Süleyman Seba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süleyman Seba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2013 Pazar

Masanın Üstüne Çıkıp Tepinin


Savunulacak bir tarafı olmayan davranışları / işleri / olguları sırf "bizimkiler" yaptı diye ölümüne savunanların çirkin ve yalnız ülkesi. Demirörenler, Yıldırımlar, Terimler, Şenerler,Adalılar mahvetmiyor futbolu. Biz yapıyoruz. Bu adamların kıçında, her bokunu "destekleyen" biziz. Adaleti değil menfaati seçen biziz. Ne zaman kirli bir çamaşır fırlasa sepetimizden "ama sizde de..."cümleleri kuran da biziz. 

Temiz futbol mu? Bunu söyleyen kulüp yöneticileri yalancıdır:

Penaltınız mı verilmedi, ofsayttan gol mü yediniz, hakem odası basabilirsiniz. Kesmedi mi? Basın mensuplarını toplayıp, slayt gösterileri yapabilisiniz. Yetmedi mi? Hakemin üstüne yürüyün. Çünkü arkanızda milyonlar var. Sizleri körlemesine, çirkefliğin sınırlarına dahi tecavüz ederek destekleyecek milyonlar var.

Herşey unutulur şampiyonluk kalır bunu da biliyorsunuz. Kapkara paraları bembeyaz yapacak harika planlarınız var. Manejerleriniz zaten kulüplerin kasasının içinden çıkarmıyor ellerini. 

Tam yol gidiyorsunuz çöplerinizi denizlere bıraka bıraka. Medya, derinlerin pisliğini haber yapmayı çoktan bıraktı, sizin yelkenlere üflüyor rüzgârlarını. Üflemeyen varsa da bağlanın programlara verin ayarı.

Yiyin efendiler yiyin. Bu han-ı iştiha sizin. Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin. Bitirin futbolu, dibini iyice sıyırın.

Boşverin futbolu. Hepiniz kupanızı isteyin. Kalkın makam koltuklarınızdan masanın üstüne çıkıp tepinin!





Yakup Sabri İNANKUR


10 Ağustos 2012 Cuma

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-2


Sadece Beşiktaş’a gönül verenlerin değil, tüm dünyadaki Türklerin keyifle izleyeceği dünya takımı Beşiktaş’ı yaratmak idealimizdir. Hizmette devamlılık esastır. Mevcut yönetim tarafından tamamlanan Akatlar, Fulya ve stat projeleri süratle tamamlanacaktır. BJK TV ve derneklerin verimli bir şekle sokulmasını hemen yapacağız. En acil ve en büyük projemiz, şampiyonluğu hemen gerçekleştirmektir. Diğer branşlarda da şampiyonluk için gerekli çalışmalar yapılacaktır. Altyapıdan A takıma oyuncu kazandıracağız. Beşiktaş’ımızın hakkını her şart ve ortamda korumak en önemli ilkemiz olacaktır.” 

Gür sesi, kendinden emin duruşu en çok da 25 milyon dolar hibe sözü ve 100. Yıl şampiyonluğundaki gözyaşları… Yıldırım Demirören 30 Mayıs 2004’te yapılan kongrede Beşiktaş halkının favorisiydi. Ancak Beşiktaş meclisinin kararı önemliydi. 6833 üyenin 3272’si oy sandıklarına sarı renkli pusula bırakmıştı. Sarı; Yıldırım Demirören demekti ve yeni başkan da beklenildiği gibi O olmuştu. 


Demirören’in başkanlığını yaptığı kulüp, en az borcu, en çok tesisi, en çok taşınmaz geliri olan, borsaya, diğer kulüplerin aksine, en avantajlı girmiş kulüptü. Zaten dünya standartları seviyesi yolunun yarısını geçmişti. Bundan sonra yapılması gereken gazdan ayağını çekmemek, mevcut işleyişi sürdürmekti. Stat projesi öncelikli ve en önemli meseleydi. Hala öyle…

BJK TV bir ara kapandı. Sonra açıldı. Alt branşlar Avrupa Kupası’na dokunurken, kelime yarışması yayınlamak gibi parlak fikirler yüzünden çok fazla izlenmiyor. Zarar ve masraf ettiğini henüz geçtiğimiz ay yeni başkan Fikret Orman NTVSpor’a verdiği röportajda belirtti.

8 yıllık hizmet döneminde altyapıdan A takımına “kazandırılan” oyuncu sayısı 2 elin parmaklarını geçmedi. Tersine altyapıdayken Avrupa kulüplerinin takip ettiği, genç milli takımların yıldızları olan Serdar Özkan, İbrahim Kaş, Aydın Karabulut, Batuhan Karadeniz gibi oyuncular A takımla geçirdikleri harika bir ilk seneden sonra sapır sapır dökülmeye başladılar. Hepsi mental sorunlarla boğuştu. Yeteneklerinden kimsenin kuşkusu olmayan bu oyuncular kafa olarak büyük takım oyuncusu olamamışlardı. Şu an altyapı çıkışlı “ilk 18’i zorlayan” Necip Uysal ve Muhammet Demirci var. Necip geçtiğimiz sezon, ilk çıktığı sezona gore (artık gelenekselleştiği üzere) düşüşte. Böyle devam ederse yukarıda saydığımız “yetenekliydi ama olmadı” grubunun yeni ve en genç üyesi olacak. Beşiktaş futbol takımı altyapıdan oyuncu üretmeye devam ediyordu etmesine de Serpil Hamdi Tüzün, Hürser Tekin Oktay gibi, cevherleri mücevhere dönüştürecek futbol mühendislerinin eksikliğini yaşıyordu. Kimsenin de aklına bu değerleri yuvalarına çağırmak yahut altyapı sistemini gözden geçirmek gelmiyordu. Çocukların neden ilk seneden sonra ayaklarının düğümlenmeye başladığını merak etmek yerine (borçlandığı) parayı bastırıp dünya yıldızı transfer etmek hem daha kolay, hem daha reklamlıydı.

En acil ve en büyük proje olan futbol takımının şampiyonluğunun “gerçekleştirilmesi” 5 yıl alacaktı.

Beşiktaş’ın hakkının her şart ve ortamda korumak ilkesi her dönem kulübün ilk gündem / yakınma maddesi olmuştur. Seba’yı koltuktan ayıran en önemli (görünen) sebep yine buydu. Yıldırım Demirören’in ilk senesinde Beşiktaş en çok kırmızı kart gören, aleyhine en çok penaltı verilen ve (futbol tarihimizin değil ama 2004-2005 sezonu için) ligin en kötü hakem ortalaması denk gelen takımdı. Henüz ilk yarı tamamlandığında 17 maçın bilançosu, 7 kırmızı kart, 7 aleyhte penaltıydı. Sonuç; liderin 14 puan gerisinde 5. sırada bir takım. Başkana gore bu durumun suçlusu teknik direktör Vicente Del Bosque ve Beşiktaş’ın 7 milyon 961 bin 767 avrosuydu. İkisinin de kulüple ilişiği kesildi. 

Zaten Del Bosque hiç olmayacaktı aslında. Seçim döneminde, kongre virajında, televizyonda, gazetede Yıldırım Demirören’in teknik direktörü Lothar Matthaus’tu. Her konuda anlaşma sağlanmıştı. Sonra birden, aniden, karşı konulmaz bir istekle Madrid’e uçan Demirören pahalı, özel hükümleri olan bir sözleşmeyi yeğledi. Almanların efsane ismine de Türk gazetelerine yakınmak kaldı: “Bana söz vermişlerdi. Her konuda anlaşmıştık. Macar Federasyonundan (o zaman Macaristan Teknik Direktörü’ydü) iznimi almıştım. Şimdi yüzüme bakmıyorlar” Yeni başkan 8 yıl boyunca sık sık kullanacağı “Beşiktaşlı Duruşu”na ilişkin kendi new-age yorumunu başkanlığının ilk icraatında göstermişti. 

Yıldırım Demirören başkanlığın ilk döneminde -3 yılda- 4 teknik direktör, 13 yardımcı antrenör ve 42 futbolcu transferi yaptı. Toplam 42 milyon avro harcadı. 3 yılın sonunda teknik adamlardan 3’ü, futbolculardan 24’ü gitmişti. Bu oyuncuların 4’ünden kulüp para kazanmıştı. Ancak 7.6 milyon avroya satılan Carew’in geliri dahi, Del Bosque ve yardımcılarının tazminatını karşılamıyordu. İlginç bir durum 3 sene sonunda Beşiktaş kulübünün başkanına 18 milyon avro da borcu vardı. 

Stat projesi, BJK TV, altyapı, Beşiktaş’ın hakları, finansal yönetim… Hepsinde ‘hata’ yapılmış geriye Fulya Projesi kalmıştı. 


Fulya Projesi: Hayale Dokunduğumuz Gün

14 Şubat 2009 tarihinde bahardan çalma bir Cumartesi günü Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi'nin açılışının, siyah-beyazlı kulüp için yeni bir çağın başladığı gün olduğunu söyledi. 

Kompleksin açılışında bir konuşma yapan Yıldırım Demirören, ''Bugün çok önemli bir gün. Beşiktaş için yeni bir çağın başladığı gün. 106 yıllık tarihimizde, son 50 yıldır hayalini kurduğumuz bir resme dokunduğumuz gün'' dedi. 

Hakkı Yeten’in kiraladığı araziye, Mehmet Üstünkaya altyapı sistemini kurmuş, Süleyman Seba da arazinin tapusunu alıp üzerine tesis inşa etmişti. Adeta bir el verme ananesiyle Beşiktaş’a değer katmışlar, onu zenginleştirmişlerdi. Fedakâr bir bayrak yarışında çizgiyi geçmek Yıldırım Demirören’e nasip olmuştu.

Başkan bu sorumluluğun farkındaydı, coşku doluydu: “Burada geleceğe dair yeni bir öykü yazmaya başlıyoruz. Yeni bir çağa başlayan Beşiktaş'ın bu yeni ve heyecan veren başlangıcında bizimle birlikte olan dostlarımıza teşekkür ediyorum.'' 

Demirören, Türk spor dünyasında çok uzun ve meşakkatli bir yolda yürüdüklerini, gün geçtikçe ve yol aldıkça daha da anlamlı projelere kucak açıp, kulüp olarak dünya kulüpleri düzeyinde adımlar attıklarını ifade ederek, şöyle devam etti: 

1903 yılında kulübümüzün ilk kurucuları 'Bir gün her ligde, tesislerden altyapıya, A takımdan, amatör branşlara kadar her konuda dünya kulüpleriyle mücadele edeceğiz' düşüncesiyle ve vizyonuyla yola çıkmışlardı. Nitekim 106 yıllık tarihimizdeki kahramanlık ve başarı dolu hikayelerimizle, dik duruşumuzla ve birçok konuda ilklerin kulübü olmamızla bugünlere geldik. Her yaptığımız, bizler için olduğu kadar inanıyorum ki tüm Türk sporu için de çok önemli kilometre taşları oldu.''

O gün toplantı bittiğinde salondan ayrılanların yüzü gülüyordu. Milyonlarca Beşiktaşlı o güne kadar bir çok ‘hata’ yapmış olan başkanlarının bu kez makus talihini kıracağını düşünüyordu. Öyle ya son 5 yılda yapılan herşey hataydı ama başkan iyi niyetliydi. Sadece beceriksiz ve şanssızdı biraz da… 

3 yıl sonra, 10 Haziran 2012 tarihinde Yönetim Kurulu Üyesi Berk Hacıgüzeller kongreye yaptığı konuşmada; Fulya projesinde bugüne kadar yaklaşık 20 milyon avro tutarında gelirin, yönetimsel zaaflar nedeniyle kaybedildiğini vurgulayarak, ''Yüzde 67 Beşiktaş, yüzde 33 müteahhit olan (olduğu söylenen) hisse dağılımının, inşaat ana sözleşmesinde yüzde 40 Beşiktaş, yüzde 60 müteahhit olduğu tespit edilmiştir'' açıklamasını yaptı.

Yerin altındaki değersiz ve geniiiiş otopark katlarını Beşiktaş’a verip %67 gibi göstermişlerdi. Matematik açısından oran doğruydu. En azından matematiksel olarak ‘hata’ yapmamayı öğrenmişlerdi! 

Baba Hakkı’nın, Mehmet Üstünkaya’nın, Süleyman Seba’nın emekleri, vizyonu ve mirası, Beşiktaş’ın 20 milyon avrosu ile birlikte 2009’un sevgililer gününde atmosfere karıştı. Çünkü hisse dağılımında ‘hata’ yapılmıştı.


Özkaynak Geleneğimiz, Özkaynak Geleceğimiz.
Beşiktaş literatürü “temlik” diye yeni bir kelime kazandı. Bu takıma gönül verdiğimden üniversite yıllarıma değin bu kelimeyi duymamıştım. Zamane gençleri özellikle Beşiktaşlıları şanslı. Anlamını tam olarak açıklayamasalar da manasını biliyorlar. Bilmeyenler için cümle içinde kullanarak açıklamaya çalışayım:
Fulya ve Plaza kira gelirleri 2016 Eylül tarihine kadar temliklidir. Federasyon gelirleri, 2016-2017 sezonu dahil kredi sözleşmesi gereği temlik edilmiştir. Gelecek yıllara ait sponsor gelirlerin 20 milyon 109 bin 338 lirası peşin tahsil edilip kullanılmıştır. UEFA'da 2012-2013 sezonu söz konusu olmayacağı için gelir kaybı yaklaşık 15 milyon liradır. Gişe hasılatları da 2014 sezon sonuna kadar kullanılamayacaktır.

Düşünün çalıştığınız şirketten 3-4 yıl maaş alamayacaksınız. Hergün sabahın köründe kalkmaya, trafik keşmekeşine sinir sisteminizi kurban etmeye, amirlerinizin, müşterilerinizin, işinizin türlü kapris ve stresini çekmeye ve bu sırada yaşamaya çalışacaksınız ama maaş almayacaksınız.  

Beşiktaş’ın en sevdiğim sloganıdır; “Özkaynak geleneğimiz, özkaynak geleceğimiz” Ancak yine bendeniz bu takıma gönül verdiğimden üniversite yıllarıma değin bu kelimenin ticari bir anlam ifade ettiğini bilmiyordum. Birinci sınıfta öğrendim. Özkaynaklar bir muhasebe kalemi olarak varlıklarınızdan, yükümlülüklerinizi (borçlarınızı) çıkardığınızda elinizde kalandır. Basit.  O nedenle varlık ve borç kalemlerini tek tek göstermeyeceğim. Beşiktaş’ın bugün itibariyle özkaynakları -286 milyon 256 bin 446 lira. Özkaynakları eksiye düşen Beşiktaş borçlarını döndüremeyince 2 şey yaptı 1- Modern köleliğin ilk mottosu banka kredisi 2- Başkanın elini cebine atması. İlk durumda borcunuz daha yüksek bir borç haline gelip öteleniyor. Harcadığınız dışında bir de faiz yüküyle uğraşıyorsunuz. İkinci durumda kongre demokrasisinin etkisi yarıya iniyor; Seçilme hakkı mahfuz kalırken seçme hakkı yok oluyor. Demokrasi kimyası tam kararlı bir yapı gerektirdiğinden, yarıya Indiğinde bozulur ve tüm gücünü kaybeder.

Tablodaki okun yönü utancından yerin dibine doğru seyrediyor. 8 yıl once Beşiktaş’ın elinde 41 milyon lira varken, şu an hiç parası yok üstüne -286 milyon kaybetmiş. Varlıklar şimdi sahip olduklarınız, borçlarınız ise geçmişte yaptıklarınızdır. Önünüzde olan gelecek yani özkaynaktır. Şimdinizi geçmişinizden sıyırdığınızda elinizde kalan, gelecekte ne yapabileceğinizin ölçüsüdür. Beşiktaş; şimdi için geçmişe mahkum edilmiş, geleceksiz bırakılmıştır.

İstatistik bilmine gore ‘hata’; gösterilen değer ile gerçek değer arasındaki farktır. Gösterilen; Kleberson, Ailton, Del Bosque, Guti, Carew, Quaresma, Schuster, Tigana, Ricardinho gibi dünya çapında isimler, gerçek; 327.442.240 TL özkaynak tüketimi. 8 yıl boyunca özkaynaklar ısrarlı biçimde azalmış. Yani yükümlülükler (borçlar) varlıklardan daha fazla artmış. Kısaca 8 yıl boyunca sürekli ‘hata’ yapılmış. Bu arada son üç yılda Demirören Holding gelirlerini %85 arttırarak müthiş bir başarı gösterdi. Demirörenler bu (yaklaşık) 550 milyon TL’lik artışın sonucu en zengin 100 ailenin içinde 21 sıra yukarı çıktılar. 425 istasyonlu M-Oil’in %70’ini satın alarak enerji piyasasında şampiyonluğa oynamaya başladılar. İstiklal Caddesi’nde AVM, gazeteler, hatta Cristiano Ronaldo’yla birlikte otel açmalar 2003 yılından sonra gerçekleşti. Gözümüz yok Allah daha çok versin. Hatta istihdam yarattıkları, iş kolları sağladıkları için kendi adıma sade bir vatandaş olarak teşekkür ederim. Ben sadece aynı Allah’ın aynı insana bahşettiği 2 şirketin bir tanesi için “yürü ya kulum” derken, bir diğeri için “dur, geri gel, bat ya kulum” demesini ilginç buluyorum. Allah’ın bir hikmeti mi kulun garabeti mi? Peşinde olduğum soru bu. Düşündüğüm ve yarısını bildiğim, tümüne ulaşmaya çalıştığım bir soru.

31 Mart 2012 itibariyle Yıldırım Demirören’in çocuklarının rızkı olan 100 milyon dahil, toplam borç; 580 milyon 994 bin 498 liradır. Bu borcun 67 milyon lirasının tarihi geçmiştir. Beşiktaş’ın şu an kasasında para yok ancak kapısında 67 milyonunu isteyen alacaklı çoktur. 

Borçlar artar, gelirler bunu karşılayamazken Beşiktaş’ın başı en çok davalardan yanıyordu. Hakimler tokmağını her vurduğunda Beşiktaş’ın kasası biraz daha boşalıyordu. Tazminatlar bir yana sadece davalar ve icralar için Beşiktaş noterlere 1.1 milyon lira ödedi. Oysa Beşiktaş yönetiminde Türkiye’nin en büyük hukukçularından Levent Erdoğan bulunmaktaydı.

Erdoğan’ın yeni yönetimde de bulunması çoğu Beşiktaşlı’yı rahatsız etti. Hatta yeni başkana inancını kaybettiğini dile getirenler dahi oldu. Tepkilerden bunalan Fikret Orman, Erdoğan hakkında hem eleştirilere yanıt, hem de bizlere mini bir CV verdi: 
 “Levent Erdoğan, Demirören'e muhalif olduğu noktasında üyeleri ikna edemedi diye elinde pankartlarla sokak sokak dolaşsın mı; ne yapsın? Silah çekip vursun mu, ne yapsın? Levent Ağabey 2004'te de yönetimime aldığım birisi, dernekleri seviyor, insanlar da onu seviyor. Ama benim onu listeme alma sebebimin derneklerle %1 alakası yok. Çünkü o dernekler, beni desteklediklerini zaten açıklamışlardı. Son ana kadar Levent Erdoğan listede değildi. Cesur adam ve inanılmaz Beşiktaşlı. Millet listeye girmekten kaçarken "Maddi-manevi yanındayım" dedi bana. E Beşiktaş'ın da 120'ye yakın davası var.. Çok önemli bir hukukçu.. Dolayısıyla dernekleri bırakacak o davalara bakacak.

Fikret Orman’ın tanımlamasıyla Levent Erdoğan’ın cesur ve inanılmaz Beşiktaşlı olduğunu öğreniyoruz. Bir taraftarmetre icat etmişliğim olmadığı için Beşiktaşlılığı’nın inanılmazlığı konusunda bir yorumda bulunamayacağım, ancak hukukçuluğuna dair ufak bir araştırma yaptım. 

Levent Erdoğan’ın şirketi Le Büro’nun internet sitesinde şirket için şunlar yazar:
“Le Büro Hukuk ve Mali Danışmanlık Bürosu,1800 yıllarda Osmanlı döneminde kadılık ve daha sonraları cumhuriyet döneminde yargıçlık yapmış olan Erdoğan ailesinin 3.jenerasyon ferdi olan Av.Levent Erdoğan tarafından 1969 yılında İstanbul’da kurulmuştur. Le Hukuk Bürosu, uluslararası hukuk alanında da faaliyet göstermekte olup,halen dünyanın en saygın ve prestijli hukuk kuruluşlarından “World Link for Law” organizasyonunun da üyesidir.

Hukukçuluk genlerine işlemiş köklü bir ailenin ferdi. Saygın ve prestijli bir işadamı. Başarı abidesi. Böyle bir insanın içinde bulunduğu yönetimin düzenlediği sözleşmelerde sürekli Beşiktaş aleyhine (Vicente Del Bosque, Matteo Ferrari…vs) hükümler bulunması ve (hemen hemen) tüm davaların kaybedilmesi tuhaf. Ya FIFA’da en çok davası olan kulübün Beşiktaş olması… Gerçekten tuhaf…

Yakup Sabri İNANKUR


9 Ağustos 2012 Perşembe

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-1


Düşünmek yarı bilmektir. “İki hata saflığın, sonrakiler suçun mahsulüdür” demiş Oliver Goldsmith. Türk Dil Kurumu da İrlandalı yazara katılmış, hatayı şu şekilde tanımlıyor; İstemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, kusur, yanılma, yanılgı.

Kavramların altının itinayla boşaltıldığı bir ülkede ‘hata’yı düşünürken / kullanırken de hata yaptığımızı düşünüyorum ben de. İçeriğinin dışında aklımıza getiriyoruz onu, işimize geldiği şekliyle; beceriksizliği ya da suçu örtbas etmek için. Onunla arabesk yılgınlıklara ironi katıyoruz: “En büyük hatam herkesi kendim gibi sanmamdı” eşittir; “Ben aslında çok doğruydum, onlar yanlıştı” Hata; kendimizi vaftiz ettirdiğimiz bir papaz.

Öyle değildir halbuki.

Hata; vicdan azabıdır,pişmanlıktır. En nihayetinde aklına geldiğinde utanmaktır…

Azap, pişmanlık, utanç kaç kez tekrarlanabilir?


Kıvılcımlar


Emrah Öner geçen hafta yazdığı yazıda hafızamı tazeledi. 1996 yılında İhsan Kalkavan, ATV’de Faik Çetiner’in programında şöyle dedi;

Şu an 4 büyük kulüp var diyorlar. Aslında bu 3 kulüptür. Bunu da 2’ye indirecekler. Beşiktaş’ı ya eleyecekler ya da kendi kendine elenmesini sağlayacaklar. Popülist düzen Beşiktaş’ı bitirecektir. Daha sonra da tek büyük bırakacaklar. Şu an buna daha karar veremediler. Ya Galatasaray olacak, ya Fenerbahçe.

İhsan Kalkavan bunu söylediğinde Beşiktaş son 10 şampiyonluğun 5’ini almış bir kulüptü. 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı, 1 Başbakanlık, 1 Atatürk Kupası ve 4 TSYD Kupasıyla dönemin en başarılı takımıydı. 

O sezon Türk Futbolu için büyük bir yenilik gerçekleşmiş ve havuz sistemine geçilmişti. İlk kez tüm kulüplerin maç yayınları topluca tek bir kanala, Cine 5’e, verilmişti. Türkiye 4 büyüklerin 7-9-13 ve 17. haftada birbirleri ile karşılaşmalarına aşina olmaya başladı. Fikstür gariplikleri aslında yıllar geçtikçe iyice belirginleşti. Matematik bilminin tesadüf kabul ettiği uzak ve sarp sınırlar, fikstür matematiğinin oyun alanı oldu. 1996’dan bu yana geçen 16 sezonda 15 kez Beşiktaş ligi deplasmanda bitirdi. “Ne var bunda” diyorsanız bir madeni parayı 16 kez havaya attığınızda 15 kez tura gelmesine şaşırmıyorsunuz demektir. Böyle bir sonucu 4167 kez denerseniz ancak 1 kez elde edersiniz. 

Türk futbolunda mevsim değişirken, Beşiktaş tribünün iklimi de Akdeniz’den uzaklaşıyordu. Bırakın spor kamuoyunu, mahalle erbabının dahi “efendi olur” diye nitelediği insanlar tabeladaki rakamları beğenmediğinde eskisi kadar ılıman tepkiler göstermemeye başladı. Takım henüz 1995’te şampiyonluk görmesine rağmen, tribünlerde bir fokurdama başlamıştı. Kaptan Rıza taraftar tepkilerinin artması nedeniyle futbolu bıraktı. Şifo Mehmet üzerinde keza aynı baskı oluştu, hatta neredeyse Bursaspor’a satılıyordu. Yıldız oyuncu Ertuğrul’a (stoper oynatıldığı dönemde) koro halinde küfredilmiş, Ayhan Akman’a antremanda düz koşu esnasında “travesti” yakıştırması yapılmış ve kavga çıkmıştı. Beşiktaş tarihinde belki ilk kez, tribün kendi oyuncularına karşı bu kadar yoğun, kaba ve sık protestolara başlamıştı. İlerleyen dönemlerde protestoların yönü başkan Süleyman Seba’ya dönecekti, öyle ki; O’na karşı yürüyüş tertiplenmiş, yaklaşık 1500 insan Akaretler’i o meşhur sloganı ile çınlatmıştı; “Tam 15 yıl oldu, senin süren doldu, yeter artık Seba, artık istifa”  

Protestoların tazyiği, Beşiktaş’ın haksızlığa uğradığı düşüncesinden fışkırıyordu. Beşiktaşlı sistematik olarak hakem hatalarının aleyhlerine denk geldiği konusunda hemfikirdi. Dümenini Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören, Fikret Orman gibi isimlerin tuttuğu muhalif / yenilikçi bir gemi demir almıştı bile. Genç işadamlarının yumuşak hatlı cümleleri, taraftarın keskin söylemleri ile aynı yüklemlerde birleşiyordu. Camia, Beşiktaş’ın futbol takımındaki başarısızlığının içinde hakem / federasyon hatalarının payı olduğuna inanmakta, Seba’yı bunun önüne geç(e)memekle, pasif kalmakla eleştirmekteydi. Ayrıca tüm başkanlar takımlarının maçlarına geliyordu. Beşiktaşlı da artık kafasını kaldırdığında fiyakalı bir oturuş, pahalı bir puro ve genç bir başkan görmek istiyordu. Sağlık sorunları ile maçlara gelemeyen yaşlı bir başkan camiayı yeni milenyuma nasıl taşıyabilirdi? Gerek tribünlerin, gerekse kongre üyelerinin baskılarına daha fazla tahammül edemeyen Süleyman Seba 2000 yılının mart ayındaki kongreye adaylığını koymayarak, Beşiktaş tarihinde hiç seçim kaybetmemiş başkan sıfatını yanına alıp, koltuğu bıraktı. O gün bizler başkanlığı bıraktığı için ağladığını düşünüyorduk, bugün Beşiktaş için ağlamış olduğunu artık biliyoruz. 

12 Eylül 2003 saat sabah 10 sularında, gündeme bir haber düştü. Yönetimin ağır toplarından Yıldırım Demirören ve (eniştesi) Kıvanç Oktay istifa ediyordu. Haberi okuduğumda kafamda beliren cümlelerin en az 10 milyon siyah-beyaz yankısı olduğuna eminim: “Başka zaman açıklayamazlar mıydı? Devre arasını, en azından şu maç sonrasını bekleyemezler miydi?”. O, “şu maç”; Şeref Bey’de oynanacak ilk Şampiyonlar Ligi maçıydı. Rakip Lazio’ydu. Daha 6 ay once UEFA Kupası çeyrek finalinde, kupa rüyalarını kontratak karabasanıyla boğan Lazio. Beşiktaş bir önceki sezonun şampiyon kadrosunu korumuş, üzerine Ahmed Hassan, Emre Aşık gibi tecrübeli ve kaliteli isimleri dahil etmişti. Ligde hiç mağlup olmamıştı. Yenilmez bir takım, büyük hedefler ve bir intikam maçı… 

Biz öpüşüp barışmalarını bekler ve umarken, haberden 2 gün sonra (maça 2 gün kala) Demirörenlerin aile dostu ve avukatı Levent Erdoğan da istifasını sundu. Ertesi gün menajer Sinan Engin: "Olaylar çok zamansız oldu. Böyle bir dönemde bırakırsam, bir daha kulübün önünden geçemem. Ayrıca Erdoğan Demirören de arayıp Beşiktaş’ın menfaatleri için görevde kalmamı istedi” diyerek görevde kaldı ve tarafını belli etti. Daha sonra “öyle bir dönemde bırakan” yöneticilerle çalışmaktan bir beis duymayacaktı. 

Bu kadar tantananın nedeni çim ihalesiydi.

Başkan Serdar Bilgili, Adnan Kefeli’nin ortağı olduğu şirkete, Akatlar ve Ümraniye’deki suni çim sahaların yapımı işini vermek için teklif getirdi. Tesislerden sorumlu yönetici Kıvanç Oktay ise, "İhale yapalım" diyerek karşı çıktı. Bilgili, geçen çarşamba da bu olayı yönetimde gündeme getirmiş, mimar Gürhan Ermiş’ten tesislerle ilgili dosyaları istemişti. Ermiş, Oktay yurtdışında olduğu için dosyaları veremeyeceğini söyledi. Buna çok sinirlenen Bilgili de Ermiş’i işten attı ve sahanın yapımını Kefeli’ye verdi. O esnada Cannes sahillerinin tadını çıkaran Kıvanç Oktay ise bu gelişmeler sonrasında, "Artık ben yokum" diyerek tatilden istifasını gönderdi. Ardından Yıldırım Demirören de Oktay ile birlikte hareket ettiğini açıkladı. Bunun üzerine olağanüstü toplanan yönetimden Levent Erdoğan da, "Onlarla birlikte geldim, birlikte giderim" diyerek yollarını ayırdı.


Maça 1 gün kala kimse maçı konuşmuyordu. Ömer Faruk Girgin (TJK Başkanı): “Geç bile kaldılar. Yönetimin en etkili iki isminin bu kadar dayanması bile mucize. Demirören aday olursa, kendisine tüm gücümüzle destek veririz.” Hasan Bozkurter (1965 Beşiktaşlılar Cemiyeti): “Bilgili, seçimi kazandığı insanları arkadan vurdu. Bana 25 trilyon aylık verseler, başkanın yanında bir saniye bile durmam”. Süleyman Eren (Büyük Birleşik Grup): “Başkan Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören olmasa kongreyi kazanamazdı. Ayrıca Kıvanç Oktay en çok para veren isim. Para da bulamazdı. Bu insanlara yapılan vefasızlık” diyordu.

Bir sonraki kongrenin sonucu artık belliydi. 2004 yılına girilirken Beşiktaş’ın bir sonraki döneminde olmayacağı kesin olan bir başkan ve seçileceği kesin olan bir muhalefet vardı. Beşiktaş ile ilgilenmek için kimsenin bir motivasyonu kalmamıştı. 

Muhalefetin gür sesi içinde, eski yönetici Hasan Gocay’ı  duyan ve dinleyen pek olmadı: “Birlikten kuvet doğar. Ancak Yıldırım Demirören geçmişte, arkadaşlarını yalnız bırakmıştı, şimdi kendisi yalnız kalacak. Herşey gelip geçici, Beşiktaş kalıcıdır.” Hasan Bey sonraki Beşiktaş yönetimlerinde yer almadı.

Bu arada Beşiktaş Lazio’ya 2-0 kaybetti. 

Yine de 500 milyon avroluk Chelsea’yi, 10 kişi kalmasına ragmen Londra’da 2-0 mağlup eden ve son maça kadar iddiasını sürdüren Beşiktaş, 93. dakikada sağ alt köşeden büyüyen karede gördüğümüz ve donakaldığımız pozisyonda tarihindeki ikinci vakay-ı ıska (ıska-ı Peruzzi de denir) sebebiyle UEFA Kupası’na düştü.

Ligin ikinci yarısına yönetimsel boşluk (daha doğrusu yokluk) ile giren Beşiktaş’a medya da sırtını dönmüştü. Ligin ilk yarısını değerlendiren Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu, Beşiktaş’ın bileğinin bükülmediğini, ligin heyecanının kaçtığını anlatıyor, Beşiktaş’ın durdurulması gerektiğinden bahsediyorlardı. Konuyu, mert ve korkusuz olarak nam salmış Erman Toroğlu açık bir biçimde noktalıyordu: “Artık lig izlenmiyor. Beşiktaş böyle giderse ekmeğimizden oluruz hocam”  

Cem Papila’nın Süper Lig serüveni 10 Ağustos 2002’de İstanbulspor-Adanaspor maçıyla başladı. 4 ay sonra orta hakem olarak atandığı ilk Beşiktaş maçı ilginçtir Samsunspor maçıydı. 15 Aralık 2002 tarihinde Beşiktaş, Şeref Bey’de Samsunspor’u 2 eski Samsunsporlu; Tümer Metin ve İlhan Mansız’ın attığı gollerle 2-0 mağlup etmişti. Bu tarihten sonra Cem Papila 4 büyüklerin tam 9 maçında görev aldı. 3’ü Beşiktaş maçı olan bu karşılaşmaların tamamında 4. hakemdi. 25 Ocak 2004’te 2 yıl aradan sonra ilk kez bir büyük takımın, yine Beşiktaş’ın, maçına orta hakem olarak atandı. 85 dakika sonra ülkenin (maalesef) en çok konuşulan hakemi oldu. Lucescu ilk kez istifa etmeyi düşündüğü açıkladı: “Bir takım hak ediyorsa sahada kazanmalı, dışarıda değil. Bu yaşananlardan sonra istifa etmeyi ve bu ülkeden gitmeyi bile düşünüyorum. Çünkü böyle bir ligde olmak çok zor” diye konuştu.” 8 puan önde ve en iyi futbolu oynayan takımın hocası olacakları görmüş ve şimdiden bezmişti.

Hukuk fakültesinde Şekip Mosturoğlu’nun sınıf arkadaşı olan Papila, o maça kadar tanınan, bilinen bir hakem değildi.  Sonra ani bir kararla hakemliği bıraktı ve TRT’de yorumculuğa başladı. Köşe yazarlığı yaptı. Programlarda şike ve futbol ahlakı üzerine konuşmalarıyla dikkat çekti. Hakem hataları üzerine otorite yorumlarda bulundu. Kendisinden 3. bir kişi olarak bahsetmesi “Cem Papila diyorsa doğrudur, Cem Papila burada oyuncuya göz açtırmaz” şeklindeki üslubuyla dikkat çekti. Ankara 7. Cadde’de avukatlık ofisi açtı. Şu an futbolla ilgilenmiyor.

Cem Papila kimdir derseniz, cevabım “bir Türkiye gerçeği” olduğudur.

2004’ü çok konuşmaya gerek yok. O dönem Beşiktaş’ın maçlarını 90 dakika izleyen herkes, ortada bir yanlışlık / tuhaflık olduğunu gördü, bildi. 2004’ün ikinci yarısındaki Beşiktaş maçlarının hakem puanlarının ortalaması futbol tarihimizin halen en kötü hakem ortalamasıdır.  Ancak bunun üzerinde çok durulmadı. Tıpkı Avrupa’da en çok maç yöneten FIFA kokartlı eski hakem İhsan Türe’nin Milliyet gazetesine verdiği röportajda “1992-93 sezonunda hakem camiası Beşiktaş’ı geri çekmiştir. O sezon verdikleri kararlarla Beşiktaş’ın şampiyonluğunu elinden almışlardır” açıklaması gibi, Malatyasporlu oyuncuların 1987’de aldığı teşvik primini Star TV’de itiraf etmeleri gibi, 2003-2004 sezonu da futbol tarihimizin karanlık dehlizlerinde kayboldu ve unutulmaya bırakıldı. Aziz Yıldırım “Son 20 sene, 30 sene incelensin, kim ak, kim kara ortaya çıksın” diyor ya; bunu gönülden desteklemeyen tek bir Beşiktaşlı tanımıyorum.    

Beşiktaş öyle ince de değil kalın kalın doğranırken, ne yönetimden, ne tribünlerden 4 yıl once olduğu gibi etkili bir birlik beraberlik mesajı verildi, ne ses getiren bir protesto yapıldı ne de gelişmeyi durduracak bir adım atıldı. Medya zaten çoktan Beşiktaş’ı yeniden 3. sayfaya göndermişti. Yönetim standby konumunda, muhalefet iktidar rüyasında, medya körebe oynamakta, tribün grupları yer kavgasında… Mecazi değil, gerçek anlamıyla takım kimsenin umrunda değildi.  

İlk yarıyı namağlup bitiren, 2. yarıda ise tam 8 yenilgi birden alan siyah-beyazlılar, böylece lig tarihinde iki devre arasında en büyük düşüşü gerçekleştiren şampiyon adayı takım olarak kayıtlara geçti. 

Kimsenin ekmeğinden olmamasının diyeti; Beşiktaş’ın şampiyonluğu ve o harika takımın dağılmasıydı. Sistem, gölgesini satamadığı her ağacı keser. 

Ceausescu Romanya’sını arkasına bakmadan terkedip Avrupa Şampiyonu yapacak başka bir takım bulan Lucescu yıllar sonra hala o sezona isyan ediyordu:  
"Özellikle kariyerinin sonuna gelmiş oyuncularım resmen bana ve takıma ihanet ettiler. Başta Zago, Cordoba ve Ronaldo olmak üzere yabancılar iyice kenara çekildiler. Ama yöneticilere söylemiştim. Onlara kariyerinin sonuna gelmiş, para için oynayan futbolcuların, her şeyi deneyebileceğini anlatmıştım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi onların parasını vermedi. Onlara yol açtı. Boşluk bıraktı. Konya maçından sonra Cordoba'yı kenara çekip 'maç sattın mı?' diye sordular... Geriye dönüp baktığımda, şüphelerimin yerine oturduğunu görüyorum. Şimdi kendime kızıyorum. Çünkü o zaman kötü adam ben olmuştum. Türkiye'deki sisteme karşı mücadele etmek çok zor."

12 Eylül 2003’te başlayan süreç, istifalar, küfürler, mafya ilişkileri ve yasa dışı alınan vizelerle perdesini kapatıyordu. Artık sahneye hikayenin başrol oyuncusu çıkıyordu. 

Yakup Sabri İNANKUR


3 Şubat 2012 Cuma

Seba’yı Hatırlamak


Hatırlamak canlı tutar insanı. Aynı zamanda fena da can yakar!

Hatırlıyoruz.

Dün “başkana saygı”yı unutup derin bir çığırtkanlığa gömülenleri.
Bugün “başkana saygı”yı hatırlatıp avazı çıktğı kadar susanları.

Dün “YETER ARTIK” diyenleri.
Bugün “YETMEZ” diyenleri.

Hatırlıyoruz.

Bazen o ağızlardan biraz da metazori olarak; o günler için “biraz abarttık, aslında tam içinde bizler yoktuk, genel bir tepki vardı, hatalı oldu, unutalım geçmişi, boşverelim ileri bakalım” aromalı kelimeler yayılıyor.
Hani afilli de cümle kuruyorlar. Atarı, gideri baharatlı…
Ama kötü kokuyor.
Bilincimizin taaa altına bir af mesajı yollarken yanında promosyon olarak mevcut başkana “aynı hatayı! tekrarlamamak” gerektiğini hatırlatıyorlar!

Oysa ki;

Affetmek; ne unutmaktır, ne boşvermek!

Affetmek; herşeyden önce hatırlamaktır. Dibine, kokusuna, dokunuşuna kadar hatırlamak. Hatırlamak ve canı yanmak.
Sonra bütün o can yangınının ortasında yargılama hakkından gönül rızasıyla feragât etmektir.

Bizler ise yargıladık ve suçlu bulduk.

Onları Allah affetsin, bizler affetmiyoruz.

*******

Süleyman Rıza Seba için 10 dakika sessizlik rica ediyorum hepinizden.
Bunu aynı zamanda Beşiktaş için saygı duruşu olarak da kabul edebilirsiniz

15 sene oldu senin süren doldu döneminin kısa bir özeti var aşağıdaki videoda.

Küçüklerimiz bilsin, büyüklerimiz hatırlasın diye…  

5 Nisan 2011 Salı

FUTBOL FİTBOL İKEN...

İçinde olduğumuz anın, hayatımızdaki en mutlusu olduğunu anlamamız yıllar alır, çoğu zaman. Bunu anladığımızda kızarız kendimize hatta, o anın tadını yeterince çıkaramadığımıza kızarız. Gözümüzün önünden geçen film, çocukluğumuzun kareleriyle doludur, genelde...

Böyle anlarda kalp dolmaya başlar. Neşeyle dolar, kederle dolar, aşkla dolar ama mutlaka dolar. Artık taşıyamaz hale gelir, taşırmaya başlar. Taşan duygular kalemin ucundan dökülür, ya da klavyeden çıtır çıtır ses getirir.

Beşiktaşla dolu bir kalp taşmaktadır, bugün...

Voleybol takımı küme düşen bir dünya kulübü var mı bilmiyorum ama sokakta görsem tanıyamayacağım voleybol takımının oyuncularına kafa göz dalan insanlarla dünya kulübü olunamayacağını biliyorum. Beşiktaş’ın “bu” olmadığını bildiğim gibi.

Hikayeler insanlardan daha çok yaşarlar. O yüzden ben kendi hikayemi anlatayım, bugün...

Standart bir gün “Yakup kooooş, maç vaaaaar” bağırtısıyla başlardı. Anında dışarı çıkardım. Arkamdan yağlı-ballı ekmekle annem koşarken, benim en büyük derdim sağ burnu delik spor ayakkabımın flasterlerini “X” şeklinde yapıştırmak olurdu. Öylesi havalıydı çünkü. Bundan sonrası ise en önemli safhaydı. Takım arkadaşlarıma elimle geliyorum işareti yaparken (bağırmak ayıptı çünkü) alttaki avluya inerdim. Çok eskiden oda sayılan o zamanlarda kömürlük muamelesi gören karanlık yerden tırstığım için, oraya gözüm kapalı girer elime gelen kömür parçasını alır, hemen “fıyardım”. (Abilerimiz orada ruh gördüklerini söylemişlerdi, onlara bakınca taş oluyormuşsun.) Ama o kömürü almak şarttı. Üzerimdeki beyaz fanilayı çıkarır elimi çoktan karartmış kömürle fanilanın arkasına “11” yazardım. Sonra önüne özüne bezene “BEKO”yu da kondurunca, fanila forma, ben Metin olurdum.

Tabii maç esnasında, terden o kömür akardı ve her tarafıma bulaşırdı. Akşam eve geldiğimde, annem tası kafama vura vura yıkardı beni. Ben ise maçtaki pozisyonlarımı düşünür, ertesi maçta daha iyi olacağıma kendi kendime söz verirdim. Metin olmak kolay değildi!


1 2 3 golün yetmediği 4 5 6 hatta 10 olduğu zamanlar Beşiktaş dünya kulübü değildi. Kadrosunda Zeki, Recep, Ali, Metin gibi isimsiz isimler vardı. Taraftarı dünya çapında değildi. Kötü oyuna desibel yükselterek inat eden, mağlubiyeti “Aldırma Kartal” diye karşılayan, kendi oyuncusuna “öf” bile demeyen bir tribün vardı. Rakipleri zekasıyla döverdi taraftar. Rakipler gibi sahayı küfürle sulamanın aczine düşmezdi.

Futbolu doğru telafüz eden bir başkanı yoktu. Zengin yöneticileri de yoktu.

Zamanın değiştiği, dünyanın değiştiği gerçeğine gözüm kapalı değil. Değişim; çevreye uyum sağlamak amacıyla, özünü koruyarak daha iyi, daha güçlü, daha hızlı olmaktır. Beşiktaş’ın şu an yaşadığı değişim değil dönüşümdür. Olduğundan farklı birşey olmaktır. Bir sabah yatağından kalktığında kendini hamamböceği olarak bulan Gregor Samsa’nın durumudur. O nedenle amacım o zamanla bu zamanı kıyaslamak değil. Zira kıyas için benzer konular, kişiler, fikirler ele alınır.

Başınıza gelen en güzel şeyle, en kötü şey arasında geçen zamana aşk denir. Eğer o en kötü şeyden hemen sonraki an yaptığınız omuz silkmezse, orada aşk yoktur, sadece şehvet ya da tutku vardır. Karşılığını da almıştır, ya da zaten alamadığı için bitmiştir. O en kötü zamandan sonra hala en iyi zamanların anısı dolduruyorsa kalbinizi, yüzüne bakıp gülümseyebiliyorsanız, işte orada gerçekten aşk vardır. Hayatını mübadeleye dayandıran bir birey için bu 3 harfli bir sözcüktür sadece. O birey maça gittiğinda sahaya çıkana değil, tabeladaki rakamlara heyecanlıdır. Pazartesi okulda, işyerinde hava atmaktır, arkadaşını kızdırmaktır O’nun derdi. O, rakamlar istediği gibi olmazsa döner arkasını gider “ekmeğimi, suyumu vermiyor ya” der.

Bugün Beşiktaş’ın sorunu kupa, hücum futbolu, 4-2-6-3-4 değildir.

Beşiktaş’ın sorunu sürekli “Beşiktaşlı Duruşu”nun telafûzudür.
Halbuki Sn. Süleyman Seba hiç duruş lafı etmezdi.
Sadece dururdu!
O duruş karşısında ceket iliklerlerdi, rakip kulüplerin başkanları...
Beşiktaş, diğerlerinin ikinci takımıydı.
En mutlu anlarım onlarmış. Beşiktaş’ın da en mutlu anları onlardı.
Ve bu güzel anların mimarı Sn. Süleyman Seba’ydı.

İyi doğdun Başkanım. Futbolumuza, Beşiktaş’a ve bana kattığın değerler nice hayatların toplamından daha fazla ömür etti.
Bugün futbolu doğru telafüz eden bir çok zengin adam, eğri işler yaparak Beşiktaş’ı başka bir “şeye” dönüştürüyor.

Halbuki futbol fitbol iken; Beşiktaş Beşiktaş’tı!

“Beşiktaş’a hizmet etmek istiyorsanız, kimsenin adamı olmayacaksınız!” Süleyman Seba




17 Eylül 2010 Cuma

Süleyman Seba’nın Fenerbahçe’ye "Karşı" Duruşu


Şeref Bey’de harika bir buluşma vardı.

Güzel bir kalabalık, hoş bayanlar, saldıran bir takım, futbolu Salvador Dali çizgisinde ruhani bir çizgide düşünen Guti. 1 saat sonra Sarı Melek, Q7’siz olmaz dedi O’nu da davet etti. Bulgar misafirlerimiz de var. Fabian’ın keli şöleni parlattı iyice.

Ama bu yetmedi demek ki tribünler bu eğlenceye alakası yokken Fenerbahçe ve validesini de çağırdı.

Son 5-6 yılda küresel ısınma yemiş Grönland karakteri sergileyen Beşiktaşlı Duruşu'nun bu tutumu karşısında aklıma Türk Futbol tarihinin en müthiş olaylarından biri geldi. Süleyman Seba, Ali Şen’e küfür edilmesini önlemek için tribünlerde maç izlemişti. Atkısıyla, paltosuyla, Beşiktaşlılığıyla dimdik ayakta Kapalı’daydı.

Ve o tribünler bir daha Ali Şen’e küfür etmedi.

Kulakları 50 metre öteden bile çınlayan Demirören’in bugün böyle bir organizasyona katılması mümkün değil.

Tutup herkese sorsan küfüre karşı mısınız diye %95 evet der.

Peki maçlara sadece %5 mi gidiyor?

4 Eylül 2010 Cumartesi

Yeter mi, Yetmez mi?



“Beşiktaş’a hizmet edeceksiniz kimsenin adamı olmayacaksınız.” Süleyman Seba

Onursal Başkanın sözleriyle başlamak istedim. Bitirişi de O’nun sözleriyle yapacağım.

2004 yılı Türkiye’de büyük değişimlerin yaşandığı bir yıldı ve her değişimde yaşandığı gibi bazıları yukarı çıkarıldı bazıları aşağı çekildi.

Aşağı çekilenlerden biri de Beşiktaş oldu.

Beşiktaş 2004 yılına, elinden kopartılarak alınan şampiyonluk ve yeni yönetimi ile girdi.

Beşiktaş’ın içinde de büyük değişimler yaşandı. Bu değişimin sebepleri –ve sonuçları- Şeref Bey’in, Baba Hakkı’nın, Süleyman Seba’nın duruşunun yansıması isyankar ruhu törpüledikçe törpüledi.

Yaşanan şu son 6 senede açıkçası gören gözler, kimin ne yaptığını, ne olduğunu ve en önemlisi nelerin peşinde olduğunu gördü.

Bırakın Guti’yi Quaresma’yı, Messi ile Ronaldo kolkola gelse, kesinlikle Denizli maçındaki rezaleti, yutulan sözleri, masaya inemeyen yumrukları ve kanayan Beşiktaşlı Duruşu’nun müsebbiblerini unutturmaz.

Ancak gün ileriye bakma, kenetlenme ve Avrupa Kupası’na yürüme günüdür.

Çünkü önemli olan tek bir halka değil zincirin tamamıdır.

Ve o hedefe sadece Yönetim-Taraftar-Hoca-Oyuncu kenetlenmesi ile ulaşılır.

4 kuvvetten biri ayrı olursa hedef kaçar.

O nedenle bırakın siz Beşiktaş Taraftarı’nı. O ne zaman hesap sorulacağını, ne zaman kutlama yapılacağını bilir.

Beşiktaşlı yanlışa yeter doğruya yetmez der.

Beşiktaşlı’nın refleksine güvenin.

Ama “sadece” Beşiktaşlı’nın refleksine güvenin.

Kimsenin adamı değil, “sadece” adam olanların refleksine güvenin.

Zira Beşiktaşlı herşeyin farkında.

“Her insanı bir kez kandırabilirsiniz. Bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz . Ama her insanı her zaman kandıramazsınız” Süleyman Seba

28 Haziran 2010 Pazartesi

Geçmişe, Mazi Derler



Romalı generaller çocuklarına Orpheus´un hikayesini anlatırlarmış.
´Futbol savaştır´ düşüncesine selam ederek biraz bahsedeyim Orpheus´tan.

Orpheus´un çok güzel sesi varmış ve çok güzel lir çalarmış. O kadar büyüleyiciymiş ki sesi bırakın insanları, O´nu dinleyen nehirler bile O´na doğru akar, ağaçlar O´na doğru eğilirmiş.

Ancak kader bu, Orpheus´un müziğinden bile çok sevdiği karısı ölmüş. Orpheus´ta karısını geri almak uğruna yeraltı dünyasına inmiş. Tabii ki en büyük silahı sesiymiş. Ruhların dünyasında ilerlerken o kadar güzel şarkılar söylemiş ki, O´nu dinleyen hiçbir ruh O´na zarar vermemiş. Sonunda Ölüler Diyarı, Kral Pluton´un sesi ile gürlemiş. ´Tamam Orpheus, teslim oluyoruz, karını vereceğim. Ancak bir şartım var.´ Orpheus çok sevinmiş ve şartı sormuş hemen. Pluton buyurmuş ´Her ikinizde Yeraltı Dünyası´ndan ışığa çıkana kadar, sevdiğin kadına bakmayacaksın. Ancak o zaman sevdiğin insan senin olur´

Orpheus sevinçle almış karısını ve yukarı doğru yola koyulmuş. Gitmiş, gitmiş, artık gün ışığını görmeye başlamış hafiften ve şefkatle, sevgiyle dönmüş karısına bakmış ve tam o anda da sonsuza dek kaybetmiş O´nu´

Bu hikayeyi anlattıktan sonra çocuklarına nasihat edermiş generaller. ´Her kim yukarı giden yolu, ışığın, huzurun ve gerçeğin yolunu aramak isterse her zaman ileri baksın. Bunları aramak için geriye bakanlar, geçmişi, kaybolmuş arkadaşlıkları ve aşkları arayanlar, karanlığa gömülmeye mahkumdur´

Beşiktaş özellikle 100. yılının ardından kötü yönetilmesinin acısını sürekli geçmişe bakarak ‘unutmaya çalıştı’. Bu da işleri daha kötü yaptı. Zira ortadaki yanlışlıklar sürekli ‘Beşiktaşlı Duruşu’ dolu cümlelerin altına süpürüldü. Çözüm arayışı yerine edebiyat yapıldı. Takım-Taraftar ve Yönetim arasındaki bağlar zarar gördü.

Sanıyorum artık kardeşlerimiz de Metin-Ali-Feyyaz’ın cenk hikayelerinden fazlasını istiyordur. Kendimi bazen Hababam Sınıfı fizik hocası Paşa Nuri gibi hissediyorum. ‘Metin sağdan topu aldı mı uçardı, Zeki bir vururdu topu göremezdik güm güm güm’

Bu çocukların artık kendi Rızalarını, Sametlerini, Gökhanlarını yaşamaya hakları var. Necip, Cumali, Orhan, Erkan, Sezer, Ali Kuçik hatta Muhammet, Kubilay işte bu duruma aday. Beşiktaş´ın geleceği ve gelecekteki efsaneleri bu isimler. Ve, bu isimler karanlığa gömülmekten kurtarır Beşiktaş´ı.

Beşiktaş Yönetimi hazır doğru işler yapmaya başlamışken bu konuyu da listesine eklesin. Beşiktaş Felsefesi’ni devam ettirecek ve Beşiktaşlı Duruşu’na ‘yeniden’ doğru anlamını verecek yapı budur.

Bu sese kulak verilirse başka hikaye dinlemeye de gerek yoktur.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=1139
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...