Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2011 Perşembe

61 Kere Maaşallah


Maçtan önce Trabzonsporla ilgili tek bir satır ve analiz yapmamışken, maçtan sonra yazılan övgü yazıları anlamlı olmuyor maalesef. Zira maça dair çoğunluğun görüşü “üst olur” idi, Inter’in atacağı gollere atfen...

Yukarıdaki cümlenin devamına parantez açıp “Ben de dahildim bu kalabalığa” yazmıştım. Yazmamla beraber backspace’e abanmam bir oldu. Öngörülerimiz tabelayı parlattığında, koltuğumuza yerleşip göğüslerimizdeki havayı satırlara döküyorsak, tabela öngörülerimizi kararttığında kısık sesli kalmak kelimelerimize ihanet olur ilk önce.

Bırakın Trabzonspor’un kazanmasını, berabere dahi kalacağıyla ilgili kendimi ikna etmekte zorlanıyordum. –Se –sa ile biten birçok fiillerle dolduruyordum düşüncelerimi, yine de Trabzonspor berabere dahi kalamıyordu!

21.44’e kadar şampiyonluğa giden standart bir Gordon Milne’den daha heyecansız bir yüzüm vardı.

Maçın son 15 dakikasında ise kanatana kadar tırnak yedim. Parmaklarım hala sızlıyor.

Inter’in onca zenginliği Trabzonspor’un kaledeki zenginliğinin yanında gösterişsiz kaldı! Rüştü Reçber’in 5 yıl önce veliahtı ilan ettiği Tolga 3 yıldır kışlıkların yanında yüklükte duran misafir yatağı misali, sessiz yatıyordu. Öyle sanıyorduk. Belli ki yatmıyormuş. Şenol Güneş ile birlikte Bordo-Mavili kalecilerin muhteşem performansları ayrı bir yazının konusu. Tolga Zengin sakatlandığında Onur Kıvrak’a hayran kalmıştık, bugün Onur Kıvrak sakat, Tolga Zengin’i konuşuyoruz. Trabzonspor Kaptanı Tolga’nın Hiddink-Çetin A.Ş organizasyonunda olmamasını da doğal karşılıyoruz. Tolga Zenginlere, Serdar Azizlere, Alper Potuklara, Olcan Adınlara, Necip Uysallara...vs tenezül etmeyen bir takımın, ne kadar milli ola(maya)cağı hakkında zaten onlarca yazı yazdık, oralara girmeyelim, keyfimizi kaçırmayalım.


Zokora Trabzonspor’da şiddetli bir Ernst etkisinde. Top Trabzondayken Cambiasso ile fiziksel mücadelede ayakta kalırken, top Interdeyken sürekli Sneijder’ı bozdu. Colman’ın ilk yarıdaki ürkekliğine kızarken, ikinci yarıdaki Ingesson klasındaki oyununu keyifle izledim. Glowacki-Giray ikilisinin zamana ihtiyacı var. Özellikle ilk yarının son 15 dakikasında affedilmeyecek hatalar yaptılar. Inter forvetleri affedince biz de affetmiş sayıldık.

Ligimizde Barselonacık olmayı beceren 2 takım var biri Kardemir Karabükspor, diğeri Trabzonspor. Oyun ne olursa olsun San Siro’da sabırla ayağa pas yapan bir takım görmek, benim gibi ekol aşığı bir adam için çok lezzetliydi. Takım halinde soğukkanlı kısa paslar hem kendine güven, hem tempoyu kontrol etmek demek. Bunu başardılar. Henrique ve Alanzinho’yu ayırıyorum. Onlar da sonunu düşünmeden çalımlara girmek yerine, başında düşünüp pas trafiğine katılsa 3. bölgede işler daha kolay olabilirdi. Durağan Inter’e karşı akıcı futbol daha fazla ve etkili sonuçlar verebilirdi.

Trabzon’un heyecanı ve insanların yüzüne verdiği gülümseme 80leri hatırlattı bana. Bir Türk takımı Avrupa’da sahaya çıkarken herkesin o gün o takımlı olduğu günlerin toplu histerik heyecanını hissettim. O pozitif havanın kokusunu aldım. Dün akşamın 20 yıl öncesinden farkı; maçın ortasında elinde terör örgütünün muşambasıyla sahaya atlayan, futbol keyfimize tecavüz eden akl-ı güzafları görmememizdi.

Umarım bu akşam Şeref Bey’de ideolojik gazların peşinde çimlerde yaşanacak bir kovalamaca görmeyiz. Güzel oyun; içine siyasetin pis kanı enjekte edildiğinde, kirli bir tiyatro sahnesine dönüyor.

Handikaplı kuponları yırttırdığı, bizleri yeniden eski –ve güzel- futbol heyecanı umutlandırdığı için Trabzonspor’a teşekkürler.

Yakup Sabri İNANKUR

14 Eylül 2011 Çarşamba

İkili Yoksa, İki Gol Şans Değil


Haftasonu deplasmanda 2-0 öne geçip, 2-2 berabere kalan Barselona ile, haftasonu evinde 2-0 mağlup duruma düşüp 2-2 berabere kalan Milan’ın maçı 2-2 bitti.

Barcelona’nın kaleyi tutan 7 şutuna karşın Milan’ın kaleyi tutan 5 şutu skora eşit katkı yaptı. Abbiati ile Valdes arasındaki fark aklımıza geliyor hemen. Ancak aklımıza gelmeyen, Abbiati ne kadar Milan’ın kalecisiyse, Valdes’in de o kadar Barselona’nın kalecisi olduğu. Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi’nde Barça kalesini bulan 23 şutun 8’i gol olmuş. Her 3 şut 1 gol yazıyor. Oranladığınızda (%33) 5 şutun 2’sinin gol olması Valdes için normal. Anormal olan rakam olumlu pas yüzdesi. Victor Valdes’in elinden ya da ayağından çıkardığı 100 topun 91’i Barselonalı oyuncuların hizmetine hazır hale geliyor. Degajlarda dahi %76’lık bir isabet söz konusu ki bu oran orta saha emekçiliğinden ekmek yiyen bir çok gencin becerebilmesi için bir fırın daha ekmek yemesini gerektiren bir başarı. Mesela dün akşam Prince Boateng, Valdes kadar Barcelonalılara pas göndermiştir. Tek sorun Milan forması giymesiydi.

Standart santrofor tipini tedavülden kaldırdıktan sonra stoperlere de savaş açan Barcelona, Macherano-Busquets ikilisiyle yorumculardan bayağı bir övgü aldı. Barcelona daha çok topa sahip olmak istiyor yorumlarının altına sayısal veriler, futbol aforizmaları ve renkli şemalar yerleştirildi. Belki Rüya Takımın hipnotinize eden büyülü futbolunun keyifli uyuşukluğu, belki de Barcelona’yı eleştirmenin ya da beğenmemenin müthiş eleştiri aldığı ve beğenilmediği bir dönemde çıkacak homurtunun çekincesi, bazı ayrıntılara karşı bizi kör bırakıyor.
Uzun dönemde stopersiz futbola geçeceğimizden eminim. Barcelona’da ise bugün Mascherano-Busquets (MB) ile, Puyol-Pique(PP)’den daha fazla topa sahip olunacağı düşüncesi teoride harika fikir gözükse de pratikte tersi ortaya çıkıyor.

                                    

Top çalma ve pozisyon önlemede zaten PP’nin MB’ye üstünlüğü bariz.  Çok övgü alan “daha fazla pas, daha fazla top bende” fikrinde ise sanılanın aksine PP bir adım önde. Pique %91, Puyol %88 olumlu pas ile oynuyor. Puyol, Pique’ye göre az biraz geride gözükse de maç başına 5 uzun (30 metre ve üstü) pas isabetiyle ve Pique’ye göre daha fazla hızlı hücum başlatıyor. Pique’nin ise Puyol’a üstün olduğu yeteneği Del Bosque’nin ifadesiyle “forvet gibi düşünüyor” olması. Pique’nin maç başına 0.39 dribling ve 0.45 gol pozisyonuna sokan pas ortalaması Cassano’dan yüksek!



Tabii MB’den de...

1-HIZ

Fenerbahçe’nin Şeref Bey’de 2-4 kazandığı maçın kırılma anı Ferrari’nin atılmasıysa, çökme anı Aurelio’nun savunmaya geçmesiydi. O zaman (ve her zaman) bu ön-stoper / defansif orta sahaların savunmaya çekilmesini (yanlış değil) tehlikeli bulurum. Orta saha oyuncuları arkasındaki stoperin rahatlığıyla oynamaya alışmıştır. Şu yazıda belirttiğimiz gibi; Stoper ise arkasında sadece kaleci olduğunun bilinciyle oynar. Araya atılan toplar stoperlerden oluşan bir savunmada daha az tehlike yaratır. 

Mentalite farkının yanısıra Barcelona için bir diğer neden hız. MB, PP’ye göre daha ağır ve daha geç kalıyor. Barselona savunması ise hücum kadar hızlı olmak zorunda. Çünkü gol atmak için gereken çabukluk, aynı zamanda gol yememenin anahtarı.

2-HAVA TOPLARI

1.92’lik Pique ve 1.78’lik Puyol’un nokta ile virgül misali uyumuna gıpta ile bakıyoruz. İkisinin de farklı yeteneklerini en baskın şekilde takım adına ve en optimum biçimde birbirlerini kapatacak şekilde kullanmaları futbol ilminin açıklamakta zorlandığı bir konu. Şiir gibi denir ya, hakikaten bu kadar kafiyeli bir ikili benim gibi şiir sevmeyen bir adam için bile göz kamaştırıcı.

Camp Nou’da sağ çizgiye inebilmiş genç bir kanat oyuncusu olalım hayalimizde. Barcelona’ya gol atabilmenin heyecanıyla ceza sahasına kısa bir bakış atarız. Orta hazırlığının yarım saniye öncesinde, görev paylaşımı yapan bu iki oyuncu arasında bu işi Pique’nin üstleneceğini düşünürüz. Bu yüzden de topu Puyol ile yanyana duran santraforumuza indirmeye çalışırız.

Ve hata yaparız.

O topun bizim santraforumuzun kafasına dokunma şansı %29. Pique ile eşleşen arkadaşımıza atsaydık daha fazla gol şansımız vardı.


Aradaki 14 santimetreye karşı Carles Puyol’un hava topu başarısı, Gerard Pique’den 16 puan fazla. Puyol bu konuda Vidiç, Ferdinand gibi devlerle çekişiyor. Allah Pique’ye boy vermiş, Puyol’a zamanlama zekası.

Bu konuda MB’nin en iyisi Sergio Busquets. O da Pique’nin gerisinde kalıyor.

MILAN YAPMASI GEREKEN NEYSE YAPTI


%75 topla oynama oranı olan bir rakibe karşı, üstelik de deplasmandaysanız, çok dikkatli ve hızlı olmalısınız. Top sizin ayağınızda 5 ya da 6 saniye kalabiliyor ancak. Bu durumda 3-4 saniyede rakip kaleye topu taşımalısınız. Hızlı hücum oyuncularının önüne derin paslar atmalısınız. Eğer kendi sahanızda kale önüne takım otobüsü çekerseniz Messi’nin jenerik oranını yükseltirsiniz. Büyük usta Lucescu “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” derken bunu kastediyordu. Mourinho Nuri Şahin’i transfer ederken bunu düşünüyordu.

Derin bir nefes alıp aklımızdakileri süzersek Barselona’ya 2 şekilde gol atabileceğimizi görürüz.

1- Hızlı hücum. Savunma arkasına atılacak toplar.
2- Yan Toplar

Milan, 1.siyle ilk golü, 2.siyle son golü buldu. Valdes’e de 5 top göndererek 2 golü matematiksel olarak garantiledi! Şans sadece futbolda değil, hayatın her alanında en önemli kavramdır. Ancak “genellikle” kucağımıza düşmez. Dün Milan kendi şansını yarattı ve sonuç almasını bildi.

Barselona’yı (şanlıysa) durdurabilecek 2 takım var. Biri dün akşam elinden gelenin en iyisi yaptı, diğeri Nuri Şahin’i bekliyor.

Barcelona ise yenilmez olmak adına hedeflediği futbol devriminde, Puyol-Pique'nin, Messi’den dahi daha anahtar konumda olduğunu unutmamalı. 


Yakup Sabri İNANKUR

15 Eylül 2010 Çarşamba

Hayat Devam Ediyor

Avrupa maçlarında çocukluktan kalma bir özdeyiş vardır. “Deplasmanda atılan goller 2 gol sayılıyor” denir.

Yukarıdaki zeka ürünü pankarta karşı “bugün” yazılacak çok malzeme var. Muhtemel ki daha da olacak.

Fakat blogun başına şu cümleyi karizma olsun diye koymadım ben “Rakibimiz için zaten çok acı bir an, onların yanında konuşmayalım lütfen, aynı işten ekmek yiyen insanlara saygısızlık olmasın!” Ali Gültiken, Beşiktaş-Adana DemirSpor 10-0 biten maçın ardından kendisi ile röportaj yapmak isteyen muhabire böyle cevap vermişti.

Asıl sorun yukarıdaki mentalitedir.

4 de yenir 14 de yenir, o önemli değil. Türkiye’de her takım, milli takım dahil Avrupa’da değişik kombinasyonlarda rezil olmuştur.

Bursaspor dün neden Valencia “yedek kulübesi”ne yenildi sorusunun cevabı yukarıda gizlidir. Bugün Avrupa’nın iyi liglerinin herhangi orta-sınıf bir takımını Türkiye’ye koyun ligimizi sallar. Bunun ikinci nedeni sistemdir, ilk nedeni ise kafa yapısıdır.

Açın bugün interneti, gazetelerde maçla ilgili haberlerin altındaki yorumları okuyun. Bursa taraftarı hariç herkesin maç ile ilgili olmayan kendince komik yorumlarını göreceksiniz. Kyiv’e, Paok’a elendiğini, aynı hocayla Metalist’ten 4 yediğini unutan bir çok futbol yorumcusu, Ali Gültiken mentalitesinden çok uzakta el sallayacak bize.

2 hafta önce Arsenal-Blackpool’u 6-0 yendi. Chelsea gelene gidene 6-7 atıyor. Maç önü, maç sonu, maç sonrası hiçbir röportajında ben bu tip tahrik edici beyanlara rastlamadım. Yorumcunun, taraftarın, futbolcunun tartıştığı tek konu futbol, sistem ve şablon. Bu nedenle Blackpool taraftarları 6. golden sonra takımını (protesto amaçlı değil, içtenlikle) alkışlıyor. Bu nedenle Arsenalliler gol sevinçlerini rakibe değil kendine göre ayarlıyor.

Geçtiğimiz sezon La Liga’da toplam 10 milyon 700 bin bilet satılmış, Premier League 13.5 milyon izleyici çekmiş tribünlere . Bu rakam ligimizde yaklaşık olarak 4.5 milyon.

Biz pankartla, komik olduğunu sandığın lakap, kelime oyunlarıyla uğraşırken, 2-3 katımız daha kalabalık bir kitle bize göre tersi olması gereken bir mantıkla -daha fazla çatışma içine girmeyip- kafayı futbola veriyor. Demek ki terslik bizde.

Orada da fanatikçe örnekler oluyor elbette ama taraftarlığın kalbine oturmuyor, maçın önüne geçmiyor, futbolun içine işlemiyor.

Dün Bursaspor’da tartışılması gereken tek nokta Ertuğrul Sağlam’dı. Çünkü Kayseri’deki, Beşiktaş’taki Şampiyon Bursa’daki Ertuğrul Sağlam, hala aynı Ertuğrul Sağlam. Bursaspor kesinlikle maça konsantre olmamış, motive edilmemiş. Sadece dizilişi biraz savunma anlamında (4-2-3-1’den, 4-3-2-1’e çevirerek) kurup sahaya çıkarmış. Aynı mentaliteyi Beşiktaş’ta da uygulardı. Diziliş ve taktik aynı şey değildir. Tarihin ilk şampiyonlar ligi maçı için Bursaspor’dan “özel” sürprizler beklerdim. Özellikle yenilenmiş Valencia ortasahasının uyumsuzluğundan yararlanacak Ergiç, Insua ikilisinin yakın oynayıp hücuma daha fazla top göndereceğini, savunmanın Valencia kanat akınlarına karşı birbirine yaklaşırken, ortasahadaki Bekir Ozan-Hüseyin ikilisinin kanat oyuncularına pres yapacağını düşünüyordum. Ciddi anlamda Bursaspor’un kazanmasını umuyor ve bekliyordum.

Yenilgi önemli değil, şanssızlık olur, bireysel hata olur yine yenilirsiniz, ama ortada bir sistem, anlayış görememek yenilgiden daha önemlidir. Şansla 1-2 kere kaybedersiniz, sistemsizlikle 1-2 kere şans eseri kazanabilirsiniz.

Henüz biten birşey yok. Grup 3.cülüğü için de iddia sürüyor. Ancak Bursaspor kafa olarak buna hazır olmalı ve istemeli. Tarihinde ilk kez katılması, 20 milyon bütçesi olması sığınılacak limanlar olmamalı. Hele hele daha 5 maç varken hiç olmamalı.

Not 1: Mevzu bahis tribün görüntüsünün yaşandığı maçta Beşiktaş, Bursa Atatürk Stadı’nda Matias Delgado’nun attığı golle Bursaspor’u 1-0 yenmişti.

Not 2: Bu resim, sadece kendi başarısına sevinen, sadece kendi başarısızlığına üzülen bir Fenerbahçe sitesinden alınmıştır.

Not 3: Herkesin hatırası kendine


28 Mayıs 2010 Cuma

Raúl Madrid


Hatırlayamadığım bir gazetenin spor sayfasının en alt sütununda bu başlıkla tanıdım nam-ı değer "el diablo"yu.Bir O'nun, bir de Del Piero'nun ufacık resimleri adam olacak çocuk tadında 3-5 satır yazıyla yanyana duruyordu. O dönemler Avrupa Futbolu'na genelde Salı günleri yayınlanan o küçük sütunlardan ulaşıyorduk, bir de hafta içi gece geç saatlerde TRT 3 de yayınlanan Avrupa'dan Futbol programından.O iki dakikalık özet görüntülerden anlayabildiğimiz kadarıyla 9 aylık ya da 21 oynarken Hügo Sançeeezz diye bağırıp kalkardık rövaşataya 5 puan düşürmek sevdasında.

Gazeteye yapışıyordum.17 yaşında bir çocuk tek başına koskoca Real Madrid'i sırtlıyor, öyle ki Raul Madrid diyorlar, olaya bak! Dakikalarca bakmıştım o resme.

Sonrası malum, değeri olmayan futbolcu tanımlarına, 23 yaşında "tecrübeli" kaptan oluşuna, rekorlarına zaten aşinayız.Ancak sorun Ahmet Çakar'ın kurşunlarında gizli "Ne yapmış İspanya bugüne kadar Raul'la?" Bu soruyu Aragones de sormuştu, "Raul'u neden almadınız"a karşılık.Ve Raulsuz İspanya, 2008 Avrupa Şampiyonu olunca da tam oldu hani!

Sadece bu kadar değil, bugüne kadar en prestijli ödüllerden Altın top (Ballon d'Or) ve FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödüllerine de hiç ulaşamamış bir Raul var karşımızda.

İyi de neden?

Raul'un uluslararası bir turnuvada İspanya forması giymesi Fransa 98 Dünya Kupasıyla başlıyor.Ve ilk 11 başladığı ilk maçta ikinci yarının hemen başında harika bir vole ile İspanyollara OLE çektirirken Zubizaretta'nın kişisel çabalarıyla Nijerya 2 gol bulup maçı 3-2 kazanıyor ve Dünya Kupalarında ilk maçlarda sürpriz sonuçlar olur klişesine yenisini ekliyordu.
İkinci maçta kapanan Paraguay savunmasını aşamayan İspanya 0-0'a razı oluyor Raul'un forma giymediği son maçta ise Bulgaristan'ı 6-1 yenmesi gruptan çıkmasına yetmiyordu.

Euro 2000, Raul’un 4 maçta da ilk 11 oynayıp sadece 1 golle kapattığı bir turnuva oldu.

Şu ana kadar Ahmet Çakar haklı gözükse de, bizim için de unutulmayacak bir turnuva olan 2002 Dünya Kupası Raul için farklı İspanya içinse aynı bitiyordu.Gruplardan estirerek çıkan İspanya, gelene gidene 3 atmış, Camacho'nun hücüm futbolu İspanya hanesine 9 gol yazarken bunlardan 3 'ü Raul'dan gelmişti.Ancak ikinci turla beraber, turnuvaya hızlı başlayan her takımın başına gelen İspanya'nın da başına geldi.Son dakikada Robbie Keane'in penaltısıyla uzayan maçı zor da olsa uzatmada kazanan İspanyollar çeyrek finale her açıdan "yorgun" çıkmıştı. Hiddink’in Güney Kore'sine ise 0-0 biten maçın sonucunda penaltılarla elenen İspanya bir turnuvaya daha "erken" veda ederken konumuz Raul başarılı bir performans göstermişti.




Yine bir Avrupa Şampiyonası -2004- İspanya'nın sadece 2 gol atıp 4 puanla gruplardan elendiği (ve Yunanistan'ın savunma futboluna felsefe! kattığı) bir turnuva olarak tarihe geçiyordu.Tüm maçlarda ilk 11 başlamasına karşın Raul turnuvayı golsüz kapattı.

Son turnuvası 2006 Dünya Kupasında ilk maçta 45. dakikada çıkmış, ikinci maçta 46. dakikada girmiş, son maçta 55. dakikada oyuna dahil olmuş ve İspanya'nın gruptan çıkmasına 1 golle katkıda bulunmuştu.İkinci turda Fransa'ya 3-1 ile elenen İspanya'da Raul 54. dakikada oyundan çıkarak hiç bir maçı 90 dakika tamamlamıyor aynı zamanda bu Aragones'in Raul'a bakışını da anlatıyordu.

Bütün bunların anlamı

Son 2006 Dünya Kupasındaki yarım maçları hariç uluslarası turnuvalarda forma giydiği maç sayısı toplam 13. 2006’yı ayırmamın sebebi ise Raul’un turnuvada 4 maçta da forma giymesi ancak görev aldığı dakikanın toplam 180’i geçmemesi, yani 2 maç.Bu açıdan bakıldığında uluslararası turnuvalarda toplam 6 golü bulunan “tilki”nin maç başına gol ortalaması %40.
Toplam Milli takım kariyeri ise 102 maç, attığı gol sayısı 44.Bu durumda genel olarak milli kariyerinin maç başına gol ortalaması ~%43.
Buraya kadar sayıların örtüştüğü normal bir durum gibi görünse de, Raul’un genel kariyerine baktığımızda 723 maçta 324 gol gibi “başarılı” bir sonuç görüyoruz.Bu da maç başına ~%45 gol demek.



Karşımıza çıkan tablo açık.Raul Gonzalez Blanco gol ortalaması maç başına %40-45 arası değişen bir oyuncu.Bu gol krallıkları olduğu La Liga için de böyle,gelmiş geçmiş en çok gol atan oyuncu olduğu Şampiyonlar Ligi için de, Uluslararası turnuvalar için de.
Kısaca milli takımda başarısız ya da Real Madrid’deki Raul değil diye bir durum yok ortada aslında.(hoş, kulüp performansını milli takım düzeyine taşıyan çok az yıldız oyuncu olduğu gerçeği de var elimizde)

1996-2006 arası İspanya’nın “erken” elenmeleri,bunun üzerine 2006 yılından başlayıp,2008 yılında zirveye çıkan –ve halen yerini koruyan- İspanyol futbolunun ve liginin durumu da Raul’a yöneltilen eleştirelere hız verdi.

2008’deki başarının salt Raulsuzluktan olmadığı gibi, Aragoneslilikden de kaynaklanmadığı düşüncesindeyim.O kadroda Güiza yerine Raul olsaydı, İspanya yine şampiyon olurdu.

İspanya’nın başarısız olmasının sebebi Raul değildir, Raul’un başarısız görünmesinin sebebi İspanya’dır.

Peki Altın Top ve FIFA Dünyada Yılın Oyuncusu ödülleri?

Kazanamadığı 2 ödül bunlardır herhalde.
1991’den beri dağıtılan FIFA World Player of the Year ödüllerine Raul’un piyasaya çıktığı 1996 yılından itibaren kazananlara bakalım
1996 Ronaldo,1997 Ronaldo,1998 Zidane, 1999 Rivaldo, 2000 Zidane, 2001 Figo, 2002 Ronaldo, 2003 Zidane, 2004 Ronaldinho, 2005 Ronaldinho, 2006 Cannavaro, 2007 Kaka, 2008 Cristiano Ronaldo, 2009 Messi.

Ballon d’Or ödülleri ise FIFA ödülleri ile hemen hemen aynı istikamette dağıtılmış.Farklı olan yıllar şöyle; 1996 Sammer, 2000 Figo, 2001 Owen, 2003 Nedved, 2004 Shevchenko

Aşağı yukarı bazen yıllar farklı olsa da aynı oyunculara dağıtılmış.2005 yılından bu zamana ise iki ödülü de alan isimler aynı.

Kazanan oyuncular genelde forvet ya da forvet arkası oynayan hızlı, çalım atan, tekniğiyle göz dolduran genelde futbol izleyicisinin beğendiği oyuncular.Bunların dışında 2 istisna var.1996 Sammer ve 2006 Cannavaro.Biri 96 Avrupa şampiyonu Almanya’nın, diğeri 2006 Dünya Şampiyonu İtalya’nın emniyet sübabı.Yani kazanılan uluslarası kupaların da yardımı olduğu açık.Aynı durum 1998,2000,2002’de de mevcut.

Raul, çok hızlı bir oyuncu değil, öyle 3-4 kişiye şık çalımlar attığını da göremezsiniz.Raul görevini yapan ve yüzüğünü öpen “basit” bir oyuncu.Ancak sadece aşırtma gollerini izlemek bile bana en az çalımcı oyuncuları izlemek kadar zevk veriyor.



Zaten sorunumuz ödülse eğer, kazanamadıklarının kat kat fazlası var koleksiyonunda.Son olarak bu iki ödülü Paolo Maldini gibi bir efsane de kazanamamış.Hugo Sanchez, Romario, Ronald Koeman, Del Piero, Dennis Bergkamp da, Maldini ve Raul ile aynı başarısızlığı! paylaşmışlar.Bence bu ödüller bir eleştiri nedeni olmaktan çok öte.

Bu başlıkla ilgili son olarak sözü “Sir”e bırakıyorum;
“Umarım seyahat etmeyi sevmiyordur.O’nu ülkenin girişinde durdurmalıyız!Real, Figo, Zidane, Ronaldo gibi büyük oyuncular satın alıyor, ancak bence dünyadaki en iyi oyuncu Raul” Alex Ferguson



Ve neden Raul?

İlk yazımı Raul üzerine yazmak istedim. Henüz kesin olmasa da, Real Madrid’in, sözleşmesini fesh etme kararı bunda etken oldu.Raul sadece futbol tarihine geçmiş efsane oyunculardan biri olmak dışında Madrid’in başına Raul ekletebilmiş, Real’in tarihinde Di Stefano, Voldano, Butragueno gibi yerini almıştır.
Son 6-7 senedir ruhundan hergeçen gün kaybeden Madrid, böyle bir efsaneyi bu kadar “ucuz” göndererek çocukluk sevgimize de el fatiha demiştir.

Evet bugün en flaş transferleri, en pahalı oyuncuları kadrosuna katan bir Real Madrid var karşımızda.Çok parası olan ve para kazanan bir Real Madrid var karşımızda.Bir de 6 senede 10 hoca değiştirmiş bir Madrid var.Robben, Sneijder, Samuel gibi yıldızları yeterince parlak! olmadığı için gönderen bir Madrid var.

Aslında bu hep böyle değildi.Florentino Perez’e kadar altyapısından çıkardığı Madrid ruhunu taşıyan oyuncularla İspanya’yı domine eden bir takımdı Real.O zamanlar Barcelona bastırırdı parayı alırdı yıldızı.Flaş transferlerle açardı sezonu ve hep Los Merengues’in gerisinde kalırdı.

Artık bu durum tersine döndü.Los Merengues, Los Galakticos oldu. Katalanlar ise İspanya futbolu’na yön veriyor.Demek bu iş “sadece” bilmem kaç milyon avro ile olmuyor.Yeni Casillaslarla, Raullarla oluyor.Ve eldekilere hakettiği saygıyı vermekle.

Bugün sihirli değneği elinde Mourinho’yu takımın başına getirerek özlediği başarılara kavuşmaya çalışan Real Madrid, buna ulaşabilir mi bilmem.

Ancak Raul’u başka formayla gördüğüm her an eski bir Realli olarak içimin burkulacağı kesin.

“Raul Avrupadaki en iyilerden biri.Real Madrid’in ruhu.O, bizim için Matthäus gibi, vazgeçilmezliği ve kötü saç traşı ile” Franz Beckenbauer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...