Ricardo Quaresma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ricardo Quaresma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2012 Pazartesi

4-4-2, Pektemek, Dakika 65, Riera, Quaresma


20 Kasım 2011 saat 19.00’da Şeref Bey’in çimlerini Beşiktaşlı ve Galatasaraylı oyuncular ezmekteydi. Düşüncede 4-3-3 ama uygulamada 4-5-1 olan dizilişle sahaya yayılmışlardı. Sıkıcı, yeknesak bir orta saha mücadelesinde debeleniyordu futbol. Carvalhal de, Terim de “orta yuvarlağın etrafında dönen debdebeyi kazanan maçı kazanır” düşüncesinde merkez oyuncularını tazelediler. Ayhan’ın yerine Sabri, Veli’nin yerine Necip deparlarla, canavar gibi sahaya çıktılar, 10 dakika sonra sedyelerle sahadan çıktılar. Aynı anda gelen bu 2 “ilahi” sakatlık 65. dakikada 2 teknik direktöre Pektemek ve Baroş değişikliğini mecbur etti. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. 2 takım 4-4-2 oynamaya başladı. 1 saat 5 dakika boyunca kaleyi bulan toplam 3 şut dışında “-seydi, -saydı” hayal ekleriyle dahi gol olduramayan bizler son 24 dakikada 8 isabetli şut, 3’er gollük atak izledik. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.

26 Şubat 2012 saat 19.00’da Ali Sami Yen Spor Kompleksi TTArena’nın çimlerinİ Galatasaraylı ve Beşiktaşlı oyuncular ezmekteydi. Galatasaray düşüncede ve uygulamada 4-4-2 olarak sahaya yayılmışken, misafir Beşiktaş “klasik” 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkmış, 4-5-1 klasiğinde yayılmıştı. Galatasaray maça harika başladı. Hemen öne geçti. Melo ve Selçuk rakip savunmaya pres yapıyor, böylece Beşiktaş çıkamıyor, oyun kuramıyordu. Galatasaray öndeyken 65.dakikada Fatih Terim Necati Ateş’i çıkardı Albert Riera’yı aldı, 4-3-3’e döndü. Beşiktaş’ta oyuna Mustafa Pektemek girdi, Almeida’ya partner oldu. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. Veli ve Ernst hücum prese başladılar. Beşiktaş atakları bardaktan boşandı. Bir kanat organizasyonu sonunda Semih Kaya kendi kalesine attı. Baroş oyuna girdi Galatasaray 4-4-2’ye döndü. Beşiktaş savunmasının adam markajında yaptığı bir hata sonucu burun farkıyla kazandı. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.

6 Mayıs 2012 saat 19.00’da Ali Sami Yen Spor Kompleksi TTArena’nın çimlerinİ Galatasaraylı ve Beşiktaşlı oyuncular ezmekteydi. Galatasaray düşüncede ve uygulamada 4-4-2 olarak sahaya yayılmışken, misafir Beşiktaş “klasik” 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkmış, 4-5-1 klasiğinde yayılmıştı. Galatasaray maça harika başladı. Hemen öne geçti. Melo ve Selçuk rakip savunmaya pres yapıyor, böylece Beşiktaş çıkamıyor, oyun kuramıyordu. Beşiktaş savunmasının adam markajında yaptığı hatalar sonucu 2 yan toptan 2 gol buldu. Devre arasında oyuna Mustafa Pektemek girdi, Almeida’ya partner oldu. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. Veli ve Ernst hücum prese başladılar. 65.dakikada Fatih Terim Baroş'u çıkardı Albert Riera’yı aldı, 4-3-3’e döndü. Beşiktaş eşek sudan gelinceye kadar atak yaptı. Bir kanat organizasyonu sonunda Tomas Ujfalusi kendi kalesine attı. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.


Batının Mantığını Alalım, Dizilişini Değil!

Süper Lig’de tüm takımlar 4-3-3 (aslında 4-5-1) oynuyor. Ligimiz zaten sert iken bir de üzerine göbekte 2 hatta 3 takoz barındıran takımların sayısı bir hayli fazla. Orta yuvarlağa sığışmaya çalışan 6 kişinin mücadelesi futboldan çıkıp kör dövüşüne dönüyor ve maçlar bu yüzden çoğu zaman ruhumuzu sıkıntı kıskaçlarıyla esir alıyor.

Eğer hakkını verebilseler sahaya hakim olma ve topla daha fazla oynamak için tasarlanan 4-3-3 gözümüzü okşayan bir futbolu önümüze koyar. Bunun için ilk şart 2 adet kenar forvet!

Riera, Simao ve özünde Engin, Quaresma kanat oyuncuları. Bildiğimiz eski model, hızlı, teknik, taç çizgisine bitişen, önündeki bekin belini kırıp penaltı noktasına orta yapan sınıf. Leonardo, Giggs, Ginola, Zenden bu sınıfın son aristokratları. Elimizde Giggs kaldı yadigâr. Modern futbol bu tarz oyunculara yeni bir misyon yükledi ve altyapı eğitimleri bu misyonla evrildi. Yeni göreve “kenar forvet” ismi yakıştı. Kenar forvetler (genelde) ters ayaklarıyla kanatlara yerleşiyorlar. Solaksa sağ kanada, sağaksa sol kanada... Çünkü görevleri rakip savunmanın göbeğine dalmak. İleri 3’lü bir mızrak başı gibi daralan üçgen bir yapıda, rakip savunmanın karnını yarmakla / yıpratmakla görevli. Mızrağın sapını, arkadan şok prese gelen orta saha oyuncuları oluşturuyor. Onların görevi 3’lünün deldiği boşluklara saldırmak ve kaptırılan topları çabucak geri kazanıp akına (savunmayı delmeye ve yarmaya) devam etmek.

Elimizdekiler (Stoch, Ambarat gibi azınlık hariç) kanat oyuncuları olduğu için hedef santraforlar yalnız kaldığı gibi, orta sahada da bir tatsız tutsuz (zaman zaman ruhsuz) bir tango izliyoruz. 

Galatasaray-Beşiktaş maçlarını dilerim teknik adamlar iyi etüd ederler ve bize / futbol tarzımıza en uygun olan 90’ların, 2000’lerin o güzel iki forvetli, kanat akınlı, çift yönlü orta sahalarının dikine pres yapabildiği futbola döneriz. 

Yakup Sabri İNANKUR

3 Şubat 2012 Cuma

8 Yıla Kırmızı Kart!


Fernandes’in bilge ayaklarından yoksun Beşiktaş için bu, aslında sorunların en hafifiydi. Maç başlayalı henüz yarım saat olmuşken beklerin zarurî değişimi ağır bir travmaya neden oldu. Haliyle savunmanın %50’si bu kadar kısa sürede değişince ne savunma dengesi kalıyor ne uyumu…

Zaten bu dakikadan itibaren Holosko ve Mustafa kenarda battaniyelerine daha bir sıkı sarıldılar. Sıcak bir kahve söyleseler de yeriydi zira Carvalhal’in atacağı tek kurşunun markası belliydi. Sahanın mesihi; küpeleri ve yeni saç modeliyle aynı battaniyenin altında farklı anlam ve (her anlamda farklı) değerle oturmaktaydı.

Bu esnada deniz tarafındaki kalenin önündeki Çağdaş Atan-Cristian Zurita zincirine Hakan Bayraktar işçiliği de eklenirken, İdman Yurdu, kalesini iyiden iyiye güvenceye aldı. Veli-Ernst ve Necip’in terleri orta sahadaki çimleri sulayıp yeşertirken, arkalarındaki ve önlerindeki çimler verimsizlikten soldu! Bu muhteşem üçlü, maçı toplam 14 top çalmayla bitirdi. Yine toplamda Şeref Bey’den Saraçoğlu’na uzanan mesafeyi de katettiler. Pazar akşamı aynı mesafeyi gerisin geri alınlarının akı ve teriyle katedeceklerinden şüphem yok. Sonuç ne olursa olsun…


Beşiktaş orta saha sendikasının emekleri, gerek beklerin gerekli yardımı getirememesinden, gerek hücum departmanı müdürlerinin gereksiz kopukluklarından ötürü boğazın soğuk sularına battı.

Kazanılan topları etkili olarak rakip kaleye taşımak ve Mersin’in kalın zincirini aşmak için; ya gemileri karadan yürütmek kalibresinde dahiyane bir fikre ya da şairane bir isme ihtiyaç vardı. O şairane isim, o son kurşun, büyük bir tezahüratla sahaya adım attı. Yarım saat süren mücadelesinde! Joseph Boum seddini aşamadı. Topla delemediği duvarı, topsuz yıkmaya çalışınca (ve başarınca!) Beşiktaş’ın, Beşiktaşlı’nın 3 puan tüten hayal gemileri de karaya oturdu.

Esasında Quaresma’nın gördüğü kart; 8 yıllık Beşiktaş’ın lüks sarhoşluğu, plansızlığı, müsrifliğinin girdiği çıkmaz sokak ve yüzüne çarpan kırmızı briketli bir duvardır. O kırmızı kart Beşiktaş’a çıkmıştır, 101 yıllık kültüründen kopmanın haklı cezası olarak…

Ve Beşiktaş Taraftarı buna “YETER” demektedir. Ne “Fenerbahçemiz” gafı, ne “dekoder alın” tüccarlığıdır olayın temeli.  

Beşiktaş’ın özüne dönmesi ve bu lüks sarhoşluğundan kurtulması şarttır. Hepsi bu!

Robinho (ve muadilleri) şımarıklığıyla sübliminal yağlar dökülen, kir ve leke tutmuş koltuklara demek ki bir kadın eli değmesi gerekiyormuş.

Sn. Demirören’in tam arzuladığı gibi oldu mu bilmem ama dün gece o tribünler tertemizdi.

Yakup Sabri İNANKUR

2 Aralık 2011 Cuma

Lionel Cristiano Quaresma


Güntekin Onay’ın “çok zor goldü değil mi” diyerek onay beklediği adam bir Cumhurbaşkanlığa Kupası’nda Galatasaray’a daha zorunu atmıştı. Golün zorluğunu / güzelliğini en iyi anlayacak / anlatacak insan Metin Tekin’di ve O da, Fernandes’in pasından, Ernst’in koşusuna kadar götürdü golün güzelliğini. Eğer stadyumdaysanız doğru kadro ve oyun size keyif verebilir, televizyon başında ise bunlara doğru yorumcu ve doğru spiker de dahil olmak zorundadır. Metin Tekin’in sözleri de golleri kadar çarpıcı ve estetik!

Sahada ise Hilbert, Ernst, İbrahim Toraman ve Ricardo Quaresma Beşiktaş’ın estetiklik katsayıları. 30. Dakikadan sonra Fernandes de Pirlo soslu futbola dönünce bir gol lezzeti kaçınılmaz olmuştu zaten.

Quaresma’nın sihirli ayak dışı gönlümüzü kaplasa da golden 1 dakika önceki Almeida’nın bencilliğini örtmedi nazarımda. Ekrem’in ve O’nun da arkasında gelen Hilbert’in bomboş olduğunu görmesine rağmen Onları “görmedi”. Buna çok kızdım. Kızdığım, golü (hattı zatında maçın genelinde berbat ettiği bir çuval golü de) kaçırması değil. 2 arkadaşı 40’ar metre depar atmışken, kafasının arkasıyla “tıklamak” yerine, topu kaleye yöneltmesi O’nun boyun sinirlerine, bizim de komple sinir sistemimize aykırı! Hepsinden önemlisi arkadaşlarının emeğine saygısızlık.

Gerçi Hilbert (ve İsmail) maçın genelini 40’ar, 50’şer metrelik deparlarla geçirdikleri için bunu umursamamış olabilir. Zaten Beşiktaş’ın son dönemdeki etkili futbolunun ateşini bekler harlıyor. Ocağın başında ise İbrahim Toraman var.

İbrahim Toraman’ı orta sahada oynatan Del Bosque “adamı harcıyor” idi, “Toraman’ın yerinin orası olmadığını anlamamış” idi, “taktik bilgisi yetersiz bir hoca” idi.

O’nun İkâmetini Yeniköy gösteren futbol alimleri “İyi bir baba olan ama futboldan anlamayan!” Del Bosque’nin eline (8 milyonluk) bavulunu alıp gitmesini alkışladıktan sonraki yıllar, Toraman’ın sağ bek ya da ön stoperde oynadığında, stoperde olduğundan daha fazla verimli olduğunu gösterdi. Bizim cemili cümle yorumcularımızın da (toplumun refahı adına) babalıklarının, futbol bilgileri gibi olmamasını umduk biz de.

İbrahim Toraman enerjisini, orta sahadaki boşlukları kapatarak harcamakla kalmıyor, savunmayı 3’leyerek Hilbert ve İsmail’e daha fazla kanat bindirmesi imkânı sağlıyor. Sivok ve Egemen, Hilbert ve İsmail’in arkasındaki boşluklara kayarak beklerin hücumda (güvenle) daha fazla vakit geçirmesini sağlıyorlar. Maçın en çok terleyen adamı Hilbert 34 kez rakip sahaya gidip gelebiliyor böylece. Bu haliyle Hilbert Avrupa’nın en çok bindirme yapan bek oyuncularından biri oluyor.


Günlük güneşlik bir havada rüzgârı arkasına almış pupa yelken giderken, hiçbir kaptan yelkenleri indirmez. Bir anda bir fırtına patlarsa denizin ortasında kalacağını bilir. Rakip zayıf, hevesi kaçmış, gardı düşmüş. Nakavtı getirecek Holosko / Pektemek yumruğu  yerine, geriye çekilmek, geride beklemek, rakibi uyandırdı.



Metin Tekin’in sözleri de bunu işaret etmekteydi; “Futbol böyledir. 2-0 önde de olsanız, rakibinizin galibiyetten hiçbir kazancı olmasa da, oynamalarına izin verirseniz, oynarlar! Çünkü sahaya çıktığınızda puan durumuyla ilgilenmezsiniz, sadece kazanmak istersiniz”

Biz bu sözleri düşünürken Valerenga maçının devre arasında babası tarafından yatağa gönderilen çocuğun bu sefer kendisi sabah oğluna ne diyeceğini düşünmekteydi. Yılların laneti Beşiktaş üzerindeydi yine. Malmö, Auxerre, Valerenga tesbihine yeni bir boncuk ekleniyordu, bizler “Ya sabır” çekmeye hazırlanmıştık ki, Lionel Cristiano Quaresma ipleri kopardı. Laneti dağıttı. Babalar da çocuklar gibi mışıl mışıl uyudu sonra. İyi bir gece oldu.

Yakup Sabri İNANKUR

7 Kasım 2011 Pazartesi

Ayağın Sana Kalsın, Bana Elini Ver


13 gün içinde; 2 Dinamo Kiev, 1 derbi, 1 de naçizane Sivasspor maçına çıkan bir takımın, Ankara’da son yarım saat oyundan düşmesi, Sir Isaac Newton’ın kafasına elma düşmesi kadar bilimsel bir nedenin sonucu. Gençlerbirliği Teknik Direktörü Fuat Çapa da bunun farkındaydı ki, oyun planını buna göre hazırlamış. Oyuncu değişikliklerini; 2-0 geride olduğu devre arasında değil, 60. dakikada skor 2-2 iken yapması bunun futbolca açıklaması.

Önce, o dakikaya kadar maçın en çok koşan ve bir o kadar da Beşiktaş orta sahasını koşturan Oktay’ı çıkarıp, pas yüzdesi yüksek Özgür’ü oyuna aldı (Özgür hocasını yanıltmayıp maçı %72 isabetli pas ile tamamladı). Bundan 10 dakika sonra yine tempolu oyunun vazgeçilmez oyuncularından Randall çıkarken başka bir pasör Erdal oyuna giriyordu. Son 20 dakika oyunun kontrolünü ele geçiren Gençlerbirliği, Egemen-Cenk anlaşmazlığı olmasa da maçı kazanacak verilere sahipti.      

Beşiktaş’ın (görülmeyen ya da görülse de hakettiği takdiri göremeyen) en etkili ve verimli oyuncuları Roberto Hilbert ve İsmail Köybaşı’nın 2.8 günde bir maç yapmanın üzerine ligin en hareketli oyuncuları Hurşut Meriç ve Yasin Öztekin ile mücadele etmeleri, onların da standart katkılarını rendeledi.

Tamam, Hilbert yine Beşiktaş’ın en isabetli pas yüzdesine sahip, en çok top çalan ve en çok hücum koşusu yapan oyuncusu. Ancak sadece Hilbert’le, İsmail’le, Ernst’le ya da stoperlerle takım savunması olmuyor. O sadece savunma oluyor ve bu da 45 dakikada 4 gole engel olamıyor.

10 dakikaya bir gol yememek için takım savunması, takım savunması için takım, takım olmak için zamana ihtiyaç var.

Beşiktaş; asli teknik direktörünün başında (maalesef) olmadığı ve emaneten devralan teknik direktörün de kendi kafasındaki oyunu değil, (transferler Havutçu’nun kendi sistemine göre yapıldığı için) mecburen, asli teknik direktörün kafasındaki oyunu oynatmak zorunda olduğu  bir takım.

Galbiyetler Beşiktaş için ne kadar olağansa, mağlubiyetler (2-0 öne geçtikleri maçlarda da dahil) bu yeni takım (olmaya çalışan takım) için o kadar normal.

Zaman, yorgunluk, deplasman, hava şartları, kötü hakem kararları, teknik direktör yanlışları, oyuncu formsuzluğu gibi her konu mağlubiyete mazeret teşkil eder. Ama doğru, ama yanlış, ama geçersiz…

Mazeretler ayna üzerindeki buğudur. Elinizle temizlemedikçe ne kadar kral olduğunuzu tüm çıplaklığıyla göremezsiniz.

Hatırlıyorum da Recep Çetin ters bir vuruşla topu Beşiktaş ağlarına gönderdiğinde, Kaptan Rıza Çalımbay koşarak gelmiş ve Recep’i elinden tutup kaldırmıştı. O zaman öğrenmiştim / anlamıştım, futbol ayakla oynanan ama muhakkak el ele tutuşmayı gerektiren bir savaş halidir. 

Kaptanlık bir pazubanttan fazlasıdır. Maçın kaderinin diz çöktürdüğü arkadaşına el verip, onun o yükü omuzlamasına yardımcı olmaktır. Birlikte olmaktır. Futbolculuk kalitesinden ayrı bir düşünce yapısı gerektirir.

Recep’in kendi kalesine attığı o maçı ve sonucu hatırlamıyorum. O sahne ise aklımda taptaze. Unutamıyorum.

Son yıllarda ise Beşiktaş’ta böyle bir sahne hatırlamıyorum. Ya ben yaşlanıyorum, ya Beşiktaş değişiyor…

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...