çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2012 Salı

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-4

Beşiktaş medyası diye bir kavram var. Ortalıkta pek göremesem de bir güç olduğuna inanıyorum. İlker Ateş, Vedat Okyar, Kazım Kanat’tan sonra başı boş gezen bir ruh gibi bir süre ortalıkta dolandı. Onu taşıyacak bir beden henüz bulamadı. Adını tek tek saymayacağım (ama hepimizin tek tek bildiği) muhalif(!) basın mensupları son kongrede başkanın / kazananın / sistemin yanında yer aldılar.

Nerede çokluk orada talep, nerede boşluk orada arz türer. Son 4-5 yılda mantar gibi biten Beşiktaş siteleri peydah oldu. Başlangıçta amatör ruh yazıyor, muhalif görüntüler insanları çekiyordu. Reyting arttıkça yazar, editor kadrolar arttı. Söylemler yumuşadı. Hatta yönetime yakın insanları görür olduk. Sitelerde sistematik olarak sorunlar değil, duygular ele alınmaya başladı. Beşiktaş’ın nasıl ağır taş olduğu hakkında her gün şiirsel makaleler okuyabilirsiniz. Taraftarın odağı sistemli biçimde futbolculara, hocalara çevriliyor. Atarlı, giderli sloganlarla mastürbatif zevklerde boğulan taraftara gaz veriliyor. Her yerde ve durumda kullanıla kullanıla paçavraya dönen “Beşiktaş’ın çocuğu, Beşiktaşlı Duruşu” gibi miras kavramlar aynı Fulya projesi gibi içi boş ve Beşiktaş’a zarar verir hale geldi. Sistem kalemşörleri ve tellalları hoş ama boş sloganlar türetti. “Beşiktaş ağır taştır, Beşiktaşk..vs” gibi söylemler üretip, hoşuna gitmeyen / işine gelmeyenleri bu kavramların dışına atarak, taraftarın önünde Beşiktaş’tan dışladılar. Onların hoşuna gitmeyen yönetimin ve onların bu tutumunu eleştiren, sorgulayan herkesti. Sansürler ve yasaklar sitelerde, forumlarda cirit attı. Doğruyu gösteren, söyleyenler küstürüldü meydan yetmezcilere bırakıldı.

Taraftar kime güveneceğini bilemez oldu. Beşiktaşlı’nın abi yahut abla dedikleri bir sure sonra yönetim diye bir olgu yokmuş gibi davranmaya başlıyorlardı. Beşiktaş kaybettikçe onlara gore suçlu hakemdi, oyuncuydu, en çok da hocaydı. Daha sonra bu abiler yahut ablalar yönetim kanadında boy göstermeye başladı. Beşiktaşlıların hemen hemen hepsi artık yettiğini düşünürken, nedense büyük tribün grupları ve kamuoyunda söz sahibi olanlar yetmediği yönüne meyil veriyorlardı. Açıkça yetmez diyemiyorlar, başkanın iyi niyetli ve Beşiktaş için paradan sakınmadığını satır aralarına (itiraf etmeliyim ki ustalıkla) yerleştiriyorlar, ancak kesinlikle yeter demiyorlardı. Beşiktaş sosyetesi ile halkı arasında gerçek anlamda sınıf farkı oluştu. Azınlık çoğunluğa hükmediyordu. Bu muhteşem demokrasi herkesin payını iyi veriyordu. Karar azınlığın, ferman azınlığın, hüküm azınlığın, hata azınlığın, cinnet çoğunluğun hakkıydı.

Son 3 yılda Avrupa’da Türkiye’nin en başarılı takımının (açık ara) Beşiktaş olduğu halen kısık sesle söylenir. Geçtiğimizin sezon Avrupa Ligi’nde son 16’ya kalan ve şampiyon Atletico Madrid’e elenen takımın hocası bizzat Beşiktaşlı yazarlar tarafından “bu takım zaten normalde de buraya gelirdi hoca bir şey yapmadı” gibi abuk söylemlerle yıpratıldı.

Eski model bir Beşiktaşlı olarak üzüldüğüm nokta hala bir çok genç Beşiktaşlı’nın bu abiler yahut ablaların kelimeleriyle coşması. O kelimeler bir tür uyuşturucu gibi. Coşturuyor, önüne fantastik betimlemeler koyuyor ama gerçek değil. Samimi değil. Beşiktaş’ın yararına hiç değil.

Beşiktaş’ın öz be öz yöneticileri. Celal Kolot, Sinan Vardar, Levent Erdoğan her televizyona, radyoya çıktıklarında Beşiktaş aleyhine konuştular. Kimi zaman rakip taraftarlardan daha sert söylemlerde bulundular. Taraftar zor durumda kaldı. Onları ve / veya söylediklerini savunanlar ve savunmayanlar 2’ye bölündü. Zamanla Beşiktaşlı bölünmelere alıştı, daha kötüsü benimsedi. Quaresma’yı istemeyenler yıldız düşmanı(!), isteyenler Beşiktaş haini(!) adledildi. Şablonlar yaratıldı ve kamplar ortaya çıktı. Forma alan-almayan, kombine alan-almayan, maça gelen-gelmeyen, deplasmana giden-gitmeyen, amatör branşları takip eden-etmeyen… Zaten bir toplumu bölmenin en akılcı ve kesin yolu şekilciliktir.

Beşiktaş ilk yarısını 6. bitirdiği ligi, şampiyon olarak tamamlamakla kalmıyor, üzerine İzmir’de ezeli rakibi Fenerbahçe’ye 4 gol atıp Türkiye Kupası’nı kaldırıyordu. Kulüp muhteşem bir sezon geçirmiş ve bir sonraki sezonun 25 milyon avroluk şampiyonlar ligi geliri ile planlar yapıyordu ki; Ülker, Fenerbahçe ve Galatasaray ile 30’ar milyon avroluk sponsor anlaşmasını devreye soktu. Kafadan durumu denkledi! Beşiktaş’ın 1 adım öne geçmesine bile izin yoktu.

Yeni sezon ekmeğinden olmaya niyetli olmayan Erman Toroğlu ile başladı; “Geçemeyeceksin Mustafa! Bu Galatasaray ve Fenerbahçe, geçen sezon ki Galatasaray ve Fenerbahçe olmadığı için Beşiktaş geçemeyecek
Korkusuz ve mert Erman Hoca bas bas bağırırken Beşiktaş’ın sezon sonunda düşeceği sinsice bir çukur kazılmaya başlamıştı. Ancak o sezonun sonunda ne sosyal medyada, ne genel medyada, Beşiktaş’ın olmadığı bir ligde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın becerip 1 kupa bile alamaması konuşulmadı hiç. Alamamaları normal. Kazansalar da normal olacaktı. Elbette birisi kötüyken birisi iyi olacak. Elbette kötü varken iyi onu geçecek. Beşiktaş 2 kupa gibi Türk Futbolu’nda 20 yılda bir olabilecek bir başarıya imza atarken dahi eleştirildi, yıpratıldı. Ligde Galatasaray’ı, kupada Fenerbahçe’yi yenip şampiyon olan takımın taraftarı Beşiktaş’ın, rakiplerinden daha iyi olmadığına inanıyordu, öyle inandırılmıştı. “Fenerbahçe ve Galatasaray’ın olmadığı ligde…” diyenler Beşiktaşlılar’ın yarısıydı. Denizli’nin şanslı bir hoca olduğunu yazanların çoğunun Beşiktaşlı olması gibi…

Bunlar daha güzel günlerdi gerçi. 2 kupadan 2 ay sonra nereden geldiği belli olmayan (aslında olan) çoğu takım elbiseli 100 kadar kişi, ansızın binlerce vefasız(!) Beşiktaşlı’nın üzerine çullandı. Demokratiktiler; yaşlı, genç, çocuk, kadın, sevgili ayrımı yapmıyorlardı. Yıldırım Demirören’in Gaziantepspor başkanı olmasını isteyen herkes tekme, yumruk ve onlar yanlarında ne getirdiyse ondan nasibini alıyordu. 2 kupadan daha unutulmaz bir imza attılar Beşiktaş tarihine. Sonra bir sessizlik oldu, derin bir sessizlik. İnsanların bir kısmı hala olanlara inanamıyor, mantıklı bir açıklama arıyor, diğer kısmı ise lanet olsun diyip kendini Beşiktaş’tan hatta futboldan soyutluyordu. Ertesi gün Beşiktaşlı kalemlerin -çok azı hariç- hepsi, bilhassa günde 100 bin tık almakla övünen Beşiktaş sitelerinin abileri yahut ablaları, başkana yapılan saygısızlığı konu etmişti köşelerinde. Beşiktaş taraftarı galeyana geldikçe, ya forumlardan atılıyor ya da ceza alıyordu. Yorumlar siliniyor ve “dayak” sessizliği sürüyordu, ta ki; Başkan Demirören tribünleri temizleyeceğini söyleyene kadar…

Hiç unutmuyorum insanların, insanlık dışı muameleye maruz kaldığı o gece ve sonrasındaki gün konuyla ilgili en ufak bir kelime sarfetmeyenler başkanın temizlik müjdesine(!) 2-3 saat içinde “cevap” verdiler. 

Forza Beşiktaş’ta “Artık takıma dönüyoruz” başlığıyla yapılan açıklamada, “bu işler başkalarının harcı değildir” gibi delikanlı raconları kesildikten sonra, “tribün birliği, olgunluk, inanç, bir an evvel takıma dönüp gereken desteği vermek gerek” gibi mesajlar verildi.

“Resmi Çarşı açıklaması”nda “Protesto etmek en doğal hakkımız olmakla beraber, takımın çıkarlarını da düşünmek bir o kadar metazoridir” gibi “metazori” olduğu anlaşılan bir cümleye de yer verildi.

İkiyüzlülük denizinde çok taraftar boğuldu o gece. Katledilen masumiyet, ölen tribündü. Bir Denizli maçıydı… 

Beşiktaş’ın kendi kendine imhası meşrulaştığı gibi kahramanlaştırıldı. Beşiktaş’ın futbolcusuna, hocasına tribün deyimiyle “sallayan”lar reytinglere Meksika Dalgası yaptırırken, o salıncağa binmeyenlerin sesleri kısıldı. Gizli bir el, Beşiktaşlı’nın üstüne depresif, agresif, tahammülsüzlük tozları serpti, görüntü iyice bulanıklaştı. Tribünde babası yaşındaki adama gider yapan, futbolcunun en ufak pas hatasında homurdanmaya, gerilmeye ve germeye başlayan bir güruh peydah oldu. Son 10 yılın 8’inde Beşiktaş’ın dış saha sıralaması iç saha sıralamasının üzerinde. Kalan 2’sinde de eşit. En kötü iç saha performansı 2005-2006 sezonundaydı. İnönü “cehenneminde” 22 puan toplayabilen Beşiktaş iç saha tablosunda 10. sıradaydı. 

Beşiktaş’ın kendi kendine elenmesi, Beşiktaş’ı elemekten daha kolay bir iş. Yok edilmek yahut zayıflatılmak istenenin kendi içinde savaştırılması en makbul yoldur. Taraftar tezahürat edemeyecek, yöneticiler bir teknik direktör kararı veremeyecek kadar bölündü. Esaslı düşman Fenerbahçe mi, Galatasaray mı derken, kimi zaman Bursa oldu, kimi zaman Kayseri. Beşiktaşlı’nın odağı sürekli düşman aramakla meşgul olduğu için tek vücut bir muhalif güç çıkartamadı camia. Beşiktaş’ın ileri gelemeyenleri kulübe ihtiyacı olan ama kıt bulunan dürüst hizmet yerine, ihtiyaç olmayan ama bol bulunan yalancı nasihat verdiler. Yıllardır kurtarıcı bellenen ve umutla beklenen, Özilhan’ın, Kalkavan’ın, Ciner’in Kasımpaşaspor altında birleşmesine şaşıranlara şaşırıyorum. Kasımpaşaspor Kulübü başkanı Zafer Yıldırım neden Beşiktaş’ta görev almadığına ilişkin soruya şöyle cevap veriyordu: Biri kulüp taraftarlığıdır, bir tanesi de iştir. Kasımpaşa'yı iş gibi görmek lazım. Kasımpaşa'da yapmak istediklerinizi Beşiktaş'ta yapamazsınız” O kadar! Beşiktaş iş yaptırmıyor! Sistem para ve güç ister. Beşiktaş semti bir başbakan (ya da gelecekteki adıyla başkan) çıkarırsa iklim değişir Akdeniz olur. O zaman gülümseyip gülümsememek size kalmış. 

2006’da Galatasaray’ın müttefiki ilan edilen Beşiktaş’ şu sıralar Fenerbahçe’nin dostu. Sistem Beşiktaş’ı bir güç olarak kabul ediyor, zayıflayanın yanına kaydırıyor. Stat konusunda Galatasarayla kavga çıktı. Fenerbahçe ise elini uzatan taraftı. Geçenlerde twitter’da trend olan “Şikeci kardeşler” hashtagı tesadüfen oluşmuyor. Demirören 5 yıl önce Galatasaray’ın şampiyonluğunu istiyordu, bugün Fenerbahçemizin haklarını koruyor. Bu arada tampon görevi görüyor Beşiktaş. Anadolu’nun cengaverleriyle Bursa, Kayseri, İBB, Ankaragücü ile sürekli bir kavga hali yaşanıyor. Böylece orta-üst kulüplerde Beşiktaş’a karşı ekstra motive ve konsantrasyon oluşurken kamuoyu ve Beşiktaşlı’nın bilinçaltına rakiplerinin Fenerbahçe, Galatasaray değil de Anadolu olduğu servis ediliyor. Beşiktaş dost ya da düşman kaygısı taşıyan bir camia değil ki bunlar nereden çıkıyor diye sormuyor Beşiktaşlı. İlginçtir heyecanla (ona biçilen) rolüne sarılıyor. 


Yeni Bir Sayfa?
Maddi ve manevi erozyona uğrayan camianın, tüm sorunlarının baş mümessili, sistem tarafından önce Kulüpler Birliği’ne sonra TFF başkanlığına terfi ettirildi. Bir sonraki adım Beşiktaş’ın Avrupa’dan ihracıydı. 62 yıl once devlet tarafından ABD’ye turneye yollanan, 55 yıl once Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Türkiye’yi ilk kez temsil etme şerefi kendisine bahşedilen Beşiktaş, Avrupa’da mücadele hakkını, 8 yıllık ‘hata’lardan dolayı, belgede sahtecilik gibi rezil bir suçla kaybediyordu. Günah kimin? Yıldırım Demirören’in mi?  Hayır Beşiktaş’ın. Demirören TFF başkanı. Görevini başarıyla icra etti, pardon ediyor.

Herşeye rağmen (teşbihte hata olmaz) Beşiktaş’ın ölüsü futbol hariç diğer branşlarda kupa üstüne kupa kaldırdı. İyi niyetli Beşiktaş’ı çok seven ama başarısız Demirören tıpkı 2004’ün o harika futbol takımına yaptığı gibi, rakipsiz basketbol takımını da yarıda bıraktı. Fikret Orman bunu beklediğini söyledi. Söylediği kesinlikle doğruydu, müthiş bir kararlılıkla bekliyorlardı. Yeni yönetim yeni sponsor bulma konusunda bekleme yapınca, takım Galatasaray-Fenerbahçe arasında hiç beklemeden paylaşıldı. Beşiktaş’ın, Avrupa’nın ve ligin en iyi basketbol takımı olmasının cezası kesildi. Yeni yönetim beklenen ‘hata’yı yapmıştı. Sanırım sırada Avrupa şampiyonu tekerlekli basketbol ve hentbol takımlarının tasfiyesi var.

Ardından yeni başkan Fikret Orman futbola el attı. 39 yaşındaki bir kaleciyi takımda görmek istemem" dedi ve Rüştü'nün işi bitiverdi. "Beşiktaş olmasaydı Nihat Bağcılar'da oynardı" dedi, sadece Beşiktaşlıları değil herkesi üzdü. Birkaç gün sonra BJK TV’de altyazı geçti; Beşiktaş’ın yeni hocasının Mustafa Denizli olduğunu öğrendik. Sonra bunun yalan olduğunu aslında Eriksson ile anlaşıldığını duyduğumuzda teknik direktör Levent Erdoğan’ın baskısı sonucu çoktan Samet Aybaba olmuş idi. Yıllardır naz yapan İbrahim Altınsay Beşiktaşlı’nın azıcık umuduyla birlikte gitti. 

 “Feda” ile Beşiktaşlı’nın aşil topuğu hedeflendi. Tıpkı son 8 yılda olduğu gibi, “eski Beşiktaş” özlemini gıdıklayan, odakları şimdiden alıp geçmişe taşıyan bir araç bulundu. Bunlara karşı değilim, bilakis semboller toplu bilinç oluşturur ve moral yükseltir. Kimi zaman gereklidir, ama kimi zaman! Sürekli bu havalarda gezmek  insanı / toplumu / camiayı / ülkeyi tüketir. Bezginleştirir ve tembelleştirir de. Beşiktaş, geleceğin karanlık uçurumunda geçmişin şimşeğiyle aydınlanmaya çalışıyor. Önünde bekleyenin tam olarak farkında değil ve farkında olmasına tam olarak izin verilmiyor. Geleceğe dair bir kampanyası, projesi, heyecanı yok. Şeref Bey, Baba Hakkı, Seba, Vedat Kaptan, Optik Başkan… Şöyle bir çevrenize bakın, forumlarda göz gezdirin, hep geçmişi konuşuyor Beşiktaşlı. Başka seçeneği yok çünkü. 10 yıl sonra Beşiktaş’ın kaç tesisi, kaç arsası, ne kadar bütçesi, ne kadar kupası, nasıl bir altyapı sistemi, Türkiye’de ve dünyada nerede olacağına dair bir konu var mı? Geleceği kesin olan gelecek için nasıl bir atılımı var camianın? Beşiktaş’ın hedefleri ne? Önce bulunduğu sıkıntıdan çıkmak mı? Elindeki lükslerden kurtularak sıcak para girişi sağlamak düşüncesi akıllıca, peki uygulaması öyle mi?

Beşiktaş’ın en çok tanınan oyuncuları sorunlu adlediliyor, A2’ye gönderiliyor. Ligin en iyi savunmacısı Egemen Fenerbahçe’ye hediye edilirken, Beşiktaşlılar’ın gönlündeki kaptan Ernst Kasımpaşa forması giyiyor. Hayranı olmadığım Quaresma ya da başkası satılabilir, fakat böyle satış olur mu? Elinizdeki malı kötüleyerek, onu kirli, çürük göstererek, hergün gitmesini isteyerek nasıl satabilirsiniz? Bit pazarları batan geminin mallarını satan insanlarla dolu ve onlar dahi para kazanıyorlar. Beşiktaş elindeki en iyi oyuncuları serbest bırakıyor ve para kazanmayı reddediyor. Beşiktaş’ı işadamları yönetti. Halen de işadamları yönetiyor. Elindeki değeri katlayıp nakde çevirme sihirbazlarının ta kendileri. Burada hüdayinabid insanlardan bahsetmiyoruz. Son derece iyi yetişmiş / kendini iyi yetiştirmiş, akıl disiplinine sahip insanlardan bahsediyoruz. Paranın hareket yönünü belirleyen insanlardan bahsediyoruz. Allah aşkına en büyük yeteneği parayı fazlalaştırmak olan insanlardan bahsediyoruz. Söyleyin bana nasıl oluyor da bu insanlar Beşiktaş yönetimine geçtiğinde parayı bu kadar mantıksızca, fütursuzca ve ahmakça çarçur ediyorlar? Nasıl oluyor da tüm mantıklarını kaybedip aynı ‘hataları’ defalarca, üstüste yapıyorlar? 

Bu “sistematik” hataların devamı bendenizi korkutuyor. Kuşkusuz milyonlarca Beşiktaşlı’yı da…

Sonuç

Genç takımın yıldızı olduğum, herşeyi bildiğim o kadim zamanlarda, bir kontratak fırsatı ayağıma gelmişti. Hızlı bir şekilde top sürerken arkadaşlarımın bana yetişmesini umuyordum. Bir kişiden sıyrıldım. Bunu gören takım da benim gibi hızını arttırdı.  Kontraatak esnasında kayarak gelen oyuncuyu şık bir bilek hareketiyle geçtikten sonraki an yaşanan adrenalin patlamasını bilirsiniz. Şahane bir çalım atmıştım ve bir yenisi daha yapabilir, hemen ardından sağ üst dış ile kramponumun şanına (Lotto’nun Albertini modeli) uygun bir Albertini pası atıp ne teknik / ne zeki / ne derin görüşlü bir genç yetenek olduğumu tribündeki 500 kadar insana kanıtlayabilirdim, eğer topu kaptırmasaydım… Hele de o topun gol olması… Soyunma odasında yediğim o okkalı tokadı haketmiştim. 

Hata yaptığımın farkındaydım. Bir daha hücuma kalkarken topu bir şekilde rakibin kontrolüne bırakmayacaktım. Birincisi takımım kazansın istiyordum ve hücuma kalkarken topu kaptırınca gol yeme olasılığımızın yüksek olduğunu (artık) biliyordum. İkincisi iyi bir futbolcu olmak istiyordum ve topu kaptırınca hocamın yanağımı gül bahçesine çevireceğini biliyordum. Zaten ısrarla her maçta kaptığım topları rakibe versem ne olur? “Hata ettim, pardon” desem bir araba dayaktan yırtar mıyım? Yahut daha fenası olabilir; bu ülkede kaleci topu elinden kaçırdığı için para yediğine kanaat oluştu, düzgün şut atmadığı için şikeci ilan edilen futbolcular oldu. Peki saha dışında kendi kalesini gol yağmuruna tutanlar? Ulusal takım formasını giymiş oyuncuları en şiddetli şekilde sorgularken, hatta hapishanelere göndermekten çekinmezken, yukarıdaki durumların sorgusuz olmaması gerektiği inancındayım. Mesnetsiz yargıların değil, akıl yürütmenin peşindeyim

Bu süreçte iğneyi kendime, taraftara, batırıyorum. Herhangi bir futbolcu için yorumlar yapıldığında, takımın hangi taktikle oynaması gerektiği konusunda, hangi tezahüratı ne zaman söyleceğimizi kararlaştırırken karşıt görüşlere “sen nasıl Beşiktaşlısın” yaftasını yapıştırdık. Hatta sırf politik at gözlüklerimizi (ideoloji de denir) paylaşmadığı için hayata farklı bakan siyah-beyaz kalpli insanların Beşiktaşlılığını küçümsedik yahut yok saydık. Hep oyuncuları, hocaları, Beşiktaşlılığımızı sorguladık. Asıl sorular sormamız gerekenlere ne soru, ne bütün bu bitirme, hiçleştirme operasyonunun hesabını sorduk. “İyi niyetli ama beceriksiz” sığınağı, üzerine çekilen “başkana saygı” kamuflesiyle gerçekleri göremedik. 8 yıl Beşiktaş’a en büyük zararı verenlerin ‘hata’ yapmasına kızdık. Arada Robinho’yu istemeyi de ihmal etmedik.

Hata önce bilmemekle başlar, sonrası ve ara sıra olanı beceriksizliktir. Atağa çıkarken topu kaptırmaktır. Hata devam ediyorsa ve ısrar varsa orada 2 keskin yön vardır; Ya bilincin tamamen devre dışı kaldığı bağımlılık söz konusudur, ya da tam bir bilinç. 

Beşiktaş son 15 yılını birbirine muhalif olan başkanların elim sende oynamasını izleyerek geçirdi. Artık Beşiktaş’ın bütün bu “işleyişe” muhalif olan yeni bir yüz, yeni bir anlayış ve çok açık ki yeni bir lidere ihtiyacı var. 

Sistem gölgesini satamadığı ağacı keser; 100 yıllık ulu çınar olsa bile…

Beşiktaş ve Beşiktaşlılık sistem karşısında keskin ve öldürücü darbeler alıyor. Hergün biraz daha azalıyor. Her yıl biraz daha gözlerden ıraklaşıyor. 

Bu erimeyi durdurmak olanaklı mı?

İçimden yanıt vermek gelmiyor…

Yakup Sabri İNANKUR


Kaynakça


http://www.bjk.com.tr/media/uploads/finansaltablolar
http://www.İmkb.gov.tr
http://www.futbolekonomi.com
http://kassiesa.home.xs4all.nl/bert/uefa/
http://www.fifa.com
http://www.leburo.com
http://www.tdk.gov.tr
http://www.uefa.com
http://haber.gazetevatan.com/eski-hakem-ihsan-tureden-tartisma-yaratacak-sike-itirafi/404505/5/Haber
http://www.milliyet.com.tr/kriz-geliyorum-dedi/spor/haberdetayarsiv/13.09.2003/18260/default.htm
http://www.haberveriyorum.net/haber/demiroren-%E2%80%9Ctemizlik%E2%80%9D-dedi-carsi-geri-adim-atti-carsililar-kazan-kaldirdi



9 Ağustos 2012 Perşembe

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-1


Düşünmek yarı bilmektir. “İki hata saflığın, sonrakiler suçun mahsulüdür” demiş Oliver Goldsmith. Türk Dil Kurumu da İrlandalı yazara katılmış, hatayı şu şekilde tanımlıyor; İstemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, kusur, yanılma, yanılgı.

Kavramların altının itinayla boşaltıldığı bir ülkede ‘hata’yı düşünürken / kullanırken de hata yaptığımızı düşünüyorum ben de. İçeriğinin dışında aklımıza getiriyoruz onu, işimize geldiği şekliyle; beceriksizliği ya da suçu örtbas etmek için. Onunla arabesk yılgınlıklara ironi katıyoruz: “En büyük hatam herkesi kendim gibi sanmamdı” eşittir; “Ben aslında çok doğruydum, onlar yanlıştı” Hata; kendimizi vaftiz ettirdiğimiz bir papaz.

Öyle değildir halbuki.

Hata; vicdan azabıdır,pişmanlıktır. En nihayetinde aklına geldiğinde utanmaktır…

Azap, pişmanlık, utanç kaç kez tekrarlanabilir?


Kıvılcımlar


Emrah Öner geçen hafta yazdığı yazıda hafızamı tazeledi. 1996 yılında İhsan Kalkavan, ATV’de Faik Çetiner’in programında şöyle dedi;

Şu an 4 büyük kulüp var diyorlar. Aslında bu 3 kulüptür. Bunu da 2’ye indirecekler. Beşiktaş’ı ya eleyecekler ya da kendi kendine elenmesini sağlayacaklar. Popülist düzen Beşiktaş’ı bitirecektir. Daha sonra da tek büyük bırakacaklar. Şu an buna daha karar veremediler. Ya Galatasaray olacak, ya Fenerbahçe.

İhsan Kalkavan bunu söylediğinde Beşiktaş son 10 şampiyonluğun 5’ini almış bir kulüptü. 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı, 1 Başbakanlık, 1 Atatürk Kupası ve 4 TSYD Kupasıyla dönemin en başarılı takımıydı. 

O sezon Türk Futbolu için büyük bir yenilik gerçekleşmiş ve havuz sistemine geçilmişti. İlk kez tüm kulüplerin maç yayınları topluca tek bir kanala, Cine 5’e, verilmişti. Türkiye 4 büyüklerin 7-9-13 ve 17. haftada birbirleri ile karşılaşmalarına aşina olmaya başladı. Fikstür gariplikleri aslında yıllar geçtikçe iyice belirginleşti. Matematik bilminin tesadüf kabul ettiği uzak ve sarp sınırlar, fikstür matematiğinin oyun alanı oldu. 1996’dan bu yana geçen 16 sezonda 15 kez Beşiktaş ligi deplasmanda bitirdi. “Ne var bunda” diyorsanız bir madeni parayı 16 kez havaya attığınızda 15 kez tura gelmesine şaşırmıyorsunuz demektir. Böyle bir sonucu 4167 kez denerseniz ancak 1 kez elde edersiniz. 

Türk futbolunda mevsim değişirken, Beşiktaş tribünün iklimi de Akdeniz’den uzaklaşıyordu. Bırakın spor kamuoyunu, mahalle erbabının dahi “efendi olur” diye nitelediği insanlar tabeladaki rakamları beğenmediğinde eskisi kadar ılıman tepkiler göstermemeye başladı. Takım henüz 1995’te şampiyonluk görmesine rağmen, tribünlerde bir fokurdama başlamıştı. Kaptan Rıza taraftar tepkilerinin artması nedeniyle futbolu bıraktı. Şifo Mehmet üzerinde keza aynı baskı oluştu, hatta neredeyse Bursaspor’a satılıyordu. Yıldız oyuncu Ertuğrul’a (stoper oynatıldığı dönemde) koro halinde küfredilmiş, Ayhan Akman’a antremanda düz koşu esnasında “travesti” yakıştırması yapılmış ve kavga çıkmıştı. Beşiktaş tarihinde belki ilk kez, tribün kendi oyuncularına karşı bu kadar yoğun, kaba ve sık protestolara başlamıştı. İlerleyen dönemlerde protestoların yönü başkan Süleyman Seba’ya dönecekti, öyle ki; O’na karşı yürüyüş tertiplenmiş, yaklaşık 1500 insan Akaretler’i o meşhur sloganı ile çınlatmıştı; “Tam 15 yıl oldu, senin süren doldu, yeter artık Seba, artık istifa”  

Protestoların tazyiği, Beşiktaş’ın haksızlığa uğradığı düşüncesinden fışkırıyordu. Beşiktaşlı sistematik olarak hakem hatalarının aleyhlerine denk geldiği konusunda hemfikirdi. Dümenini Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören, Fikret Orman gibi isimlerin tuttuğu muhalif / yenilikçi bir gemi demir almıştı bile. Genç işadamlarının yumuşak hatlı cümleleri, taraftarın keskin söylemleri ile aynı yüklemlerde birleşiyordu. Camia, Beşiktaş’ın futbol takımındaki başarısızlığının içinde hakem / federasyon hatalarının payı olduğuna inanmakta, Seba’yı bunun önüne geç(e)memekle, pasif kalmakla eleştirmekteydi. Ayrıca tüm başkanlar takımlarının maçlarına geliyordu. Beşiktaşlı da artık kafasını kaldırdığında fiyakalı bir oturuş, pahalı bir puro ve genç bir başkan görmek istiyordu. Sağlık sorunları ile maçlara gelemeyen yaşlı bir başkan camiayı yeni milenyuma nasıl taşıyabilirdi? Gerek tribünlerin, gerekse kongre üyelerinin baskılarına daha fazla tahammül edemeyen Süleyman Seba 2000 yılının mart ayındaki kongreye adaylığını koymayarak, Beşiktaş tarihinde hiç seçim kaybetmemiş başkan sıfatını yanına alıp, koltuğu bıraktı. O gün bizler başkanlığı bıraktığı için ağladığını düşünüyorduk, bugün Beşiktaş için ağlamış olduğunu artık biliyoruz. 

12 Eylül 2003 saat sabah 10 sularında, gündeme bir haber düştü. Yönetimin ağır toplarından Yıldırım Demirören ve (eniştesi) Kıvanç Oktay istifa ediyordu. Haberi okuduğumda kafamda beliren cümlelerin en az 10 milyon siyah-beyaz yankısı olduğuna eminim: “Başka zaman açıklayamazlar mıydı? Devre arasını, en azından şu maç sonrasını bekleyemezler miydi?”. O, “şu maç”; Şeref Bey’de oynanacak ilk Şampiyonlar Ligi maçıydı. Rakip Lazio’ydu. Daha 6 ay once UEFA Kupası çeyrek finalinde, kupa rüyalarını kontratak karabasanıyla boğan Lazio. Beşiktaş bir önceki sezonun şampiyon kadrosunu korumuş, üzerine Ahmed Hassan, Emre Aşık gibi tecrübeli ve kaliteli isimleri dahil etmişti. Ligde hiç mağlup olmamıştı. Yenilmez bir takım, büyük hedefler ve bir intikam maçı… 

Biz öpüşüp barışmalarını bekler ve umarken, haberden 2 gün sonra (maça 2 gün kala) Demirörenlerin aile dostu ve avukatı Levent Erdoğan da istifasını sundu. Ertesi gün menajer Sinan Engin: "Olaylar çok zamansız oldu. Böyle bir dönemde bırakırsam, bir daha kulübün önünden geçemem. Ayrıca Erdoğan Demirören de arayıp Beşiktaş’ın menfaatleri için görevde kalmamı istedi” diyerek görevde kaldı ve tarafını belli etti. Daha sonra “öyle bir dönemde bırakan” yöneticilerle çalışmaktan bir beis duymayacaktı. 

Bu kadar tantananın nedeni çim ihalesiydi.

Başkan Serdar Bilgili, Adnan Kefeli’nin ortağı olduğu şirkete, Akatlar ve Ümraniye’deki suni çim sahaların yapımı işini vermek için teklif getirdi. Tesislerden sorumlu yönetici Kıvanç Oktay ise, "İhale yapalım" diyerek karşı çıktı. Bilgili, geçen çarşamba da bu olayı yönetimde gündeme getirmiş, mimar Gürhan Ermiş’ten tesislerle ilgili dosyaları istemişti. Ermiş, Oktay yurtdışında olduğu için dosyaları veremeyeceğini söyledi. Buna çok sinirlenen Bilgili de Ermiş’i işten attı ve sahanın yapımını Kefeli’ye verdi. O esnada Cannes sahillerinin tadını çıkaran Kıvanç Oktay ise bu gelişmeler sonrasında, "Artık ben yokum" diyerek tatilden istifasını gönderdi. Ardından Yıldırım Demirören de Oktay ile birlikte hareket ettiğini açıkladı. Bunun üzerine olağanüstü toplanan yönetimden Levent Erdoğan da, "Onlarla birlikte geldim, birlikte giderim" diyerek yollarını ayırdı.


Maça 1 gün kala kimse maçı konuşmuyordu. Ömer Faruk Girgin (TJK Başkanı): “Geç bile kaldılar. Yönetimin en etkili iki isminin bu kadar dayanması bile mucize. Demirören aday olursa, kendisine tüm gücümüzle destek veririz.” Hasan Bozkurter (1965 Beşiktaşlılar Cemiyeti): “Bilgili, seçimi kazandığı insanları arkadan vurdu. Bana 25 trilyon aylık verseler, başkanın yanında bir saniye bile durmam”. Süleyman Eren (Büyük Birleşik Grup): “Başkan Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören olmasa kongreyi kazanamazdı. Ayrıca Kıvanç Oktay en çok para veren isim. Para da bulamazdı. Bu insanlara yapılan vefasızlık” diyordu.

Bir sonraki kongrenin sonucu artık belliydi. 2004 yılına girilirken Beşiktaş’ın bir sonraki döneminde olmayacağı kesin olan bir başkan ve seçileceği kesin olan bir muhalefet vardı. Beşiktaş ile ilgilenmek için kimsenin bir motivasyonu kalmamıştı. 

Muhalefetin gür sesi içinde, eski yönetici Hasan Gocay’ı  duyan ve dinleyen pek olmadı: “Birlikten kuvet doğar. Ancak Yıldırım Demirören geçmişte, arkadaşlarını yalnız bırakmıştı, şimdi kendisi yalnız kalacak. Herşey gelip geçici, Beşiktaş kalıcıdır.” Hasan Bey sonraki Beşiktaş yönetimlerinde yer almadı.

Bu arada Beşiktaş Lazio’ya 2-0 kaybetti. 

Yine de 500 milyon avroluk Chelsea’yi, 10 kişi kalmasına ragmen Londra’da 2-0 mağlup eden ve son maça kadar iddiasını sürdüren Beşiktaş, 93. dakikada sağ alt köşeden büyüyen karede gördüğümüz ve donakaldığımız pozisyonda tarihindeki ikinci vakay-ı ıska (ıska-ı Peruzzi de denir) sebebiyle UEFA Kupası’na düştü.

Ligin ikinci yarısına yönetimsel boşluk (daha doğrusu yokluk) ile giren Beşiktaş’a medya da sırtını dönmüştü. Ligin ilk yarısını değerlendiren Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu, Beşiktaş’ın bileğinin bükülmediğini, ligin heyecanının kaçtığını anlatıyor, Beşiktaş’ın durdurulması gerektiğinden bahsediyorlardı. Konuyu, mert ve korkusuz olarak nam salmış Erman Toroğlu açık bir biçimde noktalıyordu: “Artık lig izlenmiyor. Beşiktaş böyle giderse ekmeğimizden oluruz hocam”  

Cem Papila’nın Süper Lig serüveni 10 Ağustos 2002’de İstanbulspor-Adanaspor maçıyla başladı. 4 ay sonra orta hakem olarak atandığı ilk Beşiktaş maçı ilginçtir Samsunspor maçıydı. 15 Aralık 2002 tarihinde Beşiktaş, Şeref Bey’de Samsunspor’u 2 eski Samsunsporlu; Tümer Metin ve İlhan Mansız’ın attığı gollerle 2-0 mağlup etmişti. Bu tarihten sonra Cem Papila 4 büyüklerin tam 9 maçında görev aldı. 3’ü Beşiktaş maçı olan bu karşılaşmaların tamamında 4. hakemdi. 25 Ocak 2004’te 2 yıl aradan sonra ilk kez bir büyük takımın, yine Beşiktaş’ın, maçına orta hakem olarak atandı. 85 dakika sonra ülkenin (maalesef) en çok konuşulan hakemi oldu. Lucescu ilk kez istifa etmeyi düşündüğü açıkladı: “Bir takım hak ediyorsa sahada kazanmalı, dışarıda değil. Bu yaşananlardan sonra istifa etmeyi ve bu ülkeden gitmeyi bile düşünüyorum. Çünkü böyle bir ligde olmak çok zor” diye konuştu.” 8 puan önde ve en iyi futbolu oynayan takımın hocası olacakları görmüş ve şimdiden bezmişti.

Hukuk fakültesinde Şekip Mosturoğlu’nun sınıf arkadaşı olan Papila, o maça kadar tanınan, bilinen bir hakem değildi.  Sonra ani bir kararla hakemliği bıraktı ve TRT’de yorumculuğa başladı. Köşe yazarlığı yaptı. Programlarda şike ve futbol ahlakı üzerine konuşmalarıyla dikkat çekti. Hakem hataları üzerine otorite yorumlarda bulundu. Kendisinden 3. bir kişi olarak bahsetmesi “Cem Papila diyorsa doğrudur, Cem Papila burada oyuncuya göz açtırmaz” şeklindeki üslubuyla dikkat çekti. Ankara 7. Cadde’de avukatlık ofisi açtı. Şu an futbolla ilgilenmiyor.

Cem Papila kimdir derseniz, cevabım “bir Türkiye gerçeği” olduğudur.

2004’ü çok konuşmaya gerek yok. O dönem Beşiktaş’ın maçlarını 90 dakika izleyen herkes, ortada bir yanlışlık / tuhaflık olduğunu gördü, bildi. 2004’ün ikinci yarısındaki Beşiktaş maçlarının hakem puanlarının ortalaması futbol tarihimizin halen en kötü hakem ortalamasıdır.  Ancak bunun üzerinde çok durulmadı. Tıpkı Avrupa’da en çok maç yöneten FIFA kokartlı eski hakem İhsan Türe’nin Milliyet gazetesine verdiği röportajda “1992-93 sezonunda hakem camiası Beşiktaş’ı geri çekmiştir. O sezon verdikleri kararlarla Beşiktaş’ın şampiyonluğunu elinden almışlardır” açıklaması gibi, Malatyasporlu oyuncuların 1987’de aldığı teşvik primini Star TV’de itiraf etmeleri gibi, 2003-2004 sezonu da futbol tarihimizin karanlık dehlizlerinde kayboldu ve unutulmaya bırakıldı. Aziz Yıldırım “Son 20 sene, 30 sene incelensin, kim ak, kim kara ortaya çıksın” diyor ya; bunu gönülden desteklemeyen tek bir Beşiktaşlı tanımıyorum.    

Beşiktaş öyle ince de değil kalın kalın doğranırken, ne yönetimden, ne tribünlerden 4 yıl once olduğu gibi etkili bir birlik beraberlik mesajı verildi, ne ses getiren bir protesto yapıldı ne de gelişmeyi durduracak bir adım atıldı. Medya zaten çoktan Beşiktaş’ı yeniden 3. sayfaya göndermişti. Yönetim standby konumunda, muhalefet iktidar rüyasında, medya körebe oynamakta, tribün grupları yer kavgasında… Mecazi değil, gerçek anlamıyla takım kimsenin umrunda değildi.  

İlk yarıyı namağlup bitiren, 2. yarıda ise tam 8 yenilgi birden alan siyah-beyazlılar, böylece lig tarihinde iki devre arasında en büyük düşüşü gerçekleştiren şampiyon adayı takım olarak kayıtlara geçti. 

Kimsenin ekmeğinden olmamasının diyeti; Beşiktaş’ın şampiyonluğu ve o harika takımın dağılmasıydı. Sistem, gölgesini satamadığı her ağacı keser. 

Ceausescu Romanya’sını arkasına bakmadan terkedip Avrupa Şampiyonu yapacak başka bir takım bulan Lucescu yıllar sonra hala o sezona isyan ediyordu:  
"Özellikle kariyerinin sonuna gelmiş oyuncularım resmen bana ve takıma ihanet ettiler. Başta Zago, Cordoba ve Ronaldo olmak üzere yabancılar iyice kenara çekildiler. Ama yöneticilere söylemiştim. Onlara kariyerinin sonuna gelmiş, para için oynayan futbolcuların, her şeyi deneyebileceğini anlatmıştım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi onların parasını vermedi. Onlara yol açtı. Boşluk bıraktı. Konya maçından sonra Cordoba'yı kenara çekip 'maç sattın mı?' diye sordular... Geriye dönüp baktığımda, şüphelerimin yerine oturduğunu görüyorum. Şimdi kendime kızıyorum. Çünkü o zaman kötü adam ben olmuştum. Türkiye'deki sisteme karşı mücadele etmek çok zor."

12 Eylül 2003’te başlayan süreç, istifalar, küfürler, mafya ilişkileri ve yasa dışı alınan vizelerle perdesini kapatıyordu. Artık sahneye hikayenin başrol oyuncusu çıkıyordu. 

Yakup Sabri İNANKUR


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...