Kazım Kanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kazım Kanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2012 Salı

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-4

Beşiktaş medyası diye bir kavram var. Ortalıkta pek göremesem de bir güç olduğuna inanıyorum. İlker Ateş, Vedat Okyar, Kazım Kanat’tan sonra başı boş gezen bir ruh gibi bir süre ortalıkta dolandı. Onu taşıyacak bir beden henüz bulamadı. Adını tek tek saymayacağım (ama hepimizin tek tek bildiği) muhalif(!) basın mensupları son kongrede başkanın / kazananın / sistemin yanında yer aldılar.

Nerede çokluk orada talep, nerede boşluk orada arz türer. Son 4-5 yılda mantar gibi biten Beşiktaş siteleri peydah oldu. Başlangıçta amatör ruh yazıyor, muhalif görüntüler insanları çekiyordu. Reyting arttıkça yazar, editor kadrolar arttı. Söylemler yumuşadı. Hatta yönetime yakın insanları görür olduk. Sitelerde sistematik olarak sorunlar değil, duygular ele alınmaya başladı. Beşiktaş’ın nasıl ağır taş olduğu hakkında her gün şiirsel makaleler okuyabilirsiniz. Taraftarın odağı sistemli biçimde futbolculara, hocalara çevriliyor. Atarlı, giderli sloganlarla mastürbatif zevklerde boğulan taraftara gaz veriliyor. Her yerde ve durumda kullanıla kullanıla paçavraya dönen “Beşiktaş’ın çocuğu, Beşiktaşlı Duruşu” gibi miras kavramlar aynı Fulya projesi gibi içi boş ve Beşiktaş’a zarar verir hale geldi. Sistem kalemşörleri ve tellalları hoş ama boş sloganlar türetti. “Beşiktaş ağır taştır, Beşiktaşk..vs” gibi söylemler üretip, hoşuna gitmeyen / işine gelmeyenleri bu kavramların dışına atarak, taraftarın önünde Beşiktaş’tan dışladılar. Onların hoşuna gitmeyen yönetimin ve onların bu tutumunu eleştiren, sorgulayan herkesti. Sansürler ve yasaklar sitelerde, forumlarda cirit attı. Doğruyu gösteren, söyleyenler küstürüldü meydan yetmezcilere bırakıldı.

Taraftar kime güveneceğini bilemez oldu. Beşiktaşlı’nın abi yahut abla dedikleri bir sure sonra yönetim diye bir olgu yokmuş gibi davranmaya başlıyorlardı. Beşiktaş kaybettikçe onlara gore suçlu hakemdi, oyuncuydu, en çok da hocaydı. Daha sonra bu abiler yahut ablalar yönetim kanadında boy göstermeye başladı. Beşiktaşlıların hemen hemen hepsi artık yettiğini düşünürken, nedense büyük tribün grupları ve kamuoyunda söz sahibi olanlar yetmediği yönüne meyil veriyorlardı. Açıkça yetmez diyemiyorlar, başkanın iyi niyetli ve Beşiktaş için paradan sakınmadığını satır aralarına (itiraf etmeliyim ki ustalıkla) yerleştiriyorlar, ancak kesinlikle yeter demiyorlardı. Beşiktaş sosyetesi ile halkı arasında gerçek anlamda sınıf farkı oluştu. Azınlık çoğunluğa hükmediyordu. Bu muhteşem demokrasi herkesin payını iyi veriyordu. Karar azınlığın, ferman azınlığın, hüküm azınlığın, hata azınlığın, cinnet çoğunluğun hakkıydı.

Son 3 yılda Avrupa’da Türkiye’nin en başarılı takımının (açık ara) Beşiktaş olduğu halen kısık sesle söylenir. Geçtiğimizin sezon Avrupa Ligi’nde son 16’ya kalan ve şampiyon Atletico Madrid’e elenen takımın hocası bizzat Beşiktaşlı yazarlar tarafından “bu takım zaten normalde de buraya gelirdi hoca bir şey yapmadı” gibi abuk söylemlerle yıpratıldı.

Eski model bir Beşiktaşlı olarak üzüldüğüm nokta hala bir çok genç Beşiktaşlı’nın bu abiler yahut ablaların kelimeleriyle coşması. O kelimeler bir tür uyuşturucu gibi. Coşturuyor, önüne fantastik betimlemeler koyuyor ama gerçek değil. Samimi değil. Beşiktaş’ın yararına hiç değil.

Beşiktaş’ın öz be öz yöneticileri. Celal Kolot, Sinan Vardar, Levent Erdoğan her televizyona, radyoya çıktıklarında Beşiktaş aleyhine konuştular. Kimi zaman rakip taraftarlardan daha sert söylemlerde bulundular. Taraftar zor durumda kaldı. Onları ve / veya söylediklerini savunanlar ve savunmayanlar 2’ye bölündü. Zamanla Beşiktaşlı bölünmelere alıştı, daha kötüsü benimsedi. Quaresma’yı istemeyenler yıldız düşmanı(!), isteyenler Beşiktaş haini(!) adledildi. Şablonlar yaratıldı ve kamplar ortaya çıktı. Forma alan-almayan, kombine alan-almayan, maça gelen-gelmeyen, deplasmana giden-gitmeyen, amatör branşları takip eden-etmeyen… Zaten bir toplumu bölmenin en akılcı ve kesin yolu şekilciliktir.

Beşiktaş ilk yarısını 6. bitirdiği ligi, şampiyon olarak tamamlamakla kalmıyor, üzerine İzmir’de ezeli rakibi Fenerbahçe’ye 4 gol atıp Türkiye Kupası’nı kaldırıyordu. Kulüp muhteşem bir sezon geçirmiş ve bir sonraki sezonun 25 milyon avroluk şampiyonlar ligi geliri ile planlar yapıyordu ki; Ülker, Fenerbahçe ve Galatasaray ile 30’ar milyon avroluk sponsor anlaşmasını devreye soktu. Kafadan durumu denkledi! Beşiktaş’ın 1 adım öne geçmesine bile izin yoktu.

Yeni sezon ekmeğinden olmaya niyetli olmayan Erman Toroğlu ile başladı; “Geçemeyeceksin Mustafa! Bu Galatasaray ve Fenerbahçe, geçen sezon ki Galatasaray ve Fenerbahçe olmadığı için Beşiktaş geçemeyecek
Korkusuz ve mert Erman Hoca bas bas bağırırken Beşiktaş’ın sezon sonunda düşeceği sinsice bir çukur kazılmaya başlamıştı. Ancak o sezonun sonunda ne sosyal medyada, ne genel medyada, Beşiktaş’ın olmadığı bir ligde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın becerip 1 kupa bile alamaması konuşulmadı hiç. Alamamaları normal. Kazansalar da normal olacaktı. Elbette birisi kötüyken birisi iyi olacak. Elbette kötü varken iyi onu geçecek. Beşiktaş 2 kupa gibi Türk Futbolu’nda 20 yılda bir olabilecek bir başarıya imza atarken dahi eleştirildi, yıpratıldı. Ligde Galatasaray’ı, kupada Fenerbahçe’yi yenip şampiyon olan takımın taraftarı Beşiktaş’ın, rakiplerinden daha iyi olmadığına inanıyordu, öyle inandırılmıştı. “Fenerbahçe ve Galatasaray’ın olmadığı ligde…” diyenler Beşiktaşlılar’ın yarısıydı. Denizli’nin şanslı bir hoca olduğunu yazanların çoğunun Beşiktaşlı olması gibi…

Bunlar daha güzel günlerdi gerçi. 2 kupadan 2 ay sonra nereden geldiği belli olmayan (aslında olan) çoğu takım elbiseli 100 kadar kişi, ansızın binlerce vefasız(!) Beşiktaşlı’nın üzerine çullandı. Demokratiktiler; yaşlı, genç, çocuk, kadın, sevgili ayrımı yapmıyorlardı. Yıldırım Demirören’in Gaziantepspor başkanı olmasını isteyen herkes tekme, yumruk ve onlar yanlarında ne getirdiyse ondan nasibini alıyordu. 2 kupadan daha unutulmaz bir imza attılar Beşiktaş tarihine. Sonra bir sessizlik oldu, derin bir sessizlik. İnsanların bir kısmı hala olanlara inanamıyor, mantıklı bir açıklama arıyor, diğer kısmı ise lanet olsun diyip kendini Beşiktaş’tan hatta futboldan soyutluyordu. Ertesi gün Beşiktaşlı kalemlerin -çok azı hariç- hepsi, bilhassa günde 100 bin tık almakla övünen Beşiktaş sitelerinin abileri yahut ablaları, başkana yapılan saygısızlığı konu etmişti köşelerinde. Beşiktaş taraftarı galeyana geldikçe, ya forumlardan atılıyor ya da ceza alıyordu. Yorumlar siliniyor ve “dayak” sessizliği sürüyordu, ta ki; Başkan Demirören tribünleri temizleyeceğini söyleyene kadar…

Hiç unutmuyorum insanların, insanlık dışı muameleye maruz kaldığı o gece ve sonrasındaki gün konuyla ilgili en ufak bir kelime sarfetmeyenler başkanın temizlik müjdesine(!) 2-3 saat içinde “cevap” verdiler. 

Forza Beşiktaş’ta “Artık takıma dönüyoruz” başlığıyla yapılan açıklamada, “bu işler başkalarının harcı değildir” gibi delikanlı raconları kesildikten sonra, “tribün birliği, olgunluk, inanç, bir an evvel takıma dönüp gereken desteği vermek gerek” gibi mesajlar verildi.

“Resmi Çarşı açıklaması”nda “Protesto etmek en doğal hakkımız olmakla beraber, takımın çıkarlarını da düşünmek bir o kadar metazoridir” gibi “metazori” olduğu anlaşılan bir cümleye de yer verildi.

İkiyüzlülük denizinde çok taraftar boğuldu o gece. Katledilen masumiyet, ölen tribündü. Bir Denizli maçıydı… 

Beşiktaş’ın kendi kendine imhası meşrulaştığı gibi kahramanlaştırıldı. Beşiktaş’ın futbolcusuna, hocasına tribün deyimiyle “sallayan”lar reytinglere Meksika Dalgası yaptırırken, o salıncağa binmeyenlerin sesleri kısıldı. Gizli bir el, Beşiktaşlı’nın üstüne depresif, agresif, tahammülsüzlük tozları serpti, görüntü iyice bulanıklaştı. Tribünde babası yaşındaki adama gider yapan, futbolcunun en ufak pas hatasında homurdanmaya, gerilmeye ve germeye başlayan bir güruh peydah oldu. Son 10 yılın 8’inde Beşiktaş’ın dış saha sıralaması iç saha sıralamasının üzerinde. Kalan 2’sinde de eşit. En kötü iç saha performansı 2005-2006 sezonundaydı. İnönü “cehenneminde” 22 puan toplayabilen Beşiktaş iç saha tablosunda 10. sıradaydı. 

Beşiktaş’ın kendi kendine elenmesi, Beşiktaş’ı elemekten daha kolay bir iş. Yok edilmek yahut zayıflatılmak istenenin kendi içinde savaştırılması en makbul yoldur. Taraftar tezahürat edemeyecek, yöneticiler bir teknik direktör kararı veremeyecek kadar bölündü. Esaslı düşman Fenerbahçe mi, Galatasaray mı derken, kimi zaman Bursa oldu, kimi zaman Kayseri. Beşiktaşlı’nın odağı sürekli düşman aramakla meşgul olduğu için tek vücut bir muhalif güç çıkartamadı camia. Beşiktaş’ın ileri gelemeyenleri kulübe ihtiyacı olan ama kıt bulunan dürüst hizmet yerine, ihtiyaç olmayan ama bol bulunan yalancı nasihat verdiler. Yıllardır kurtarıcı bellenen ve umutla beklenen, Özilhan’ın, Kalkavan’ın, Ciner’in Kasımpaşaspor altında birleşmesine şaşıranlara şaşırıyorum. Kasımpaşaspor Kulübü başkanı Zafer Yıldırım neden Beşiktaş’ta görev almadığına ilişkin soruya şöyle cevap veriyordu: Biri kulüp taraftarlığıdır, bir tanesi de iştir. Kasımpaşa'yı iş gibi görmek lazım. Kasımpaşa'da yapmak istediklerinizi Beşiktaş'ta yapamazsınız” O kadar! Beşiktaş iş yaptırmıyor! Sistem para ve güç ister. Beşiktaş semti bir başbakan (ya da gelecekteki adıyla başkan) çıkarırsa iklim değişir Akdeniz olur. O zaman gülümseyip gülümsememek size kalmış. 

2006’da Galatasaray’ın müttefiki ilan edilen Beşiktaş’ şu sıralar Fenerbahçe’nin dostu. Sistem Beşiktaş’ı bir güç olarak kabul ediyor, zayıflayanın yanına kaydırıyor. Stat konusunda Galatasarayla kavga çıktı. Fenerbahçe ise elini uzatan taraftı. Geçenlerde twitter’da trend olan “Şikeci kardeşler” hashtagı tesadüfen oluşmuyor. Demirören 5 yıl önce Galatasaray’ın şampiyonluğunu istiyordu, bugün Fenerbahçemizin haklarını koruyor. Bu arada tampon görevi görüyor Beşiktaş. Anadolu’nun cengaverleriyle Bursa, Kayseri, İBB, Ankaragücü ile sürekli bir kavga hali yaşanıyor. Böylece orta-üst kulüplerde Beşiktaş’a karşı ekstra motive ve konsantrasyon oluşurken kamuoyu ve Beşiktaşlı’nın bilinçaltına rakiplerinin Fenerbahçe, Galatasaray değil de Anadolu olduğu servis ediliyor. Beşiktaş dost ya da düşman kaygısı taşıyan bir camia değil ki bunlar nereden çıkıyor diye sormuyor Beşiktaşlı. İlginçtir heyecanla (ona biçilen) rolüne sarılıyor. 


Yeni Bir Sayfa?
Maddi ve manevi erozyona uğrayan camianın, tüm sorunlarının baş mümessili, sistem tarafından önce Kulüpler Birliği’ne sonra TFF başkanlığına terfi ettirildi. Bir sonraki adım Beşiktaş’ın Avrupa’dan ihracıydı. 62 yıl once devlet tarafından ABD’ye turneye yollanan, 55 yıl once Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Türkiye’yi ilk kez temsil etme şerefi kendisine bahşedilen Beşiktaş, Avrupa’da mücadele hakkını, 8 yıllık ‘hata’lardan dolayı, belgede sahtecilik gibi rezil bir suçla kaybediyordu. Günah kimin? Yıldırım Demirören’in mi?  Hayır Beşiktaş’ın. Demirören TFF başkanı. Görevini başarıyla icra etti, pardon ediyor.

Herşeye rağmen (teşbihte hata olmaz) Beşiktaş’ın ölüsü futbol hariç diğer branşlarda kupa üstüne kupa kaldırdı. İyi niyetli Beşiktaş’ı çok seven ama başarısız Demirören tıpkı 2004’ün o harika futbol takımına yaptığı gibi, rakipsiz basketbol takımını da yarıda bıraktı. Fikret Orman bunu beklediğini söyledi. Söylediği kesinlikle doğruydu, müthiş bir kararlılıkla bekliyorlardı. Yeni yönetim yeni sponsor bulma konusunda bekleme yapınca, takım Galatasaray-Fenerbahçe arasında hiç beklemeden paylaşıldı. Beşiktaş’ın, Avrupa’nın ve ligin en iyi basketbol takımı olmasının cezası kesildi. Yeni yönetim beklenen ‘hata’yı yapmıştı. Sanırım sırada Avrupa şampiyonu tekerlekli basketbol ve hentbol takımlarının tasfiyesi var.

Ardından yeni başkan Fikret Orman futbola el attı. 39 yaşındaki bir kaleciyi takımda görmek istemem" dedi ve Rüştü'nün işi bitiverdi. "Beşiktaş olmasaydı Nihat Bağcılar'da oynardı" dedi, sadece Beşiktaşlıları değil herkesi üzdü. Birkaç gün sonra BJK TV’de altyazı geçti; Beşiktaş’ın yeni hocasının Mustafa Denizli olduğunu öğrendik. Sonra bunun yalan olduğunu aslında Eriksson ile anlaşıldığını duyduğumuzda teknik direktör Levent Erdoğan’ın baskısı sonucu çoktan Samet Aybaba olmuş idi. Yıllardır naz yapan İbrahim Altınsay Beşiktaşlı’nın azıcık umuduyla birlikte gitti. 

 “Feda” ile Beşiktaşlı’nın aşil topuğu hedeflendi. Tıpkı son 8 yılda olduğu gibi, “eski Beşiktaş” özlemini gıdıklayan, odakları şimdiden alıp geçmişe taşıyan bir araç bulundu. Bunlara karşı değilim, bilakis semboller toplu bilinç oluşturur ve moral yükseltir. Kimi zaman gereklidir, ama kimi zaman! Sürekli bu havalarda gezmek  insanı / toplumu / camiayı / ülkeyi tüketir. Bezginleştirir ve tembelleştirir de. Beşiktaş, geleceğin karanlık uçurumunda geçmişin şimşeğiyle aydınlanmaya çalışıyor. Önünde bekleyenin tam olarak farkında değil ve farkında olmasına tam olarak izin verilmiyor. Geleceğe dair bir kampanyası, projesi, heyecanı yok. Şeref Bey, Baba Hakkı, Seba, Vedat Kaptan, Optik Başkan… Şöyle bir çevrenize bakın, forumlarda göz gezdirin, hep geçmişi konuşuyor Beşiktaşlı. Başka seçeneği yok çünkü. 10 yıl sonra Beşiktaş’ın kaç tesisi, kaç arsası, ne kadar bütçesi, ne kadar kupası, nasıl bir altyapı sistemi, Türkiye’de ve dünyada nerede olacağına dair bir konu var mı? Geleceği kesin olan gelecek için nasıl bir atılımı var camianın? Beşiktaş’ın hedefleri ne? Önce bulunduğu sıkıntıdan çıkmak mı? Elindeki lükslerden kurtularak sıcak para girişi sağlamak düşüncesi akıllıca, peki uygulaması öyle mi?

Beşiktaş’ın en çok tanınan oyuncuları sorunlu adlediliyor, A2’ye gönderiliyor. Ligin en iyi savunmacısı Egemen Fenerbahçe’ye hediye edilirken, Beşiktaşlılar’ın gönlündeki kaptan Ernst Kasımpaşa forması giyiyor. Hayranı olmadığım Quaresma ya da başkası satılabilir, fakat böyle satış olur mu? Elinizdeki malı kötüleyerek, onu kirli, çürük göstererek, hergün gitmesini isteyerek nasıl satabilirsiniz? Bit pazarları batan geminin mallarını satan insanlarla dolu ve onlar dahi para kazanıyorlar. Beşiktaş elindeki en iyi oyuncuları serbest bırakıyor ve para kazanmayı reddediyor. Beşiktaş’ı işadamları yönetti. Halen de işadamları yönetiyor. Elindeki değeri katlayıp nakde çevirme sihirbazlarının ta kendileri. Burada hüdayinabid insanlardan bahsetmiyoruz. Son derece iyi yetişmiş / kendini iyi yetiştirmiş, akıl disiplinine sahip insanlardan bahsediyoruz. Paranın hareket yönünü belirleyen insanlardan bahsediyoruz. Allah aşkına en büyük yeteneği parayı fazlalaştırmak olan insanlardan bahsediyoruz. Söyleyin bana nasıl oluyor da bu insanlar Beşiktaş yönetimine geçtiğinde parayı bu kadar mantıksızca, fütursuzca ve ahmakça çarçur ediyorlar? Nasıl oluyor da tüm mantıklarını kaybedip aynı ‘hataları’ defalarca, üstüste yapıyorlar? 

Bu “sistematik” hataların devamı bendenizi korkutuyor. Kuşkusuz milyonlarca Beşiktaşlı’yı da…

Sonuç

Genç takımın yıldızı olduğum, herşeyi bildiğim o kadim zamanlarda, bir kontratak fırsatı ayağıma gelmişti. Hızlı bir şekilde top sürerken arkadaşlarımın bana yetişmesini umuyordum. Bir kişiden sıyrıldım. Bunu gören takım da benim gibi hızını arttırdı.  Kontraatak esnasında kayarak gelen oyuncuyu şık bir bilek hareketiyle geçtikten sonraki an yaşanan adrenalin patlamasını bilirsiniz. Şahane bir çalım atmıştım ve bir yenisi daha yapabilir, hemen ardından sağ üst dış ile kramponumun şanına (Lotto’nun Albertini modeli) uygun bir Albertini pası atıp ne teknik / ne zeki / ne derin görüşlü bir genç yetenek olduğumu tribündeki 500 kadar insana kanıtlayabilirdim, eğer topu kaptırmasaydım… Hele de o topun gol olması… Soyunma odasında yediğim o okkalı tokadı haketmiştim. 

Hata yaptığımın farkındaydım. Bir daha hücuma kalkarken topu bir şekilde rakibin kontrolüne bırakmayacaktım. Birincisi takımım kazansın istiyordum ve hücuma kalkarken topu kaptırınca gol yeme olasılığımızın yüksek olduğunu (artık) biliyordum. İkincisi iyi bir futbolcu olmak istiyordum ve topu kaptırınca hocamın yanağımı gül bahçesine çevireceğini biliyordum. Zaten ısrarla her maçta kaptığım topları rakibe versem ne olur? “Hata ettim, pardon” desem bir araba dayaktan yırtar mıyım? Yahut daha fenası olabilir; bu ülkede kaleci topu elinden kaçırdığı için para yediğine kanaat oluştu, düzgün şut atmadığı için şikeci ilan edilen futbolcular oldu. Peki saha dışında kendi kalesini gol yağmuruna tutanlar? Ulusal takım formasını giymiş oyuncuları en şiddetli şekilde sorgularken, hatta hapishanelere göndermekten çekinmezken, yukarıdaki durumların sorgusuz olmaması gerektiği inancındayım. Mesnetsiz yargıların değil, akıl yürütmenin peşindeyim

Bu süreçte iğneyi kendime, taraftara, batırıyorum. Herhangi bir futbolcu için yorumlar yapıldığında, takımın hangi taktikle oynaması gerektiği konusunda, hangi tezahüratı ne zaman söyleceğimizi kararlaştırırken karşıt görüşlere “sen nasıl Beşiktaşlısın” yaftasını yapıştırdık. Hatta sırf politik at gözlüklerimizi (ideoloji de denir) paylaşmadığı için hayata farklı bakan siyah-beyaz kalpli insanların Beşiktaşlılığını küçümsedik yahut yok saydık. Hep oyuncuları, hocaları, Beşiktaşlılığımızı sorguladık. Asıl sorular sormamız gerekenlere ne soru, ne bütün bu bitirme, hiçleştirme operasyonunun hesabını sorduk. “İyi niyetli ama beceriksiz” sığınağı, üzerine çekilen “başkana saygı” kamuflesiyle gerçekleri göremedik. 8 yıl Beşiktaş’a en büyük zararı verenlerin ‘hata’ yapmasına kızdık. Arada Robinho’yu istemeyi de ihmal etmedik.

Hata önce bilmemekle başlar, sonrası ve ara sıra olanı beceriksizliktir. Atağa çıkarken topu kaptırmaktır. Hata devam ediyorsa ve ısrar varsa orada 2 keskin yön vardır; Ya bilincin tamamen devre dışı kaldığı bağımlılık söz konusudur, ya da tam bir bilinç. 

Beşiktaş son 15 yılını birbirine muhalif olan başkanların elim sende oynamasını izleyerek geçirdi. Artık Beşiktaş’ın bütün bu “işleyişe” muhalif olan yeni bir yüz, yeni bir anlayış ve çok açık ki yeni bir lidere ihtiyacı var. 

Sistem gölgesini satamadığı ağacı keser; 100 yıllık ulu çınar olsa bile…

Beşiktaş ve Beşiktaşlılık sistem karşısında keskin ve öldürücü darbeler alıyor. Hergün biraz daha azalıyor. Her yıl biraz daha gözlerden ıraklaşıyor. 

Bu erimeyi durdurmak olanaklı mı?

İçimden yanıt vermek gelmiyor…

Yakup Sabri İNANKUR


Kaynakça


http://www.bjk.com.tr/media/uploads/finansaltablolar
http://www.İmkb.gov.tr
http://www.futbolekonomi.com
http://kassiesa.home.xs4all.nl/bert/uefa/
http://www.fifa.com
http://www.leburo.com
http://www.tdk.gov.tr
http://www.uefa.com
http://haber.gazetevatan.com/eski-hakem-ihsan-tureden-tartisma-yaratacak-sike-itirafi/404505/5/Haber
http://www.milliyet.com.tr/kriz-geliyorum-dedi/spor/haberdetayarsiv/13.09.2003/18260/default.htm
http://www.haberveriyorum.net/haber/demiroren-%E2%80%9Ctemizlik%E2%80%9D-dedi-carsi-geri-adim-atti-carsililar-kazan-kaldirdi



26 Eylül 2011 Pazartesi

Kazım Kanat'ın Balığı


Klasik edebiyat severler Dr. Jeykll’ı ansın, çizgi roman severler Batman’in istikrarlı düşmanlarından Two-Face’i ansın.

Futbol severler Antalya önündeki Beşiktaş’ı ansın.

İlk yarı koşan, ısıran, agresif bir takım. Sürekli kafasında hücum olan, isteyen bir takım. Gol isteyen, izleyene zevk veren bir takım. İkinci yarı durağan, kopuk, isteksiz, son dakikalara doğru (son dakikalar dediğim son 20 dakika falan) profesyonellik denen canavarın yiyip tüketeceği zamanın peşinde bir takım.

İkisi de mantıklı bir açıklamayı hakediyor.

Bir takımın nasıl oynayacağını, ne istediğini kadrolardan anlayabiliriz. Beşiktaş’ın Pektemek-Kavlak-Holosko’dan oluşan hücum hattı, sürekli rakip savunmaya pres yapan, top Beşiktaş’ta iken arkaya sarkan, kenarlara koşular yapıp hücumu genişleten, yer değiştiren futbolculardan oluşuyordu. Üstelik Şeref Bey’de yeniydiler misafir sayılırlardı ki misafir çocuğu gibi yaramazdılar, kontrol altına alınamazdılar, durmak bilmezlerdi. Antalyaspor’a rahatsızlıklar verdiler.

Bu, nitelemede yaramaz, ama nitelikte işe yarar üçlünün arkasına Necip Uysal, Ernst, İbrahim Toraman, Egemen, Sidnei geçince Aziz Yıldırım’ın 2 yıl önce futbolumuza kazandırdığı “rakibi öpen futbolcu” tabiri rakibi öpen bir hüviyetle Beşiktaş “takım”ında vücut buldu. Bu kadar sevgi dolu bir ortamda Simao Sabrosa da centilmenliği bıraktı ve ilk yarının en çok öpen (koşan) ismi oldu. 

Eşyanın tabiyatıyla uyumlu olarak, yerinde duramayan, hareket eden, rahatsız eden misafir çocuğu sonunda uykuya daldı, gerçek misafir Antalyaspor da rahatladı!

Beşiktaş ortasahasını o kadar kolay geçmeye başladılar ki ikinci yarının ortalarında Uğur İnceman, Ali Turan ve Deniz Barış mevkilerinden fersah fersah uzakta Beşiktaş savunma çizgisinin 5-6 metre önünde top almaya / top yapmaya başladılar. Carvalhal’ın Fernandes hamlesi de bu dakikalarda geldi. Orta yuvarlaktaki koca deliği kapatmayı umuyordu ve milyonlarca Beşiktaşlı’nın ortak akılda buluştuğu ismin aklına gelmesi sürpriz değildi.

Fernandes de yastığını alıp sahada uyuyan Beşiktaşlıların yanına kıvrılınca Beşiktaş orta sahası için kenarda işe yarayacak bir Şifo Mehmet kalmıştı. O ise şimdi misafirdi ve genç Emrah Başsan’ı ısınmaya göndermişti.
Kendi gibi zeki bir takım oluşturmuş Mehmet "Hoca". Topu alan, mevkisinin askeri disiplin kurallarına da çalım atarak boşluğa doğru ilerliyor. Bu esnada topsuz olanlar da savunma arasına, arkasına, kenarlara koşulara başlıyor. Presi gördükleri zaman ise basitçe boştaki arkadaşlarına pas çıkarıyorlar. Özdilek, O'na Şifo lakabını getiren futbol zekasının temelini tüm Antalyaspor'a aşılamış. O nedenle Antalyapor 367 isabetli pasla, 235 paslı Beşiktaş'ı paslandırdı. Beşiktaş orta sahası işlemez oldu. Bu sırada Antalyaspor ışıldıyordu.
Roller değişti. Prens kıyafetini giyen Antalya, uyuyan güzeli öpmeye çalışıyordu.

Futbolculuk döneminde 80. dakikalardan sonrasının kahramanı olan Şifo Mehmet’in takımının da bu özelliği alması tesadüf değil. Geçtiğimiz sezon Antalyaspor’un ikinci yarıda attığı gol sayısı ilk yarıdakinin neredeyse 2 katı. Ligin ilk 4 haftasında da bu rakamı aynen koruyorlar. İkinci yarılarda attığı 4 gole karşın, ilk yarılarda 2 gol atabilmişler.

Hemen akıllara Beşiktaş’ın da ilk 4 maçta, 80’den sonra bulduğu goller gelecektir. Ancak Beşiktaş bunu 3 haftadır, Antalyaspor bunu 3 yıldır yapıyor. İki yarının farkı takımların futbol felsefelerinde yatıyor bir nevi. 13 günde 4. maça çıkmanın yorgunluğu da cabası.

Maçın en çok göze batan adamı Egemen Korkmaz. Önüne atladığı, araya girdiği toplarla, savaşmasıyla alkış alsa da, 36 isabetli pasla Beşiktaş’ın en çok isabetli pas atan oyuncusu olması modern futbolun daha çok ilgilendiği bir konu. Aslında geçmişteki tutumları olmasa “Takoz” Recep Çetin geliyor aklımıza. Ama geçmişi O’nu “sadece” Egemen yapıyor.
Bana göre en etkili, en can yakan ısırığın sahibi İsmail Köybaşı’ydı. Köybaşı bu maçın da en çok top çalan oyuncusu oldu. Kamuoyu İsmail’in asistlerine kilitlenmiş durumda ancak 4 maçın 3’ünde sahanın en çok top çalan oyuncusunun İsmail olduğu pek dile getirilmiyor, (ya da buna dikkat edilmiyor). İsmail Köybaşı’nın savunma yönündeki büyük gelişme daha çok övgüyü hakediyor.

Holosko’nun Marsilya Ruleti gözümüzden kaçmadı elbette. Rakibin içinden geçmeye çalışmak yerine onun başını döndürmenin daha etkili olduğunu anlaması güzel.

Kuşkusuz ligimizin en çok gelişme gösteren teknik direktörü Mehmet Özdilek. Sadece puan tablosuna bakarak değerlendirmiyorum. Antalyaspor her sezon yeni bir futbol karakteri daha ekliyor bünyesine ve ruhuna da “güzel futbol”u işliyor. Yatmadan, vurmadan, çalmadan aklında sadece gol olan bir takım. Kendi özel futbolunu Antalyaspor üzerinden Türk Futbolu’na kazandırıyor. Şifo Mehmet’i Türk Futbolu’na kazandıran ise rahmetli Kazım Kanat’tı. Kahramanmaraşspor’da oynarken O’nu Beşiktaş’a önermiş, önermekle kalmayıp elinden tutup Beşiktaş’a getirmişti. Dün aynı zamanda vefatının 3. yılıydı.

Beşiktaşla ilgili düşünürken, yazarken, konuşurken aslında derin bir hüzün kaplıyor içimi. Biliyorum ki dün 5 tane de atsa, 10 tane de yese Beşiktaş’ın derdi ya da derdinin çözümü saha içinde değil. Biliyorum ki bugün tribünlerin “dert” edindikleri (hoca, oyuncu...vs) yarın gider ve dertler yine bitmez. Dünün anlamı sebebiyle aklıma sıkça geldi rahmetli Kazım Kanat. Vefatından 1 yıl önce bir röportajında şöyle bir soru gelmişti; Beşiktaş'ın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Taktik hatası, yanlış yönetim? Ne dersiniz? Yeni transfer, yeni hoca çözüm olur mu?”

Üstadın cevabı kısa ve net oldu.

“Boş. Geç geç bunları... Balık baştan kokar. Türk atasözü...”

Bu vesileyle saygıyla anıyorum O’nu. Allah rahmet eylesin büyük Beşiktaşlı’yı. Eminim şimdi yazsa, eleştirse, sivilcesi kurumamış klavyelerden, nasıl Beşiktaşlı olduğu sorgulanır, belki de küfür yerdi. Belki de balık başından kıçına kadar gaz kokuyor derdi, belki de...



Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...