Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2012 Salı

Berlin Duvarı


Final maçlarının sayıları yoktur, hikayeleri vardır. Fabio Cannavaro çok değil 4 yıl önce henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken şöyle demişti: “İspanyollar güzel futbol oynuyor evet, ama biz savunmayı sağlam tutuyoruz. Bu yüzden bizim 4 dünya kupamız var” Lakabı Berlin Duvarı olan efsane bir oyuncunun bakış açısı böyleydi ve doğruydu. 

Bu argümana karşı çıkamazdınız. Dünya kupalarında İspanyollar bırakın kupayı, boşverin finali, dünya üçüncülüğü bile olmayan “büyük” bir futbol ülkesiydi. Grup maçlarında fırtınalar estirir, rakipleri iki seksen yere uzatırlardı, çeyrek finalde nefesleri kesilir ve sıcak İspanya sahillerinde bir sonraki sezona kulaç atarlardı. Saymadım ama turnuvaların en çok çeyrek final oynayan takımının İspanya olduğuna yemin edebilirim.

Sanki tarih onların etrafında ağır ağır hareket ediyor gibiydi. Diğer büyük futbol ülkeleri finaller oynamaya, ara sıra kupa kaldırmaya devam ederken, her turnuva nazarlık olarak küçük futbol ülkeleri arasından bir sürpriz takım imal ediyordu. Biz bile tarihimizin ilk dünya kupasını onlarla oynadıktan sonra gördük. Çok sonra dünya üçüncülüğü gördük, İsveç gibi, Polonya gibi, Hırvatistan gibi... Avrupa, kendine şampiyon olarak Danimarka’yı, Yunanistan’ı dahi seçti onlar güzel oynamaya çalışırken.

İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken 2008’de dolu dizgin ve lider giden Arsenal için ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Futbolunu fiziksel bir harçla karıştırmayan, sağlam bir savunma duvarı öremeyen kazanamıyordu. Yanlış anlaşılmasın! Savunma oyuncularının cansiperane kafa-göz koordinasyonuyla daldığı toplar, adına kilit denen ve rakibin futbolunu askıya alan sistemleri izlemekten şikayetim yoktu. Bilakis hoşlanıyordum. Hatta yeni yakın “İspanya modadır, İtalya gelenek” diye yazıp satırlarını göğün mavisiyle boyayan benim. Ancak futbol güzel oyunsa, güzel futbol oynayan nasıl kazanamaz bilemiyordum. 


Barselona’nın, İspanya’nın yaptığı devrim budur. Bu bildiğimiz soyut, somut tüm manalarda devrimdir. Sahada kas yığını herküller isteyen çağa karşı romantik bir isyan oldular hep. Neredeyse yarım asır sebat ettiler. En sonunda kilitleri bozdular. Savunma duvarlarındaki küçük deliklerden narince kayıp tabelayı da istedikleri şekle getiriyorlar. Artık güzel oynayanlar kazanıyor. Hatta bunun bir ötesine geçtiler; artık kazanmak için güzel oynamalısınız. Düşünün bir İtalya-İspanya maçında 2 “İtalyan” oyuncu sakatlanıp çıktı. Normalde tersini izlerdik, darbeye bağlı olarak. Yüksek tempolu pasla rakibi yorup, güçten düşürmek, futbolu yumuşatarak sertleştirmek geçen yüzyılın tüm futbol felsefelerini yıktı. Euro-2012 İtalya’sı hangimizin hoşuna gitmedi?  Keza Almanya da değişti. Avrupa futbol devleri İspanyol lokomotifine takıldılar. Hollanda ters yönden gitmeye çalıştı, raydan çıktı.

Bizler nasıl Schiaffino’yu, Di Stefano’yu, Fontaine’i, Yashin’i, Pele’yi, Cruijff’u kitaplardan okuyup, büyüklerden dinleyip, hiç izlemeden sevdiysek, kahramanlaştırdıysak 10 yıl, 20 yıl, yarım asır sonra, çocuklar Iniesta’nın, Casillas’ın, Xavi’nin, Puyol’un cenk hikayelerinden ilham alacaklar. Belki “İspanya gelenek, falanca modadır” diye iddialı cümleler yazacaklar. Hiç kuşku yok ki; 21. yüzyıl, 20. yüzyılın insana sunduğu herşeyi reddecek. Yeni hikayeler yazılacak, yeni gelenekler yerleşecek. Bununla birlikte biz onlardan, çocuklarımızdan şanslıyız. Şanslıyız; tarihin en iyi futbol takımını sindire sindire izliyoruz. Pazar akşamı –tabeladan bağımsız olarak söylüyorum- dünya açık bir şekilde gördü ki; İspanya istediğinde / odaklandığında her takımı yener.

Cannavaro ve yoldaşlarına kupalar kazandıran anlayış artık Berlin Duvarı gibi yıkıldı.

Bu hikayenin sonunu da Xavi yazdı: “Diyelim ki sıkıcıyız ama kazanıyoruz. Kazanmaktan sıkılmıyoruz” 

Yakup Sabri İNANKUR

10 Nisan 2012 Salı

Komutan Guardiola’nın Mücadelesi


Mücadele. Bizi futbola bağlayan... Hayır! bizi futbolda birleştiren ana unsur. 11 adamın sırtına yüklenen kavramların, fikirlerin, zayıflıkların, inançların, arzuların çatışması. Futbolun kutsal ruhu saha dışından saha içine akar. O nedenle bu mücadelenin sınırlarını saha içinde tutamazsınız. Saha içinde biten şey oyundur. Oyun bittiğinde mücadele geldiği yere, saha dışına döner.

Büyük oyuncular, büyük teknik direktörler kupa kazandı(rdı)kları için büyük değillerdir. Futbolun ruhunu anladıkları için büyüktürler. Büyük oldukları için kupa kazanırlar. Jose Mourinho polemik olsun diye “Benim için maç basın toplantısı salonuna girince başlar, 90 dakika sonunda değil, basın toplantısı bitince biter.” demiyor. Mücadelenin başında avantaj yakalamak, hatta mümkünse onu başlatan olup oyunun kurallarını belirlemek istiyor.

Dün akşam Josep Guardiola basın toplantısında şöyle bir söz sarfetti: Hala, ligde şampiyon olmamızın neredeyse imkansız olduğunu düşünüyorum. Rakibimizin kim olduğunu gözden kaçırmamamız gerekli. Tarihte hiçbir takım Real Madrid'i 10 puan geriden gelerek geçmedi”

La Liga’nın bitmesine 6 hafta var, Camp Nou’da bir El Clasico var ve elinin altında dünyanın en iyi takımı var. Guardiola umutsuz mu? Hiç sanmıyorum.
Real Madrid’i rehavete mi sokmaya çalışıyor? Cristiano Ronaldo ve arkadaşlarının bu pohpohu yemeyeceğini en az onlar kadar biliyor.
Amacı asla Real Madrid’i kandırmak değil. Hatta daha ötesinde konu Real Madrid’le bile ilgili değil.
Açayım…

Tarihte hiçbir takım Real Madrid'i 10 puan geriden gelerek geçmedi”
Hiçbir takım!
Bugüne kadar arkada kalanların hiçbiri tarihin en iyi takımı değildi de ondan. Tarihin en iyi takımı olmanın birinci kuralı, tarihte yapılmayanı yapmak, ikinci kuralı birinci kural için sonuna kadar mücadele etmek.

Baltasını topraktan çıkardı. Hedef gösteriyor Guardiola. Büyük bir komutanın yapması gerektiği gibi. Bunu da kendi tarzında yapıyor. Alabildiğine saygılı, alabildiğine zeki, alabildiğine kibar. Rakibe değil kendine dönük. Başkasının çapını küçültmekle uğraşmıyor, kendi çapının büyüklüğünü oyuncularına hatırlatıyor. Rakibin büyüklüğünü kullanıyor, onu yüceltiyor ve “tarihte kimsenin yapamadığı” bir başarıyı işaret ediyor oyuncularına. Kendine güvenmenin ve mücadelenin katı bir ukalalıktan farklı bir olgu olduğunu hatırlattığı için futbol dünyası da ayrıca minnettar olmalı büyük komutana.

Yakup Sabri İNANKUR 

11 Ekim 2011 Salı

Carles Puyol Röportajı, Bölüm 1

Röportajın orjinali burdaBaşlığı ise “ABİ LEVANTALA TU” meali “ABİ, KUPAYI SEN KALDIRACAKSIN” Garip bir başlık gibi gelmemesi için ilk kelimedeki “A” harfini kısa okuyun, “aa” şeklinde değil.

Özellikle Messi ile ilgili açıklamaları bana ilginç geldi. “Messi mi Ronaldo mu” aklı başında her futbolsever için soru olmaktan dahi çıktı zaten. “Messi mi Maradona mı” sorusuna (bence) üstü kapalı yanıt veriyor Barselona Kaptan'ı.

*******

-Abidal’in ŞL kupasını kaptanlık pazubandı kolundayken kaldırması Barselona tarihine geçti. Bunu nasıl ve ne zaman planladın?

CP: Takdir edilesi bir andı, ama en önemlisi hakedilmiş bir takdirdi. Yine yapardım. Finalden 2 hafta önce böyle bir fikir oluştu kafamda, ancak Wembley’deki final gününe kadar kararımı vermemiştim. Önce bandı Xavi’ye verdim, kupayı kaldırması için. Fakat Xavi reddetti ve “sen kaldırmalısın” dedi bana. Sonra ben 2 hafta önce yapmak istediğim şeyi hatırladım.

-Abidal ne yaptı?

CP: Ben Abidal’e döndüm “Abi, kupayı sen kaldıracaksın” dedim. “Emin misin” diye sordu. “Tabii ki, git kaldır” dedim ve pazubandını koluna geçirdim.
-Xavi’den bahsetmişken; takımın kötü bir çizgide ilerlediği zamanları hatırlıyor musunuz? Hisleriniz neydi o zaman?

CP: Evet, bazen Xavi ile konuşuyoruz. 5 uzun (zor) yıl geçirdik ve şimdiki muhteşem anların tadını çıkarıyoruz. Futbol bize 2 farklı yüzünü de gösterdi.

-Bu sezona odaklanırsak, ne hissediyorsun (sakatlığın düzeldi mi)?

CP: Harika hissediyorum! Açığımı kapatıyorum ama en önemlisi, bir sonraki maç için kendimi iyi hissediyorum.

-Şu anda Mascherano savunmada görev yapıyor ve gayet iyi bir iş çıkarıyor. Bu da, bazen yedek kalacağın anlamına geliyor...

CP: (Konuşmayı keserek) Burada yedek oyuncu, ilk 11 oyuncusu diye bir kavram yok. Her an (herşey için) hazır olmalıyız. Mascherano muhteşem bir oyun çıkarıyor. ŞL Finalinde oynamayı hakediyor ve şu an formunun zirvesinde.

-Fakat bu 3-4-3 formasyonu, en iyi savunma çiftini, yani seninle beraber Pique’yi de dışarıda bırakıyor.

CP: İkimiz de sakattık ve diğerlerinin şans bulacağını biliyordum. Ayrıca 3-4-3 iyi bir sistem, iyi işliyor. Sorun yok.

-Bu yılki takım, geçen yılkinden iyi mi?

CP:Gerçekten iyi oyuncular kadroya dahil oldu. Bu sezon takımda daha fazla kalite var ve bu da rekabeti körüklüyor, ama 2 sezonu kıyaslayamayız. Bekleyip, görmeliyiz. Geçtiğimiz sezon önemli başarılar elde ettik. Bu sezon önümüzde yeni hedefler var.

-Peki Real Madrid’in geçen sezondan daha iyi durumda olduğunu düşüüyor musun?

CP: Bu sezon birbirlerini biraz daha iyi tanıyorlar. Bir yıldır birbirleriyle oynamaya alıştılar ve bence şu an Avrupa’nın en iyi takımlarından biriler.

-Mourinho’yu biliyorsun. Tito Vilanova’ya bunu (gözüne parmağını sokmasını) yapmasını nasıl açıklıyorsun?

CP: Oyun ne kadar gergin olursa olsun, böyle bir davranışın izahati yok! Ancak her halükarda bunu unutmamız, takıma ve performansımıza konsantre olmamız bizim için daha iyi.

-Hakemlerin Messi’ye ceza sahası içinde yapılan faullere penaltı çalması için daha ne gerekiyor? (!)

CP: Açıkçası bilemiyorum, ancak kendini hiç atmayan (hakemi kandırmayan) bir oyuncu varsa o da Messi’dir. Hakemlerin de işi zor. Sahada oyuncular da biraz yardımcı olmak zorunda.
-Messi için (daha) ne söylenebilir?

CP: Tarihin en iyi oyuncusu. Ondan daha iyisini hatırlamıyorum ya da tahayyül edemiyorum. Düşüncelerim tarafsız değil, farkındayım. Futbol tarihine baktığımızda çok iyi oyuncuların olduğunu görüyoruz. Ancak ben izlemedim. Kimse Messi ile kıyaslanamaz, O başka bir gezegenden.

-Ama sen aynı cümleleri eski takım arkadaşların Ronaldinho, Rivaldo ve Eto’o için de kurmuştun...

CP: Leo herşeyi çok kolay yapıyor... ve kişiliği, kazanma arzusu O’nun en iyi özelliği. Her zaman topu istiyor (sorumluluktan kaçmıyor), hırslı ve kazanan bir oyuncu O.

-Seni en çok etkileyen özelliği?

CP: Alçak gönüllüğü elbette. Sıradan bir adam aslında, hatta utangaç. Ama (sahaya çıktığında) bunun üstesinden geliyor. Futbola aşık. Kim olduğu ve neleri temsil ettiği, O’nu farklı davranışlara sevk edebilirdi, ama O sadece kendisi oluyor. Bu da O’nu (daha) büyük yapıyor.


Röportajın 2. bölümü burada






Yakup Sabri İNANKUR

14 Eylül 2011 Çarşamba

İkili Yoksa, İki Gol Şans Değil


Haftasonu deplasmanda 2-0 öne geçip, 2-2 berabere kalan Barselona ile, haftasonu evinde 2-0 mağlup duruma düşüp 2-2 berabere kalan Milan’ın maçı 2-2 bitti.

Barcelona’nın kaleyi tutan 7 şutuna karşın Milan’ın kaleyi tutan 5 şutu skora eşit katkı yaptı. Abbiati ile Valdes arasındaki fark aklımıza geliyor hemen. Ancak aklımıza gelmeyen, Abbiati ne kadar Milan’ın kalecisiyse, Valdes’in de o kadar Barselona’nın kalecisi olduğu. Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi’nde Barça kalesini bulan 23 şutun 8’i gol olmuş. Her 3 şut 1 gol yazıyor. Oranladığınızda (%33) 5 şutun 2’sinin gol olması Valdes için normal. Anormal olan rakam olumlu pas yüzdesi. Victor Valdes’in elinden ya da ayağından çıkardığı 100 topun 91’i Barselonalı oyuncuların hizmetine hazır hale geliyor. Degajlarda dahi %76’lık bir isabet söz konusu ki bu oran orta saha emekçiliğinden ekmek yiyen bir çok gencin becerebilmesi için bir fırın daha ekmek yemesini gerektiren bir başarı. Mesela dün akşam Prince Boateng, Valdes kadar Barcelonalılara pas göndermiştir. Tek sorun Milan forması giymesiydi.

Standart santrofor tipini tedavülden kaldırdıktan sonra stoperlere de savaş açan Barcelona, Macherano-Busquets ikilisiyle yorumculardan bayağı bir övgü aldı. Barcelona daha çok topa sahip olmak istiyor yorumlarının altına sayısal veriler, futbol aforizmaları ve renkli şemalar yerleştirildi. Belki Rüya Takımın hipnotinize eden büyülü futbolunun keyifli uyuşukluğu, belki de Barcelona’yı eleştirmenin ya da beğenmemenin müthiş eleştiri aldığı ve beğenilmediği bir dönemde çıkacak homurtunun çekincesi, bazı ayrıntılara karşı bizi kör bırakıyor.
Uzun dönemde stopersiz futbola geçeceğimizden eminim. Barcelona’da ise bugün Mascherano-Busquets (MB) ile, Puyol-Pique(PP)’den daha fazla topa sahip olunacağı düşüncesi teoride harika fikir gözükse de pratikte tersi ortaya çıkıyor.

                                    

Top çalma ve pozisyon önlemede zaten PP’nin MB’ye üstünlüğü bariz.  Çok övgü alan “daha fazla pas, daha fazla top bende” fikrinde ise sanılanın aksine PP bir adım önde. Pique %91, Puyol %88 olumlu pas ile oynuyor. Puyol, Pique’ye göre az biraz geride gözükse de maç başına 5 uzun (30 metre ve üstü) pas isabetiyle ve Pique’ye göre daha fazla hızlı hücum başlatıyor. Pique’nin ise Puyol’a üstün olduğu yeteneği Del Bosque’nin ifadesiyle “forvet gibi düşünüyor” olması. Pique’nin maç başına 0.39 dribling ve 0.45 gol pozisyonuna sokan pas ortalaması Cassano’dan yüksek!



Tabii MB’den de...

1-HIZ

Fenerbahçe’nin Şeref Bey’de 2-4 kazandığı maçın kırılma anı Ferrari’nin atılmasıysa, çökme anı Aurelio’nun savunmaya geçmesiydi. O zaman (ve her zaman) bu ön-stoper / defansif orta sahaların savunmaya çekilmesini (yanlış değil) tehlikeli bulurum. Orta saha oyuncuları arkasındaki stoperin rahatlığıyla oynamaya alışmıştır. Şu yazıda belirttiğimiz gibi; Stoper ise arkasında sadece kaleci olduğunun bilinciyle oynar. Araya atılan toplar stoperlerden oluşan bir savunmada daha az tehlike yaratır. 

Mentalite farkının yanısıra Barcelona için bir diğer neden hız. MB, PP’ye göre daha ağır ve daha geç kalıyor. Barselona savunması ise hücum kadar hızlı olmak zorunda. Çünkü gol atmak için gereken çabukluk, aynı zamanda gol yememenin anahtarı.

2-HAVA TOPLARI

1.92’lik Pique ve 1.78’lik Puyol’un nokta ile virgül misali uyumuna gıpta ile bakıyoruz. İkisinin de farklı yeteneklerini en baskın şekilde takım adına ve en optimum biçimde birbirlerini kapatacak şekilde kullanmaları futbol ilminin açıklamakta zorlandığı bir konu. Şiir gibi denir ya, hakikaten bu kadar kafiyeli bir ikili benim gibi şiir sevmeyen bir adam için bile göz kamaştırıcı.

Camp Nou’da sağ çizgiye inebilmiş genç bir kanat oyuncusu olalım hayalimizde. Barcelona’ya gol atabilmenin heyecanıyla ceza sahasına kısa bir bakış atarız. Orta hazırlığının yarım saniye öncesinde, görev paylaşımı yapan bu iki oyuncu arasında bu işi Pique’nin üstleneceğini düşünürüz. Bu yüzden de topu Puyol ile yanyana duran santraforumuza indirmeye çalışırız.

Ve hata yaparız.

O topun bizim santraforumuzun kafasına dokunma şansı %29. Pique ile eşleşen arkadaşımıza atsaydık daha fazla gol şansımız vardı.


Aradaki 14 santimetreye karşı Carles Puyol’un hava topu başarısı, Gerard Pique’den 16 puan fazla. Puyol bu konuda Vidiç, Ferdinand gibi devlerle çekişiyor. Allah Pique’ye boy vermiş, Puyol’a zamanlama zekası.

Bu konuda MB’nin en iyisi Sergio Busquets. O da Pique’nin gerisinde kalıyor.

MILAN YAPMASI GEREKEN NEYSE YAPTI


%75 topla oynama oranı olan bir rakibe karşı, üstelik de deplasmandaysanız, çok dikkatli ve hızlı olmalısınız. Top sizin ayağınızda 5 ya da 6 saniye kalabiliyor ancak. Bu durumda 3-4 saniyede rakip kaleye topu taşımalısınız. Hızlı hücum oyuncularının önüne derin paslar atmalısınız. Eğer kendi sahanızda kale önüne takım otobüsü çekerseniz Messi’nin jenerik oranını yükseltirsiniz. Büyük usta Lucescu “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” derken bunu kastediyordu. Mourinho Nuri Şahin’i transfer ederken bunu düşünüyordu.

Derin bir nefes alıp aklımızdakileri süzersek Barselona’ya 2 şekilde gol atabileceğimizi görürüz.

1- Hızlı hücum. Savunma arkasına atılacak toplar.
2- Yan Toplar

Milan, 1.siyle ilk golü, 2.siyle son golü buldu. Valdes’e de 5 top göndererek 2 golü matematiksel olarak garantiledi! Şans sadece futbolda değil, hayatın her alanında en önemli kavramdır. Ancak “genellikle” kucağımıza düşmez. Dün Milan kendi şansını yarattı ve sonuç almasını bildi.

Barselona’yı (şanlıysa) durdurabilecek 2 takım var. Biri dün akşam elinden gelenin en iyisi yaptı, diğeri Nuri Şahin’i bekliyor.

Barcelona ise yenilmez olmak adına hedeflediği futbol devriminde, Puyol-Pique'nin, Messi’den dahi daha anahtar konumda olduğunu unutmamalı. 


Yakup Sabri İNANKUR

18 Ağustos 2011 Perşembe

Madrid, Nuri'ye Hasret

Özlü söz kirliliğinin yaşandığı Twitter ve facebooktan bir “alıntı” yaparak başlayalım el clasico yazımıza.

“Mutlu olmak için beklemek, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemek gibi.”

Barselona’nın akıcı futbolu, karşısında beklediğimiz nehir gibi. Bize düşen izlemek ve mutlu olmak. 35 yıllık bir debiden çılgınca boşalan bir enerji. Önüne çıkan herşeyi boğuyor ya da sürüklüyor. Durdurmak imkansız. Seyri güzel.

Mourinho bu nehri set çekerek durdurmaya çalıştı. Koca koca kayalar koydu. Fakat kayayla suyun mücadelesini su kazandı tabii. Nehri değiştiremeyeceği aşikâr olan Mourinho da kendini değiştirmeye gitti.

İyi de yaptı.

Barselona felsefesi üzerine Türkçe’deki tüm övgü sözcüklerinden kokteyl yaptık. Gelin bu sefer biraz değişen Mourinho ve Real Madrid’i üzerine konuşalım.

Futbol ulemâlarıma göre çingene, onlar kadar futbolu bilmeyen bizlere göre büyük usta, Lucescu geçtiğimiz sezon Barselona eşlemesinden sonra şu yorumu yapmıştı “Barça’yı savunma yaparak yenemezsiniz”

Çingene ile Büyük usta arasındaki fark da bu açıklamanın fiilinde kendini belli ediyor. Durduramazsınız değil, yenemezsiniz diyor. Kafasında yenmek var.

Biz dönelim Real’e.

Dünyanın en iyi teknik direktör(lerinden birisi) ünvanına sahip olan birinin de Lucescu düşüncesinden uzak olması beklenemezdi. Mourinho’nun, Galacticos’a (alıştığımız) yıldız alımları yerine, en fazla kayaç bir gezegen tadında transferler yapmasının altındaki neden, Barselona’yı yenmekti.

Geçtiğimiz sezon başında Mesut Özil’e kıvrılan burunlar, bu sezon Nuri Şahin’e, daha şiddetli olarak Hamit Altıntop’a kıvrıldı. Halbuki yeni Madrid için en reel transferleri yaptı Mourinho.

Dün akşam ikinci yarıya Khedira yerine Marcelo değişikliğiyle başlaması bizim çocuklara olan açlığını gösterdi. Mou, orta sahada Servet Çetin’in hallicesinden daha fazlasını istiyor. Hem top kessin, hem top yapsın. Savunmada kaplan, hücumda beyefendi olsun. Orjinal fabrika çıkışı sol bek olan Coentrao’nun Xabi Alonso’nun partneri olmasının altındaki mantık buydu. Coentrao bileklerine hakim, dikine oynayan, kademe anlayışı olan bir oyuncu olarak, güçlü fizik-yan pas futbolunun önde gelen temsilcilerinden Khedira’nın kulübede maçı tamamlamasına neden oldu.

Mourinho’nun istediği, kazanılan topun 3 saniye sonra gol pozisyonunda olması. Hücum hattı bu düşünce için ideal. Taktiğin tetik düşüncesi, rakip savunmayı en zayıf ve boş halinde yakalayıp, Ronaldo’ya, Di Maria’ya, Benzema’ya kalan geniş alanlara, derin paslar atmak. Bunu Khedira ile yapamazsınız. Hatta Xabi Alonso bile bu konuda yavaş kalabiliyor.

Orada Nuri oynayacak. Şu an için dünyada “Real Madrid’in alabileceği” en iyi oyuncu idi o. İddialı bir tanım mı? Sayıların dürüstlüğüne sığınalım dilerseniz.

Önce TIPS metodunu anlamamız gerekir. TIPS yani Technique(Teknik) - Insight(Kavrama) – Personality(Kişilik) – Speed(Hız). Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin yeni transfer parametreleri. TIPS testini geçmeden dev formaları giymek pek mümkün değil. Bizdeki “çok gol/asist, al sana 8 milyon avro” mantığına ters! 6 gol/8 asist oynayan Nuri’nin transferi bu nedenle “ilginç” geliyor bize. Örneğin Nuri’nin geçtiğimiz sezon 1,803 pas ile Bundesliga’da 3. sırada olmasına karşın takımının toplam paslarının 14.9%’unu atarak Cesc Fabregas ile aynı yüzdeyi yakalamış olmasını pek bilmeyiz. 1803 pasın 1367’sini olumlu kullanmış Şahin. Mevkiisindeki meslektaşlarına göre biraz düşük. Ancak burada başka bir parametre devreye giriyor.

ARKAYA, YANA DEĞİL, İLERİ!

Nuri Şahin, paslarının %15’ini geriye, %21’ini yana oynamış. Bu da, Nuri’nin ayağına topu aldığı 100 defanın, 64’ünü ileri –ve olumlu- oynadığını anlatıyor. Bu rakam Mourinho’yu aşık etmediyse, şu etmiştir; Nuri’nin rakip sahadaki olumlu pas oranı %85.6! Nuri’yi mevkidaşlarından ayıran parametre bu oldu.

Sayılara boğmayacağım sizi daha fazla, son bir özelik verip çekileceğim. Büyük kulüplerin üzerinde durdukları bir diğer parametre ise Key pass (anahtar pas) kavramı. Bu, asist olmayan, ancak gol pozisyonuna sokan paslar için yapılmış bir tanım. Kısaca forvetiniz Nobre, Güiza terkse, bu orta sahanızın virtiözünün suçu değil.

Şimdi sıkı durun, Nuri Şahin Key pass sıralamasında Avrupa’da maç başına 3,61 ortalamayla geçtiğimiz sezon ilk sıradaydı.

Xavi değil, Fabregas değil, Nuri.

3. sıradaki isim kimdi dersiniz?

3.35 ortalama ile Mesut Özil.

Sanırım Mourinho’nun beyninde neler döndüğünü biraz daha iyi görüyoruz. Nuri Şahin, yeni Real Madrid’in kilit ismi olacak.

MESSİ GERÇEK HAYATIN MAXIM TSIGALKOSU

CM / FM fanları için Maxim Tsigalko’ya efsane demek hakaret sayılabilir. Sezonu 60 golle bitiren, Şampiyonlar Ligi finalinde 5 gol atan bir (Ronaldo’dan özür dilerim) (yani gerçek Ronaldo’dan) fenomendir.

Messi de gerçek hayatın Maxim Tsigalko’su. Oyun hilesi. “Normal değil” demek anlatamıyor. “Organik” demek bile yetersiz kalıyor.

El Clasico festivallerinden zaferle çıkan Barça için çıkan 2 sonuç var. İlki Barselona’nın henüz hazır olmadığı ve alıştığımız boyuta geçmesi için zamana ihtiyacı olduğu.

İkincisi ve en önemlisi ise istediği zaman gol atabildiği. İhtiyaç halinde camı kırıp Messi markalı gol balyozunu kullanıyorlar.


Yakup Sabri İNANKUR

29 Mayıs 2011 Pazar

CRUIJFF; “MES QUE UN JUGADOR”

Herşey, 9 yaşında, sıska, sarışın bir çocuğun futbol oynarken, iri arkadaşları arasında ezilmesiyle başladı. Cruijffizm doktrinin tohumu, büyük patlaması, o sokakların gazozuna maçlarıydı; “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”

Daha sonra “katil Franco’nun” takımını red edip Barcelona’ya giden Cruijff, Barcelona Altyapı Akademisi La Masia’yı sıfırdan şekilledirdi ve kapısına şu cümleyi yazdı “Top bizdeyken, onlar gol atamaz”

Dün gece Sir Alex Ferguson’ın ellerinin seğirmesine kadar gelen olaylar dizisi de böyle başladı. Belki Barcelona karşısındaki çaresizlik, belki oyuncularının kafasındakileri sahaya dökememesi ( muhtemelen hepsi), Sir Alex’in yüzü, oturuşu, sakız çiğneşiyle gizlediği ruh halini ellerinde biriktirmişti.

Carrick kayboldu 2009 finalindeki gibi, Park bekleneni veremedi 2009 finalindeki gibi, Valencia Messi önünde çaresizdi, 2009’daki Ronaldo gibi, sonuç da 2009 finalindeki gibi oldu.

Yine kaybettiler.

Ya da güzel bakış açısıyla Barcelona yine kazandı.

Bugün maçlar ipek gibi sahalarda oynansa da, düşmek o kadar canını acıtmasa da kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracaklarını biliyorlar ve top sürekli onlarda. Onlar ise sürekli hareket halinde. Sadece bununla bitmiyor, Topu kaybettiklerinde rakip ceza sahası içerisinde olsa dahi, o noktadan itibaren savunmayı başlatıyorlar. Ferdinand-Vidiç ikilisinin bir çok kez Van der Sar’a dönmesinin sebebi Pedro-Messi-Villa’nın agresif presiydi. Bu sırada arkada, Xavi-İniesta-Busquets ise Vidiç-Ferdinand’ın pas atabileceği alanları kapatmakla uğraşıyorlardı.

Futbol güzeldir, “ne anlıyorsunuz yaaaa” diyen çirkin. Dün gece Abidal’in kupayı kaldırması, bir çok Nobel ödüllü sanatçı, alim, din adamı, politikacıdan daha fazla insani mesajlar verdi dünyaya. Tabii bilene, anlayana. 2 ay önce ameliyat masasında kalkması şüpheli, kalksa da yürümesi mucize olan Abidal, 90 dakika ter dökerek Avrupa’nın en büyük kupasını kaldırdı. Bu onuru O’na arkadaşları layık gördü. Puyol gidip “ben kaptanım, kupanın bir ucundan tutayım” demedi. Buyrun size içinde azim, sevgi, saygı olan epik bir hikaye…

Barcelona Başkanı Sandro Rossell de haliyle çok sevindi. Kupayı kaldırdı. Dünyanın en iyi takımının başkanı olduğu için ne kadar övünse az! Bütün başarıların (ve övgülerin) sezon başında “Barcelona’nın tüzüğünde onursal başkan ünvanı yok” diyip kulüpten dışladığı Johan Cruijff’un sayesinde olduğu aklına geldi mi o an bilemiyorum.

Her insanda bir “onur” vardır. Ancak çok azına “sal” ya da “lu” eki mazhar olur.

Cruijff, “bir futbolcudan fazlası” olmasaydı, dün akşam Başkan Rossell o kupaya ancak uyuduktan sonra sahip olabilirdi.


28 Nisan 2011 Perşembe

Barcelona Total Futbol Oynamıyor

Ajax 70, Hollanda 74, Hollanda 88, Barcelona 92, Barcelona 2006.

Savunmanın hücumdan, hücumun savunmadan başladığı sistemin başarılı takımları bunlar. Kanat forvetlerin hücum presi ve driblingleri ile rakip savunmayı sürekli zorladığı, orta saha oyuncularının tempo ve dirençle orta sahayı ele geçirip, yüksek futbol zekalarıyla gerek dribling, gerek şut, gerek kenarlara inip orta yaparak golü her türlü olasılıkla aradıkları total futbolun resmi temsilcileri.

Bu kadar uzun tanımı yapmamın sebebi, özellikle yeni neslin, total futbolu binlerce pastan ibaret algılamasına sebep olan Barcelona 2010 gerçeğidir.

Arie Haan’ın 35 metreden attığı golleri göremiyoruz Barcelona’da.

Witchge’nin ortasına Van Basten’in kafalarını göremiyoruz Barcelona’da.

Koeman’ın savunmadan yara yara gidip orta sahanın önünden attığı haftanın gollerini göremiyoruz Barcelona’da.

Jose-Maria Baquero’nun omuz omuza mücadelelerini, sürekli topu ileri taşımasını göremiyoruz Barcelona’da.

Eto’o’nun bitmek tükenmek bilmeyen hücum preslerini göremiyoruz Barcelona’da.

Ne görüyoruz?

Pique Puyol’a, Puyol Busquets’e, Busquets Pique’ye, Pique Puyol’a....

Xavi İniesta’ya, Iniesta Pedro’ya, Pedro Xavi’ye...

Villa Messi’ye, Messi kaleye...

Eğer bu Barcelona total futbol oynuyorsa Ajax, Hollanda, (geçmişteki) Barcelona ne oynuyordu?

Bugün dünyanın en iyi takımı Barcelona. Kimilerine göre futbol tarihinin en iyi takımı aynı zamanda.

Ama (artık bu ayrımı yapmanın tam zamanındayız) bugünün Barcelona’sı total futbol oynamıyor.

Guardiola ile Barcelona başka bir şey oynamaya başladı. Ve açıkçası sıkmaya başladı. Rakip, 8 savunma oyuncusu ile orta saha çizgisinde bekleyen Anadolu, pardon İber Takımı ise maç daha da sıkıcı oluyor.

Asıl işkence ise skor avantajını yakalayınca başlıyor. Nasıl birşey olduğunu anlamak için gelin empati kuralım, hayallerimizi Avni Aker’e, Saraçoğlu’na, İnönü’ye...vs çevirelim. Durum 0-0, Lugano Yobo’ya, Yobo Lugano’ya, Lugano Gönül’e, Gönül Yobo’ya, Yobo Baroni’ye, Baroni Lugano’ya kendi yarı sahasında sabırla pas yapıyor. Okurken sıkılıp hızlı geçtiğiniz bir durumun tribünlerdeki homurtusunu duyuyorsunuz sanırım. “Türkler sabırsızdır, tribün kültürümüz yoktur ” gibi sosyolojik çıkarsamaları bir kenara bırakalım lütfen, önünüzdeki sahne sıkıcıdır .

“Dünyanın en iyi takımı” ağır bir sıfattır. Bu sıfata haiz olan bir takımın, Pepe’nin kırmızı kartından daha fazla ve daha farklı varyasyonlara ihtiyacı var.

Sistemlerine, güçlerine, oyuncularına, bir kulüpten daha fazlasına büyük saygı duyuyorum.

Sürekli kazanan olmalarına, aldıkları kupalara, 30 yıllık çılgın projelerine de gıpta ediyorum.

Bununla birlikte televizyon karşısına geçtiğimde “ortada sıçanın” en gelişmiş versiyonundan daha fazlasını görmek istiyorum. Bir tek Messi’nin driblinglerini görüyoruz, biraz da Iniesta zorluyor..

Onlar da olmasa, seyircisiz Bülent Uygun-Abdullah Avcı maçından tek farkı, karizmatik İspanyol dilinin kapitalizm ürünü havalı ismi kalacak.



12 Şubat 2011 Cumartesi

Son Barikat Cruijff

1982-1983 sezonunu şampiyon bitiren Ajax, Cruijff’a yeni sözleşme önermeme kararı alır. Gerekçe, Johan’ın çok yaşlı olmasıdır. Cruijff buna çok kızar. Sadece 36 yaşındadır ve oynayacak 1 sezonu daha vardır. Gider, Ajax’ın en büyük hısmı Feyenoord’a imzayı atar. 10 yıldır şampiyon olamayan Feyenoord, Cruijff’un kanatları altına girer.

Yeni sezon başlar. Cruijfflu Feyenoord iyi bir ritim yakalamıştır. Cruijff çoğu maçta ilk 11 başlar. Kendi isteğiyle bazı maçların son 15 dakikasında oyuna girer, oyunun kaderini değiştirir…

Ligde müthiş bir mücadele vardır. Ajax ile Feyenoord şampiyonluk yolunda kalan 2 takım olur ve puanları eşittir. Ve beklenen maç gelir çatar.

Ajax oyuna müthiş başlar, ardı ardına gelen goller durumu 3-0 yapar. Feyenoordlular sabırlı bir şekilde bildikleri gibi oynamaya devam ederler ve 2 gol bulurlar.


(Hikayemizde efsane bir geri dönüş, Cruijff’un tek başına maçı çevirdiği bir kahramanlık destanı bekleyenler adına üzgünüm. Buradaki efsane olay soyunma odasında olacak.)

Maç son 15 dakikaya girerken hala 3-2’dir. Herkes beraberlik golü beklerken Ajax bir gol bulur. Sonra bir tane daha. Bir tane daha…

Maç 8-2 biter.

Soyunma odasının kapısından en son giren Cruijff tavana bakan birçok ense görür. “Herkes beni dinlesin” der. “3 puan gerideyiz. Sadece bir maç kaybettik. Sezon sonuna kadar tüm maçları kazanırsak şampiyon oluruz. O zaman bu maç Ajax için sadece bir derbi zaferi, bizim için ise herşeyin başladığı bir nokta olur.”

Dediği gibi de olur Cruijff’un. Tüm maçlarını kazanan Feyenoord, Ajax’ın 6 puan önünde şampiyon olur, 10 yıl aradan sonra…

Ajaxla olan hesap kapanmıştır.

*****

1 Temmuz 2010’da Barcelona yeni başkanı Sandro Rosell yönetim kurulu ilk toplantısını açar. Klişe teşekkür kouşmasından sonra “Toplantımıza önce bir yanlışlığa parmak basarak başlamak istiyorum” der. “Barcelona yönetmelik tüzüğünde, Onursal Başkanlık diye bir sıfat bulunmamaktadır” Sandro ağzını yeni bir saldırı için açmak üzereyken, Cruijff ayağa kalkar ceketinin önünü ilikler, kapıya doğru ilerler ve toplantı salonunu terkeder.

Kulüp girişindeki resepsiyonda oturan sekreter Cruijff’u görür, telefonu kulağından çekmeden ” bir dakika sizinle ilgileneceğim” gülümsemesiyle bakar. Cruijff sol göğsünün üstündeki Onursal Başkanlık nişanını çıkarır “Bak buraya bırakıyorum” der, sekreterin önüne koyar, çıkıp gider.

Daha sonra konuyla ilgili tek bir açıklama yapar:

Yönetim kurulunun ilk toplantısında bu konuyu tartışması bana garip geldi. Çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Bu tip şeyleri kabul etmek çok zordur ama geri vermek kolaydır. Kimseyi rahatsız etmek istemediğimden geri veriyorum”

Başkan Sandro Rosell’in açıklaması ise toplantıdaki tavrı kadar sert ve netti “'Ben de aynısını yapardım, hiç kimse mevcut olmayan bir sıfatı arzu etmez”

*****

Geçtiğimiz hafta Johan Cruijff Ajax’ın teknik danışmanı oldu. Tahmin ettiğimiz gibi Ajax altyapısını yeniden şekillendirecek. Ancak altyapıdan yetenek çıkarmak Ajax için sorun değil, o yetenekleri elde tutmak sorun.

Futbol her geçen gün büyük kulüplerin büyük sermayeli tekerleri altında biraz daha eziliyor. Birçok genç yetenek henüz tam olgunlaşmadan dalından koparılıp uluslarası pazarlara ihraç oluyor. Çoğu sandıklarda çürüyüp giderken, bir kısmı da komisyoncuların oradan oraya pazarladığı kişiliksiz, ruhsuz bir kâr aracı oluyor.

Cruijff’un, Ajax görevi aslında bu noktada başlıyor. Bu hem Ajax, hem Hollanda, hem de dünya futbolu için önemli. Hatta bir milat. Cruijff, karizmasıyla yetenekleri –en azından olgunlaşana kadar- tuttuğu takdirde en son 1995’te severek ayrıldığımız Ajaxla yeniden biraraya gelebiliriz. Endüstriyel futbolun önündeki son barikat Ajax olabilir.

Sanırım Cruijff da bunun düşüncesi içinde.

Ve Hala Barcelona ile açık olan bir hesap var…


8 Temmuz 2010 Perşembe

Johan'ın Onuru



Kasap, Köylü’yü yendi ve takımı finale çıktı, Yeniköy’de bir bayram havası.

Futbolu bilen,5 yıl sonrasını planlayan, vizyonlu yöneticiler ve çok iyi analiz yapan bir grup futbol yorumcusunu tarafından gönderilen bu iki hocanın karşılaşması her Türk Futbolsever’in içine oturmadı değil.

Belki Fenerbahçeliler Löw’ün Almanyasına daha bir sempati duyarken, Beşiktaşlılar’ı İspanya galibiyeti sevindirdi.

Aslında 2010’u Cruyff yılı ilan etmek gerekir.

Zira Hollanda’nın finale çıkması akıllara hemen 74 ve 78 deki hayalkırıklıklarını ve "Sarı Fare" yi getirdi. Hollanda sisteminin çocuğu, mevcut sistemi İspanyol sosuyla daha farklı bir noktaya taşırken bugün Barcelonalı İspanya dönemin en başarılı takımı.

Futbolseverlere 1974 finalini sorsanız, herhalde çok az kişi Almanya’nın kazanmasından bahseder. 1974 Dünya Kupası Finali nedir deseniz, bitiş düdüğüyle başını terden sırılsıklam olmuş formasına doğru eğen, üzerine hafifçe yağan yağmura aldırmadan yavaş adımlarla soyunma odasına giden Cruyff’un ağır çekim hüzünlü görüntüsü derim.

Cruyff bir futbolcudan öte, fenomendir. Kendisini ısrarla isteyen Real Madrid’e “Franco gibi bir katilin takımında oynamam” diyerek, Katalonya’ya daha gelmeden efsane olmuştur.

Barcelona’ya yıllar boyu yerleştirdiği felsefe, tüm İspanya’ya yayıldı. Bu felsefe, Cruyff henüz 10 yaşında “cılız” diye küçük takıma alınmayıp, top toplayıcılıkla oyalandığı günlerden kalmadır. “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”

Yaklaşık 40 yıl önce temelleri atılan bu düşünce Hollanda ve İspanya futboluna yön verdi ve bugün itibariyle zirveye çıkardı.

Yeni Barcelona yönetiminin ilk toplantısında yeni başkan, Cruyff’un Onursal Başkanlığı’nın dayanağı olmadığı söyleyince hemen toplantıdan izin isteyerek ayrılmış, kapıda telefonla konuşmakta olan sekretere "Bak buraya bırakıyorum" diyerek Onursal Başkanlık Nişanı’nı ceketinden çıkartıp sekreter masasına bırakmış ve ayrılmıştır.

Tek bir polemiğe girmeden “haksızlık yapıldı” diye ağlamadan belki yine hüzünlü ve ağır bir ifadeyle, bakışlara aldırmandan yavaş adımlarla terketmiştir kulüp binasını.

Pazar günü sonuç ne olursa olsun, Johan Cruyff kazanacak. Ve futbolu seven herkesin ölünceye kadar kalbindeki onursal yerinin tartışmasız başkanı olarak kalmaya devam edecek.

Futbol tarihini de, kongrelerin seçtiği başkanlardan ziyade, onların gönderdikleri Cruyfflar, Löwler, Bosqueler yazmaya devam edecek.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=1429

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Real Madrid’de kazanmak o kadar güzel,güzel,güzel ki...



“Dünyanın en prestijli antrenörlerinden biriyle çalışmak bizim için onurdur.Real Madrid’de onunla işbirliği yapmaktan memnunuz.”
Bu sözler Beyazlar’ın genel direktörü Jorge Valdano’ya ait

Jose Mourinho geçtiğimiz saatlerde Real Madrid'in yeni hocası olarak açıklandı.

Santiago Bernabéu basın odasında Valdano’nun yanında kendine has gururlu pozuyla oturan Jose, sözlerine “Buenos dias” diyerek başladı.”Öncelikle söylemeliyim ki, İspanyolcam çok iyi değil.İtalyanca konuşmak ve çalışmak, bana İspanyolca’yı unutturdu.Ancak bu sadece 1 ay sürecek.Sonrasında hazır olmuş olacağım.Kariyerimde farklı bir yer var artık.Real Madrid’i çalıştırmak ya da Real Madrid’de oynamaktan daha güzeli Real Madrid’de kazanmak!Bu, o kadar güzel,güzel,güzel ki....İşte beni motive eden de bu”

Muhakkak kazanmak güzeldir, ancak bence kastettiği Barcelona’yı yenip La Liga’yı kazanmak.Hele biraz zaman geçsin İspanyolca’yı hatırlasın eminim sözleri sertleşecektir.

28 Mayıs 2010 Cuma

Raúl Madrid


Hatırlayamadığım bir gazetenin spor sayfasının en alt sütununda bu başlıkla tanıdım nam-ı değer "el diablo"yu.Bir O'nun, bir de Del Piero'nun ufacık resimleri adam olacak çocuk tadında 3-5 satır yazıyla yanyana duruyordu. O dönemler Avrupa Futbolu'na genelde Salı günleri yayınlanan o küçük sütunlardan ulaşıyorduk, bir de hafta içi gece geç saatlerde TRT 3 de yayınlanan Avrupa'dan Futbol programından.O iki dakikalık özet görüntülerden anlayabildiğimiz kadarıyla 9 aylık ya da 21 oynarken Hügo Sançeeezz diye bağırıp kalkardık rövaşataya 5 puan düşürmek sevdasında.

Gazeteye yapışıyordum.17 yaşında bir çocuk tek başına koskoca Real Madrid'i sırtlıyor, öyle ki Raul Madrid diyorlar, olaya bak! Dakikalarca bakmıştım o resme.

Sonrası malum, değeri olmayan futbolcu tanımlarına, 23 yaşında "tecrübeli" kaptan oluşuna, rekorlarına zaten aşinayız.Ancak sorun Ahmet Çakar'ın kurşunlarında gizli "Ne yapmış İspanya bugüne kadar Raul'la?" Bu soruyu Aragones de sormuştu, "Raul'u neden almadınız"a karşılık.Ve Raulsuz İspanya, 2008 Avrupa Şampiyonu olunca da tam oldu hani!

Sadece bu kadar değil, bugüne kadar en prestijli ödüllerden Altın top (Ballon d'Or) ve FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödüllerine de hiç ulaşamamış bir Raul var karşımızda.

İyi de neden?

Raul'un uluslararası bir turnuvada İspanya forması giymesi Fransa 98 Dünya Kupasıyla başlıyor.Ve ilk 11 başladığı ilk maçta ikinci yarının hemen başında harika bir vole ile İspanyollara OLE çektirirken Zubizaretta'nın kişisel çabalarıyla Nijerya 2 gol bulup maçı 3-2 kazanıyor ve Dünya Kupalarında ilk maçlarda sürpriz sonuçlar olur klişesine yenisini ekliyordu.
İkinci maçta kapanan Paraguay savunmasını aşamayan İspanya 0-0'a razı oluyor Raul'un forma giymediği son maçta ise Bulgaristan'ı 6-1 yenmesi gruptan çıkmasına yetmiyordu.

Euro 2000, Raul’un 4 maçta da ilk 11 oynayıp sadece 1 golle kapattığı bir turnuva oldu.

Şu ana kadar Ahmet Çakar haklı gözükse de, bizim için de unutulmayacak bir turnuva olan 2002 Dünya Kupası Raul için farklı İspanya içinse aynı bitiyordu.Gruplardan estirerek çıkan İspanya, gelene gidene 3 atmış, Camacho'nun hücüm futbolu İspanya hanesine 9 gol yazarken bunlardan 3 'ü Raul'dan gelmişti.Ancak ikinci turla beraber, turnuvaya hızlı başlayan her takımın başına gelen İspanya'nın da başına geldi.Son dakikada Robbie Keane'in penaltısıyla uzayan maçı zor da olsa uzatmada kazanan İspanyollar çeyrek finale her açıdan "yorgun" çıkmıştı. Hiddink’in Güney Kore'sine ise 0-0 biten maçın sonucunda penaltılarla elenen İspanya bir turnuvaya daha "erken" veda ederken konumuz Raul başarılı bir performans göstermişti.




Yine bir Avrupa Şampiyonası -2004- İspanya'nın sadece 2 gol atıp 4 puanla gruplardan elendiği (ve Yunanistan'ın savunma futboluna felsefe! kattığı) bir turnuva olarak tarihe geçiyordu.Tüm maçlarda ilk 11 başlamasına karşın Raul turnuvayı golsüz kapattı.

Son turnuvası 2006 Dünya Kupasında ilk maçta 45. dakikada çıkmış, ikinci maçta 46. dakikada girmiş, son maçta 55. dakikada oyuna dahil olmuş ve İspanya'nın gruptan çıkmasına 1 golle katkıda bulunmuştu.İkinci turda Fransa'ya 3-1 ile elenen İspanya'da Raul 54. dakikada oyundan çıkarak hiç bir maçı 90 dakika tamamlamıyor aynı zamanda bu Aragones'in Raul'a bakışını da anlatıyordu.

Bütün bunların anlamı

Son 2006 Dünya Kupasındaki yarım maçları hariç uluslarası turnuvalarda forma giydiği maç sayısı toplam 13. 2006’yı ayırmamın sebebi ise Raul’un turnuvada 4 maçta da forma giymesi ancak görev aldığı dakikanın toplam 180’i geçmemesi, yani 2 maç.Bu açıdan bakıldığında uluslararası turnuvalarda toplam 6 golü bulunan “tilki”nin maç başına gol ortalaması %40.
Toplam Milli takım kariyeri ise 102 maç, attığı gol sayısı 44.Bu durumda genel olarak milli kariyerinin maç başına gol ortalaması ~%43.
Buraya kadar sayıların örtüştüğü normal bir durum gibi görünse de, Raul’un genel kariyerine baktığımızda 723 maçta 324 gol gibi “başarılı” bir sonuç görüyoruz.Bu da maç başına ~%45 gol demek.



Karşımıza çıkan tablo açık.Raul Gonzalez Blanco gol ortalaması maç başına %40-45 arası değişen bir oyuncu.Bu gol krallıkları olduğu La Liga için de böyle,gelmiş geçmiş en çok gol atan oyuncu olduğu Şampiyonlar Ligi için de, Uluslararası turnuvalar için de.
Kısaca milli takımda başarısız ya da Real Madrid’deki Raul değil diye bir durum yok ortada aslında.(hoş, kulüp performansını milli takım düzeyine taşıyan çok az yıldız oyuncu olduğu gerçeği de var elimizde)

1996-2006 arası İspanya’nın “erken” elenmeleri,bunun üzerine 2006 yılından başlayıp,2008 yılında zirveye çıkan –ve halen yerini koruyan- İspanyol futbolunun ve liginin durumu da Raul’a yöneltilen eleştirelere hız verdi.

2008’deki başarının salt Raulsuzluktan olmadığı gibi, Aragoneslilikden de kaynaklanmadığı düşüncesindeyim.O kadroda Güiza yerine Raul olsaydı, İspanya yine şampiyon olurdu.

İspanya’nın başarısız olmasının sebebi Raul değildir, Raul’un başarısız görünmesinin sebebi İspanya’dır.

Peki Altın Top ve FIFA Dünyada Yılın Oyuncusu ödülleri?

Kazanamadığı 2 ödül bunlardır herhalde.
1991’den beri dağıtılan FIFA World Player of the Year ödüllerine Raul’un piyasaya çıktığı 1996 yılından itibaren kazananlara bakalım
1996 Ronaldo,1997 Ronaldo,1998 Zidane, 1999 Rivaldo, 2000 Zidane, 2001 Figo, 2002 Ronaldo, 2003 Zidane, 2004 Ronaldinho, 2005 Ronaldinho, 2006 Cannavaro, 2007 Kaka, 2008 Cristiano Ronaldo, 2009 Messi.

Ballon d’Or ödülleri ise FIFA ödülleri ile hemen hemen aynı istikamette dağıtılmış.Farklı olan yıllar şöyle; 1996 Sammer, 2000 Figo, 2001 Owen, 2003 Nedved, 2004 Shevchenko

Aşağı yukarı bazen yıllar farklı olsa da aynı oyunculara dağıtılmış.2005 yılından bu zamana ise iki ödülü de alan isimler aynı.

Kazanan oyuncular genelde forvet ya da forvet arkası oynayan hızlı, çalım atan, tekniğiyle göz dolduran genelde futbol izleyicisinin beğendiği oyuncular.Bunların dışında 2 istisna var.1996 Sammer ve 2006 Cannavaro.Biri 96 Avrupa şampiyonu Almanya’nın, diğeri 2006 Dünya Şampiyonu İtalya’nın emniyet sübabı.Yani kazanılan uluslarası kupaların da yardımı olduğu açık.Aynı durum 1998,2000,2002’de de mevcut.

Raul, çok hızlı bir oyuncu değil, öyle 3-4 kişiye şık çalımlar attığını da göremezsiniz.Raul görevini yapan ve yüzüğünü öpen “basit” bir oyuncu.Ancak sadece aşırtma gollerini izlemek bile bana en az çalımcı oyuncuları izlemek kadar zevk veriyor.



Zaten sorunumuz ödülse eğer, kazanamadıklarının kat kat fazlası var koleksiyonunda.Son olarak bu iki ödülü Paolo Maldini gibi bir efsane de kazanamamış.Hugo Sanchez, Romario, Ronald Koeman, Del Piero, Dennis Bergkamp da, Maldini ve Raul ile aynı başarısızlığı! paylaşmışlar.Bence bu ödüller bir eleştiri nedeni olmaktan çok öte.

Bu başlıkla ilgili son olarak sözü “Sir”e bırakıyorum;
“Umarım seyahat etmeyi sevmiyordur.O’nu ülkenin girişinde durdurmalıyız!Real, Figo, Zidane, Ronaldo gibi büyük oyuncular satın alıyor, ancak bence dünyadaki en iyi oyuncu Raul” Alex Ferguson



Ve neden Raul?

İlk yazımı Raul üzerine yazmak istedim. Henüz kesin olmasa da, Real Madrid’in, sözleşmesini fesh etme kararı bunda etken oldu.Raul sadece futbol tarihine geçmiş efsane oyunculardan biri olmak dışında Madrid’in başına Raul ekletebilmiş, Real’in tarihinde Di Stefano, Voldano, Butragueno gibi yerini almıştır.
Son 6-7 senedir ruhundan hergeçen gün kaybeden Madrid, böyle bir efsaneyi bu kadar “ucuz” göndererek çocukluk sevgimize de el fatiha demiştir.

Evet bugün en flaş transferleri, en pahalı oyuncuları kadrosuna katan bir Real Madrid var karşımızda.Çok parası olan ve para kazanan bir Real Madrid var karşımızda.Bir de 6 senede 10 hoca değiştirmiş bir Madrid var.Robben, Sneijder, Samuel gibi yıldızları yeterince parlak! olmadığı için gönderen bir Madrid var.

Aslında bu hep böyle değildi.Florentino Perez’e kadar altyapısından çıkardığı Madrid ruhunu taşıyan oyuncularla İspanya’yı domine eden bir takımdı Real.O zamanlar Barcelona bastırırdı parayı alırdı yıldızı.Flaş transferlerle açardı sezonu ve hep Los Merengues’in gerisinde kalırdı.

Artık bu durum tersine döndü.Los Merengues, Los Galakticos oldu. Katalanlar ise İspanya futbolu’na yön veriyor.Demek bu iş “sadece” bilmem kaç milyon avro ile olmuyor.Yeni Casillaslarla, Raullarla oluyor.Ve eldekilere hakettiği saygıyı vermekle.

Bugün sihirli değneği elinde Mourinho’yu takımın başına getirerek özlediği başarılara kavuşmaya çalışan Real Madrid, buna ulaşabilir mi bilmem.

Ancak Raul’u başka formayla gördüğüm her an eski bir Realli olarak içimin burkulacağı kesin.

“Raul Avrupadaki en iyilerden biri.Real Madrid’in ruhu.O, bizim için Matthäus gibi, vazgeçilmezliği ve kötü saç traşı ile” Franz Beckenbauer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...