1-0 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1-0 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2013 Cuma

Masal Devi

15 dakika bocaladı, sadece 15 dakika. Pozisyon vermiyordu lakin gidemiyordu da. Hatalı pasların, top kaptırmaların en yoğun olduğu zamandı. Fenerbahçe’nin biraz ilhama ihtiyacı vardı. 52.000 ilham perisi hemen devreye girdi.

Taraftar tuttu kollarından takımı Benfica’nın üzerine itti. Yorulmadan, üzülmeden, usanmadan, bıkmadan, kopmadan birleştirdiler seslerini. Penaltı kaçıran Baroni’ye “öf” bile demediler. Tezahürat bir ara öyle bir hale geldi ki; Sanki üzerinde sarı-lacivert çubuklu formasıyla kocaman bir masal devi Amsterdam’a doğru yürüyor, sağ adımından “vur” sol adımından “kır” gümbürtüsü çıkıyordu. Onun peşi sıra yürüyenlerin içinin de içini, yüreğinin en dibini titretiyordu.

Yağmur gibi ataklar yapılması sorunu çözmüyordu. Gerçek yağmur çözebilir miydi? Göğün kapıları açılsa da bardaktan boşansa diye geçirdim içimden. Toplu bir duş işe yarayabilirdi belki. Sinirle karışık saçmalıyordum zira topun direkle yaşadığı aşk bitmeyecek gibiydi. Sentetik yuvarlağın, üç direğin kenarına, yanına, üzerine, birleşme yerine değil de içine (daha) nasıl gideceği konusunda mantıklı hiç bir açıklamam yoktu. Sprint mesafeleri, top çalma oranları, hücuma çıkma süresi ve gözümün önündeki sağlam Fenerbahçe şablonu, goller atmalı ve kazanmalıydı. Matematik yetmiyordu.

Fenerbahçe baskıyı harladı.

Benfica savunması Webo-Sow-Kuyt’ın terinde boğulmaya, artık nefes alamamaya başladı. Garay-Cardozo arasındaki pas teleferiği kopunca, Benfica orta sahada kümelendi. Bu kırmızı birikintiyi Topal-Meireles-Baroni once kale önüne süpürdüler, Gönül-Ziegler yardımıyla da etrafına çelik tel örgüler çektiler. Fenerbahçe yığıldı. İş göğüs göğüse mücadeleye kaldığında Benfica kalesini koruyan melekler bile yoruldu. 

Gol sevincinde Kuyt’un yüzüne baktım. Sıktığı dişlerinin arasına canını, memleketindeki finale aklını takmıştı. 33 yaşındaydı. Tatil için, emeklilik için Türkiye’ye geldiği söylenmişti. Avrupa Ligi yarı finalinde 11 kilometrenin üstünde koşmuştu. Zaten tatili düşleyen arkadaşlarını havuz kenarında güneşi ve rahatıyla arkada bıraktılar. Aykut Hoca zoru istedi. Zoru seçenlerle birlikte ileriye gidebilirdi. 

Fenerbahçe uzun zaman sonra ülkede istikrarlı bir takım nasıl olur, neleri başarabilir, sabrın sonu neden selamettir sorularının yanıtını veren bir keyif oldu. 1 ay sonra gömeceğimiz 2012-2013 sezonunu “nasıl bilirdin” diye sorduklarında “Fenerbahçe için başarılı bir sezondu” cevabını şimdiden veririm. “Sonunda ne kazanır” sorusunu ise ben cevaplayamam; Kupa saymayı çocukken bırakmıştım, 3’ün kaçını alacağı cevabını da çocuklara bırakıyorum.

Yakup Sabri İNANKUR


16 Nisan 2013 Salı

Boşlukları Doldurun

Top, boş alana doğru oynanır: Boşluğa hareketlen, boşluğa koş, boşluğa pas at…  Bir oyuncu, oyunun ne kadar boşluklarına hakimse, o kadar dolu bir futbol zekasına sahiptir. Oğuzhan Özyakup Beşiktaş için bu yüzden önemli: Boşlukları dolduruyor. Son dakikalardı. Fernandes topu kaptırmış, can havliyle kazanılan topu Gökhan Süzen önündeki kalabalığa göndermiş, Holosko da her zamanki gibi adamın içinden geçmeye çalışmış ve her zamanki gibi başaramamıştı. Beşiktaş’ın solu ana-baba günüydü ve bir türlü çıkmayan top, bir türlü bitmeyen dakikalarda azap verici bir Antalyaspor atağına dönüşmek üzereydi.  Oğuzhan koştu topu aldı. Sağ kanada uzuuuuun bir pas attı. En kalabalıkta debelenmek yerine, en rahat yerde oyalanmayı seçti. Antalya’nın presi, topun sıcaklığı düştü. Hilbert’in pası biraz daha içe falso alabilse ikinci gol de gelecekti.

Oğuzhan’ın basit ve parlak futbol zekası, körelmeye yüz tutmuş hücum organizasyonlarını anında keskinleştiriyor.  İlk yarıda enlemesine oynayan Beşiktaş, Oğuzhan ile birlikte dikine oynamaya başlayınca maçı kazamaktan başka çaresi kalmadı. Olcay-Oğuzhan-Mustafa üçlüsü çimlerde yağ gibi kayarken, rakip savunmanın kalbine bir zıpkın harekatı ve kaleyi fethetme görevi yine Olcay Şahan’a düştü. Necip’ten, Olcay’a uzanan gol yolculuğunun kıssadan hissesi; sağı solu bırak, dikine oyna. Şişirme toplardan medet umma, seri ve kısa paslarına güven.

Bu sezon ilk kez savunma çizgisinin Mustafa Denizli bölgesine çekilmesi pozisyon vermemenin garantisi olamazdı. Ancak başka çare yoktu zira Diarra ile Tita, savunma arasındaki / arkasındaki boşlukları memnuniyetle doldurmaktan çekinmezlerdi. Savunma birbirine yanaşmalıydı. Ceza sahası yayı ile orta yuvarlak arasındaki her 5 metrekarede bir Beşiktaşlı oyuncu bulunuyordu. Samet Hoca akordiyon gibi daralıp genişleyen bir yapıyla oyun melodisini bestelemişti. Duruer ve Aissati topu her aldığında karşılarında ya da pas atacakları koridorlarda bir Beşiktaşlı’yı mutlaka gördüler.  Sıkıcı ve tekdüze bir maç vardı. Çünkü diğerlerinde boşlukları dolduracak zekâ, Fernandes’de istek yoktu.

“Şampiyonluk!” diye kimin bağırdığını hatırlamıyorum ama “ilk 4’e giremez bu takım” iddialarının hiç susmadığını biliyorum. Ne zaman Beşiktaş’ın futbolcusu yuhalansa, hocasına küfürler edilse, localardan küfürler, ayakkabılar, şişeler yağsa, şeref tribününde kavgalar çıksa, hep onu hatırlıyorum. Herkesin  ve herşeyin boşluğu dolar Beşiktaş’ta, Süleyman Seba’nın asla.

Yakup Sabri İNANKUR

31 Ocak 2012 Salı

Ne Var Bunda Canım!


Beşiktaş Başkanı Sn. Yıldırım Demirören en son 3 Kasım 2011 tarihinde; Ben hep F.Bahçe için konuştum. F.Bahçe futbol camiası için çok önemli bir marka. Benim bütün mücadelem o markanın değerini korumak.dedikten 3 sonra, Beşiktaş ilk yarısını 2-0 önde bitirdiği maçın ikinci yarısında tam 4 gol yiyerek Gençlerbirliği’ne mağlup olmuştu.  

Sonra 15 maç hiç yenilmedi Beşiktaş. Sn. Yıldırım Demirören’in 26 Ocak 2012 tarihinde; Fenerbahçemizin adı herkesten çok geçiyor. Reyting uğruna hep Fenerbahçe'nin adı kullanılıyor.dediği tarihi TFF genel kurul açıklamasından 5 gün sonra ise, 47. saniyede gol yediği Kayserispor’a mağlup oldu.

Tıpkı 2003’te Lazio ile oynanacak olan UEFA Çeyrek Final ilk maçının 2 gün öncesinde o zaman Asbaşkanlık görevini yürüten Sn Yıldırım Demirören’in bir diğer o zaman ki Beşiktaş yöneticisi (ve eniştesi) Kıvanç Oktay’la şok istifa kararı alıp, bir yığın toplantıdan sonra geri dönmesi gibi. Maçı 1-0 kaybetmişti Beşiktaş. Tıpkı Liverpool deplasmanından önce “PAF takımıyla sahaya çıkarız” açıklaması yaptığı gibi...

Sn. Yıldırım Demirören’e karşı olAmayan zümre ise “ne var bunda canım” dedi bizlere…

Şimdi bendeniz büyük bir heyecanla, Sn. Beşiktaş Başkanı’nın bir sonraki Fenerbahçe haklarını koruyan ve kollayan açıklamasını beklemekteyim. Akabinde bilgisayarı ve kitapları satıp (olsa ev ve arabayı da eklerim bu sepete) Beşiktaş’ın rakibine basacağım.

Zira Jose Mourinho “Benim için maç basın toplantısına adım attığım andan itibaren başlar” derken haklıydı. Beşiktaş için Kayseri maçı 5 gün önce başladı.

47 saniye sonra bitti.


Kısa kısa aldığım notlarda şunlar yazıyordu;

-Beşiktaş Futbol takımı maçların çoğunda yapı olarak 20. dakikada oturuyor. Bu, rakibi bozmaları ve kendi oyunlarını kabul ettirmeleri için geçen süre.

-Beşiktaş bekleri reaksiyon verene kadar Kayseri kenar forvetleri, Rüştü’yle yeni randevular ayarlıyorlar. FM diliyle anticipation:3, positioning:5 (kabak) tadında bir Ekrem Dağ var.

-Geçen sene de bahsetmiştim, Furkan Özçal oyun zekasıyla en yerli “bir Alex” olmaya yakın yetenek. Sağ çizgideki Sefa ise stil olarak Rıdvan’a (Şeytan) benziyor. Top ayağındayken kenara değil de gol üzerine, kaleye biraz daha gidebilse genç yetenek nişanının yanına 1 yıldız daha ekleyip, iyi oyuncu rütbesine yükselecek ve Holosko+para, Aydın Yılmaz+para transfer dedikodularına konu olacak.

-Quaresma ve Simao’dan biri fazla. Fazlalık oyumu Simao’ya veriyorum.

-Kayseri'nin Sefa-Furkan-Troisi hattı sanki bir Makukula arıyor. Onlara alan boşaltacak zeki ve fizik gücü yüksek bir golcü olsa farkı açabilirlerdi.

 -İlk yarıda Kayserispor’un orta saha presine cevap veremedi Beşiktaş. Bekler de yardıma gelmeyince Fernandes her topu aldığında 3 kişi ile boğuşmaya başladı. Önce futbol sonra sinir harbine girdi ve doğal olarak atıldı.

-Holosko, o "sırtına adam alıp asist yapan eski Holosko" tadındaydı biraz. Bu iyi. Edu ile birlikte tempo kazandırdırlar. Hatta diyebilirim ki sahada 11-10 iken daha iyi bir Beşiktaş vardı. Son vuruşlar (hatta vuramayışlar) beceriksizceydi sadece.
-Kayseri Beşiktaş’tan toplamda 6 puan almış oldu böylece. Kayserispor’un futbolu, Beşiktaş’ın mücadelesi iyiydi.

Maçta en çok dikkatimi çeken ve beni çokça rahatsız eden bir durum oldu. Maç kadar önemli bence. Önemli olmasının sebebi basit bir hata olmaması.

2 gün önce Fenerbahçe’nin Mersin İdman Yurdu’na attığı ilk gol ofsayttı. Geçen hafta Antalya’nın Beşiktaş’a attığı gol atlandı. Daha önce Bursa’nın, Gaziantepspor’un penaltıları güme gitti. Lehte ve aleyhte hakem hatalarını hiç konu etmedim bu satırlara. Çünkü ben hakemleri de oyunculara dahil ederim. Sahadaki 25 insanın hata yapması normal olduğu kadar olağandır. Hatta mecburidir. Yıldız oyuncunuz 2 metreden gol kaçırabilir, yetmez savunmanın sigortası dediğiniz oyuncu kendi kalesine atar o golü. Orta sahanız kademeyi boş bırakabilir, teknik direktörünüz taktik hatası yapabilir. Ofsaytlar, penaltılar da bu çizgidedir benim nazarımda. Anlık bir karar mekanizması gerektirir. Saniye bile çok büyük bir zaman birimi kalır o “an”ın yanında. Bazen hakemler o anı atlamıştır ya da bulundukları konumdan, baktıkları açıdan “öyle” görünmüştür gözlerine.

Kaçabilir.

Ve ben bunlar üzerinde durmam.

Yalnız dün akşam ilginç bir durum yaşandı Kadir Has’ta. Kayserisporlu Pekarik’in topa elle yön vermesi sonucunda hakem Mustafa Kamil Abitoğlu düdüğünü çaldı. Beşiktaşlı 6 oyuncu FIFA oyun kurallarını hakeme hatırlatmak için küçük bir çember oluşturdu. Abitoğlu’nun kaşları ve yüzü Hulusi Kentmen’in babacan-kızgın ifadesiyle dolarken, dudaklarından şu sözler döküldü “Ne var bunda canııım”

Kamil Abitoğlu gördü pozisyonu. Elle oynamayı gördü. Biz de O’nun bunu gördüğünü gördük. Herkesin herşeyi gördüğü bir pozisyonda Pekarik sarı kart görmedi.

Bu hakem hatası değil.

Bir an için düşünün; Burak Yılmaz, Quaresma yahut da Alex top ayaklarında ve kale önlerinde bomboşken vurmayı unutuveriyorlar! Pozisyonun içindeler, oyun onların kontrolünde ve yapmaları gerekeni biliyorlar / biliyoruz fakat yapmıyorlar. Sonra arkadaşları başına toplandığında “ne var bunda canım” diyorlar.

Iskalarlar eyvallah, vururlar auta çıkar ona da eyvallah ama vurmuyorlar. Topu durduruyorlar ve nihai kararı vermiyorlar. Pozisyon kaçıyor.

Hata mı?

Dün akşam da ya niyet ya hakemlik kötüydü, belki ikisi de...

Beşiktaş içinse hakemden ya da mağlubiyetten daha elim meseleler mevcut şu günlerde. Sn. Yıldırım Demirören Fenerbahçe’nin (ve aslında yayıncı kuruluşun) haklarıyla haşır ve neşir olmaya devamededursun çocukluğumuzun Beşiktaş’ı günbegün solmakta. Bunu haykırmaya çalışan asi ruhların sesleri ise Beşiktaş’tan menfaat bekleyenlerce / elde edenlerce  bastırılmakta.

Beşiktaş; başkanını, Beşiktaş; tribününü, Beşiktaş; kimliğini kaybetmiş…

Aşağıdaki pankart Sn. Başkan’ın talimatı üzerine stada alınmamış. Şeref Bey’e de asamazsınız, orası zaten 4 yıldır işgal altında…

Tabii yine “altı üstü bir pankart ne var canım bunda” diyen bir güruh hazrolda beklemede.

Hala Beşiktaşlı’yı zapturapt altına almaya çalışan, başkana saygı başlığı altında tiranlık yapan ve muhalif sesleri susturduğu kadar Beşiktaş haklarının gaspına “of” bile demeyen omurgasızlar var.

Yalnız kronometre doluyor. Saflar belirleniyor ve sıklaşıyor.

İçinde sadece Beşiktaş sevgisi taşıyan, kimliğinde Beşiktaşlılık’tan başka milliyet yazmayan milyonlar, sayısı bini geçmeyen bu tiyatronun yandaş oyunlarına artık “ne var bunda canım” demiyor, demeyecek.

Yakup Sabri İNANKUR

23 Aralık 2011 Cuma

Bir Nefes Futbol


Kirli, çürümüş ve leş gibi kokan bir tabutta hava boşluğu aramak aslında yaptığımız. 90 dakikalığına izin alabiliyoruz adına sorumluluk ya da zorunluluk denilen azaplardan.  Büyük usta Lucescu’nun tam 7 sene evvel Ceausescu Romanya’sı diye tarif ettiği o gri ve solgun sokaklarda yürüyüp hayatımızın rengi olan “saf” futbolu arıyoruz, usanmadan.

Bu yüzden Fernandes’i izlediğimizde dudaklarımızın kenarları kulaklarımıza kayıveriyor. Bu yüzden kendisine emanet edilen cevheri sabır ve titizlikle işleyen Carlos Hoca’nın vitrine koyduğu mücevher gözlerimizi kamaştırıyor

2.5 günde bir maça çıkan Beşiktaş, yorgunluktan beslenen efsane maratoncular gibi katettiği her metrede daha çok açılıyor. Karabükspor karşısındaki Beşiktaş’ın orta saha oyuncuları yarı sahalar arasında toplamda 500 kezden daha çok gidip geldi. Bu kadar koşan Fernades’in, Ernst’in, Veli Kavlak’ın isabetli pas sayısı Karabükspor’un sahadaki 9 oyuncusunun toplamından fazla!

Portekizli hocanın isteği; topa ve oyunun kontrolüne sahip, mücadeleci bir oyun anlayışı. Rakibi ısırırken aynı zamanda topu oradan oraya dolaştırarak savunmayı (uyutup) en zayıf haliyle boşluklarla dolu bir anında yakalamak, fuleli oyuncularının koşu yollarına derin paslar göndermek. Hızlı ve net! Avını saatlerce bekleyip tuzağa düşüren avcı gibi…

Bu futbol tarzının üç önemli noktası var, iyi bir alan savunması, kazanılan topların da koşu yollarına hızlı aktarımı ve bunu düşünecek, uygulayacak oyuncular. İlkini Egemen, ikincisi Fernandes önderliğinde gerçekleştiriyor Beşiktaş. Yalnız 3. Bölgede hala sıkıntısı var. Buradaki temel sıkıntı pozisyona girme zorluğu olsa Quaresma-Simao susuzluğunun baş ağrıttığından söz edebilirdik. Halbuki Beşiktaş, Karabükspor’dan neredeyse 2 kat fazla topa dokundu, 2 kat fazla şut attı, 2 kat fazla topla zaman geçirdi ama 2’yi atamadı. Hücum oyuncuları topla buluşuyor, kale önünde gol pozisyonu da yakalıyorlar burada sorun yok. Sorun bütün bunların gol demek olmaması. Pozisyonlara gol dedirtecek tek oyuncu kenarda olduğu için böyle bir skor yoksunluğu ortaya çıktı.

Varsın olsun, tabelada ne yazdığıyla genelde ilgilenmem zaten.

İddianamelerde kravatlı holiganların günahlarını, saçmalıklarını ve küfürlerini okumaktan günlerdir bunalmıştık, başımız dönmüştü. Sahada baş döndüren bir futbol izleyince biraz nefes aldık en azından.

Yakup Sabri İNANKUR

22 Aralık 2011 Perşembe

Yeni Bir Hakan Şükür Yok


Hafta içi Abdullah Avcı Türk futbolunda forvet sıkıntısı yaşandığı ve Hakan Şükür seviyesinde bir oyuncumuz olmadığı ile ilgili bir eleştiriyi güzel bir ifadeyle yorumladı: “Yeni bir Hakan Şükür bulmak kolay değil. O’nun tipinde olmasa da O’na yakın performans sergileyecek çok genç oyuncularımız var. Onlar üzerinde çalışacağız”

Bu yanıtı çok sevdim. Avcı bu konuda yakınabilir, Ulusal Takımın en büyük sorununun bu olduğundan dem vurabilirdi. Bunun yerine elindeki “başka tipte” genç oyuncuları kullanacağını vurguladı.

Son 5-6 yıldır olduğu gibi bu sezona da 2000 ruhunu çağırarak başlayan Galatasaray’da da Fatih Terim ile birlikte ilk akla gelen Hagi ve Hakan Şükür’dü bittabi. Terim kendinde başlattığı değişimi 2000vari takım kurarken de devam ettirdi. 10 numara; Hagi’nin zıddı Melo oldu, 9 numara ise Elmander.

İsveçli oyuncu bir Hakan Şükür değil. Öyle olmak iddiası da yok zaten. O’nun misyonu daha farklı. Orta saha ile Engin/Riera/Baroş arasındaki kıraç alanı futboluyla, enerjisiyle sulayarak bereketli kılmak peşinde. Muslera’nın güdümlü toplarını indiriyor, sırtı dönük alıyor, yüzü dönük veriyor, şut atıyor, dribling yapıyor. 2012 model Galatasaray’ın neye ihtiyacı varsa onu yapıyor. Pozisyon bilgisi o kadar iyi ki, şöyle bir sahne kazıdı aklıma: 67. dakikada Emre Çolak soldan orta yapmak üzereydi içeride 4 Manisalı 1 adet de Elmander vardı. Top İsveçli’ye gelebilse kesin goldü. 20 metrelik bir hat üzerinde (alan paylaşımını doğru yapabilmiş) 4 oyuncu arasında bomboş kalabilmişti Elmander.
Manisaspor’un Mourinho tarzı hıza dayalı futbolu joshua Simpson ve Isaac Promise’in formsuzluğuyla fren yapmaya devam ediyor. Yiğit’in kırmızı kartıyla motoru da kapattılar. Yine de dün Manisaspor 9 kez bu hızlı hücumlarını sergileme fırsatı buldu ancak 5 kez Melo’ya takıldı. Melo bu 5 “takma”nın 4’ünü Engin’in, Riera’nın ve Elmander’in koşu yoluna pasladı. Yani başka bir deyişle kabaca her 2 Manisaspor atağından biri, Galatasaray atağı olarak geri döndü TT Arena’da.

Melo’dan sonra Galatasaray’ın en isabetli pas oranına sahip oyuncusunun Fernado Muslera olması Galatasaray (ve Türk futbolu) adına başka bir yenilik. Uruguaylı kalecinin 13 pasının 11’i, takım arkadaşlarının göğsünde ve ayağında yumuşamış. Bunlardan 4’ü 40 metrenin üzerinde bir mesafeyi aşmış. Cordoba’dan sonra bu denli oyunun içinde olan bir kaleci görmemiştik 783.562 kilometre karelik topraklarda. Bu yüzden bu kadar geniş bir alanda hala Hakan Şükür arıyor/bulamıyor olmamız da normal. Altyapılardan bir Bienvenu, bir Edu, bir Henrique dahi yetiştiremediğimiz düşünülürse yeni bir Hakan Şükür için (bu mentaliteyle) bir 50 yıl daha beklememiz lazım.

Yakup Sabri İNANKUR



4 Kasım 2011 Cuma

Kimlik: Beşiktaş


O pozisyonda 15 milyon Beşiktaşlı –ve bir o kadar milyon o günün Beşiktaşlıları- kale çizgisine kalplerini fırlattılar. Topun canı vardır isterse girer. İstemedi top. 14 gün önce Kiev’deki top kadar sadist değildi. O kadar kalbi kıramadı.

İtiraf edelim, maçın sonu bu haliyle galibiyete daha da bir keyif kattı.

Aslında maça daha derli toplu başlayan Dinamo Kiev oldu. Fenerbahçe derbisine iyi çalıştıkları bariz. Kanat beklere önde ve yakın basarak, onların Simao / Quaresma ile olan bağlantısını koparmayı ve (zaten kopuk olan) Beşiktaş ilerisi ile gerisi arasındaki mesafeyi açıp, orta sahayı maviye boyamaya çabalıyorlardı. Kısmen başarılı oldular. Danilo ve Betao hem çaldıkları toplar hem de başlattıkları hücumlarla Beşiktaş kalesini Milevskiy’nin insafına bıraktılar, 2 kez...

Planları ne kadar doğru olsa da Hilbert’in yüksek pas yüzdesi ( %80 ki maçın en çok isabetli pas atan adamı oldu), İsmail’in yine Beşiktaş’ın en çok top çalan adamı olması, Kiev’in kanatlara yaptığı bu baskının beklediği kadar etkin olmamasına neden oldu. Bütün bunların üzerine Quaresma ve Simao’nun, bu sezonki en fazla koştukları maçın bu olması rakibi tamamen durdurdu.

Bill Shankly'nin söylediği gibi futbol sanatı tıpkı piyano sanatı gibidir: 8 kişi piyanoyu taşır ancak sadece 3 kişi çalar. Tabii taraftara da şarkılar söyleten çalanlardır haliyle. Ancak bu, genel geçer hal için olağandır. Beşiktaş karakteri Ernst’tir, Hilbert’tir, Fink’tir, Karhan’dır, Yankov’dur, Kuntz’dur, Madida’dır, Mrkela’dır. Beşiktaşlı piyanoyu taşıyanlara gönderir ezgilerini. Bunların yanında Fikret gibi, Metin gibi, Amokachi gibi, Sergen gibi piyanonun ucundan, sonuna kadar tutan virtüözler de bu karakterin, yakışıklı yüzüdür.

Quaresma’nın dünkü oyununu her maç olmasa da genele yayması şart! O, Beşiktaş karakterine uymak zorunda, Beşiktaş o karaktere uymaya çalışmakla dolu 8 sene kaybetti çünkü. Kaybettiği de sadece zaman değildi bu zaman zarfında.

Egemen Korkmaz, bahsettiğimiz bu karakterin en fiyakalı ceketlerinden birini giydi. Üzerinde Recep Çetin rozeti var. Biyolojik doğum tarihini, artık Beşiktaşlı Egemen’in manevi doğum tarihi olarak da kabul edebiliriz. Kutlu olsun!

Sevgili PFDK, Van’a Borçlusun!

Kurallar, bir “şeyi” önlemek adına konurlar. Bazen tavır, hal ve olaylar o kurala karşı gibi gözükse de, önlenmek istenen “şey”in, önlemek istediği “şey” değildir özünde. Beşiktaşlı’nın sahaya attığı atkı maçı dondurmak amaçlı değil, bin kilometre ötedeki kardeşini ısıtma amaçlıydı. Bu nedenle PFDK “kural içinde” kalıp, içimizi soğutarak aldığı 95.000 lirayı depremzedelere bağışlansın da, bin kilometre ötedeki kardeşlerimizin içi biraz daha ısınsın. 

Yakup Sabri İNANKUR

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kazım Kanat'ın Balığı


Klasik edebiyat severler Dr. Jeykll’ı ansın, çizgi roman severler Batman’in istikrarlı düşmanlarından Two-Face’i ansın.

Futbol severler Antalya önündeki Beşiktaş’ı ansın.

İlk yarı koşan, ısıran, agresif bir takım. Sürekli kafasında hücum olan, isteyen bir takım. Gol isteyen, izleyene zevk veren bir takım. İkinci yarı durağan, kopuk, isteksiz, son dakikalara doğru (son dakikalar dediğim son 20 dakika falan) profesyonellik denen canavarın yiyip tüketeceği zamanın peşinde bir takım.

İkisi de mantıklı bir açıklamayı hakediyor.

Bir takımın nasıl oynayacağını, ne istediğini kadrolardan anlayabiliriz. Beşiktaş’ın Pektemek-Kavlak-Holosko’dan oluşan hücum hattı, sürekli rakip savunmaya pres yapan, top Beşiktaş’ta iken arkaya sarkan, kenarlara koşular yapıp hücumu genişleten, yer değiştiren futbolculardan oluşuyordu. Üstelik Şeref Bey’de yeniydiler misafir sayılırlardı ki misafir çocuğu gibi yaramazdılar, kontrol altına alınamazdılar, durmak bilmezlerdi. Antalyaspor’a rahatsızlıklar verdiler.

Bu, nitelemede yaramaz, ama nitelikte işe yarar üçlünün arkasına Necip Uysal, Ernst, İbrahim Toraman, Egemen, Sidnei geçince Aziz Yıldırım’ın 2 yıl önce futbolumuza kazandırdığı “rakibi öpen futbolcu” tabiri rakibi öpen bir hüviyetle Beşiktaş “takım”ında vücut buldu. Bu kadar sevgi dolu bir ortamda Simao Sabrosa da centilmenliği bıraktı ve ilk yarının en çok öpen (koşan) ismi oldu. 

Eşyanın tabiyatıyla uyumlu olarak, yerinde duramayan, hareket eden, rahatsız eden misafir çocuğu sonunda uykuya daldı, gerçek misafir Antalyaspor da rahatladı!

Beşiktaş ortasahasını o kadar kolay geçmeye başladılar ki ikinci yarının ortalarında Uğur İnceman, Ali Turan ve Deniz Barış mevkilerinden fersah fersah uzakta Beşiktaş savunma çizgisinin 5-6 metre önünde top almaya / top yapmaya başladılar. Carvalhal’ın Fernandes hamlesi de bu dakikalarda geldi. Orta yuvarlaktaki koca deliği kapatmayı umuyordu ve milyonlarca Beşiktaşlı’nın ortak akılda buluştuğu ismin aklına gelmesi sürpriz değildi.

Fernandes de yastığını alıp sahada uyuyan Beşiktaşlıların yanına kıvrılınca Beşiktaş orta sahası için kenarda işe yarayacak bir Şifo Mehmet kalmıştı. O ise şimdi misafirdi ve genç Emrah Başsan’ı ısınmaya göndermişti.
Kendi gibi zeki bir takım oluşturmuş Mehmet "Hoca". Topu alan, mevkisinin askeri disiplin kurallarına da çalım atarak boşluğa doğru ilerliyor. Bu esnada topsuz olanlar da savunma arasına, arkasına, kenarlara koşulara başlıyor. Presi gördükleri zaman ise basitçe boştaki arkadaşlarına pas çıkarıyorlar. Özdilek, O'na Şifo lakabını getiren futbol zekasının temelini tüm Antalyaspor'a aşılamış. O nedenle Antalyapor 367 isabetli pasla, 235 paslı Beşiktaş'ı paslandırdı. Beşiktaş orta sahası işlemez oldu. Bu sırada Antalyaspor ışıldıyordu.
Roller değişti. Prens kıyafetini giyen Antalya, uyuyan güzeli öpmeye çalışıyordu.

Futbolculuk döneminde 80. dakikalardan sonrasının kahramanı olan Şifo Mehmet’in takımının da bu özelliği alması tesadüf değil. Geçtiğimiz sezon Antalyaspor’un ikinci yarıda attığı gol sayısı ilk yarıdakinin neredeyse 2 katı. Ligin ilk 4 haftasında da bu rakamı aynen koruyorlar. İkinci yarılarda attığı 4 gole karşın, ilk yarılarda 2 gol atabilmişler.

Hemen akıllara Beşiktaş’ın da ilk 4 maçta, 80’den sonra bulduğu goller gelecektir. Ancak Beşiktaş bunu 3 haftadır, Antalyaspor bunu 3 yıldır yapıyor. İki yarının farkı takımların futbol felsefelerinde yatıyor bir nevi. 13 günde 4. maça çıkmanın yorgunluğu da cabası.

Maçın en çok göze batan adamı Egemen Korkmaz. Önüne atladığı, araya girdiği toplarla, savaşmasıyla alkış alsa da, 36 isabetli pasla Beşiktaş’ın en çok isabetli pas atan oyuncusu olması modern futbolun daha çok ilgilendiği bir konu. Aslında geçmişteki tutumları olmasa “Takoz” Recep Çetin geliyor aklımıza. Ama geçmişi O’nu “sadece” Egemen yapıyor.
Bana göre en etkili, en can yakan ısırığın sahibi İsmail Köybaşı’ydı. Köybaşı bu maçın da en çok top çalan oyuncusu oldu. Kamuoyu İsmail’in asistlerine kilitlenmiş durumda ancak 4 maçın 3’ünde sahanın en çok top çalan oyuncusunun İsmail olduğu pek dile getirilmiyor, (ya da buna dikkat edilmiyor). İsmail Köybaşı’nın savunma yönündeki büyük gelişme daha çok övgüyü hakediyor.

Holosko’nun Marsilya Ruleti gözümüzden kaçmadı elbette. Rakibin içinden geçmeye çalışmak yerine onun başını döndürmenin daha etkili olduğunu anlaması güzel.

Kuşkusuz ligimizin en çok gelişme gösteren teknik direktörü Mehmet Özdilek. Sadece puan tablosuna bakarak değerlendirmiyorum. Antalyaspor her sezon yeni bir futbol karakteri daha ekliyor bünyesine ve ruhuna da “güzel futbol”u işliyor. Yatmadan, vurmadan, çalmadan aklında sadece gol olan bir takım. Kendi özel futbolunu Antalyaspor üzerinden Türk Futbolu’na kazandırıyor. Şifo Mehmet’i Türk Futbolu’na kazandıran ise rahmetli Kazım Kanat’tı. Kahramanmaraşspor’da oynarken O’nu Beşiktaş’a önermiş, önermekle kalmayıp elinden tutup Beşiktaş’a getirmişti. Dün aynı zamanda vefatının 3. yılıydı.

Beşiktaşla ilgili düşünürken, yazarken, konuşurken aslında derin bir hüzün kaplıyor içimi. Biliyorum ki dün 5 tane de atsa, 10 tane de yese Beşiktaş’ın derdi ya da derdinin çözümü saha içinde değil. Biliyorum ki bugün tribünlerin “dert” edindikleri (hoca, oyuncu...vs) yarın gider ve dertler yine bitmez. Dünün anlamı sebebiyle aklıma sıkça geldi rahmetli Kazım Kanat. Vefatından 1 yıl önce bir röportajında şöyle bir soru gelmişti; Beşiktaş'ın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Taktik hatası, yanlış yönetim? Ne dersiniz? Yeni transfer, yeni hoca çözüm olur mu?”

Üstadın cevabı kısa ve net oldu.

“Boş. Geç geç bunları... Balık baştan kokar. Türk atasözü...”

Bu vesileyle saygıyla anıyorum O’nu. Allah rahmet eylesin büyük Beşiktaşlı’yı. Eminim şimdi yazsa, eleştirse, sivilcesi kurumamış klavyelerden, nasıl Beşiktaşlı olduğu sorgulanır, belki de küfür yerdi. Belki de balık başından kıçına kadar gaz kokuyor derdi, belki de...



Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...