Süper Lig 2011-2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süper Lig 2011-2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Sezon Sonu; 4-Beşiktaş


Geçenlerde bir arkadaşım Beşiktaş’ın şampiyonluk yolunda kendi kaderini tayin edemediğinden yakınıyordu. O zaman henüz Avrupa Ligi yolunda kaderini tayin edemeyecek durumda değildi. Bugün bunun için de yakınabiliriz artık.

Beşiktaş’ın lig 4.’sünün haklarına sahip olmak için başka takımların maçını beklemek zorunda kalması elbette dün gece oynamayan Sivok’un suçu değil. Bütün sezon yarım oynayan, play off döneminde ise forması midye bağlayan Mustafa Pektemek’in suçu değil. 9.5 numara sağbek Hilbert’in suçu değil. Ligin en sağlam savunma oyuncusu Egemen,  playofflarda %86 isabetli pas oranıyla oynayarak mücadelesini estetikle rötuşlayan Fabian Ernst zaten mevcut durumun hafifletici sebepleri.

25 Ağustos 2011’den bu yana 54 resmi karşılaşmaya çıktı Beşiktaş. Bunların 8’ini ligin en güçlü / diri takımları (aynı zamanda bugün şampiyonluk mücadelesine çıkan), ezeli rakipleriyle, 2’sini bu sezonun UEFA şampiyonuyla, 2’sini geçen sezonun UEFA finalistiyle oynadı. En yoğun olduğu aralık ayında 7, takip eden ocak ayında 6 kez sahadaydılar. Bu tempo Beşiktaş’ın gardını şubat ayıyla birlikte düşürmeye başladı. Futbolun dibine itilen teknik direktörünün gelmesi, futbolun başına çıkarılan başkanının gitmesi de o dönemi iyice çalkaladı. Sakatlıklar arttı, mağlubiyetler arttı. Henüz 2 ay önce lig zirvesinin 3 puan gerisindeyken hayal evini şampiyonluk (ve hatta UEFA finali) briketleriyle inşa eden taraftar, merkez üssü Demirören olan geleneksel depremin yıktığı hayalleriyle başbaşa kaldı.

Basketboldaki ve hentboldeki başarının çapı, kupaların büyüklüğü, çıtanın yüksekliği; bize sorunun camiada değil futbol takımı boyutunda olduğunun denklemini kuruyor.

Baş sorumlular; futbol takımını kuran, yöneten ve Beşiktaş’ın değerlerine uymayanlardır. Tablonun siyahı onlarındır, beyazı futbolcuların. Tüm siyah-beyaz ise taraftarın: ruhunu rantla ehlileştirmeyen Beşiktaşlılarındır. 

Yakup Sabri İNANKUR

12 Mart 2012 Pazartesi

Beşiktaş'a Dair Şeyler


Aklınıza gelen bir şey olur. Konuştuğunuz bir şey olur. Dinlediğiniz bir şey olur. Özlediğiniz bir şey olur. Yatağa kafanızı koyduğunuzda gözünüzün hemen önüne gelen bir şey olur. O anların toplamında en fazla skoru elde eden ismi, aşkın karşısına yaz işte. Bu bir insan olur, ideoloji olur, tanım olur, takım olur.

Peşinden gitmeye karar verirsiniz. Bir şeylere tutunmaya ihtiyacınız vardır. Hayatınız boyunca bir şeyler sizi önüne katıp sürüklemiştir. Hiç değilse kendi iradenizle ona bağlanıp ardından sürüklenmeyi siz seçersiniz.  

Anlamlandırmaya başlarsınız. 1 dakika! Yoksa sizin yüklemek için biriktirdiğiniz anlamlardan onda fazlasıyla mı var? Şaşırmazsınız. Çünkü ona boşuna tutunmadınız. Ona dair şeyler; peşinden koşup yakalamak istediklerinizin tümü değil miydi zaten?

Orduspor maçında, maçın 81. dakikasında İsmail Köybaşı ile ceza sahasında içinde girdiği mücadelede yere düşen Emmanuel Culio, hakem Mustafa Kâmil Abitoğlu ile aynı fikirde değildi. O’na göre pozisyon açık bir penaltıydı. Abitoğlu’na serzenişte bulunmaya başladı Culio. Hakem önce aldırmadı sonra yanına sert ve kararlı adımlarla gelerek taviz vermeyeceğini hatırlattı. Bu esnada Simao Sabrosa uzaktan Culio’ya sakin olmasını anlatıyordu ağabey bir vücut diliyle. Abitoğlu nihayet sarı kartını çıkardı. Tam arkasını dönüp gidiyordu ki Culio itirazın şiddetini arttırdı, daha bir celallendi. Hakem tekrar ona döner dönmez Simao Sabrosa Culio’ya doğru koşmaya başladı, hakemden önce yanına gelip başına okşadı sakin olmasını yoksa kırmızı kart göreceğini hatırlattı. 10 kişi (ve en iyi oyuncusundan mahrum) kalacak rakip için 5 metre ileride ellerini ovuşturarak beklemek yerine meslektaşını oyuna davet etti. Sahada görmek /  mağlup etmek istedi onu. Bazılarına (hatta çoğuna) enayice bir davranış gibi gelebilir, hatta gelmiştir. Lakin benim tutunduğum düşünce yapısının en önemli özelliğini görebildim  ben o karede. Üstelik o 20 saniyelik anda Simao’nun ağzından bir kez bile “duruş” kelimesi çıkmadı.

Beşiktaş’a dair sahadaki tek şey de buydu zaten.

Yakup Sabri İNANKUR

11 Mart 2012 Pazar

Sahadaki 3. Takım



İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer 2008’de Arsenal dolu dizgin ve lider giderken ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Ligin sonunda haklı çıkmıştı. Hoşumuza gitmese de “1 maçı 6-0 kazanacağıma 6 maçı 1-0 kazanırım” diyen Capello ve takipçileri çoğunlukla konfetilerin altında kupa kaldıran o güzel tabloların ressamlarıdır.

Anlaşılan o ki; Fuat Çapa da oyunu “kuralına” göre oynamaya karar vermiş. Temel amacı topa sahip olmak ve yediğine bakmadan atabileceği kadar gol atmak olan joga bonitocu takımına “vur, kır parçala bu maçı kazandırma” talimatı vermiş. Gençlerbirliği 16 faulle bu sezon en çok faul yaptığı maçlardan birini çıkardı. Şüphesiz bu kendini inkâr futbolunun psikolojik nedenleri Fenerbahçe’ye dayanıyor. Geçtiğimiz hafta aldığı ağır mağlubiyetten sonra Çapa (kaleci dahil) 5 farklı oyuncuyla TT Arena’daydı. Hepsi de savunma yönüyle öne çıkan bu oyuncular ilk yarının sıkıcı ve tek düze geçmesinde en önemli rolü başarıyla oynadılar.

Bizler gibi Fatih Terim de Gençlerbirliği’nin bu tarz oynayacağını hesaba katmamıştı. Önümüzdeki hafta Kadıköy’de bu kez şok presin ters tepki verebileceğini düşünerek kontollü bir oyunun ve mümkün olduğunca topa sahip olmanın minik bir provasını denediler. Hatta son haftaların başarılı ismi Emre Çolak yerine Riera’ya forma vererek O’nu da formaya (ve derbiye elbette) ısındırmak niyetindeydi tecrübeli hoca.

Kısaca TT Arena’da sahaya çıkan 2 takım düşüncelerinde Fenerbahçe’yi de getirmiş belli ki. Sahada olan bu 3. takımın oynanacak futbolun kalitesine hükmedeceği de açıktı.

Koca bir 45 dakikadan sonra iş, Türk Futbolu’nun son 15 yıldaki skora en etken bölümüne ve konseptine kalmıştı. Fatih Terim’in devre arası konuşması / taktiği / motivasyonu…

Çolak oyuna girdi, Galatasaray bildiği gibi / bildiğimiz gibi oynamaya başladı ve rakip kaleyi kapatan 11 kilidi açması 2 dakika sürdü. Elmander’in rakip savunma içinde dönerek açtığı girdaba Melo aktı.

Yıllar önce serbest vuruşlarla ilgili bir belgeselde bu işin en üstad ismi Ronald Koeman’dan şu sözleri duymuştum: “Vuruş yönünüze göre barajdaki 2. ve 3. adamın kafasının arasına doğru vurun. Falsoyu da ihmal etmeyin.” Galiba Selçuk İnan da aynı saatler de televizyon başındaydı. Bu sezon 3. (şahane) frikik golü olması dışında gol olmayan vuruşlarında da aynı mantığı görebilirsiniz.


Yakup Sabri İNANKUR

4 Mart 2012 Pazar

Beşiktaş’ı Bu Karlı Havalar Mahvetti




Türkiye'deki diğer 4-3-3 oynayan (yani her takım) Trabzonspor'un hücum 4'lüsünü incelesin. Sürekli bir devinim halindeler. Durağan tek oyuncu yok. Top Trabzonspor’un ayağına geçtiği andan itibaren kenar forvetler rakip stoper ile bek arasına sızıyor. Bu pusudan takriben 1 saniye önce, merkez forvet geriye, orta sahaya kayarak, kendisine markaj yapmakta olan stoperi öne çekiyor. Bu esnada bekler kenar forvetlerin yerini çoktan doldurduğu için, orta sahada (2 merkez orta saha oyuncusu dahil) tam 5 oyuncu birkiyor. Kuru bir kalabalık değil bu. Bir amacı var bu topluluğun. Ana düşünce; bu kadar kaygan bir yapıya ayak uydurmaya çalışan rakip savunmanın dengesini bozmak. Rakip savunma Trabzon’un istediği kalıba girmeye başlarken ayağa 4-5  pas yaparak ortaya çıkan dengesizliğin iyice oturmasını sağlıyorlar. Kibarca; uyutuyorlar.

Şablon oturduğu anda rakip savunmada oluşan geniş kırlarda başta Burak Yılmaz olmak üzere özgürce cirit atmaya başlıyor Trabzon hücum oyuncuları. Bir anda! Olabildiğince çabuk ve sinsi. Araya atılan derin toplarla da sonuca gidiyor Bordo Mavililer.

Teknik direktörler ellerinde sihirli değnek olmadığını vurgularlar sıkça. Şenol Güneş’in büyüsü nedir peki? Yukarıda açıklamaya çalıştığım onca hengâmeyi İstanbul’dan dökülenlerle yapıyor Şenol Hoca. Burak ile Serkan ile Olcan ile…

Ayrıca açıkça belli oldu ki, Volkan Şen, Şenol Güneş'in yeni Anka Kuşu olacak.


    Trabzonspor Hücum Şablonu                               Beşiktaş Savunma Şablonu




















(Açıkça görüldüğü üzere Olcan ve Volkan demarke pozisyonda kalıyorlar. Hücum geliştikçe Burak da süratiyle onlara katılıyor.)


Carvalhal, sakatlıklar sonucu İsviçre peyniri gibi delik deşik olan takımında elindekilerle olabilecek en dengeli kadroyu kurmaya çalışmıştı. Serkan Balcı’nın bindirmelerini Ekrem Dağ ile kesmek ve Trabzon’un en zayıf olduğu yeri, Celutska’nın bölgesini Quaresma matkabıyla delmek düşüncesindeydi. Geçtiğimiz hafta TT Arena’da da aynı düşünceyle oynatmıştı takımını ve başabaş oynayan Beşiktaş dramatik bir biçimde mağlup olmuştu. Buraya kadar bir yanlışlık yok. Yanlışlık Beşiktaş’ın “yeni” zihniyetinde bolca mevcut.

Bir teknik direktör devamlılığı olan bir oyuncuyu, anlık patlamaları bolca olan bir yıldıza tercih eder. Savaş Sanatı adlı eşşiz yapıtta ünlü komutan Sun Tzu şöyle buyurur: “Mağlup komutan önce savaş alanına ordusunu sürüp sonra galibiyet ararken, muzaffer komutan önce galibiyeti arar sonra ordusunu savaş alanına sürer”

Sahaya hiç kimse deli fişek bir belirsizlikle çıkmak istemez.

Güvendiğiniz dağlar sürekli sisli olunca karlı olup olmadığını görmeniz maalesef mümkün değil. Kendinizi kaderin çarkına bırakmak ve lehinize dönüşünü sadece “ummak” zorundasınız. Carlos Hoca’nın öngöremediği önemli nokta, güvendiği dağların hava durumu. Kafaları ne zaman eserse o zaman oynayan oyuncuların çokluğu Beşiktaş futbol takımının öncelikli sorunu.

Ne güzel demiş büyük Ernst; "Beşiktaş mücadeledir". Beşiktaş'ın anlamını bilmeyen yıldızları çoğu zaman en fazla ampül kadar aydınlatıyorlar sahayı. Attıkları golleri ve/veya asistleri tartıya koyabilirken, takım savunmasındaki uyumsuzluklarının, hücumdaki bencilliklerinin ya da tembelliklerinin kaç gole (hatta mağlubiyete) sebebiyet verdiğini ölçemiyoruz maalesef. Ölçemediğimiz için de adilane bir mahkeme kuramıyoruz futbol kamuoyu önünde.

Volkan-Olcan-Burak sıradağlarının onlardan 5 katı daha büyük olan Quaresma-Simao-Almeida kadar karlı olmadığını görebiliyoruz yine de. Tabeladaki “güneş” ışığı gözümüzü kamaştırıyor zira.


Yakup Sabri İNANKUR

27 Şubat 2012 Pazartesi

Herşey Sahte Melo Gerçek


Dün akşam açıkça gösterdi ki; Türk Futbolu’nun (hatta dünya futbolunun) 4-3-3 denilen (ama uygulamada 4-5-1 olan) dizilişten mümkün mertebe uzak durması gerekiyor.

Atılan 5 golün 4’ünün takımlar 4-4-2 oynarken gelmesi sürpriz ya da tesadüf değildi. Hatta oyunun güzelleştiği anların da hocaların 4-3-3’den (yani 4-5-1’den) vazgeçtiği bölümlerdi.

Süper Lig’de tüm takımlar 4-3-3 (aslında 4-5-1) oynuyor. Ligimiz zaten sert iken bir de üzerine göbekte 2 hatta 3 takoz barındıran takımların sayısı bir hayli fazla. Orta yuvarlağa sığışmaya çalışan 6 kişinin mücadelesi futboldan çıkıp kör dövüşüne dönüyor ve maçlar bu yüzden çoğu zaman ruhumuzu sıkıntı kıskaçlarıyla esir alıyor.

Eğer hakkını verebilseler sahaya hakim olma ve topla daha fazla oynamak için tasarlanan 4-3-3 gözümüzü okşayan bir futbolu önümüze koyar. Bunun için ilk şart 2 adet kenar forvet!

Riera, Simao ve özünde Engin, Quaresma kanat oyuncuları. Bildiğimiz eski model, hızlı, teknik, taç çizgisine bitişen, önündeki bekin belini kırıp penaltı noktasına orta yapan sınıf. Leonardo, Giggs, Ginola, Zenden bu sınıfın son aristokratları. Elimizde Giggs kaldı yadigâr. Modern futbol bu tarz oyunculara yeni bir misyon yükledi ve altyapı eğitimleri bu misyonla evrildi. Yeni göreve “kenar forvet” ismi yakıştı. Kenar forvetler (genelde) ters ayaklarıyla kanatlara yerleşiyorlar. Solaksa sağ kanada, sağaksa sol kanada... Çünkü görevleri rakip savunmanın göbeğine dalmak. İleri 3’lü bir mızrak başı gibi daralan üçgen bir yapıda, rakip savunmanın karnını yarmakla / yıpratmakla görevli. Mızrağın sapını, arkadan şok prese gelen orta saha oyuncuları oluşturuyor. Onların görevi 3’lünün deldiği boşluklara saldırmak ve kaptırılan topları çabucak geri kazanıp akına (savunmayı delmeye ve yarmaya) devam etmek.

Elimizdekiler (Stoch, Ambarat gibi azınlık hariç) kanat oyuncuları olduğu için hedef santraforlar yalnız kaldığı gibi, orta sahada da bir tatsız tutsuz (zaman zaman ruhsuz) bir tango izliyoruz.

Terim’in Galatasaray’ı, sakatlıklar sonucu dengesi bozulan Beşiktaş savunmasını Necati-Elmander ikilisinin sürekli baskısı ile  yıkmaya çalıştı. Engin-Emre Beşiktaş bekleriyle “kenar forvetlerinin” bağını kopartırken, Selçuk-Melo ikilisi Gerrard-Lampard minvalinde oyun mentaliteleriyle İngiliz tarzı Galatasaray’ın (ve 4-4-2’nin), lige (ve 4-3-3’e) olan isyan çığlığı oldular.

Pektemek’in girişiyle Beşiktaş da İngilizce konuşmaya başladı. Quaresma’nın etkinliği arttı, zira özüne döndü. Ernst ve Necip oyuna ve topa daha fazla hükmetmeye başladılar. Beşiktaş rakip kaleye akmaya başladı.

Dünya futbolunda 10 numaraların yerini ‘sahte 9’lar aldı. Kanatların yerini ise kenar forvetler. Batının dizilişini aldık ama mantığını alamadık. Sahte kenar forvetler üretmeye çalıştık. 2010 Barselona’sı gibi oynamak hayalinde 1960 model Barselona olduk.

Madem kenar forvet üretemiyoruz ya da (niyeyse) transfer etmiyoruz, biz de kendi doğamıza adapte olmalıyız. Çift forvetli o güzel günlere dönmeliyiz. Kadim 4-4-2 yahut 4-3-1-2 gibi bize uyan dizilişlere geçmeliyiz. Galatasaray’a bu sezon şampiyonluğu getirecek gerçek bu. Galatasaray’ı burun farkıyla foto finişte kazandıran gerçek bu. Çünkü Galatasaray’ın sahte! 10 numarası, Türkiye’de olabilecek tüm 10 numaralardan daha gerçek.

Yakup Sabri İNANKUR

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kazananlar Ve Mücadele Edenler


Tüm umudunu, hedeflerini ve hayallerini Portekizlilerin sırtına yükleyen Beşiktaş, onlar dinlenmeye! çekildiğinde önce umudunu yitirmeye başlıyor, sonra hedefe gidemiyor ve en sonunda kırık hayalleriyle başbaşa kalıyor.

Tayfun Talipoğlu jargonunda bir giriş yapmayı ben de beklemiyordum. Ancak Beşiktaş’ın yaşadığı tam sekiz! yıllık buhran Beşiktaşlı sağlam dünyalara çürük fay hatları ekledi. Öyle ki en ufak bir hezeyanda camia ve onun gözbebeği futbol takımı sarsılıyor.

Beşiktaş Kadıköy’e önce bel bağladığı prenslerinin ihaneti, sorumsuzluğu veya ihmalkârlığı (dilediğiniz tanım ya da tanımları seçebilirsiniz) ile, daha öncesinde 2 ardarda mağlubiyet ile ama en öncesinde Sn. Yıldırım Demirören’in tarihi TFF genel kurulu açıklaması ile gitti.

Bu kadar öncü deprem, bir ana depremin habercisiydi (ki 2-0’lık sonuç da bu haberi doğruladı) zaten. Bununla birlikte yıkıntıların arasından, tüm o cafcaftan ve şaşaadan sıyrılmış bir takım vardı sahada. Önder olarak da “Beşiktaş mücadeledir” mottosunun ruhani lideri Fabian Ernst sanki bir isyan halindeydi olan bitene!

Fenerbahçeli’nin dünyası ise tam tersi bir iklimde dönüyor. Alabildiğine renkli! Ne mağlubiyetler, ne 3 temmuz vakası ne de herhangi başka bir sarsıntı Fenerbahçeli’nin keyfini kaçırıyor. Krizler; taraftarı, oyunucuyu, basın mensubunu ve yönetimi birbirine daha çok bağlıyor. Bu sinerji derbi maçlarda öyle yüksek bir frekansta tezahür ediyor ki, kötü oynadığı derbilerde bile bu psikolojik hava sarı-lacivertlilere galibiyeti getiriyor.

Bütün bunlara rağmen Beşiktaş kazanabilir miydi?

Meşhur Holosko pozisyonu konuşulmaya değer. Topu ilk aldığında bekletmeden Mustafa’nın önüne yuvarlayabilirdi. Sürmeyi tercih etti. Sürdü, sürdü ve ne yakın direkteki arkadaşına ne uzak direkte daha zor pozisyondaki arkadaşına çıkardı. Bize daha zoruna muktedir olduğunu kanıtlarcasına penaltı noktası üzerinde bolca Fenerbahçeli’nin bulunduğu bir alana gönderdi topu. İnsanlar bu tür saçmalıkların çok daha azını yaptığı için en iyi arkadaşları tarafından bir daha halı sahaya çağrılmıyorlar ve İbrahim Akın bunun daha azı için Metris’te…

Ligin duran top şampiyonu Beşiktaş, (oyun boyunca 10’dan fazla korner kullandı) golü kornerden yedi. Gökhan ok gibi ön direğe fırlarken Büyük Alex ayağının içiyle “şöyle” bir kesti. Gökhan arkaya aşırtırken tüm Beşiktaş savunması ön direkte kümelenmişti bile. Alex ile Gökhan’ın, gol sevinci yumağından uzakta (korner bayrağına yakın köşede) birbirine sarılması; senaryolaştırılmış, çalışılmış ve nihayetinde çekimleri tamamlanmış bir filmin final sahnesi oldu.


Golden sonra, kısa, akıllı ve isabetli paslarla merkezde hakimiyet kurdu Fenerbahçe. Zaman zaman Alex bile Emre bölgesine inerek pas trafiğine ufak rötuşlar yaptı. Siyah-beyazlılar için Gökhan Gönül’ün bindirmeleri bir dert, Stoch’un boşluklara sızması ayrı bir dert oldu. Veli Kavlak’ın adam kovalamaktan sıkılıp kart görmesi sürpriz değildi. Öte yandan, Beşiktaş’ın top yapabilen tek adamı sol çizgideydi.  Acaba Carlos Hoca saha içine ufak bir dokunuş yapabilir miydi? Eğer Veli sol çizgiye Simao merkeze çekilse hem Beşiktaş’ın oyun kuramayışı azalmış olacak hem de Gönül’ün önü Kavlak’la kapanmış olacaktı.

Beşiktaş’a önce bilim yardım etti. İyileşmeden oynayan / oynatılan Gönül’ün vücudu müsaade istedi. Fenerbahçe teknik kadrosu ve doktorları sadece Fenerbahçe’nin ve Ulusal Takım’ın sağ kanadını değil, Gökhan Gönül’ün kariyerini de riske ediyorlar. Herşeyden önce Gökhan kendine dikkat etmeli. Arkadaşı Arda sakat sakat oynadığı için neredeyse futbol hayatına nokta koyuyordu. Oyuncularımızın aklına profesyonel oldukları sadece sözleşme dönemlerinde geliyor. Camiaların, taraftarların gazını / övgüsünü alırken; sakat sakat oynayıp göklere çıkarılan ama sonra bir daha toparlayamayıp tarihte hoş bir anı olarak kalan bir çok oyuncunun durumunu iyi düşünmeli ve değerlendirmeliler.

İkinci yarı, Beşiktaş maçlarının 55. dakikasında sakatlanarak oyundan çıkma ritüeline sadık kalan Emre Belözoğlu da Gökhan’a katılınca Fenerbahçe’yi rakip sahaya taşıyan ayak kalmadı.

Carlos Hoca bu noktada bir müdahalede bulundu. Ernst’i hücum prese gönderdi. Fenerbahçe savunmada top yapamamaya, hata yapmaya başladı. Hemen sonra Necip hamlesi geldi. Ernst tüm gücünü hücum prese verdiğinden Necip ribaundları toplama işine beceriyle koyuldu. Bu yüzden bütün pozisyonlara Ernst girdi. (En son bu uygulamayı Mustafa Denizli Ernst-Fink ile uygulamış ve Şeref Bey’de 3-0 kazanmıştı.)  

2 takımın da sakat(lanan) / eksik oyuncuları becerisi ve estetiği yüksek oyuncular olduğu için (kalanlarla) iyi mücadele oldu, iyi maç olmadı.

Fenerbahçe kazandı ve play-off grubu için kamouyuna manifesto çekti. Taraftar gruplarının kendi içlerinde manifesto çektiği Beşiktaş ise Araf’a düştü ve görünen o ki önünde daha zor mücadeleler var. 

Yakup Sabri İNANKUR

Not: Rakip seyirciler deplasmandaki derbilere alınsın diyoruz, lakin biri müze kapısı kırar, diğeri koltuk...Maç izleme hakkı engellenemez de, maç izlemedikten sonra o hakkı istemek, haklıyken haksız durumuna düşürüyor maalesef…




3 Şubat 2012 Cuma

8 Yıla Kırmızı Kart!


Fernandes’in bilge ayaklarından yoksun Beşiktaş için bu, aslında sorunların en hafifiydi. Maç başlayalı henüz yarım saat olmuşken beklerin zarurî değişimi ağır bir travmaya neden oldu. Haliyle savunmanın %50’si bu kadar kısa sürede değişince ne savunma dengesi kalıyor ne uyumu…

Zaten bu dakikadan itibaren Holosko ve Mustafa kenarda battaniyelerine daha bir sıkı sarıldılar. Sıcak bir kahve söyleseler de yeriydi zira Carvalhal’in atacağı tek kurşunun markası belliydi. Sahanın mesihi; küpeleri ve yeni saç modeliyle aynı battaniyenin altında farklı anlam ve (her anlamda farklı) değerle oturmaktaydı.

Bu esnada deniz tarafındaki kalenin önündeki Çağdaş Atan-Cristian Zurita zincirine Hakan Bayraktar işçiliği de eklenirken, İdman Yurdu, kalesini iyiden iyiye güvenceye aldı. Veli-Ernst ve Necip’in terleri orta sahadaki çimleri sulayıp yeşertirken, arkalarındaki ve önlerindeki çimler verimsizlikten soldu! Bu muhteşem üçlü, maçı toplam 14 top çalmayla bitirdi. Yine toplamda Şeref Bey’den Saraçoğlu’na uzanan mesafeyi de katettiler. Pazar akşamı aynı mesafeyi gerisin geri alınlarının akı ve teriyle katedeceklerinden şüphem yok. Sonuç ne olursa olsun…


Beşiktaş orta saha sendikasının emekleri, gerek beklerin gerekli yardımı getirememesinden, gerek hücum departmanı müdürlerinin gereksiz kopukluklarından ötürü boğazın soğuk sularına battı.

Kazanılan topları etkili olarak rakip kaleye taşımak ve Mersin’in kalın zincirini aşmak için; ya gemileri karadan yürütmek kalibresinde dahiyane bir fikre ya da şairane bir isme ihtiyaç vardı. O şairane isim, o son kurşun, büyük bir tezahüratla sahaya adım attı. Yarım saat süren mücadelesinde! Joseph Boum seddini aşamadı. Topla delemediği duvarı, topsuz yıkmaya çalışınca (ve başarınca!) Beşiktaş’ın, Beşiktaşlı’nın 3 puan tüten hayal gemileri de karaya oturdu.

Esasında Quaresma’nın gördüğü kart; 8 yıllık Beşiktaş’ın lüks sarhoşluğu, plansızlığı, müsrifliğinin girdiği çıkmaz sokak ve yüzüne çarpan kırmızı briketli bir duvardır. O kırmızı kart Beşiktaş’a çıkmıştır, 101 yıllık kültüründen kopmanın haklı cezası olarak…

Ve Beşiktaş Taraftarı buna “YETER” demektedir. Ne “Fenerbahçemiz” gafı, ne “dekoder alın” tüccarlığıdır olayın temeli.  

Beşiktaş’ın özüne dönmesi ve bu lüks sarhoşluğundan kurtulması şarttır. Hepsi bu!

Robinho (ve muadilleri) şımarıklığıyla sübliminal yağlar dökülen, kir ve leke tutmuş koltuklara demek ki bir kadın eli değmesi gerekiyormuş.

Sn. Demirören’in tam arzuladığı gibi oldu mu bilmem ama dün gece o tribünler tertemizdi.

Yakup Sabri İNANKUR

31 Ocak 2012 Salı

Ne Var Bunda Canım!


Beşiktaş Başkanı Sn. Yıldırım Demirören en son 3 Kasım 2011 tarihinde; Ben hep F.Bahçe için konuştum. F.Bahçe futbol camiası için çok önemli bir marka. Benim bütün mücadelem o markanın değerini korumak.dedikten 3 sonra, Beşiktaş ilk yarısını 2-0 önde bitirdiği maçın ikinci yarısında tam 4 gol yiyerek Gençlerbirliği’ne mağlup olmuştu.  

Sonra 15 maç hiç yenilmedi Beşiktaş. Sn. Yıldırım Demirören’in 26 Ocak 2012 tarihinde; Fenerbahçemizin adı herkesten çok geçiyor. Reyting uğruna hep Fenerbahçe'nin adı kullanılıyor.dediği tarihi TFF genel kurul açıklamasından 5 gün sonra ise, 47. saniyede gol yediği Kayserispor’a mağlup oldu.

Tıpkı 2003’te Lazio ile oynanacak olan UEFA Çeyrek Final ilk maçının 2 gün öncesinde o zaman Asbaşkanlık görevini yürüten Sn Yıldırım Demirören’in bir diğer o zaman ki Beşiktaş yöneticisi (ve eniştesi) Kıvanç Oktay’la şok istifa kararı alıp, bir yığın toplantıdan sonra geri dönmesi gibi. Maçı 1-0 kaybetmişti Beşiktaş. Tıpkı Liverpool deplasmanından önce “PAF takımıyla sahaya çıkarız” açıklaması yaptığı gibi...

Sn. Yıldırım Demirören’e karşı olAmayan zümre ise “ne var bunda canım” dedi bizlere…

Şimdi bendeniz büyük bir heyecanla, Sn. Beşiktaş Başkanı’nın bir sonraki Fenerbahçe haklarını koruyan ve kollayan açıklamasını beklemekteyim. Akabinde bilgisayarı ve kitapları satıp (olsa ev ve arabayı da eklerim bu sepete) Beşiktaş’ın rakibine basacağım.

Zira Jose Mourinho “Benim için maç basın toplantısına adım attığım andan itibaren başlar” derken haklıydı. Beşiktaş için Kayseri maçı 5 gün önce başladı.

47 saniye sonra bitti.


Kısa kısa aldığım notlarda şunlar yazıyordu;

-Beşiktaş Futbol takımı maçların çoğunda yapı olarak 20. dakikada oturuyor. Bu, rakibi bozmaları ve kendi oyunlarını kabul ettirmeleri için geçen süre.

-Beşiktaş bekleri reaksiyon verene kadar Kayseri kenar forvetleri, Rüştü’yle yeni randevular ayarlıyorlar. FM diliyle anticipation:3, positioning:5 (kabak) tadında bir Ekrem Dağ var.

-Geçen sene de bahsetmiştim, Furkan Özçal oyun zekasıyla en yerli “bir Alex” olmaya yakın yetenek. Sağ çizgideki Sefa ise stil olarak Rıdvan’a (Şeytan) benziyor. Top ayağındayken kenara değil de gol üzerine, kaleye biraz daha gidebilse genç yetenek nişanının yanına 1 yıldız daha ekleyip, iyi oyuncu rütbesine yükselecek ve Holosko+para, Aydın Yılmaz+para transfer dedikodularına konu olacak.

-Quaresma ve Simao’dan biri fazla. Fazlalık oyumu Simao’ya veriyorum.

-Kayseri'nin Sefa-Furkan-Troisi hattı sanki bir Makukula arıyor. Onlara alan boşaltacak zeki ve fizik gücü yüksek bir golcü olsa farkı açabilirlerdi.

 -İlk yarıda Kayserispor’un orta saha presine cevap veremedi Beşiktaş. Bekler de yardıma gelmeyince Fernandes her topu aldığında 3 kişi ile boğuşmaya başladı. Önce futbol sonra sinir harbine girdi ve doğal olarak atıldı.

-Holosko, o "sırtına adam alıp asist yapan eski Holosko" tadındaydı biraz. Bu iyi. Edu ile birlikte tempo kazandırdırlar. Hatta diyebilirim ki sahada 11-10 iken daha iyi bir Beşiktaş vardı. Son vuruşlar (hatta vuramayışlar) beceriksizceydi sadece.
-Kayseri Beşiktaş’tan toplamda 6 puan almış oldu böylece. Kayserispor’un futbolu, Beşiktaş’ın mücadelesi iyiydi.

Maçta en çok dikkatimi çeken ve beni çokça rahatsız eden bir durum oldu. Maç kadar önemli bence. Önemli olmasının sebebi basit bir hata olmaması.

2 gün önce Fenerbahçe’nin Mersin İdman Yurdu’na attığı ilk gol ofsayttı. Geçen hafta Antalya’nın Beşiktaş’a attığı gol atlandı. Daha önce Bursa’nın, Gaziantepspor’un penaltıları güme gitti. Lehte ve aleyhte hakem hatalarını hiç konu etmedim bu satırlara. Çünkü ben hakemleri de oyunculara dahil ederim. Sahadaki 25 insanın hata yapması normal olduğu kadar olağandır. Hatta mecburidir. Yıldız oyuncunuz 2 metreden gol kaçırabilir, yetmez savunmanın sigortası dediğiniz oyuncu kendi kalesine atar o golü. Orta sahanız kademeyi boş bırakabilir, teknik direktörünüz taktik hatası yapabilir. Ofsaytlar, penaltılar da bu çizgidedir benim nazarımda. Anlık bir karar mekanizması gerektirir. Saniye bile çok büyük bir zaman birimi kalır o “an”ın yanında. Bazen hakemler o anı atlamıştır ya da bulundukları konumdan, baktıkları açıdan “öyle” görünmüştür gözlerine.

Kaçabilir.

Ve ben bunlar üzerinde durmam.

Yalnız dün akşam ilginç bir durum yaşandı Kadir Has’ta. Kayserisporlu Pekarik’in topa elle yön vermesi sonucunda hakem Mustafa Kamil Abitoğlu düdüğünü çaldı. Beşiktaşlı 6 oyuncu FIFA oyun kurallarını hakeme hatırlatmak için küçük bir çember oluşturdu. Abitoğlu’nun kaşları ve yüzü Hulusi Kentmen’in babacan-kızgın ifadesiyle dolarken, dudaklarından şu sözler döküldü “Ne var bunda canııım”

Kamil Abitoğlu gördü pozisyonu. Elle oynamayı gördü. Biz de O’nun bunu gördüğünü gördük. Herkesin herşeyi gördüğü bir pozisyonda Pekarik sarı kart görmedi.

Bu hakem hatası değil.

Bir an için düşünün; Burak Yılmaz, Quaresma yahut da Alex top ayaklarında ve kale önlerinde bomboşken vurmayı unutuveriyorlar! Pozisyonun içindeler, oyun onların kontrolünde ve yapmaları gerekeni biliyorlar / biliyoruz fakat yapmıyorlar. Sonra arkadaşları başına toplandığında “ne var bunda canım” diyorlar.

Iskalarlar eyvallah, vururlar auta çıkar ona da eyvallah ama vurmuyorlar. Topu durduruyorlar ve nihai kararı vermiyorlar. Pozisyon kaçıyor.

Hata mı?

Dün akşam da ya niyet ya hakemlik kötüydü, belki ikisi de...

Beşiktaş içinse hakemden ya da mağlubiyetten daha elim meseleler mevcut şu günlerde. Sn. Yıldırım Demirören Fenerbahçe’nin (ve aslında yayıncı kuruluşun) haklarıyla haşır ve neşir olmaya devamededursun çocukluğumuzun Beşiktaş’ı günbegün solmakta. Bunu haykırmaya çalışan asi ruhların sesleri ise Beşiktaş’tan menfaat bekleyenlerce / elde edenlerce  bastırılmakta.

Beşiktaş; başkanını, Beşiktaş; tribününü, Beşiktaş; kimliğini kaybetmiş…

Aşağıdaki pankart Sn. Başkan’ın talimatı üzerine stada alınmamış. Şeref Bey’e de asamazsınız, orası zaten 4 yıldır işgal altında…

Tabii yine “altı üstü bir pankart ne var canım bunda” diyen bir güruh hazrolda beklemede.

Hala Beşiktaşlı’yı zapturapt altına almaya çalışan, başkana saygı başlığı altında tiranlık yapan ve muhalif sesleri susturduğu kadar Beşiktaş haklarının gaspına “of” bile demeyen omurgasızlar var.

Yalnız kronometre doluyor. Saflar belirleniyor ve sıklaşıyor.

İçinde sadece Beşiktaş sevgisi taşıyan, kimliğinde Beşiktaşlılık’tan başka milliyet yazmayan milyonlar, sayısı bini geçmeyen bu tiyatronun yandaş oyunlarına artık “ne var bunda canım” demiyor, demeyecek.

Yakup Sabri İNANKUR

30 Ocak 2012 Pazartesi

Fenerbahçe’nin Güneşi; Alex


Sırtında 3 temmuzun çarmıhını taşıyan Fenerbahçe artık iyiden iyiye yorulmaya başladı. Transfere konu olan oyuncular dahi paradan önce takımın düşüp düşmeyeceğini sorguluyor. Yöneticilerden, teknik direktörden garanti bekliyor. Gelecek, çamurlu bir göl kadar belirgin ve ilerledikçe su berraklaşacak mı, yoksa bataklığa mı dönecek kimse bilmiyor.

Böyle bir psikoloji içinde teknik heyet ve oyuncular başta olmak üzere camianın konsantre olması hayli zor. Maçın içinde sadece belli bir bölümde etkili olabilmeleri bu konsantrasyon medcezirlerinin bir sonucu.

Yine de takım kalitesi yüksek olunca bu 15-20 dakikalar ya da tek devreler kazanmak için –en azından bugüne kadar- yeterli geldi.

Saraçoğlu’nda perdeleri, geçen sezonun Fenerbahçesi’nden bir esinti açtı. Şok presle başladılar ve hemen golü buldurlar.

Maçtan önce “Fenerbahçe önünde top oynayacağımız boşlukları bulacağız” diyen Nurullah Sağlam topun kontrolüne sahip olmayı, alışalagelmiş Mersin hızına tercih etti. Aykut Kocaman ise savunmayı önde kurarak Mersin’in top oynamayı umduğu boşlukları kapattı. Buradan kapılacak topları ise kullanabilecek, aynı zamanda ribaundları toplayacak temposu yüksek oyuncularıyla (Mehmet, Cristian, Özer, ve sırf bu nedenle orta sahada görevlendirilen Gökhan) Mersin kalesini kuşatma altına aldı. Fenerbahçe böylece önce Mersin hücumu ile orta sahasını koparttı, sonra savunma ile orta saha arasındaki kuvvetli bağı çözdü, hem de orta sahada aktif pres yapmadan! Sadece topun önünde alan savunmasının standart pozisyonlarında durdular. Mersin yavaşlığıyla sağdaki-soldaki boşlukları katedemedi, zaten pas da yapamıyorlardı, orta sahanın burçlarında Fenerbahçe bayrağı dalgalanmaya başladı.

Kısaca hava şartları (ve Fenerbahçe şartları malumken)  Nurullah Hoca’nın bu kadar yavaş bir takımla sahaya çıkması, beklediği pasların yerine pas tutmaya başlayan bir takım görüntüsüne neden oldu.

2. yarı kar / yağmur azaldı, Nurullah Sağlam (önce) Nduka (sonra Beto) ile Mersin’i hızlandırdı, savunmayı da öne aldı, blokları bağladı.

İki takım da top yapan bir orta saha ve hızlı bir hücum hattından oluşmaktaydı. İki takım da savunmayı önde kurmaktaydı. İki takımın da savunma çizgisini, 1 adet hızlı ve top kesen, 1 adet ağır ve top yapan stoper belirlemekteydi.

Birbirine geçen bu kaotik yapıyı ayırmak büyük bir zekanın işi olabilirdi.

Tüm bu hengâmenin ortasında (yine) Alex vardı ve ipler (yine) O’nun elindeydi. Büyük Alex yüksek çekim kuvvetiyle takımı sağa-sola, ileri-geri yönlendiriyor. Gerçek anlamıyla bir yıldız gibi. Çok hareket etmesi (koşması) gerekmiyor. O kendi ekseninde işler yaparken, çevresindekiler O’nun yörüngesinde düzen içinde dönüyor. Fenerbahçe sisteminin yaşam kaynağı. Sarı bir güneş...

Moritz ise Alex’e kıyasla bir kırmızı cüce* kaldı.

Neticede; lacivert ortak paydasında buluşan 2 takımdan sorunları, ismi ve yıldızı büyük olanın payına galibiyet düşüyor haliyle...

Genelde bayat bir Amerikan filmi repliğidir. Ölen birinin ardından “Şu anda bizi yukarıdan bir yerden seyrediyor” konuşması yapılır. Öte dünyada böyle bir HD yayın var mı bilemiyorum. Ancak sevdiklerimizin, biz sevdiklerinin ne durumda olduğunu hissettiğine eminim. Fenerbahçe’sini Alex’e emanet ettiği için huzurludur büyük Lefter. Ve eminim Beşiktaş’ını hissedemeyen, neler olduğunu da anlamlandıramayan Baba Hakkı’yı teselli etmekle geçiyordur cennetteki günleri…


*Kırmızı cüce: Güneşin yarısından daha az kütleye sahip, daha düşük sıcaklığa ve ışığa sahip olan yıldızlara verilen isim.


Yakup Sabri İNANKUR


25 Ocak 2012 Çarşamba

Carvalhal’in Karakteri; Beşiktaş’ın Karakteri


Durum ne olursa olsun Carlos Carvalhal şablonu değiştirmiyor. Sahadaki Beşiktaş; 4’lü savunma, 1 defansif, 1 süpürücü, 1 oyun kurucu orta saha, 2 kenar forvet ve 1 merkez forvet düzeniyle 90, hatta 96 dakika mücadele ediyor. Tabii bu Beşiktaş’ın tüm maç boyunca aynı hüviyetle oynadığı anlamına gelmiyor. Savunmaya çekilmeyi yahut hücuma kalkmayı herkesin tek kaşını kaldırmasına sebep olan oyuncu değişiklikleri ile sağlıyor Carvalhal.

Futbolda diziliş bir yere kadar önemlidir. Daha önemli olan sistem ve mentalitedir. Bu nedenle de mevkilerde kimin oynadığı öne çıkar. Çünkü takımın karakteri bu oyunculara göre değişir.

İsmail Köybaşı da sol bektir, Tanju Kayhan da…
Quaresma da sağ açık oynar, Hilbert de…
İlk isimleri oynatırsanız  takımınızın karakteri  daha hücuma yönelik olur. İkinci isimlerse sizi daha defansif bir takım yapar.
4-4-2, 4-6-0, 3-4-3…vs hangi şablonla dizilirseniz dizilin oyun karakteriniz oyuncu karakterlerinin ortalamasıdır.

Dünkü Beşiktaş klasik 2 kenar forvetle başladı maça. Biri; seri, hızlı ve teknik kapasitesi yüksek, diğeri fizik gücü ve gol vuruşları ile etkili.

Maçın dengede (1-1) olduğu dakikalarda 2 oyuncu değişikliği oldu. Simao çıktı Necip girdi, Edu çıktı Mustafa girdi. 2 kenar forvet çıktı 1 süpürücü ve 1 kenar forvet girdi.

Şablon bozuldu mu?
Hayır!

Veli Kavlak görevini Necip Uysal’a bırakarak kenar forvet pozisyonuna kaydı. Böylece 57. dakikadan itibaren Beşiktaş, biri; seri, hızlı ve gol vuruşlarıyla etkili, diğeri; teknik kapasitesi ve mücadele gücü yüksek 2 kenar forvetle (inatla) oynamaya devam etti.

72. dakikada (Beşiktaş 2-1 mağlup ve gole ihtiyacı varken) temposu düşmeye başlayan Ernst çıktı, tempo kazandıracağı umulan Holosko girdi. Bu dakikadan itibaren bu sabaha kadar Carvalhal’in orta sahayı boşalttığı ve boşladığını dinledim, okudum, duydum. Yüksekçe bir yere çıkıp “durun vurmayın göründüğü gibi değil hiçbir şey” diye bağırasım geldi. Değişikliklerin hata olup olmadığına girmeyeceğim. Öznel açılardan bakabileceğimiz bir konu o. Ancak orta sahayı boşalttığı tezlerine tüm diasporamla karşı çıkarım. Holosko girerken işaret ve orta parmaklarını ileri-geri oynattı. Bu sırada Veli Kavlak ile göz gözeydi. Ernst’in boşalttığı bölgeye Veli, Veli’den boşalan alana Holosko kaydı.

Orta saha 3’lü yapısını dolu dolu devam ettirdi.

Bununla birlikte;

Veli, Ernst’e, Holosko, Veli’ye nazaran daha hücumsever oyuncular olduğu için, son 18 (yani 24) dakikaya girerken Beşiktaş’ın hücum karakterinin ortalaması yükseldi.

Yarım sezon izlediğim Carvalhal’in hatasıyla, doğrusuyla, konuşabileceğimiz / tartışabileceğimiz, aynı fikirde olacağımız, olmayabileceğimiz, saha içi (biraz da saha dışı) uygulamaları elbette mevcut.


Buna mukabil duran top üzerine 2 bilimsel makalesini okuduğum, bitirme tezini; “futbolcuların zihinsel ve fiziksel dinlenmeleri” üzerine yaptığını öğrendiğim Carlos Carvalhal’in matematiksel düşünce ve doğrularını izlemekten zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Beşiktaş Teknik Direktörü kesinlikle duygularını taktiğine yansıtmıyor ve yaptığı tüm değişiklikler futbol cebiriyle açıklanabilecek zekice formüller. Bu kadar mantıksal bir kurgunun sonucunu aldığında da bastırılmış tüm duyguların, binlerce yıldır uyuyan volkanlar gibi bir anda patlaması ve saçılması tabii olduğu kadar güzel de…

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...