3 Temmuz 2012 Salı
Berlin Duvarı
10 Nisan 2012 Salı
Komutan Guardiola’nın Mücadelesi
11 Ekim 2011 Salı
Carles Puyol Röportajı, Bölüm 1
14 Eylül 2011 Çarşamba
İkili Yoksa, İki Gol Şans Değil
Uzun dönemde stopersiz futbola geçeceğimizden eminim. Barcelona’da ise bugün Mascherano-Busquets (MB) ile, Puyol-Pique(PP)’den daha fazla topa sahip olunacağı düşüncesi teoride harika fikir gözükse de pratikte tersi ortaya çıkıyor.
Yakup Sabri İNANKUR
18 Ağustos 2011 Perşembe
Madrid, Nuri'ye Hasret

Özlü söz kirliliğinin yaşandığı Twitter ve facebooktan bir “alıntı” yaparak başlayalım el clasico yazımıza.
“Mutlu olmak için beklemek, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemek gibi.”
Barselona’nın akıcı futbolu, karşısında beklediğimiz nehir gibi. Bize düşen izlemek ve mutlu olmak. 35 yıllık bir debiden çılgınca boşalan bir enerji. Önüne çıkan herşeyi boğuyor ya da sürüklüyor. Durdurmak imkansız. Seyri güzel.
Mourinho bu nehri set çekerek durdurmaya çalıştı. Koca koca kayalar koydu. Fakat kayayla suyun mücadelesini su kazandı tabii. Nehri değiştiremeyeceği aşikâr olan Mourinho da kendini değiştirmeye gitti.
İyi de yaptı.
Barselona felsefesi üzerine Türkçe’deki tüm övgü sözcüklerinden kokteyl yaptık. Gelin bu sefer biraz değişen Mourinho ve Real Madrid’i üzerine konuşalım.
Futbol ulemâlarıma göre çingene, onlar kadar futbolu bilmeyen bizlere göre büyük usta, Lucescu geçtiğimiz sezon Barselona eşlemesinden sonra şu yorumu yapmıştı “Barça’yı savunma yaparak yenemezsiniz”
Çingene ile Büyük usta arasındaki fark da bu açıklamanın fiilinde kendini belli ediyor. Durduramazsınız değil, yenemezsiniz diyor. Kafasında yenmek var.
Biz dönelim Real’e.
Dünyanın en iyi teknik direktör(lerinden birisi) ünvanına sahip olan birinin de Lucescu düşüncesinden uzak olması beklenemezdi. Mourinho’nun, Galacticos’a (alıştığımız) yıldız alımları yerine, en fazla kayaç bir gezegen tadında transferler yapmasının altındaki neden, Barselona’yı yenmekti.
Geçtiğimiz sezon başında Mesut Özil’e kıvrılan burunlar, bu sezon Nuri Şahin’e, daha şiddetli olarak Hamit Altıntop’a kıvrıldı. Halbuki yeni Madrid için en reel transferleri yaptı Mourinho.
Dün akşam ikinci yarıya Khedira yerine Marcelo değişikliğiyle başlaması bizim çocuklara olan açlığını gösterdi. Mou, orta sahada Servet Çetin’in hallicesinden daha fazlasını istiyor. Hem top kessin, hem top yapsın. Savunmada kaplan, hücumda beyefendi olsun. Orjinal fabrika çıkışı sol bek olan Coentrao’nun Xabi Alonso’nun partneri olmasının altındaki mantık buydu. Coentrao bileklerine hakim, dikine oynayan, kademe anlayışı olan bir oyuncu olarak, güçlü fizik-yan pas futbolunun önde gelen temsilcilerinden Khedira’nın kulübede maçı tamamlamasına neden oldu.
Mourinho’nun istediği, kazanılan topun 3 saniye sonra gol pozisyonunda olması. Hücum hattı bu düşünce için ideal. Taktiğin tetik düşüncesi, rakip savunmayı en zayıf ve boş halinde yakalayıp, Ronaldo’ya, Di Maria’ya, Benzema’ya kalan geniş alanlara, derin paslar atmak. Bunu Khedira ile yapamazsınız. Hatta Xabi Alonso bile bu konuda yavaş kalabiliyor.
Orada Nuri oynayacak. Şu an için dünyada “Real Madrid’in alabileceği” en iyi oyuncu idi o. İddialı bir tanım mı? Sayıların dürüstlüğüne sığınalım dilerseniz.
Önce TIPS metodunu anlamamız gerekir. TIPS yani Technique(Teknik) - Insight(Kavrama) – Personality(Kişilik) – Speed(Hız). Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin yeni transfer parametreleri. TIPS testini geçmeden dev formaları giymek pek mümkün değil. Bizdeki “çok gol/asist, al sana 8 milyon avro” mantığına ters! 6 gol/8 asist oynayan Nuri’nin transferi bu nedenle “ilginç” geliyor bize. Örneğin Nuri’nin geçtiğimiz sezon 1,803 pas ile Bundesliga’da 3. sırada olmasına karşın takımının toplam paslarının 14.9%’unu atarak Cesc Fabregas ile aynı yüzdeyi yakalamış olmasını pek bilmeyiz. 1803 pasın 1367’sini olumlu kullanmış Şahin. Mevkiisindeki meslektaşlarına göre biraz düşük. Ancak burada başka bir parametre devreye giriyor.
ARKAYA, YANA DEĞİL, İLERİ!
Nuri Şahin, paslarının %15’ini geriye, %21’ini yana oynamış. Bu da, Nuri’nin ayağına topu aldığı 100 defanın, 64’ünü ileri –ve olumlu- oynadığını anlatıyor. Bu rakam Mourinho’yu aşık etmediyse, şu etmiştir; Nuri’nin rakip sahadaki olumlu pas oranı %85.6! Nuri’yi mevkidaşlarından ayıran parametre bu oldu.
Sayılara boğmayacağım sizi daha fazla, son bir özelik verip çekileceğim. Büyük kulüplerin üzerinde durdukları bir diğer parametre ise Key pass (anahtar pas) kavramı. Bu, asist olmayan, ancak gol pozisyonuna sokan paslar için yapılmış bir tanım. Kısaca forvetiniz Nobre, Güiza terkse, bu orta sahanızın virtiözünün suçu değil.
Şimdi sıkı durun, Nuri Şahin Key pass sıralamasında Avrupa’da maç başına 3,61 ortalamayla geçtiğimiz sezon ilk sıradaydı.
Xavi değil, Fabregas değil, Nuri.
3. sıradaki isim kimdi dersiniz?
3.35 ortalama ile Mesut Özil.
Sanırım Mourinho’nun beyninde neler döndüğünü biraz daha iyi görüyoruz. Nuri Şahin, yeni Real Madrid’in kilit ismi olacak.
MESSİ GERÇEK HAYATIN MAXIM TSIGALKOSU
CM / FM fanları için Maxim Tsigalko’ya efsane demek hakaret sayılabilir. Sezonu 60 golle bitiren, Şampiyonlar Ligi finalinde 5 gol atan bir (Ronaldo’dan özür dilerim) (yani gerçek Ronaldo’dan) fenomendir.
Messi de gerçek hayatın Maxim Tsigalko’su. Oyun hilesi. “Normal değil” demek anlatamıyor. “Organik” demek bile yetersiz kalıyor.
El Clasico festivallerinden zaferle çıkan Barça için çıkan 2 sonuç var. İlki Barselona’nın henüz hazır olmadığı ve alıştığımız boyuta geçmesi için zamana ihtiyacı olduğu.
İkincisi ve en önemlisi ise istediği zaman gol atabildiği. İhtiyaç halinde camı kırıp Messi markalı gol balyozunu kullanıyorlar.
Yakup Sabri İNANKUR
29 Mayıs 2011 Pazar
CRUIJFF; “MES QUE UN JUGADOR”

Herşey, 9 yaşında, sıska, sarışın bir çocuğun futbol oynarken, iri arkadaşları arasında ezilmesiyle başladı. Cruijffizm doktrinin tohumu, büyük patlaması, o sokakların gazozuna maçlarıydı; “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”
Daha sonra “katil Franco’nun” takımını red edip Barcelona’ya giden Cruijff, Barcelona Altyapı Akademisi La Masia’yı sıfırdan şekilledirdi ve kapısına şu cümleyi yazdı “Top bizdeyken, onlar gol atamaz”
Dün gece Sir Alex Ferguson’ın ellerinin seğirmesine kadar gelen olaylar dizisi de böyle başladı. Belki Barcelona karşısındaki çaresizlik, belki oyuncularının kafasındakileri sahaya dökememesi ( muhtemelen hepsi), Sir Alex’in yüzü, oturuşu, sakız çiğneşiyle gizlediği ruh halini ellerinde biriktirmişti.
Carrick kayboldu 2009 finalindeki gibi, Park bekleneni veremedi 2009 finalindeki gibi, Valencia Messi önünde çaresizdi, 2009’daki Ronaldo gibi, sonuç da 2009 finalindeki gibi oldu.
Yine kaybettiler.
Ya da güzel bakış açısıyla Barcelona yine kazandı.
Bugün maçlar ipek gibi sahalarda oynansa da, düşmek o kadar canını acıtmasa da kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracaklarını biliyorlar ve top sürekli onlarda. Onlar ise sürekli hareket halinde. Sadece bununla bitmiyor, Topu kaybettiklerinde rakip ceza sahası içerisinde olsa dahi, o noktadan itibaren savunmayı başlatıyorlar. Ferdinand-Vidiç ikilisinin bir çok kez Van der Sar’a dönmesinin sebebi Pedro-Messi-Villa’nın agresif presiydi. Bu sırada arkada, Xavi-İniesta-Busquets ise Vidiç-Ferdinand’ın pas atabileceği alanları kapatmakla uğraşıyorlardı.
Futbol güzeldir, “ne anlıyorsunuz yaaaa” diyen çirkin. Dün gece Abidal’in kupayı kaldırması, bir çok Nobel ödüllü sanatçı, alim, din adamı, politikacıdan daha fazla insani mesajlar verdi dünyaya. Tabii bilene, anlayana. 2 ay önce ameliyat masasında kalkması şüpheli, kalksa da yürümesi mucize olan Abidal, 90 dakika ter dökerek Avrupa’nın en büyük kupasını kaldırdı. Bu onuru O’na arkadaşları layık gördü. Puyol gidip “ben kaptanım, kupanın bir ucundan tutayım” demedi. Buyrun size içinde azim, sevgi, saygı olan epik bir hikaye…
Barcelona Başkanı Sandro Rossell de haliyle çok sevindi. Kupayı kaldırdı. Dünyanın en iyi takımının başkanı olduğu için ne kadar övünse az! Bütün başarıların (ve övgülerin) sezon başında “Barcelona’nın tüzüğünde onursal başkan ünvanı yok” diyip kulüpten dışladığı Johan Cruijff’un sayesinde olduğu aklına geldi mi o an bilemiyorum.
Her insanda bir “onur” vardır. Ancak çok azına “sal” ya da “lu” eki mazhar olur.
Cruijff, “bir futbolcudan fazlası” olmasaydı, dün akşam Başkan Rossell o kupaya ancak uyuduktan sonra sahip olabilirdi.
28 Nisan 2011 Perşembe
Barcelona Total Futbol Oynamıyor
Ajax 70, Hollanda 74, Hollanda 88, Barcelona 92, Barcelona 2006.
Savunmanın hücumdan, hücumun savunmadan başladığı sistemin başarılı takımları bunlar. Kanat forvetlerin hücum presi ve driblingleri ile rakip savunmayı sürekli zorladığı, orta saha oyuncularının tempo ve dirençle orta sahayı ele geçirip, yüksek futbol zekalarıyla gerek dribling, gerek şut, gerek kenarlara inip orta yaparak golü her türlü olasılıkla aradıkları total futbolun resmi temsilcileri.
Bu kadar uzun tanımı yapmamın sebebi, özellikle yeni neslin, total futbolu binlerce pastan ibaret algılamasına sebep olan Barcelona 2010 gerçeğidir.
Arie Haan’ın 35 metreden attığı golleri göremiyoruz Barcelona’da.
Witchge’nin ortasına Van Basten’in kafalarını göremiyoruz Barcelona’da.
Koeman’ın savunmadan yara yara gidip orta sahanın önünden attığı haftanın gollerini göremiyoruz Barcelona’da.
Jose-Maria Baquero’nun omuz omuza mücadelelerini, sürekli topu ileri taşımasını göremiyoruz Barcelona’da.
Eto’o’nun bitmek tükenmek bilmeyen hücum preslerini göremiyoruz Barcelona’da.
Ne görüyoruz?
Pique Puyol’a, Puyol Busquets’e, Busquets Pique’ye, Pique Puyol’a....
Xavi İniesta’ya, Iniesta Pedro’ya, Pedro Xavi’ye...
Villa Messi’ye, Messi kaleye...
Eğer bu Barcelona total futbol oynuyorsa Ajax, Hollanda, (geçmişteki) Barcelona ne oynuyordu?
Bugün dünyanın en iyi takımı Barcelona. Kimilerine göre futbol tarihinin en iyi takımı aynı zamanda.
Ama (artık bu ayrımı yapmanın tam zamanındayız) bugünün Barcelona’sı total futbol oynamıyor.
Guardiola ile Barcelona başka bir şey oynamaya başladı. Ve açıkçası sıkmaya başladı. Rakip, 8 savunma oyuncusu ile orta saha çizgisinde bekleyen Anadolu, pardon İber Takımı ise maç daha da sıkıcı oluyor.
Asıl işkence ise skor avantajını yakalayınca başlıyor. Nasıl birşey olduğunu anlamak için gelin empati kuralım, hayallerimizi Avni Aker’e, Saraçoğlu’na, İnönü’ye...vs çevirelim. Durum 0-0, Lugano Yobo’ya, Yobo Lugano’ya, Lugano Gönül’e, Gönül Yobo’ya, Yobo Baroni’ye, Baroni Lugano’ya kendi yarı sahasında sabırla pas yapıyor. Okurken sıkılıp hızlı geçtiğiniz bir durumun tribünlerdeki homurtusunu duyuyorsunuz sanırım. “Türkler sabırsızdır, tribün kültürümüz yoktur ” gibi sosyolojik çıkarsamaları bir kenara bırakalım lütfen, önünüzdeki sahne sıkıcıdır .
“Dünyanın en iyi takımı” ağır bir sıfattır. Bu sıfata haiz olan bir takımın, Pepe’nin kırmızı kartından daha fazla ve daha farklı varyasyonlara ihtiyacı var.
Sistemlerine, güçlerine, oyuncularına, bir kulüpten daha fazlasına büyük saygı duyuyorum.
Sürekli kazanan olmalarına, aldıkları kupalara, 30 yıllık çılgın projelerine de gıpta ediyorum.
Bununla birlikte televizyon karşısına geçtiğimde “ortada sıçanın” en gelişmiş versiyonundan daha fazlasını görmek istiyorum. Bir tek Messi’nin driblinglerini görüyoruz, biraz da Iniesta zorluyor..
Onlar da olmasa, seyircisiz Bülent Uygun-Abdullah Avcı maçından tek farkı, karizmatik İspanyol dilinin kapitalizm ürünü havalı ismi kalacak.
12 Şubat 2011 Cumartesi
Son Barikat Cruijff

1982-1983 sezonunu şampiyon bitiren Ajax, Cruijff’a yeni sözleşme önermeme kararı alır. Gerekçe, Johan’ın çok yaşlı olmasıdır. Cruijff buna çok kızar. Sadece 36 yaşındadır ve oynayacak 1 sezonu daha vardır. Gider, Ajax’ın en büyük hısmı Feyenoord’a imzayı atar. 10 yıldır şampiyon olamayan Feyenoord, Cruijff’un kanatları altına girer.
Yeni sezon başlar. Cruijfflu Feyenoord iyi bir ritim yakalamıştır. Cruijff çoğu maçta ilk 11 başlar. Kendi isteğiyle bazı maçların son 15 dakikasında oyuna girer, oyunun kaderini değiştirir…
Ligde müthiş bir mücadele vardır. Ajax ile Feyenoord şampiyonluk yolunda kalan 2 takım olur ve puanları eşittir. Ve beklenen maç gelir çatar.
Ajax oyuna müthiş başlar, ardı ardına gelen goller durumu 3-0 yapar. Feyenoordlular sabırlı bir şekilde bildikleri gibi oynamaya devam ederler ve 2 gol bulurlar.
(Hikayemizde efsane bir geri dönüş, Cruijff’un tek başına maçı çevirdiği bir kahramanlık destanı bekleyenler adına üzgünüm. Buradaki efsane olay soyunma odasında olacak.)
Maç son 15 dakikaya girerken hala 3-2’dir. Herkes beraberlik golü beklerken Ajax bir gol bulur. Sonra bir tane daha. Bir tane daha…
Maç 8-2 biter.
Soyunma odasının kapısından en son giren Cruijff tavana bakan birçok ense görür. “Herkes beni dinlesin” der. “3 puan gerideyiz. Sadece bir maç kaybettik. Sezon sonuna kadar tüm maçları kazanırsak şampiyon oluruz. O zaman bu maç Ajax için sadece bir derbi zaferi, bizim için ise herşeyin başladığı bir nokta olur.”
Dediği gibi de olur Cruijff’un. Tüm maçlarını kazanan Feyenoord, Ajax’ın 6 puan önünde şampiyon olur, 10 yıl aradan sonra…
Ajaxla olan hesap kapanmıştır.
*****
1 Temmuz 2010’da Barcelona yeni başkanı Sandro Rosell yönetim kurulu ilk toplantısını açar. Klişe teşekkür kouşmasından sonra “Toplantımıza önce bir yanlışlığa parmak basarak başlamak istiyorum” der. “Barcelona yönetmelik tüzüğünde, Onursal Başkanlık diye bir sıfat bulunmamaktadır” Sandro ağzını yeni bir saldırı için açmak üzereyken, Cruijff ayağa kalkar ceketinin önünü ilikler, kapıya doğru ilerler ve toplantı salonunu terkeder.
Kulüp girişindeki resepsiyonda oturan sekreter Cruijff’u görür, telefonu kulağından çekmeden ” bir dakika sizinle ilgileneceğim” gülümsemesiyle bakar. Cruijff sol göğsünün üstündeki Onursal Başkanlık nişanını çıkarır “Bak buraya bırakıyorum” der, sekreterin önüne koyar, çıkıp gider.
Daha sonra konuyla ilgili tek bir açıklama yapar:
“Yönetim kurulunun ilk toplantısında bu konuyu tartışması bana garip geldi. Çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Bu tip şeyleri kabul etmek çok zordur ama geri vermek
Başkan Sandro Rosell’in açıklaması ise toplantıdaki tavrı kadar sert ve netti “'Ben de aynısını yapardım, hiç kimse mevcut olmayan bir sıfatı arzu etmez”
*****
Geçtiğimiz hafta Johan Cruijff Ajax’ın teknik danışmanı oldu. Tahmin ettiğimiz gibi Ajax altyapısını yeniden şekillendirecek. Ancak altyapıdan yetenek çıkarmak Ajax için sorun değil, o yetenekleri elde tutmak sorun.
Futbol her geçen gün büyük kulüplerin büyük sermayeli tekerleri altında biraz daha eziliyor. Birçok genç yetenek henüz tam olgunlaşmadan dalından koparılıp uluslarası pazarlara ihraç oluyor. Çoğu sandıklarda çürüyüp giderken, bir kısmı da komisyoncuların oradan oraya pazarladığı kişiliksiz, ruhsuz bir kâr aracı oluyor.
Cruijff’un, Ajax görevi aslında bu noktada başlıyor. Bu hem Ajax, hem Hollanda, hem de dünya futbolu için önemli. Hatta bir milat. Cruijff, karizmasıyla yetenekleri –en azından olgunlaşana kadar- tuttuğu takdirde en son 1995’te severek ayrıldığımız Ajaxla yeniden biraraya gelebiliriz. Endüstriyel futbolun önündeki son barikat Ajax olabilir.
Sanırım Cruijff da bunun düşüncesi içinde.
Ve Hala Barcelona ile açık olan bir hesap var…
8 Temmuz 2010 Perşembe
Johan'ın Onuru

Kasap, Köylü’yü yendi ve takımı finale çıktı, Yeniköy’de bir bayram havası.
Futbolu bilen,5 yıl sonrasını planlayan, vizyonlu yöneticiler ve çok iyi analiz yapan bir grup futbol yorumcusunu tarafından gönderilen bu iki hocanın karşılaşması her Türk Futbolsever’in içine oturmadı değil.
Belki Fenerbahçeliler Löw’ün Almanyasına daha bir sempati duyarken, Beşiktaşlılar’ı İspanya galibiyeti sevindirdi.
Aslında 2010’u Cruyff yılı ilan etmek gerekir.
Zira Hollanda’nın finale çıkması akıllara hemen 74 ve 78 deki hayalkırıklıklarını ve "Sarı Fare" yi getirdi. Hollanda sisteminin çocuğu, mevcut sistemi İspanyol sosuyla daha farklı bir noktaya taşırken bugün Barcelonalı İspanya dönemin en başarılı takımı.
Futbolseverlere 1974 finalini sorsanız, herhalde çok az kişi Almanya’nın kazanmasından bahseder. 1974 Dünya Kupası Finali nedir deseniz, bitiş düdüğüyle başını terden sırılsıklam olmuş formasına doğru eğen, üzerine hafifçe yağan yağmura aldırmadan yavaş adımlarla soyunma odasına giden Cruyff’un ağır çekim hüzünlü görüntüsü derim.
Cruyff bir futbolcudan öte, fenomendir. Kendisini ısrarla isteyen Real Madrid’e “Franco gibi bir katilin takımında oynamam” diyerek, Katalonya’ya daha gelmeden efsane olmuştur.
Barcelona’ya yıllar boyu yerleştirdiği felsefe, tüm İspanya’ya yayıldı. Bu felsefe, Cruyff henüz 10 yaşında “cılız” diye küçük takıma alınmayıp, top toplayıcılıkla oyalandığı günlerden kalmadır. “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”
Yaklaşık 40 yıl önce temelleri atılan bu düşünce Hollanda ve İspanya futboluna yön verdi ve bugün itibariyle zirveye çıkardı.
Yeni Barcelona yönetiminin ilk toplantısında yeni başkan, Cruyff’un Onursal Başkanlığı’nın dayanağı olmadığı söyleyince hemen toplantıdan izin isteyerek ayrılmış, kapıda telefonla konuşmakta olan sekretere "Bak buraya bırakıyorum" diyerek Onursal Başkanlık Nişanı’nı ceketinden çıkartıp sekreter masasına bırakmış ve ayrılmıştır.
Tek bir polemiğe girmeden “haksızlık yapıldı” diye ağlamadan belki yine hüzünlü ve ağır bir ifadeyle, bakışlara aldırmandan yavaş adımlarla terketmiştir kulüp binasını.
Pazar günü sonuç ne olursa olsun, Johan Cruyff kazanacak. Ve futbolu seven herkesin ölünceye kadar kalbindeki onursal yerinin tartışmasız başkanı olarak kalmaya devam edecek.
Futbol tarihini de, kongrelerin seçtiği başkanlardan ziyade, onların gönderdikleri Cruyfflar, Löwler, Bosqueler yazmaya devam edecek.
http://www.macadogru.com/news.php?news_id=1429
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Real Madrid’de kazanmak o kadar güzel,güzel,güzel ki...
“Dünyanın en prestijli antrenörlerinden biriyle çalışmak bizim için onurdur.Real Madrid’de onunla işbirliği yapmaktan memnunuz.”
Bu sözler Beyazlar’ın genel direktörü Jorge Valdano’ya ait
Jose Mourinho geçtiğimiz saatlerde Real Madrid'in yeni hocası olarak açıklandı.
Santiago Bernabéu basın odasında Valdano’nun yanında kendine has gururlu pozuyla oturan Jose, sözlerine “Buenos dias” diyerek başladı.”Öncelikle söylemeliyim ki, İspanyolcam çok iyi değil.İtalyanca konuşmak ve çalışmak, bana İspanyolca’yı unutturdu.Ancak bu sadece 1 ay sürecek.Sonrasında hazır olmuş olacağım.Kariyerimde farklı bir yer var artık.Real Madrid’i çalıştırmak ya da Real Madrid’de oynamaktan daha güzeli Real Madrid’de kazanmak!Bu, o kadar güzel,güzel,güzel ki....İşte beni motive eden de bu”
Muhakkak kazanmak güzeldir, ancak bence kastettiği Barcelona’yı yenip La Liga’yı kazanmak.Hele biraz zaman geçsin İspanyolca’yı hatırlasın eminim sözleri sertleşecektir.
28 Mayıs 2010 Cuma
Raúl Madrid














