilk maçının Beşiktaş’a karşı olması, O’nun ısrarla Beşiktaşla kesişen ama bir türlü birleşmeyen kader çizgisinin tuhaf bir düğümü oldu.

Abdullah Ercan’ın selefi Tolunay Kafkas; taktiksel anlamda değil fakat düşünce yapısıyla ligimizin Arsene Wenger’i. Hiçbir kulüpte ve hocada olmayan geniş bir scouting ağı kurarak, özellikle altyapı eğitimini Avrupa’da almış genç Türk oyuncuları sahneye çıkardı. 19 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü esnasında bu oyuncuları Türkiye adına oynamaya ikna etti. Kayserispor’a Furkan Özçal, Ömer Şişmanoğlu, Serdar Kesimal, Turgay Bahadır’ı, son kulübü Gaziantepspor’a Cenk Tosun ve Yasin Pehlivanoğlu’nu kazandırdı. Beşiktaş’tan Orhan Gülle’yi bedavaya kaptı. Kayserispor Kafkas’ın kurduğu yapıyı bozmadı. Gaziantepspor da aynı yolu istikrarla takip etmeye kararlı gözüküyor.

Tolunay Kafkas’ın istifasından sonra oturmuş sistemin bekası için Abdullah Ercan ismi doğruydu. 17 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü yaparken Kafkasla beraber harıl harıl oyuncu tarayan isimlerden biriydi Ercan. Mevcut yapıyı en iyi O biliyordu.

Yapınız sağlamsa, değişen isimler işleyişe (iyi ya da kötü yönde) trajik bir yön vermezler. Aniden göklere çıkamayacağınız gibi, yerin dibine de girmezsiniz. Dolayısıyla teknik direktör değişikliği sistemli Gaziantepspor için (Ankaragücü ya da Samsunspor’un aksine) keskin sapmalara neden olmadı. Hoca değişikliğin klişe motivasyonu haricinde tanıdık futbolunu oynadı Gaziantepspor. Rakibini ortada Orhan Gülle-Serdar Kurtuluşla bozan, kanatları etkin kullanan, topu kapınca eveleyip gevelemeyen, orta sahayı hızlı geçen bir takım.

Nitekim Sosa çok etkiliydi. İsmail’in boşalttığı alana gerek pasla, gerek driblingle akıllı oynadı, Beşiktaş’ın sol kanadını yıprattı. Ancak sadece sağ kanatla kaldılar. Sol tarafta geçtiğimiz sezonun yıldızı Olcan Adın’ın yokluğu kontra denemelerinde Sosa’yı yalnız bıraktı.

Hafta içi İngiltere’den yıpranmış dönen Beşiktaş’ın, bilerek düşük tempoyla oynaması doğruydu. Gücünü son yarım saate saklamak istedi. Carvalhal’ın maç sonu konuşmasına “25 günde 7 maç yaptık” diye başlaması bu psikolojinin ifadesiydi. Orhan Gülle-Serdar Kurtuluş ikilisinin ilk yarım saatte sarı kart görmesi de bu planın önünü açtı. Gaziantepspor orta sahası yumuşamıştı ve son yarım saat agresifleşen maç içinde tempoyu arttıracak olan Beşiktaş orta sahası karşısında dağılabilirlerdi. Önce Orhan Gülle-Murat Ceylan değişikliği akabinde Halis Özkahya’nın “son adam” konusunda Necip Uysalla aynı fikirde olmaması rüzgarın (aslında meltem diyelim) yönünü değiştirdi.

Bir maçla arşa övgüler ulaştıran insanlar, bir maçla da yergiyi arzın dibine gönderirler. Ne o ne öbürü Beşiktaş için adil bir yaklaşım olur. 30 kişilik kadrosunda 10 oyuncusuyla bu yaz, 8 oyuncusuyla geçen sene, hocasıyla 3 ay önce tanışan bir takımın, takım olabilmesi için ihtiyacı olan tek şey zamandır. Sayıları iyi oyuncuları alıp anında muhteşem başarılara imza atabileceğiniz platformlar PES, FIFA ya da FM’dir.

Başarı istikrarla gelir, istikrar zamanla oluşur. Tıpkı hakem hatalarına rağmen toplanmadık kupa, bükülmedik bilek bırakmayan Seba’nın sistemli Beşiktaş’ının oluştuğu gibi...

Yakup Sabri İNANKUR

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu Kez Hagisiz Olacak


Geçtiğimiz sezonun 24. haftasında Ankaragücü’nün başına Mesut Bakkal geçmiş ve ilk maçını Ziya Doğan’ın Konyaspor’u ile oynamıştı. Konya deplasmanında 2-0 kazanan Ankaragücü, o tarihten itibaren ligin en çok gol atan 2. takımı olmuştu.

Sezon başında hücümsever Mesut Bakkal görevi bırakınca yerine hücumsavar Ziya Doğan’ı uygun gören Ankaragücü kurmayları lige mağlup başlamış oldular böylece. 3 ay boyunca gol atmaya alışmış bir takımı, ilk felsefesi rakibi bozmak olan bir hocaya devredince, doğal olarak takım bozuldu. Üzerine Sapara’nın şefliği, Vittek’in bitiriciliği Ankara’yı terk-i diyar eyleyince zaten kadro sıkıntısı çeken Doğan’ın alternatifleri de kısıtlandı. Elindeki tek gol tetiği geçtiğimiz sezonun Bank Asya mucizesi Mersin İdman Yurdu’nun sol açığı Tonia Tisdell’i Gökhan Zan’ın üzerine sürmekten başka çözüm de yoktu. Raynoch-Hürriyet ile Galatasaray orta sahasına çomak sokmak isterken, 20 dakikada skor 2-0 olunca çomaklar 70 dakika işsiz ve atıl kalıyor haliyle. 

2000 ruhuna beden bulmaya çalışan Fatih Terim, Okan-Emre-Suat zırhını, Melo-Engin-Selçuk’a teslim etti. Selçuk İnan şu haliyle Galatasaray’ın beyni. Sağındaki Melo, daha sağındaki Sabri (ya da Eboue) ile Okan-Ümit efektini de yakalamış durumda. Felipe Melo %86 isabetli pasla ligin en zarif pitbullu zaten. Engin Baytar’ın (umarız sadece futbol anlamında) Emreleşmesi tamamlandığında işlerin yolunda gitmesi için bu sefer bir Hagi’ye ihtiyaç olmayacak.

Engin Baytar’ın kendini / kafasını vermesi, Galatasaray’ın pozisyon bulma frekansını arttırdığı gibi, Riera ve Kazım’ın savunmaya (en azından alan savunmasına) daha fazla vakit ayırmasına neden oluyor. Bunun örneğini hafta içinde Stoke City karşısındaki Beşiktaş’ta görmüştük. Necip-Fernandes’in konsantrasyonu ve orta sahaya hakimiyeti Quaresma ve Simao’nun daha etkili savunma yapmasına neden olmuştu.

Kenar forvetlerin savunma iştahı beklerin performansını arttırır. Hakan Balta’nın ve Sabri Sarıoğlu’nun toplam top çalma oranının (7) tüm takımın neredeyse yarısı (16) olması bu etkinliğin sayısal ifadesi.

Fatih Terim; “Milli Takım-Galatasaray-Milan-Galatasaray-Milli Takım” ile kariyerinde ters parabolik bir trende sahip. Şimdi yine Galatasaray ile fiziken yeniden çıkışa geçti. Ancak bundan da önemlisi ruhen çıkışa geçmiş olması. Terim kendi kendisiyle rekabet halinde. 3. Terim’in, 1. Terim’den daha başarılı olmasını istiyor. 1.Terim’in gölgesinden çıkmak ve aynı zamanda 1. Terim’i de Hagi’nin gölgesinden çıkarmak istiyor.

Bu nedenle Galatasaray’da mentalite anlamında bir 10 numara yok. Bu nedenle 10 numaranın sahibi Felipe, -bir önceki dönemin aksine- koşan, ısıran bir Felipe.

Terim’in kafasında tek bir şey var. Ne olacaksa –iyi ya da kötü- bu kez Hagi’siz olacak.   

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kazım Kanat'ın Balığı


Klasik edebiyat severler Dr. Jeykll’ı ansın, çizgi roman severler Batman’in istikrarlı düşmanlarından Two-Face’i ansın.

Futbol severler Antalya önündeki Beşiktaş’ı ansın.

İlk yarı koşan, ısıran, agresif bir takım. Sürekli kafasında hücum olan, isteyen bir takım. Gol isteyen, izleyene zevk veren bir takım. İkinci yarı durağan, kopuk, isteksiz, son dakikalara doğru (son dakikalar dediğim son 20 dakika falan) profesyonellik denen canavarın yiyip tüketeceği zamanın peşinde bir takım.

İkisi de mantıklı bir açıklamayı hakediyor.

Bir takımın nasıl oynayacağını, ne istediğini kadrolardan anlayabiliriz. Beşiktaş’ın Pektemek-Kavlak-Holosko’dan oluşan hücum hattı, sürekli rakip savunmaya pres yapan, top Beşiktaş’ta iken arkaya sarkan, kenarlara koşular yapıp hücumu genişleten, yer değiştiren futbolculardan oluşuyordu. Üstelik Şeref Bey’de yeniydiler misafir sayılırlardı ki misafir çocuğu gibi yaramazdılar, kontrol altına alınamazdılar, durmak bilmezlerdi. Antalyaspor’a rahatsızlıklar verdiler.

Bu, nitelemede yaramaz, ama nitelikte işe yarar üçlünün arkasına Necip Uysal, Ernst, İbrahim Toraman, Egemen, Sidnei geçince Aziz Yıldırım’ın 2 yıl önce futbolumuza kazandırdığı “rakibi öpen futbolcu” tabiri rakibi öpen bir hüviyetle Beşiktaş “takım”ında vücut buldu. Bu kadar sevgi dolu bir ortamda Simao Sabrosa da centilmenliği bıraktı ve ilk yarının en çok öpen (koşan) ismi oldu. 

Eşyanın tabiyatıyla uyumlu olarak, yerinde duramayan, hareket eden, rahatsız eden misafir çocuğu sonunda uykuya daldı, gerçek misafir Antalyaspor da rahatladı!

Beşiktaş ortasahasını o kadar kolay geçmeye başladılar ki ikinci yarının ortalarında Uğur İnceman, Ali Turan ve Deniz Barış mevkilerinden fersah fersah uzakta Beşiktaş savunma çizgisinin 5-6 metre önünde top almaya / top yapmaya başladılar. Carvalhal’ın Fernandes hamlesi de bu dakikalarda geldi. Orta yuvarlaktaki koca deliği kapatmayı umuyordu ve milyonlarca Beşiktaşlı’nın ortak akılda buluştuğu ismin aklına gelmesi sürpriz değildi.

Fernandes de yastığını alıp sahada uyuyan Beşiktaşlıların yanına kıvrılınca Beşiktaş orta sahası için kenarda işe yarayacak bir Şifo Mehmet kalmıştı. O ise şimdi misafirdi ve genç Emrah Başsan’ı ısınmaya göndermişti.
Kendi gibi zeki bir takım oluşturmuş Mehmet "Hoca". Topu alan, mevkisinin askeri disiplin kurallarına da çalım atarak boşluğa doğru ilerliyor. Bu esnada topsuz olanlar da savunma arasına, arkasına, kenarlara koşulara başlıyor. Presi gördükleri zaman ise basitçe boştaki arkadaşlarına pas çıkarıyorlar. Özdilek, O'na Şifo lakabını getiren futbol zekasının temelini tüm Antalyaspor'a aşılamış. O nedenle Antalyapor 367 isabetli pasla, 235 paslı Beşiktaş'ı paslandırdı. Beşiktaş orta sahası işlemez oldu. Bu sırada Antalyaspor ışıldıyordu.
Roller değişti. Prens kıyafetini giyen Antalya, uyuyan güzeli öpmeye çalışıyordu.

Futbolculuk döneminde 80. dakikalardan sonrasının kahramanı olan Şifo Mehmet’in takımının da bu özelliği alması tesadüf değil. Geçtiğimiz sezon Antalyaspor’un ikinci yarıda attığı gol sayısı ilk yarıdakinin neredeyse 2 katı. Ligin ilk 4 haftasında da bu rakamı aynen koruyorlar. İkinci yarılarda attığı 4 gole karşın, ilk yarılarda 2 gol atabilmişler.

Hemen akıllara Beşiktaş’ın da ilk 4 maçta, 80’den sonra bulduğu goller gelecektir. Ancak Beşiktaş bunu 3 haftadır, Antalyaspor bunu 3 yıldır yapıyor. İki yarının farkı takımların futbol felsefelerinde yatıyor bir nevi. 13 günde 4. maça çıkmanın yorgunluğu da cabası.

Maçın en çok göze batan adamı Egemen Korkmaz. Önüne atladığı, araya girdiği toplarla, savaşmasıyla alkış alsa da, 36 isabetli pasla Beşiktaş’ın en çok isabetli pas atan oyuncusu olması modern futbolun daha çok ilgilendiği bir konu. Aslında geçmişteki tutumları olmasa “Takoz” Recep Çetin geliyor aklımıza. Ama geçmişi O’nu “sadece” Egemen yapıyor.
Bana göre en etkili, en can yakan ısırığın sahibi İsmail Köybaşı’ydı. Köybaşı bu maçın da en çok top çalan oyuncusu oldu. Kamuoyu İsmail’in asistlerine kilitlenmiş durumda ancak 4 maçın 3’ünde sahanın en çok top çalan oyuncusunun İsmail olduğu pek dile getirilmiyor, (ya da buna dikkat edilmiyor). İsmail Köybaşı’nın savunma yönündeki büyük gelişme daha çok övgüyü hakediyor.

Holosko’nun Marsilya Ruleti gözümüzden kaçmadı elbette. Rakibin içinden geçmeye çalışmak yerine onun başını döndürmenin daha etkili olduğunu anlaması güzel.

Kuşkusuz ligimizin en çok gelişme gösteren teknik direktörü Mehmet Özdilek. Sadece puan tablosuna bakarak değerlendirmiyorum. Antalyaspor her sezon yeni bir futbol karakteri daha ekliyor bünyesine ve ruhuna da “güzel futbol”u işliyor. Yatmadan, vurmadan, çalmadan aklında sadece gol olan bir takım. Kendi özel futbolunu Antalyaspor üzerinden Türk Futbolu’na kazandırıyor. Şifo Mehmet’i Türk Futbolu’na kazandıran ise rahmetli Kazım Kanat’tı. Kahramanmaraşspor’da oynarken O’nu Beşiktaş’a önermiş, önermekle kalmayıp elinden tutup Beşiktaş’a getirmişti. Dün aynı zamanda vefatının 3. yılıydı.

Beşiktaşla ilgili düşünürken, yazarken, konuşurken aslında derin bir hüzün kaplıyor içimi. Biliyorum ki dün 5 tane de atsa, 10 tane de yese Beşiktaş’ın derdi ya da derdinin çözümü saha içinde değil. Biliyorum ki bugün tribünlerin “dert” edindikleri (hoca, oyuncu...vs) yarın gider ve dertler yine bitmez. Dünün anlamı sebebiyle aklıma sıkça geldi rahmetli Kazım Kanat. Vefatından 1 yıl önce bir röportajında şöyle bir soru gelmişti; Beşiktaş'ın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Taktik hatası, yanlış yönetim? Ne dersiniz? Yeni transfer, yeni hoca çözüm olur mu?”

Üstadın cevabı kısa ve net oldu.

“Boş. Geç geç bunları... Balık baştan kokar. Türk atasözü...”

Bu vesileyle saygıyla anıyorum O’nu. Allah rahmet eylesin büyük Beşiktaşlı’yı. Eminim şimdi yazsa, eleştirse, sivilcesi kurumamış klavyelerden, nasıl Beşiktaşlı olduğu sorgulanır, belki de küfür yerdi. Belki de balık başından kıçına kadar gaz kokuyor derdi, belki de...



Yakup Sabri İNANKUR

23 Eylül 2011 Cuma

Eksilen Fazlalaştı



“Futbolun adaletinin olmadığını gördük” dedi Ertuğrul Sağlam.


Futbolun adaleti yoktur, hayatın da adaleti yoktur. Sokaktan 100 kişiyi çevirin 99’u hakettiği hayatı yaşamadığını söyleyecektir size. Dertlenecektir. Hayatındaki yenilgileri, uğradığı haksızlıkları, yediği kazıkları anlatacaktır.

İnsan hakettiğini elde etmez, elde ettiğini elde eder. Ve bunun sonuçlarıyla yaşamak zorundadır, hayat devam etmektedir.

Tıpkı Sağlam’ın yaklaşık 2 yıl önce ağır yağmur altında (hafif göl üstünde) deplasmanda oynadığı ve son 5 dakikada gelen 2 golle kazandığı bir Beşiktaş maçında elde ettiği 3 puan gibi. Bunun sonucunda sezon sonu şampiyonluğu elde ettiği gibi. O maçtan sonra Ertuğrul Sağlam galibiyeti hak ettiklerini, son ana kadar istediklerini ve sonucu aldıklarını söylemişti. Tutkulu ve gururluydu. “Bu maçı kazanmamız için sıralayabileceğim 15 haklı sebebimiz var” diyordu.

Aynı ıslak ceketle, aynı basın toplantısında, aynı finalle biten bir maçtan sonra insan elde ettiğine göre farklı sözlerle anlatabiliyordu demek aynı olayı. Kazanan Sağlam 15 farklı sebeple başarısını açıklayabilirken, kaybeden Sağlam’ın tek amaçlaması vardı o da “adaletsizlik”.

Halbuki maç gayet adildi.

Mesela Türkiye’nin en çok faul veren, en az penaltı çalan hakeminin, Egemen’e “hadi be” için sarı kart çıkardığı bir maçta, Bangura’yı “fuck off”tan atması adildi.

Rabonayla başlayıp çelmeyle sona eren sorumsuzluk kırmızı kartı haketmişti. 

Eksilen Bursaspor Fazlalaştı!

Bursaspor hala tipik bir Ertuğrul Sağlam takımı. Oyunu kanatlara yayan, orta sahada oyalanmayı sevmeyen, 10 numarası oyun kurucu değil, gizli forvet olan, 4-4-1-1 dizilen basit ama etkili bir takım. Bu düşüncedeki hile, 10 numarada gizli. Sağlam’ın 10 numaraları Hagi gibi oyun kurucu değil Alex gibi gizli forvet. Fakat (Alex’ten farklı olarak) takımı bu 10 numaranın üzerine kurmuyor Ertuğrul Hoca. O’nun takımlarının hücum tetikleri kanatlar. Rakip beklerin arkasına sarkan savunmanın dengesini bozan, böylece 9 ve 10 numaralar için tatlı küçük boşluklar bırakan kanatlar. Rakipler 10 numarayla meşgul olurken, Bursaspor’un istediği gibi davranmış oluyorlar aslında. 


Carlos Carvalhal da bu yapının yarısını çözmüş. Egemen’in önüne İsmail’i de koyup sol kulvarda Turgay’ın önünü kesmeyi amaçlamış. Ancak sağ tarafa mesaisi yetmemiş olacak ki Ekrem Dağ ile Ozan İpek’i başbaşa bırakmış. Bursaspor ne zaman soldan hücum yapsa, kafaları önde 2 boğa, omuz omuza koşturup durdular.

Bu nedenle 10 kişi kalmak Bursaspor’un taktiksel inşaasını sallasa da yıkamadı. Batalla sağa geçti. Gizli forvetsiz (yani etkisiz 10 numarasız), ama kanat etkinliği devam eden yapılarını korudular. Sarı kartlı Egemen’in oyundan çıkması doğru olmasına rağmen, solu İsmail-Pektemek ile yumuşatmak Bursaspor’un kanat etkinliğini (ve direncini) arttırdı. Ortasahaya Ernst ve/veya Necip müdahalesi ile, Beşiktaş oyunu orta sahada tutar Bursaspor’un üzerine yüklenebilirdi. İşler yolunda gittiği için ikinci yarı Tagoe ile sadece kontraatak düşünen ve 80. dakikaya kadar etkili olan bir Bursaspor vardı.

Eksilen Beşiktaş Fazlalaştı!

Quaresma’nın Beşiktaş’taki rolünü, Messi’nin Arjantin’deki rolüne benzetiyorum. Takımın hücum felsefesi “topu O’na ver ve birşey yapmasını bekle” olunca galibiyet için oyuncunun gününde olmasına ya da futbolcuüstü bir kimliğe bürünmesine muhtaç bir takıma dönüyorsunuz.  Kaptan Quaresma’nın “çıkmasından” sonra Beşiktaş’ın daha adil bir takım haline gelmesini bu yüzden iyi anlamak lazım. Beşiktaş’ın tek hücum seçeneği ortadan kalkınca, (mecburen) seçenekler arttı! Herkes sorumluluk almaya başladı, herkes gol için ortaklaşa bir çaba içine içine girdi. Pınar 1 gözden değil 40 gözden akmaya başladı. Bursaspor savunmasının da dengesi bozuldu. 80 dakika Beşiktaş hücumunun şah damarını sıkıca tutmuşlardı. Bir anda kılcal damarlar devreye girince hasta ayıldı.


Quaresma gibi Simao gibi büyük yetenekleri takım oyununa dahil etmek zordur. Hem oyuncunun kendisi, hem de tribün askeri bir oyun disiplini yerine eğlence görmek ister. Beşiktaş teknik  kurmayları Quaresma'yı, Simao'yu, hatta Guti'yi takıma değil, takımı onlara uydurabilirse, son yılların en fantastik takımını izleyebiliriz.

90 Dakika Boyunca “Olgunluk”  

Bu maçı Bursaspor’un ilk şampiyonluğunun İnönü deplasmanına benzetirken, Beşiktaş’ın 100. yılındaki Kocaelispor maçı ile de ilintilemek isterdim. Lakin netice o kadar güzel olsa da, hatice 101. yıldaki herhangi bir maç kadar çirkin.

Bir maç daha bitti ve yine ceketi kurumadan basın toplantısına çıkan Ertuğrul Sağlam: "Şampiyon takımın taraftarına yakışır şekilde izlediler. Galibiyet sevinci yaşamaya hazırlanmalarına rağmen yenildik ancak olgunluklarını gösterdiler. Beklentilerin dışında; "olay çıkar, Bursaspor sıkıntı yaşar" düşüncesininin tam aksine maçı bitirdikleri ve gösterdikleri olgunluk için teşekkürler.” dedi.

Bursaspor tribünlerinin olgunluğundan habersiz annem, kekiğini kaynatmış içeride en sevdiği dizisini izliyordu. Sahadaki futbolcuların anneleri ise (muhtemelen maçı izlemişlerdir) 90 dakika boyunca bu olgunluktan epey nasiplenmiştir diye tahmin ediyorum. 2 hafta sonra Gençlerbirliği’ni konuk edecek Bursasporlu kadınların “bu olgun” davranışı göstereceğini sanmıyorum.

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...