26 Ocak 2012 Perşembe
Kralın Dönüşü
18 Ağustos 2011 Perşembe
Madrid, Nuri'ye Hasret

Özlü söz kirliliğinin yaşandığı Twitter ve facebooktan bir “alıntı” yaparak başlayalım el clasico yazımıza.
“Mutlu olmak için beklemek, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemek gibi.”
Barselona’nın akıcı futbolu, karşısında beklediğimiz nehir gibi. Bize düşen izlemek ve mutlu olmak. 35 yıllık bir debiden çılgınca boşalan bir enerji. Önüne çıkan herşeyi boğuyor ya da sürüklüyor. Durdurmak imkansız. Seyri güzel.
Mourinho bu nehri set çekerek durdurmaya çalıştı. Koca koca kayalar koydu. Fakat kayayla suyun mücadelesini su kazandı tabii. Nehri değiştiremeyeceği aşikâr olan Mourinho da kendini değiştirmeye gitti.
İyi de yaptı.
Barselona felsefesi üzerine Türkçe’deki tüm övgü sözcüklerinden kokteyl yaptık. Gelin bu sefer biraz değişen Mourinho ve Real Madrid’i üzerine konuşalım.
Futbol ulemâlarıma göre çingene, onlar kadar futbolu bilmeyen bizlere göre büyük usta, Lucescu geçtiğimiz sezon Barselona eşlemesinden sonra şu yorumu yapmıştı “Barça’yı savunma yaparak yenemezsiniz”
Çingene ile Büyük usta arasındaki fark da bu açıklamanın fiilinde kendini belli ediyor. Durduramazsınız değil, yenemezsiniz diyor. Kafasında yenmek var.
Biz dönelim Real’e.
Dünyanın en iyi teknik direktör(lerinden birisi) ünvanına sahip olan birinin de Lucescu düşüncesinden uzak olması beklenemezdi. Mourinho’nun, Galacticos’a (alıştığımız) yıldız alımları yerine, en fazla kayaç bir gezegen tadında transferler yapmasının altındaki neden, Barselona’yı yenmekti.
Geçtiğimiz sezon başında Mesut Özil’e kıvrılan burunlar, bu sezon Nuri Şahin’e, daha şiddetli olarak Hamit Altıntop’a kıvrıldı. Halbuki yeni Madrid için en reel transferleri yaptı Mourinho.
Dün akşam ikinci yarıya Khedira yerine Marcelo değişikliğiyle başlaması bizim çocuklara olan açlığını gösterdi. Mou, orta sahada Servet Çetin’in hallicesinden daha fazlasını istiyor. Hem top kessin, hem top yapsın. Savunmada kaplan, hücumda beyefendi olsun. Orjinal fabrika çıkışı sol bek olan Coentrao’nun Xabi Alonso’nun partneri olmasının altındaki mantık buydu. Coentrao bileklerine hakim, dikine oynayan, kademe anlayışı olan bir oyuncu olarak, güçlü fizik-yan pas futbolunun önde gelen temsilcilerinden Khedira’nın kulübede maçı tamamlamasına neden oldu.
Mourinho’nun istediği, kazanılan topun 3 saniye sonra gol pozisyonunda olması. Hücum hattı bu düşünce için ideal. Taktiğin tetik düşüncesi, rakip savunmayı en zayıf ve boş halinde yakalayıp, Ronaldo’ya, Di Maria’ya, Benzema’ya kalan geniş alanlara, derin paslar atmak. Bunu Khedira ile yapamazsınız. Hatta Xabi Alonso bile bu konuda yavaş kalabiliyor.
Orada Nuri oynayacak. Şu an için dünyada “Real Madrid’in alabileceği” en iyi oyuncu idi o. İddialı bir tanım mı? Sayıların dürüstlüğüne sığınalım dilerseniz.
Önce TIPS metodunu anlamamız gerekir. TIPS yani Technique(Teknik) - Insight(Kavrama) – Personality(Kişilik) – Speed(Hız). Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin yeni transfer parametreleri. TIPS testini geçmeden dev formaları giymek pek mümkün değil. Bizdeki “çok gol/asist, al sana 8 milyon avro” mantığına ters! 6 gol/8 asist oynayan Nuri’nin transferi bu nedenle “ilginç” geliyor bize. Örneğin Nuri’nin geçtiğimiz sezon 1,803 pas ile Bundesliga’da 3. sırada olmasına karşın takımının toplam paslarının 14.9%’unu atarak Cesc Fabregas ile aynı yüzdeyi yakalamış olmasını pek bilmeyiz. 1803 pasın 1367’sini olumlu kullanmış Şahin. Mevkiisindeki meslektaşlarına göre biraz düşük. Ancak burada başka bir parametre devreye giriyor.
ARKAYA, YANA DEĞİL, İLERİ!
Nuri Şahin, paslarının %15’ini geriye, %21’ini yana oynamış. Bu da, Nuri’nin ayağına topu aldığı 100 defanın, 64’ünü ileri –ve olumlu- oynadığını anlatıyor. Bu rakam Mourinho’yu aşık etmediyse, şu etmiştir; Nuri’nin rakip sahadaki olumlu pas oranı %85.6! Nuri’yi mevkidaşlarından ayıran parametre bu oldu.
Sayılara boğmayacağım sizi daha fazla, son bir özelik verip çekileceğim. Büyük kulüplerin üzerinde durdukları bir diğer parametre ise Key pass (anahtar pas) kavramı. Bu, asist olmayan, ancak gol pozisyonuna sokan paslar için yapılmış bir tanım. Kısaca forvetiniz Nobre, Güiza terkse, bu orta sahanızın virtiözünün suçu değil.
Şimdi sıkı durun, Nuri Şahin Key pass sıralamasında Avrupa’da maç başına 3,61 ortalamayla geçtiğimiz sezon ilk sıradaydı.
Xavi değil, Fabregas değil, Nuri.
3. sıradaki isim kimdi dersiniz?
3.35 ortalama ile Mesut Özil.
Sanırım Mourinho’nun beyninde neler döndüğünü biraz daha iyi görüyoruz. Nuri Şahin, yeni Real Madrid’in kilit ismi olacak.
MESSİ GERÇEK HAYATIN MAXIM TSIGALKOSU
CM / FM fanları için Maxim Tsigalko’ya efsane demek hakaret sayılabilir. Sezonu 60 golle bitiren, Şampiyonlar Ligi finalinde 5 gol atan bir (Ronaldo’dan özür dilerim) (yani gerçek Ronaldo’dan) fenomendir.
Messi de gerçek hayatın Maxim Tsigalko’su. Oyun hilesi. “Normal değil” demek anlatamıyor. “Organik” demek bile yetersiz kalıyor.
El Clasico festivallerinden zaferle çıkan Barça için çıkan 2 sonuç var. İlki Barselona’nın henüz hazır olmadığı ve alıştığımız boyuta geçmesi için zamana ihtiyacı olduğu.
İkincisi ve en önemlisi ise istediği zaman gol atabildiği. İhtiyaç halinde camı kırıp Messi markalı gol balyozunu kullanıyorlar.
Yakup Sabri İNANKUR
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Somali, Madrid, Meteor Yağmuru

İnsanın doğduğu yerdir Afrika. İlk evi.
Bu yüzden de ilk terkettiği yerdir.
Doğduğu değil; doyduğu toprakları memleket yapmış insan doymayanları geride bırakarak. Doydukça güçlenmiş, güçlendikçe acıkmış. Hortumunu anavatanın damarlarına atmış, emdikçe doymuş, doydukça güçlenmiş. Emdiği sütün çiğliğinden olsa gerek rengi de açılınca, kendini farklı görmüş, üstün görmüş. Halbuki üstte olmasının sebebi, vicdanının olması gerektiği yerde; kalbinde değil, ayaklarının altında olmasıymış. Şimarık, sorumsuz, uyumsuz, ruhsuz bir evlat olarak baba ocağını sömürmekten yorulmamış.
Somali’de 3.7 milyon insan açlık krizinde, 3.2 milyon insan acil hayat kurtarma desteğine muhtaç.
Sonra diyorlar ki bana; “Futbolun içinde şike, şaibe ne ararsan var. Her türlü dalavere dönüyor. Soğumadın mı? Nasıl zevk alabiliyorsun? Takip etmekten vazgeçmeyecek misin?”
Doğru.
Futbol kokuşmuş, adaletsizlikle dolu, hatta sahte.
Ama hayatın kendisinden daha fazla değil.
Daha adaletsiz, daha kokuşmuş, daha yavşak, daha ikiyüzlü bir hayatın içindeyiz. Buna rağmen vazgeçmiyoruz. Yaşamaya, tutunmaya devam ediyoruz. Keyif almaya çalışıyoruz.
Bu yüzden, hergün içimizde biriktirdiklerimizi Mesut Özil hakeme kustuğunda sırıtıyoruz.
Kendimizi kaybolmuş hissetiğimiz anlarda doğru zamanda, doğru yerde, doğru hareketi yapan Villa bize umut veriyor.
Herşey yanlışken, denemelerimiz sonuç vermezken, bir türlü olamıyorken, Messi’yi görüyoruz, mucizelere inanıyoruz.
Efendi olmayı, kaybeden olmakla eşitlemek için elinden geleni yapan sistemin içinde Xabi Alonso’nun ellerini havada, gülümsemesini yüzünde görünce aslında kazanan olduğumuzu hatırlıyoruz.
Hayatın yaşamaya değer olduğunu farkediyoruz.
*****
Maç bittiğinde 3 gündür olduğu gibi, çıktım balkona ellerimi başımın arkasına yastık yaptım. Perseid meteor yağmurları şiddetini kaybetmiş çiseliyordu. 1 saatte 3 ya da 4 meteor. Dünyaya aşık olmalıydı bu meteorlar. O kadar uzaktan koşa koşa geliyorlar, kavuşunca da yanıp tükeniyorlardı. Somali’dekiler de görüyordu bunu, Madrid’dekiler de...
Onların ölümlerini dileklerimle onurlandırdım. Ülkeme, Afrika’ya, kendime, aileme, Beşiktaş’a, arkadaşlarıma yetecek kadar dilek düştü. Uykuya dalarken aklımda ne açlık, ne adaletsizlik, ne kötülük vardı.
Önümüzdeki hafta Cam Nou’daki rövanş ne keyifli olacaktı!
Yakup Sabri İNANKUR
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Messi Ve Diğerleri

Günümüzde milyonların kaderini değiştiren şifreler, futbolumuzun kaderine bundan 22 yıl önce müdahale etmişti. Sert bir müdahaleydi. Canımızı bayağı acıttı. Maç seyredememenin nasıl bir duygu olduğu öğrendik. Sevdiğimiz renklerin peşinde olmak için, kahvehanelerde sigara sarısı bıyıklı amcaların dumanlarını ciğerlerimize, küfürlerini sinemize çektik.
Büyüdük, iş-güç sahibi olduk. Dekoderlere bütçe ayırabilir olduk. Bu sefer de lig için ayrı, kupa için ayrı, Avrupa’dan futbol için ayrı, Şampiyonlar Ligi için ayrı para istemeye başladılar. Böyle bir tempoyu Türkiye’deki cüzdanların %85’inin kaldıramayacağını söylemek için, ekonomist kimliğini masaya koymama gerek yok. Birçok futbolsever El Clasico’nun sonucunu papatya fallarında aradı.
Aşırı dozun zararlı olmadığı ve zevk verdiği ender olaylardan biridir Barcelona-Real Madrid maçları. Hani yarın yine olsun, aynı heyecanla televizyonun başına geçer ya da küfrede küfrede link ararım. Yine Mourinho’nun Barcelona’yı kitleyeceği düşüncesiyle izler, yine “bu nasıl el clasico, sıkıcı” der, maçın ortalarına doğru dünya futbolcular cemiyetini “Messi ve diğerleri” diye ikiye ayırır, hemen ardından Cristiano Ronaldo’nun büyük maçların kayıp topçusu olduğuna kanaat getiririm. Sanırım gelecek itirazlar da bu son kanaate gelir.
2004 Avrupa Şampiyonası Finalinde yoktu. Her çalım denemesi ayağına, her şut denemesi reklam panosuna dolandı. “Daha çok genç” dedik.
2006 Dünya Kupası’nı İran’a attığı 1 penaltı golü, vasatın üzerine çıkamayan performansı ve yarı finalde, taraftarların ıslıklarıyla tamamladı. “Yorgundu” dedik
2009’da Şampiyonlar finalinde 10. dakikada Eto’o golü attığında tüm kameralar O’na döndü. Elleri ve yüz ifadesi arkadaşlarına “sakin olun sorun yok” mimikleri dağıttı. Karizmatik bir görüntüydü. Ağır çekimde daha etkileyiciydi. Maç içinde 2 şut atabildi, oyunun genelinde berbat oynadı. Messi kafayla 2. golü attığında sorunu olmayan taraf Barcelona’ydı.
2010 Dünya Kupası’nı bacağını açıp elli metreden kaleye vurmakla geçirdi.
Çok büyük yetenek, çok büyük oyuncu. Senede 30-40 gol atıyor. Çok maçı tek başına çeviriyor. Zaten benim eleştirim Santander, Getafe karşısındaki şiirsel performanslarına değil, yeteneği ve oyunculuğu klasındaki tüm maçlardaki etkisizliğine. Büyük maçların, hedef maçların, hiçbirinde bekleneni veremedi. Belki de “birşeyler yapmam şart” psikolojisinin altında ezildi, (sonuçta) beklentilerin altında kaldı.
CR7’den her umudumu kestiğim finalde, O’nu hayallerimde Q7 ile değiştiririm. Düşünmeden edemiyorum; Quaresma 20 yaşındayken Sir Alex Usta’nın kanatları altında tamamlasaydı kuluçkasını, şimdi nerede olurdu? Eminim beyaz formasıyla Bernabeu’nun Prensi olurdu. Dün geceki de dahil, CR7’nin tüm kaçırdığı finallerin de prensi olurdu aynı zamanda...
Barcelona zaten bildiğimiz gibi eksiği yok Iniesta’sı var. Bu çok büyük bir artı, zira Iniesta, Messi’den sonra takımını en iyi öne taşıyan oyuncu. O’nun yokluğunda Barça orta sahası, orta sahada daha fazla “oyalanıyor” (tamam sıkıcı demeyeceğim). Puyol futbolsever kimliğimin aşık olduğu isimlerden biri. Yürekli oyunu ve nesli tükenen bayrak adamlardan olması O’nu romantik bir portre içine koyuyor. Gecenin romantizminin de Kaptan’a gelmesi bu açıdan tesadüf değil. Görev yaptığı sol bek mevkiinin asıl sahibi Abidal, ameliyat masasından mucizevi bir şekilde ve tümörsüz kalkmıştı. Oyuncu değişikliği tabelasında kendi numarasını gördüğünde neredeyse ağlayacaktı. Yerini Abidal’e bıraktığında takımı çoktan finale çıkmıştı ve –emanet- görevini yerine getirmenin rahatlığı vardı üzerinde. Büyük olasılıkla da 25 gün sonra en büyük kupayı kaldıran eller O’nun olacak.
Yakup Sabri İNANKUR
21 Nisan 2011 Perşembe
Beyaz Gece
Gökteki 3 elma, düşmek için, bizim gibi televizyon karşısına kurulmuş bu masalsı geceyi bekliyordu.
Ekrem Dağ’ı sağ bekte görmek Beşiktaşlı bünyelerin gerekli adrenalin ihtiyacını daha maç başlamadan karşılamaya yetti. Buna 5. dakikada gelen Gaziantepspor golünü de ekleyin. Bir anda Beşiktaş üzerinde Neuchatel Xamax hayaleti gezinmeye başladı. O hayaleti öldüren yine bir ölü top oldu. Artık Beşiktaş Taraftarı, Atletico Madrid taraftarından kalan yadigâr slogana sahip çıkabilir; “Simao ile ölü toplar, asla ölü değildir”. Kariyerinde hiç penaltı kaçırmamış, frikikleri de penaltı ayarında kullanan Portekizli’nin, sözlük tanımı için güzel slogan.

“El Clasico” gibi havalı bir ismi yok Tottenham-Arsenal maçının. Futbol otoriteleri dahiyane olmayan bir tanımla “Kuzey Londra Derbisi” diyip geçiyor. Bununla birlikte, adı küçük ama işlevi büyük bir derbi. Bol gol var, kora kor bir mücadele var, efsane geri dönüşler var, direkler var, çizgiden çıkanlar var, kan var, gözyaşı var. Dün gece de 3-3 biten harika bir maç vardı. İngilizler Dünya Derbisi olarak adlandırmasa da Tottenham-Arsenal maçları, 90ların sonundaki Newcastle-Liverpool maçları gibi kült olma yolunda tam gaz gidiyor.

Gecenin karanlığı Atlas Okyanusunu örterken, dünyanın beklediği esas oyun, güneşin Avrupa’yı en son terkettiği topraklarda sahne alıyordu.
El Clasico’ların bu kadar ilgi çekmesinin sebebi; dünyanın en pahalı takımlarının, dünyanın en iyi 2 oyuncusunun, dünyanın en iyi savunma oyuncularının, dünyanın en iyi 7 numaralarının, dünyanın en iyi sağbeklerinin, dünyanın en iyi 10 numarasının, dünyanın en iyi kalecisinin, dünyanın en iyi teknik direktörlerinin…(tamam burada bir nefes alalım, ve şimdi devam edelim) kısaca salt “dünyanın en” kapsamındaki herşeyin karşılaş(tırıl)masıyla açıklanamaz. Bu kıyaslar işin cilası aslında. Reklam ve pazarlama dehalarının boyadığı resimler.
Herkesin temelde içten içe merak ettiği konu, sistem ile paranın en büyük ölçekte çatışmasında galibinin kim olacağı.
Yıldızları yaratan mı, onları satın alan mı?

Aslında bu maç, ısınma turu olan 3 gün önceki maçın son 20 dakikasının devamıydı. Real Madrid’in arzulu istekli, yardımlaşmaya dayalı savunma yapısı ve en önemlisi “Barcelona’yı yenebileceğine inanması” ilk yarıdaki Madrid modlu oyunun şifresiydi. İkinci yarıda bu tempo doğal olarak düşünce, Barcelona standart oyununu oynamaya başladı. Bu noktadan sonra Mourinho’nun neden dünyanın en çok para kazanan teknik direktörü olduğunu bir kez daha gördük. Zaten Pepe’nin, ısrarla Pinto ile burun buruna gelmesi, Barcelona’nın doğru düzgün pozisyona girememesi ilk dikkatimizi çekenlerdi. Ancak maçın içinde Real Madrid, hücum presten, kanat futboluna, alan savunmasından, kontraatağa kadar futbolun içindeki tüm taktiksel varyasyonlara o kadar kolay ve akıcı geçiş yaptı ki, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı okuduğunu söyleyen Mourinho’nun “Manevra” başlığının altında epey saatler geçirdiği düşündüm. İleride bir gün “Futbolda Yönetme Sanatı” diye bir kitap yazılırsa, içinde Mourinho ismiyle özel bir başlık olmalı. Sadece 1 senede birçok büyük egoyla dolu yeni bir takımı bu kadar işleyen bir hale getirmek, büyük bir ustanın eseri olabilir ancak. Sığ bir yaklaşımla “çok defans oynatıyor, bozuyor” diye kesip atmak, futbola ihanettir.
Özellikle son 3-4 yıldır, Barcelona’nın ritmik paslarıyla hipnotize olan milyonlarca futbolsever, “güzel futbol” tanımının karşısına iki nokta koyup Barcelona yazdı.
Halbuki “güzel futbol” milyonlarca pas yapmak değildir, sadece...
Değişikliktir, farklı taktiksel varyasyonlar uygulayabilmektir, savunma oyuncusunun bile ofsaytlara düşebilmesidir, ortadır, kafadır, şut atmaktır, 117. dakikada dahi yara yara, amansız dribling yapabilmektir, alan savunması uygulamaktır, markajdır, tırnakla golü çıkarmaktır, fiziksel çarpışmadır, daha güçlü bir rakip karşısında, yüreğini koyarak 120 dakika savaşmaktır...
Bizim futbolu sevmemizin nedeni, futbolun bütün bunları kapsamasındandır. Uygulamaları güzel olursa, futbol da güzel olur.
Ve daha güzel futbol, dünyanın en iyi takımını yenip kupayı kazanmaktır.
Ama en güzel futbol, 5-0 kazandığında da, kupayı kaybettiğinde de rakibi rencide edici söylemlerden uzak durarak, O’nun büyüklüğünü ve saygınlığını hakkıyla teslim etmektir.
Müthiş bir geceydi.
3 beraberlik vardı. Ama gökteki 3 elma, beyaz prenslerin kısmeti oldu.
17 Nisan 2011 Pazar
Raund 1: Isınma Turları

Daha önce de yazmıştım, patent bende olduğu için kullanmamda mahsur yok. Şu ömr-ü hayatımda 1400-1500 maç izlemişimdir. Allah fil hafızası vermiş, çoğunu da gol dakikalarına kadar hatırlarım; gördüğüm en rezil maç ne İngiltere-Türkiye, ne Sigma Olomouc-Fenerbahçe, ne de Liverpool-Beşiktaş maçıydı. Gördüğüm en rezil maç Barcelona’nın Real Madrid’i 5-0 yendiği maçtı. Skor olarak daha kötülerini gördüm. Ancak ben bir takımın, diğerini bu kadar ezdiği, futbol olarak aşağıladığı ve bunu başlangıç düdüğünden bitiş düdüğüne kadar yaptığı başka bir maç bilmiyorum.
O maçın rezillik (ya da durduğunuz tarafa göre vezirlik, hatta padişahlık) kategorisinde açık ara 1 numara olmasının sebebi, Mourinho’nun 10 da 1 oranında erkeklik yapmasıydı. Maça “standart” olarak Alonso ve Khedira ikilisiyle başlayan Madrid orta sahası, Xavİniesta karşısında helva gibi dağılmış, Mesut’a top gitmediği için Real Madrid atakları başlayamamıştı bile. Halbuki aynı Mourinho’nun, 1 sene önce Inter kravatıyla Nou Camp tribünlerine “gider” yapmasının sebebi Cambiasso’lu, Motta’lı, Zanetti’li çeik zırhlı duvardı.

Barcelona evde, deplasmanda, halı sahada, sokakta, okul bahçesinde, futbol oynanabilecek her yerde aynı sistem, aynı soğukkanlılık ve aynı düşünce yapısıyla oynuyor. 30 senelik bir projenin en marjinal, en pahalı ve en cilalı ürünü olmanın güvenini soluyorlar. Şu an dünyanın en iyi takımı olduğu zaten tartışma konusu bile değil. Tarihin en iyi takımı olup olmadığını, sezon sonundaki kupaların belirleyeceğini söylüyor otoriteler.
Bu (mentalitede bir) takımı, büyük üstad Lucescu’nun dediği gibi “defans yaparak durduramazsınız”. Kalbine saldırmak zorundasınız ve bunu 90 dakika yapmanız şart. Nou Camp’taki hatasını acıyla ödeyen Mourinho, olabilecek en doğru şekilde Pepe-Khedira-Alonso üçlüsüyle başladı. Top Barcelona’da iken orta sahada 5 beyazlı, 20 metre arkasında 4 beyazlı, sıralı asker disipliniyle birbirlerine 5’er metre uzaklıkta pozisyon aldılar. Amaç Barça orta sahasını boğmak ve boş alan bırakmamaktı. Bu durum ilk 15 dakika Barcelona’nın alışık olmadığımız, -hatta bizi rahatsız edecek kadar- pas hatası yapmasına neden oldu. Tabii Messi’yi durdurmak için disiplinli askerler yeterli olmuyor, sırtından tüfekle vurmak belki bir çare…
Şu ana kadar Real Madrid odaklı bir yazı olması gayet normal. İçinde bulunduğumuz dönemde tüm El Clasico yorumları “Madrid nasıl oynamalı” üzerine olacaktır. Barcelona’nın sistemi rakibe, sahaya göre değişmiyor. Boşa kaç pas al pas ver, boşa kaç pas al pas ver, boşa kaç pas al gol at!
Ufak bir paragraf Mesut Özil için açıyorum. Gerçi Mesut büyük bir paragraf, hatta başlı başına bir yazı hakediyor. 10 kişi kalmış koskoca Real Madrid, koskoca Barcelona önünde Mesut oyuna girdikten sonra maçı çevirebilecek ruh ve oyuna sahip oluyorsa, “Mesut Özil, Zidane olacak yorumumuz” çok da küstahça olmaz sanırım.

Jose Mourinho Real Madrid ile anlaştıktan sonra, Başkan Florentino Perez ile müzeyi gezerken Şampiyonlar Ligi Kupaları’nın önüne gelirler, birkaç dakika bakarlar. Sessizliği bozan başkan olur;
-Bunun yenisini çok özledik.
Mourinho tarzı cevap gelir;
-Ben de…Hem de birkaç gün önce kazanmış olmama rağmen.
Real Madrid’in bu sezon en önemli amacı bu sohbette yatıyor. Barcelona ise futbol tarihin gelmiş geçmiş en iyi takımı ünvanı için bu kupanın şart olduğunu biliyor.
Bu rekabetin keyfi de, bizlere kalıyor…




