9 Ağustos 2012 Perşembe

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-1


Düşünmek yarı bilmektir. “İki hata saflığın, sonrakiler suçun mahsulüdür” demiş Oliver Goldsmith. Türk Dil Kurumu da İrlandalı yazara katılmış, hatayı şu şekilde tanımlıyor; İstemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, kusur, yanılma, yanılgı.

Kavramların altının itinayla boşaltıldığı bir ülkede ‘hata’yı düşünürken / kullanırken de hata yaptığımızı düşünüyorum ben de. İçeriğinin dışında aklımıza getiriyoruz onu, işimize geldiği şekliyle; beceriksizliği ya da suçu örtbas etmek için. Onunla arabesk yılgınlıklara ironi katıyoruz: “En büyük hatam herkesi kendim gibi sanmamdı” eşittir; “Ben aslında çok doğruydum, onlar yanlıştı” Hata; kendimizi vaftiz ettirdiğimiz bir papaz.

Öyle değildir halbuki.

Hata; vicdan azabıdır,pişmanlıktır. En nihayetinde aklına geldiğinde utanmaktır…

Azap, pişmanlık, utanç kaç kez tekrarlanabilir?


Kıvılcımlar


Emrah Öner geçen hafta yazdığı yazıda hafızamı tazeledi. 1996 yılında İhsan Kalkavan, ATV’de Faik Çetiner’in programında şöyle dedi;

Şu an 4 büyük kulüp var diyorlar. Aslında bu 3 kulüptür. Bunu da 2’ye indirecekler. Beşiktaş’ı ya eleyecekler ya da kendi kendine elenmesini sağlayacaklar. Popülist düzen Beşiktaş’ı bitirecektir. Daha sonra da tek büyük bırakacaklar. Şu an buna daha karar veremediler. Ya Galatasaray olacak, ya Fenerbahçe.

İhsan Kalkavan bunu söylediğinde Beşiktaş son 10 şampiyonluğun 5’ini almış bir kulüptü. 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı, 1 Başbakanlık, 1 Atatürk Kupası ve 4 TSYD Kupasıyla dönemin en başarılı takımıydı. 

O sezon Türk Futbolu için büyük bir yenilik gerçekleşmiş ve havuz sistemine geçilmişti. İlk kez tüm kulüplerin maç yayınları topluca tek bir kanala, Cine 5’e, verilmişti. Türkiye 4 büyüklerin 7-9-13 ve 17. haftada birbirleri ile karşılaşmalarına aşina olmaya başladı. Fikstür gariplikleri aslında yıllar geçtikçe iyice belirginleşti. Matematik bilminin tesadüf kabul ettiği uzak ve sarp sınırlar, fikstür matematiğinin oyun alanı oldu. 1996’dan bu yana geçen 16 sezonda 15 kez Beşiktaş ligi deplasmanda bitirdi. “Ne var bunda” diyorsanız bir madeni parayı 16 kez havaya attığınızda 15 kez tura gelmesine şaşırmıyorsunuz demektir. Böyle bir sonucu 4167 kez denerseniz ancak 1 kez elde edersiniz. 

Türk futbolunda mevsim değişirken, Beşiktaş tribünün iklimi de Akdeniz’den uzaklaşıyordu. Bırakın spor kamuoyunu, mahalle erbabının dahi “efendi olur” diye nitelediği insanlar tabeladaki rakamları beğenmediğinde eskisi kadar ılıman tepkiler göstermemeye başladı. Takım henüz 1995’te şampiyonluk görmesine rağmen, tribünlerde bir fokurdama başlamıştı. Kaptan Rıza taraftar tepkilerinin artması nedeniyle futbolu bıraktı. Şifo Mehmet üzerinde keza aynı baskı oluştu, hatta neredeyse Bursaspor’a satılıyordu. Yıldız oyuncu Ertuğrul’a (stoper oynatıldığı dönemde) koro halinde küfredilmiş, Ayhan Akman’a antremanda düz koşu esnasında “travesti” yakıştırması yapılmış ve kavga çıkmıştı. Beşiktaş tarihinde belki ilk kez, tribün kendi oyuncularına karşı bu kadar yoğun, kaba ve sık protestolara başlamıştı. İlerleyen dönemlerde protestoların yönü başkan Süleyman Seba’ya dönecekti, öyle ki; O’na karşı yürüyüş tertiplenmiş, yaklaşık 1500 insan Akaretler’i o meşhur sloganı ile çınlatmıştı; “Tam 15 yıl oldu, senin süren doldu, yeter artık Seba, artık istifa”  

Protestoların tazyiği, Beşiktaş’ın haksızlığa uğradığı düşüncesinden fışkırıyordu. Beşiktaşlı sistematik olarak hakem hatalarının aleyhlerine denk geldiği konusunda hemfikirdi. Dümenini Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören, Fikret Orman gibi isimlerin tuttuğu muhalif / yenilikçi bir gemi demir almıştı bile. Genç işadamlarının yumuşak hatlı cümleleri, taraftarın keskin söylemleri ile aynı yüklemlerde birleşiyordu. Camia, Beşiktaş’ın futbol takımındaki başarısızlığının içinde hakem / federasyon hatalarının payı olduğuna inanmakta, Seba’yı bunun önüne geç(e)memekle, pasif kalmakla eleştirmekteydi. Ayrıca tüm başkanlar takımlarının maçlarına geliyordu. Beşiktaşlı da artık kafasını kaldırdığında fiyakalı bir oturuş, pahalı bir puro ve genç bir başkan görmek istiyordu. Sağlık sorunları ile maçlara gelemeyen yaşlı bir başkan camiayı yeni milenyuma nasıl taşıyabilirdi? Gerek tribünlerin, gerekse kongre üyelerinin baskılarına daha fazla tahammül edemeyen Süleyman Seba 2000 yılının mart ayındaki kongreye adaylığını koymayarak, Beşiktaş tarihinde hiç seçim kaybetmemiş başkan sıfatını yanına alıp, koltuğu bıraktı. O gün bizler başkanlığı bıraktığı için ağladığını düşünüyorduk, bugün Beşiktaş için ağlamış olduğunu artık biliyoruz. 

12 Eylül 2003 saat sabah 10 sularında, gündeme bir haber düştü. Yönetimin ağır toplarından Yıldırım Demirören ve (eniştesi) Kıvanç Oktay istifa ediyordu. Haberi okuduğumda kafamda beliren cümlelerin en az 10 milyon siyah-beyaz yankısı olduğuna eminim: “Başka zaman açıklayamazlar mıydı? Devre arasını, en azından şu maç sonrasını bekleyemezler miydi?”. O, “şu maç”; Şeref Bey’de oynanacak ilk Şampiyonlar Ligi maçıydı. Rakip Lazio’ydu. Daha 6 ay once UEFA Kupası çeyrek finalinde, kupa rüyalarını kontratak karabasanıyla boğan Lazio. Beşiktaş bir önceki sezonun şampiyon kadrosunu korumuş, üzerine Ahmed Hassan, Emre Aşık gibi tecrübeli ve kaliteli isimleri dahil etmişti. Ligde hiç mağlup olmamıştı. Yenilmez bir takım, büyük hedefler ve bir intikam maçı… 

Biz öpüşüp barışmalarını bekler ve umarken, haberden 2 gün sonra (maça 2 gün kala) Demirörenlerin aile dostu ve avukatı Levent Erdoğan da istifasını sundu. Ertesi gün menajer Sinan Engin: "Olaylar çok zamansız oldu. Böyle bir dönemde bırakırsam, bir daha kulübün önünden geçemem. Ayrıca Erdoğan Demirören de arayıp Beşiktaş’ın menfaatleri için görevde kalmamı istedi” diyerek görevde kaldı ve tarafını belli etti. Daha sonra “öyle bir dönemde bırakan” yöneticilerle çalışmaktan bir beis duymayacaktı. 

Bu kadar tantananın nedeni çim ihalesiydi.

Başkan Serdar Bilgili, Adnan Kefeli’nin ortağı olduğu şirkete, Akatlar ve Ümraniye’deki suni çim sahaların yapımı işini vermek için teklif getirdi. Tesislerden sorumlu yönetici Kıvanç Oktay ise, "İhale yapalım" diyerek karşı çıktı. Bilgili, geçen çarşamba da bu olayı yönetimde gündeme getirmiş, mimar Gürhan Ermiş’ten tesislerle ilgili dosyaları istemişti. Ermiş, Oktay yurtdışında olduğu için dosyaları veremeyeceğini söyledi. Buna çok sinirlenen Bilgili de Ermiş’i işten attı ve sahanın yapımını Kefeli’ye verdi. O esnada Cannes sahillerinin tadını çıkaran Kıvanç Oktay ise bu gelişmeler sonrasında, "Artık ben yokum" diyerek tatilden istifasını gönderdi. Ardından Yıldırım Demirören de Oktay ile birlikte hareket ettiğini açıkladı. Bunun üzerine olağanüstü toplanan yönetimden Levent Erdoğan da, "Onlarla birlikte geldim, birlikte giderim" diyerek yollarını ayırdı.


Maça 1 gün kala kimse maçı konuşmuyordu. Ömer Faruk Girgin (TJK Başkanı): “Geç bile kaldılar. Yönetimin en etkili iki isminin bu kadar dayanması bile mucize. Demirören aday olursa, kendisine tüm gücümüzle destek veririz.” Hasan Bozkurter (1965 Beşiktaşlılar Cemiyeti): “Bilgili, seçimi kazandığı insanları arkadan vurdu. Bana 25 trilyon aylık verseler, başkanın yanında bir saniye bile durmam”. Süleyman Eren (Büyük Birleşik Grup): “Başkan Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören olmasa kongreyi kazanamazdı. Ayrıca Kıvanç Oktay en çok para veren isim. Para da bulamazdı. Bu insanlara yapılan vefasızlık” diyordu.

Bir sonraki kongrenin sonucu artık belliydi. 2004 yılına girilirken Beşiktaş’ın bir sonraki döneminde olmayacağı kesin olan bir başkan ve seçileceği kesin olan bir muhalefet vardı. Beşiktaş ile ilgilenmek için kimsenin bir motivasyonu kalmamıştı. 

Muhalefetin gür sesi içinde, eski yönetici Hasan Gocay’ı  duyan ve dinleyen pek olmadı: “Birlikten kuvet doğar. Ancak Yıldırım Demirören geçmişte, arkadaşlarını yalnız bırakmıştı, şimdi kendisi yalnız kalacak. Herşey gelip geçici, Beşiktaş kalıcıdır.” Hasan Bey sonraki Beşiktaş yönetimlerinde yer almadı.

Bu arada Beşiktaş Lazio’ya 2-0 kaybetti. 

Yine de 500 milyon avroluk Chelsea’yi, 10 kişi kalmasına ragmen Londra’da 2-0 mağlup eden ve son maça kadar iddiasını sürdüren Beşiktaş, 93. dakikada sağ alt köşeden büyüyen karede gördüğümüz ve donakaldığımız pozisyonda tarihindeki ikinci vakay-ı ıska (ıska-ı Peruzzi de denir) sebebiyle UEFA Kupası’na düştü.

Ligin ikinci yarısına yönetimsel boşluk (daha doğrusu yokluk) ile giren Beşiktaş’a medya da sırtını dönmüştü. Ligin ilk yarısını değerlendiren Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu, Beşiktaş’ın bileğinin bükülmediğini, ligin heyecanının kaçtığını anlatıyor, Beşiktaş’ın durdurulması gerektiğinden bahsediyorlardı. Konuyu, mert ve korkusuz olarak nam salmış Erman Toroğlu açık bir biçimde noktalıyordu: “Artık lig izlenmiyor. Beşiktaş böyle giderse ekmeğimizden oluruz hocam”  

Cem Papila’nın Süper Lig serüveni 10 Ağustos 2002’de İstanbulspor-Adanaspor maçıyla başladı. 4 ay sonra orta hakem olarak atandığı ilk Beşiktaş maçı ilginçtir Samsunspor maçıydı. 15 Aralık 2002 tarihinde Beşiktaş, Şeref Bey’de Samsunspor’u 2 eski Samsunsporlu; Tümer Metin ve İlhan Mansız’ın attığı gollerle 2-0 mağlup etmişti. Bu tarihten sonra Cem Papila 4 büyüklerin tam 9 maçında görev aldı. 3’ü Beşiktaş maçı olan bu karşılaşmaların tamamında 4. hakemdi. 25 Ocak 2004’te 2 yıl aradan sonra ilk kez bir büyük takımın, yine Beşiktaş’ın, maçına orta hakem olarak atandı. 85 dakika sonra ülkenin (maalesef) en çok konuşulan hakemi oldu. Lucescu ilk kez istifa etmeyi düşündüğü açıkladı: “Bir takım hak ediyorsa sahada kazanmalı, dışarıda değil. Bu yaşananlardan sonra istifa etmeyi ve bu ülkeden gitmeyi bile düşünüyorum. Çünkü böyle bir ligde olmak çok zor” diye konuştu.” 8 puan önde ve en iyi futbolu oynayan takımın hocası olacakları görmüş ve şimdiden bezmişti.

Hukuk fakültesinde Şekip Mosturoğlu’nun sınıf arkadaşı olan Papila, o maça kadar tanınan, bilinen bir hakem değildi.  Sonra ani bir kararla hakemliği bıraktı ve TRT’de yorumculuğa başladı. Köşe yazarlığı yaptı. Programlarda şike ve futbol ahlakı üzerine konuşmalarıyla dikkat çekti. Hakem hataları üzerine otorite yorumlarda bulundu. Kendisinden 3. bir kişi olarak bahsetmesi “Cem Papila diyorsa doğrudur, Cem Papila burada oyuncuya göz açtırmaz” şeklindeki üslubuyla dikkat çekti. Ankara 7. Cadde’de avukatlık ofisi açtı. Şu an futbolla ilgilenmiyor.

Cem Papila kimdir derseniz, cevabım “bir Türkiye gerçeği” olduğudur.

2004’ü çok konuşmaya gerek yok. O dönem Beşiktaş’ın maçlarını 90 dakika izleyen herkes, ortada bir yanlışlık / tuhaflık olduğunu gördü, bildi. 2004’ün ikinci yarısındaki Beşiktaş maçlarının hakem puanlarının ortalaması futbol tarihimizin halen en kötü hakem ortalamasıdır.  Ancak bunun üzerinde çok durulmadı. Tıpkı Avrupa’da en çok maç yöneten FIFA kokartlı eski hakem İhsan Türe’nin Milliyet gazetesine verdiği röportajda “1992-93 sezonunda hakem camiası Beşiktaş’ı geri çekmiştir. O sezon verdikleri kararlarla Beşiktaş’ın şampiyonluğunu elinden almışlardır” açıklaması gibi, Malatyasporlu oyuncuların 1987’de aldığı teşvik primini Star TV’de itiraf etmeleri gibi, 2003-2004 sezonu da futbol tarihimizin karanlık dehlizlerinde kayboldu ve unutulmaya bırakıldı. Aziz Yıldırım “Son 20 sene, 30 sene incelensin, kim ak, kim kara ortaya çıksın” diyor ya; bunu gönülden desteklemeyen tek bir Beşiktaşlı tanımıyorum.    

Beşiktaş öyle ince de değil kalın kalın doğranırken, ne yönetimden, ne tribünlerden 4 yıl once olduğu gibi etkili bir birlik beraberlik mesajı verildi, ne ses getiren bir protesto yapıldı ne de gelişmeyi durduracak bir adım atıldı. Medya zaten çoktan Beşiktaş’ı yeniden 3. sayfaya göndermişti. Yönetim standby konumunda, muhalefet iktidar rüyasında, medya körebe oynamakta, tribün grupları yer kavgasında… Mecazi değil, gerçek anlamıyla takım kimsenin umrunda değildi.  

İlk yarıyı namağlup bitiren, 2. yarıda ise tam 8 yenilgi birden alan siyah-beyazlılar, böylece lig tarihinde iki devre arasında en büyük düşüşü gerçekleştiren şampiyon adayı takım olarak kayıtlara geçti. 

Kimsenin ekmeğinden olmamasının diyeti; Beşiktaş’ın şampiyonluğu ve o harika takımın dağılmasıydı. Sistem, gölgesini satamadığı her ağacı keser. 

Ceausescu Romanya’sını arkasına bakmadan terkedip Avrupa Şampiyonu yapacak başka bir takım bulan Lucescu yıllar sonra hala o sezona isyan ediyordu:  
"Özellikle kariyerinin sonuna gelmiş oyuncularım resmen bana ve takıma ihanet ettiler. Başta Zago, Cordoba ve Ronaldo olmak üzere yabancılar iyice kenara çekildiler. Ama yöneticilere söylemiştim. Onlara kariyerinin sonuna gelmiş, para için oynayan futbolcuların, her şeyi deneyebileceğini anlatmıştım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi onların parasını vermedi. Onlara yol açtı. Boşluk bıraktı. Konya maçından sonra Cordoba'yı kenara çekip 'maç sattın mı?' diye sordular... Geriye dönüp baktığımda, şüphelerimin yerine oturduğunu görüyorum. Şimdi kendime kızıyorum. Çünkü o zaman kötü adam ben olmuştum. Türkiye'deki sisteme karşı mücadele etmek çok zor."

12 Eylül 2003’te başlayan süreç, istifalar, küfürler, mafya ilişkileri ve yasa dışı alınan vizelerle perdesini kapatıyordu. Artık sahneye hikayenin başrol oyuncusu çıkıyordu. 

Yakup Sabri İNANKUR


7 yorum:

  1. Mükemmel bir özet, ellerine sağlık. En vurucu cümle şu sanırım 'O gün bizler başkanlığı bıraktığı için ağladığını düşünüyorduk, bugün Beşiktaş için ağlamış olduğunu artık biliyoruz.'

    YanıtlaSil
  2. tez zamanda 2. bolumun ve diger bolumlerininde gelmesi dilegiyle... Umarim sonu tatli biter bu filmin, yoksa...

    YanıtlaSil
  3. @Server
    Son 15 senede vurulduk. Biz hem madden hem manen vurgun yerken, bazıları da vurgun vurdu. O gün anlayamamıştık hiçbirimiz, bugün eminiz artık. Maalesef.

    @The Eagle Abroad
    4. ve son bölümde “son” ile ilgili düşüncelerimi yazacağım. Maalesef gönlüm ne kadar tatlı istese de, aklım o kadar acı gösteriyor. Beşiktaş varsa umut da vardır, biliyorum ancak sorun da bu zaten: Ortada bir Beşiktaş kalmıyor.

    YanıtlaSil
  4. 12 Eylül 2003 yerine 2004 olmasi gerekmez mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @BC

      12 Eylül 2004'te başkan Yıldırım Demirören'di. Asbaşkan Demirören eniştesi Kıvanç Oktay ile 12 Eylül 2003'te istifasını sundu. O sezonun sonunda, 24 Nisan 2004'te Serdar Bilgili istifa etti.

      Sil
  5. http://www.uzmantv.com/sizofreni-hastaliginin-belirtileri-nelerdir

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şizofreni tedavi edilebilir ancak aptallığın tedavisi yok. Linki de yok. Çoğu zaman adı da yok.
      Kıymetli zamanınız için teşekkür ederim.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...