Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2012 Salı

Berlin Duvarı


Final maçlarının sayıları yoktur, hikayeleri vardır. Fabio Cannavaro çok değil 4 yıl önce henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken şöyle demişti: “İspanyollar güzel futbol oynuyor evet, ama biz savunmayı sağlam tutuyoruz. Bu yüzden bizim 4 dünya kupamız var” Lakabı Berlin Duvarı olan efsane bir oyuncunun bakış açısı böyleydi ve doğruydu. 

Bu argümana karşı çıkamazdınız. Dünya kupalarında İspanyollar bırakın kupayı, boşverin finali, dünya üçüncülüğü bile olmayan “büyük” bir futbol ülkesiydi. Grup maçlarında fırtınalar estirir, rakipleri iki seksen yere uzatırlardı, çeyrek finalde nefesleri kesilir ve sıcak İspanya sahillerinde bir sonraki sezona kulaç atarlardı. Saymadım ama turnuvaların en çok çeyrek final oynayan takımının İspanya olduğuna yemin edebilirim.

Sanki tarih onların etrafında ağır ağır hareket ediyor gibiydi. Diğer büyük futbol ülkeleri finaller oynamaya, ara sıra kupa kaldırmaya devam ederken, her turnuva nazarlık olarak küçük futbol ülkeleri arasından bir sürpriz takım imal ediyordu. Biz bile tarihimizin ilk dünya kupasını onlarla oynadıktan sonra gördük. Çok sonra dünya üçüncülüğü gördük, İsveç gibi, Polonya gibi, Hırvatistan gibi... Avrupa, kendine şampiyon olarak Danimarka’yı, Yunanistan’ı dahi seçti onlar güzel oynamaya çalışırken.

İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken 2008’de dolu dizgin ve lider giden Arsenal için ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Futbolunu fiziksel bir harçla karıştırmayan, sağlam bir savunma duvarı öremeyen kazanamıyordu. Yanlış anlaşılmasın! Savunma oyuncularının cansiperane kafa-göz koordinasyonuyla daldığı toplar, adına kilit denen ve rakibin futbolunu askıya alan sistemleri izlemekten şikayetim yoktu. Bilakis hoşlanıyordum. Hatta yeni yakın “İspanya modadır, İtalya gelenek” diye yazıp satırlarını göğün mavisiyle boyayan benim. Ancak futbol güzel oyunsa, güzel futbol oynayan nasıl kazanamaz bilemiyordum. 


Barselona’nın, İspanya’nın yaptığı devrim budur. Bu bildiğimiz soyut, somut tüm manalarda devrimdir. Sahada kas yığını herküller isteyen çağa karşı romantik bir isyan oldular hep. Neredeyse yarım asır sebat ettiler. En sonunda kilitleri bozdular. Savunma duvarlarındaki küçük deliklerden narince kayıp tabelayı da istedikleri şekle getiriyorlar. Artık güzel oynayanlar kazanıyor. Hatta bunun bir ötesine geçtiler; artık kazanmak için güzel oynamalısınız. Düşünün bir İtalya-İspanya maçında 2 “İtalyan” oyuncu sakatlanıp çıktı. Normalde tersini izlerdik, darbeye bağlı olarak. Yüksek tempolu pasla rakibi yorup, güçten düşürmek, futbolu yumuşatarak sertleştirmek geçen yüzyılın tüm futbol felsefelerini yıktı. Euro-2012 İtalya’sı hangimizin hoşuna gitmedi?  Keza Almanya da değişti. Avrupa futbol devleri İspanyol lokomotifine takıldılar. Hollanda ters yönden gitmeye çalıştı, raydan çıktı.

Bizler nasıl Schiaffino’yu, Di Stefano’yu, Fontaine’i, Yashin’i, Pele’yi, Cruijff’u kitaplardan okuyup, büyüklerden dinleyip, hiç izlemeden sevdiysek, kahramanlaştırdıysak 10 yıl, 20 yıl, yarım asır sonra, çocuklar Iniesta’nın, Casillas’ın, Xavi’nin, Puyol’un cenk hikayelerinden ilham alacaklar. Belki “İspanya gelenek, falanca modadır” diye iddialı cümleler yazacaklar. Hiç kuşku yok ki; 21. yüzyıl, 20. yüzyılın insana sunduğu herşeyi reddecek. Yeni hikayeler yazılacak, yeni gelenekler yerleşecek. Bununla birlikte biz onlardan, çocuklarımızdan şanslıyız. Şanslıyız; tarihin en iyi futbol takımını sindire sindire izliyoruz. Pazar akşamı –tabeladan bağımsız olarak söylüyorum- dünya açık bir şekilde gördü ki; İspanya istediğinde / odaklandığında her takımı yener.

Cannavaro ve yoldaşlarına kupalar kazandıran anlayış artık Berlin Duvarı gibi yıkıldı.

Bu hikayenin sonunu da Xavi yazdı: “Diyelim ki sıkıcıyız ama kazanıyoruz. Kazanmaktan sıkılmıyoruz” 

Yakup Sabri İNANKUR

24 Ocak 2012 Salı

Pepe! Oğlum Senin Formanı İstemiyor


Valerenga maçının meşhur babası geldi aklıma. Konsept değişik olsa da tema temelde aynı.

Baba, oğul ve kutsal futbol üçlemesinin beceriksiz havarilerine / günahkârlarına duyulan isyan / öfke.

Kitabı olmayan bir dinin yazılı olmayan şeriat hükmü: “Pislik olmayacaksın, pis oynamayacaksın”

İspanyolca meali: “Mi hijo no quiere tu camiseta” yani; “Oğlum senin formanı istemiyor”

Koyu Real Madrid mezhebine mahsup kişilerce Pepe’nin afarozu istenmekte. “Padre” Florentino Perez’in dudaklarına bakıyoruz artık.

Çünkü eğer futbol bir afyonsa, Messi’yle, Ronaldo’yla, Xavi’yle, Benzema’yla, Iniesta’yla, Mesut’la tatlı tatlı uyuşmaktan keyif alan 500 milyon insanın, kafa açan Pepegiller familyasına ihtiyacı yok.  

Yakup Sabri İNANKUR

Foto media.zenfs.com'dan alınmıştır.

19 Ocak 2012 Perşembe

Pepe’nin Özrü!



Özür diledi Pepe.

Kabahatinden büyük demeye dilim varmıyor, elim de gitmiyor. Bu kabahat yığınından daha büyük bir şey görebileceğimizi sanmıyorum. Gerçi dün geceki kusursuz şaheseri aksesuarsız yalın durmuştu zaten. Buyrun size tüy tadında bir özür.

“ Dünkü hadisenin istemeden olduğunu belirtmek istiyorum. Bununla birlikte eğer gücendirdiysem Messi’den özür dilemek istiyorum. Bütün yaptıklarım takımım ve camiam içindi. Tüm kalbimle ve ruhumla oynadım. Meslektaşımı incitmek gibi bir maksadım yoktu”

Öncelikle dünkü hadise gayet bilerek ve isteyerek oldu. Çaktırmadan ama hesap ederek ele doğru attığı adımı  insanların anlayamayacağını düşünmek dün akşam ki oyunu! kadar terbiyesizce. 500 milyon insanı aptal yerine koymaya çalışmak da en son George W. Bush’a nasip olmuştu.

Messi’den özür dilemek istediğini belirtmiş ancak şarta bağlamış; “eğer gücendirdiysem”. O pozisyonda Messi’nin parmakları kırılabilir ya da çıkabilirdi “eğer” tam o esnada yerden kalkmak için sol elini destek yapsaydı. Eminim o zaman çok gücenirdi. Şimdi ise kızgın olduğunu düşünüyorum, tıpkı bizler gibi.

Son olarak kalbiyle ve ruhuyla oynama kısmı… Benim favori bölümüm! Kalp ve ruh dün akşam bazı takım arkadaşlarında ve tüm Barselona takımında fazlasıyla mevcuttu. Kimse çirkefleşmedi, en azından bu denli. Ayrıca eğer bir kalbin varsa, futbolun en nadide çiçeklerinden birinin üzerine basmak yerine, elinden tutup kaldırmak niyetiyle gidersin o bölgeye.

Özür şöyle birşeydir: “Yaptığım herşeyden pişmanım. Başta Messi ve Barselona olmak üzere, kendi takım arkadaşlarımdan, taraftarlardan ve bizleri izleyen milyonlardan özür dilerim” Kalbi olanlar için bu minvalde cümlelerdir aşağı yukarı.

 Pepe’nin özür metni ise benim dekoderimden geçip algı mahkememe şunu haykırmaktadır. “Hiçbir şey için üzgün değilim. Dün geceye yine dönsem aynı şekilde davranırdım. Haftaya zaten -hocam bana şans verirse- yeni şovlarımla karşınızda olacağım. Şimdi cehenneme kadar yolunuz var”

Bilmukabele Pepeciğim bilmukabele…

Yakup Sabri İNANKUR

18 Ağustos 2011 Perşembe

Madrid, Nuri'ye Hasret

Özlü söz kirliliğinin yaşandığı Twitter ve facebooktan bir “alıntı” yaparak başlayalım el clasico yazımıza.

“Mutlu olmak için beklemek, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemek gibi.”

Barselona’nın akıcı futbolu, karşısında beklediğimiz nehir gibi. Bize düşen izlemek ve mutlu olmak. 35 yıllık bir debiden çılgınca boşalan bir enerji. Önüne çıkan herşeyi boğuyor ya da sürüklüyor. Durdurmak imkansız. Seyri güzel.

Mourinho bu nehri set çekerek durdurmaya çalıştı. Koca koca kayalar koydu. Fakat kayayla suyun mücadelesini su kazandı tabii. Nehri değiştiremeyeceği aşikâr olan Mourinho da kendini değiştirmeye gitti.

İyi de yaptı.

Barselona felsefesi üzerine Türkçe’deki tüm övgü sözcüklerinden kokteyl yaptık. Gelin bu sefer biraz değişen Mourinho ve Real Madrid’i üzerine konuşalım.

Futbol ulemâlarıma göre çingene, onlar kadar futbolu bilmeyen bizlere göre büyük usta, Lucescu geçtiğimiz sezon Barselona eşlemesinden sonra şu yorumu yapmıştı “Barça’yı savunma yaparak yenemezsiniz”

Çingene ile Büyük usta arasındaki fark da bu açıklamanın fiilinde kendini belli ediyor. Durduramazsınız değil, yenemezsiniz diyor. Kafasında yenmek var.

Biz dönelim Real’e.

Dünyanın en iyi teknik direktör(lerinden birisi) ünvanına sahip olan birinin de Lucescu düşüncesinden uzak olması beklenemezdi. Mourinho’nun, Galacticos’a (alıştığımız) yıldız alımları yerine, en fazla kayaç bir gezegen tadında transferler yapmasının altındaki neden, Barselona’yı yenmekti.

Geçtiğimiz sezon başında Mesut Özil’e kıvrılan burunlar, bu sezon Nuri Şahin’e, daha şiddetli olarak Hamit Altıntop’a kıvrıldı. Halbuki yeni Madrid için en reel transferleri yaptı Mourinho.

Dün akşam ikinci yarıya Khedira yerine Marcelo değişikliğiyle başlaması bizim çocuklara olan açlığını gösterdi. Mou, orta sahada Servet Çetin’in hallicesinden daha fazlasını istiyor. Hem top kessin, hem top yapsın. Savunmada kaplan, hücumda beyefendi olsun. Orjinal fabrika çıkışı sol bek olan Coentrao’nun Xabi Alonso’nun partneri olmasının altındaki mantık buydu. Coentrao bileklerine hakim, dikine oynayan, kademe anlayışı olan bir oyuncu olarak, güçlü fizik-yan pas futbolunun önde gelen temsilcilerinden Khedira’nın kulübede maçı tamamlamasına neden oldu.

Mourinho’nun istediği, kazanılan topun 3 saniye sonra gol pozisyonunda olması. Hücum hattı bu düşünce için ideal. Taktiğin tetik düşüncesi, rakip savunmayı en zayıf ve boş halinde yakalayıp, Ronaldo’ya, Di Maria’ya, Benzema’ya kalan geniş alanlara, derin paslar atmak. Bunu Khedira ile yapamazsınız. Hatta Xabi Alonso bile bu konuda yavaş kalabiliyor.

Orada Nuri oynayacak. Şu an için dünyada “Real Madrid’in alabileceği” en iyi oyuncu idi o. İddialı bir tanım mı? Sayıların dürüstlüğüne sığınalım dilerseniz.

Önce TIPS metodunu anlamamız gerekir. TIPS yani Technique(Teknik) - Insight(Kavrama) – Personality(Kişilik) – Speed(Hız). Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin yeni transfer parametreleri. TIPS testini geçmeden dev formaları giymek pek mümkün değil. Bizdeki “çok gol/asist, al sana 8 milyon avro” mantığına ters! 6 gol/8 asist oynayan Nuri’nin transferi bu nedenle “ilginç” geliyor bize. Örneğin Nuri’nin geçtiğimiz sezon 1,803 pas ile Bundesliga’da 3. sırada olmasına karşın takımının toplam paslarının 14.9%’unu atarak Cesc Fabregas ile aynı yüzdeyi yakalamış olmasını pek bilmeyiz. 1803 pasın 1367’sini olumlu kullanmış Şahin. Mevkiisindeki meslektaşlarına göre biraz düşük. Ancak burada başka bir parametre devreye giriyor.

ARKAYA, YANA DEĞİL, İLERİ!

Nuri Şahin, paslarının %15’ini geriye, %21’ini yana oynamış. Bu da, Nuri’nin ayağına topu aldığı 100 defanın, 64’ünü ileri –ve olumlu- oynadığını anlatıyor. Bu rakam Mourinho’yu aşık etmediyse, şu etmiştir; Nuri’nin rakip sahadaki olumlu pas oranı %85.6! Nuri’yi mevkidaşlarından ayıran parametre bu oldu.

Sayılara boğmayacağım sizi daha fazla, son bir özelik verip çekileceğim. Büyük kulüplerin üzerinde durdukları bir diğer parametre ise Key pass (anahtar pas) kavramı. Bu, asist olmayan, ancak gol pozisyonuna sokan paslar için yapılmış bir tanım. Kısaca forvetiniz Nobre, Güiza terkse, bu orta sahanızın virtiözünün suçu değil.

Şimdi sıkı durun, Nuri Şahin Key pass sıralamasında Avrupa’da maç başına 3,61 ortalamayla geçtiğimiz sezon ilk sıradaydı.

Xavi değil, Fabregas değil, Nuri.

3. sıradaki isim kimdi dersiniz?

3.35 ortalama ile Mesut Özil.

Sanırım Mourinho’nun beyninde neler döndüğünü biraz daha iyi görüyoruz. Nuri Şahin, yeni Real Madrid’in kilit ismi olacak.

MESSİ GERÇEK HAYATIN MAXIM TSIGALKOSU

CM / FM fanları için Maxim Tsigalko’ya efsane demek hakaret sayılabilir. Sezonu 60 golle bitiren, Şampiyonlar Ligi finalinde 5 gol atan bir (Ronaldo’dan özür dilerim) (yani gerçek Ronaldo’dan) fenomendir.

Messi de gerçek hayatın Maxim Tsigalko’su. Oyun hilesi. “Normal değil” demek anlatamıyor. “Organik” demek bile yetersiz kalıyor.

El Clasico festivallerinden zaferle çıkan Barça için çıkan 2 sonuç var. İlki Barselona’nın henüz hazır olmadığı ve alıştığımız boyuta geçmesi için zamana ihtiyacı olduğu.

İkincisi ve en önemlisi ise istediği zaman gol atabildiği. İhtiyaç halinde camı kırıp Messi markalı gol balyozunu kullanıyorlar.


Yakup Sabri İNANKUR

2 Haziran 2010 Çarşamba

Beyaza Yakın Kırmızı


Rafa Benitez’in “ Kırmızıların acil nakde ihtiyacı var” açıklamasının direk akıllara getirdiği, başa da gelmek üzere.

Florentino Perez yılın (ikinci) bombasını Steven Gerrard ile patlatmaya hazırlanıyor.

Açıkçası Benitez’in “provoke eden” bu açıklamasının Perez’in ağzını sulandırdığına eminim. Yıllardır Real’in en çok ihtiyacı olan adam konumundaki Gerrard’ın gerek kendi için gerekse -Perez’in açıklamalarına binaen- mevcut kulübü için hayırlı bir transfer olacağını şimdiden söyleyebilirim.

Ayrıca Mourinho’nun sevdiği tipte bir oyuncu, ciddi anlamda Madrid’i “istenilen” başarısı çıtasının üzerine çıkarabilir. Artık o çıta her nerdeyse.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Real Madrid’de kazanmak o kadar güzel,güzel,güzel ki...



“Dünyanın en prestijli antrenörlerinden biriyle çalışmak bizim için onurdur.Real Madrid’de onunla işbirliği yapmaktan memnunuz.”
Bu sözler Beyazlar’ın genel direktörü Jorge Valdano’ya ait

Jose Mourinho geçtiğimiz saatlerde Real Madrid'in yeni hocası olarak açıklandı.

Santiago Bernabéu basın odasında Valdano’nun yanında kendine has gururlu pozuyla oturan Jose, sözlerine “Buenos dias” diyerek başladı.”Öncelikle söylemeliyim ki, İspanyolcam çok iyi değil.İtalyanca konuşmak ve çalışmak, bana İspanyolca’yı unutturdu.Ancak bu sadece 1 ay sürecek.Sonrasında hazır olmuş olacağım.Kariyerimde farklı bir yer var artık.Real Madrid’i çalıştırmak ya da Real Madrid’de oynamaktan daha güzeli Real Madrid’de kazanmak!Bu, o kadar güzel,güzel,güzel ki....İşte beni motive eden de bu”

Muhakkak kazanmak güzeldir, ancak bence kastettiği Barcelona’yı yenip La Liga’yı kazanmak.Hele biraz zaman geçsin İspanyolca’yı hatırlasın eminim sözleri sertleşecektir.

28 Mayıs 2010 Cuma

Raúl Madrid


Hatırlayamadığım bir gazetenin spor sayfasının en alt sütununda bu başlıkla tanıdım nam-ı değer "el diablo"yu.Bir O'nun, bir de Del Piero'nun ufacık resimleri adam olacak çocuk tadında 3-5 satır yazıyla yanyana duruyordu. O dönemler Avrupa Futbolu'na genelde Salı günleri yayınlanan o küçük sütunlardan ulaşıyorduk, bir de hafta içi gece geç saatlerde TRT 3 de yayınlanan Avrupa'dan Futbol programından.O iki dakikalık özet görüntülerden anlayabildiğimiz kadarıyla 9 aylık ya da 21 oynarken Hügo Sançeeezz diye bağırıp kalkardık rövaşataya 5 puan düşürmek sevdasında.

Gazeteye yapışıyordum.17 yaşında bir çocuk tek başına koskoca Real Madrid'i sırtlıyor, öyle ki Raul Madrid diyorlar, olaya bak! Dakikalarca bakmıştım o resme.

Sonrası malum, değeri olmayan futbolcu tanımlarına, 23 yaşında "tecrübeli" kaptan oluşuna, rekorlarına zaten aşinayız.Ancak sorun Ahmet Çakar'ın kurşunlarında gizli "Ne yapmış İspanya bugüne kadar Raul'la?" Bu soruyu Aragones de sormuştu, "Raul'u neden almadınız"a karşılık.Ve Raulsuz İspanya, 2008 Avrupa Şampiyonu olunca da tam oldu hani!

Sadece bu kadar değil, bugüne kadar en prestijli ödüllerden Altın top (Ballon d'Or) ve FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödüllerine de hiç ulaşamamış bir Raul var karşımızda.

İyi de neden?

Raul'un uluslararası bir turnuvada İspanya forması giymesi Fransa 98 Dünya Kupasıyla başlıyor.Ve ilk 11 başladığı ilk maçta ikinci yarının hemen başında harika bir vole ile İspanyollara OLE çektirirken Zubizaretta'nın kişisel çabalarıyla Nijerya 2 gol bulup maçı 3-2 kazanıyor ve Dünya Kupalarında ilk maçlarda sürpriz sonuçlar olur klişesine yenisini ekliyordu.
İkinci maçta kapanan Paraguay savunmasını aşamayan İspanya 0-0'a razı oluyor Raul'un forma giymediği son maçta ise Bulgaristan'ı 6-1 yenmesi gruptan çıkmasına yetmiyordu.

Euro 2000, Raul’un 4 maçta da ilk 11 oynayıp sadece 1 golle kapattığı bir turnuva oldu.

Şu ana kadar Ahmet Çakar haklı gözükse de, bizim için de unutulmayacak bir turnuva olan 2002 Dünya Kupası Raul için farklı İspanya içinse aynı bitiyordu.Gruplardan estirerek çıkan İspanya, gelene gidene 3 atmış, Camacho'nun hücüm futbolu İspanya hanesine 9 gol yazarken bunlardan 3 'ü Raul'dan gelmişti.Ancak ikinci turla beraber, turnuvaya hızlı başlayan her takımın başına gelen İspanya'nın da başına geldi.Son dakikada Robbie Keane'in penaltısıyla uzayan maçı zor da olsa uzatmada kazanan İspanyollar çeyrek finale her açıdan "yorgun" çıkmıştı. Hiddink’in Güney Kore'sine ise 0-0 biten maçın sonucunda penaltılarla elenen İspanya bir turnuvaya daha "erken" veda ederken konumuz Raul başarılı bir performans göstermişti.




Yine bir Avrupa Şampiyonası -2004- İspanya'nın sadece 2 gol atıp 4 puanla gruplardan elendiği (ve Yunanistan'ın savunma futboluna felsefe! kattığı) bir turnuva olarak tarihe geçiyordu.Tüm maçlarda ilk 11 başlamasına karşın Raul turnuvayı golsüz kapattı.

Son turnuvası 2006 Dünya Kupasında ilk maçta 45. dakikada çıkmış, ikinci maçta 46. dakikada girmiş, son maçta 55. dakikada oyuna dahil olmuş ve İspanya'nın gruptan çıkmasına 1 golle katkıda bulunmuştu.İkinci turda Fransa'ya 3-1 ile elenen İspanya'da Raul 54. dakikada oyundan çıkarak hiç bir maçı 90 dakika tamamlamıyor aynı zamanda bu Aragones'in Raul'a bakışını da anlatıyordu.

Bütün bunların anlamı

Son 2006 Dünya Kupasındaki yarım maçları hariç uluslarası turnuvalarda forma giydiği maç sayısı toplam 13. 2006’yı ayırmamın sebebi ise Raul’un turnuvada 4 maçta da forma giymesi ancak görev aldığı dakikanın toplam 180’i geçmemesi, yani 2 maç.Bu açıdan bakıldığında uluslararası turnuvalarda toplam 6 golü bulunan “tilki”nin maç başına gol ortalaması %40.
Toplam Milli takım kariyeri ise 102 maç, attığı gol sayısı 44.Bu durumda genel olarak milli kariyerinin maç başına gol ortalaması ~%43.
Buraya kadar sayıların örtüştüğü normal bir durum gibi görünse de, Raul’un genel kariyerine baktığımızda 723 maçta 324 gol gibi “başarılı” bir sonuç görüyoruz.Bu da maç başına ~%45 gol demek.



Karşımıza çıkan tablo açık.Raul Gonzalez Blanco gol ortalaması maç başına %40-45 arası değişen bir oyuncu.Bu gol krallıkları olduğu La Liga için de böyle,gelmiş geçmiş en çok gol atan oyuncu olduğu Şampiyonlar Ligi için de, Uluslararası turnuvalar için de.
Kısaca milli takımda başarısız ya da Real Madrid’deki Raul değil diye bir durum yok ortada aslında.(hoş, kulüp performansını milli takım düzeyine taşıyan çok az yıldız oyuncu olduğu gerçeği de var elimizde)

1996-2006 arası İspanya’nın “erken” elenmeleri,bunun üzerine 2006 yılından başlayıp,2008 yılında zirveye çıkan –ve halen yerini koruyan- İspanyol futbolunun ve liginin durumu da Raul’a yöneltilen eleştirelere hız verdi.

2008’deki başarının salt Raulsuzluktan olmadığı gibi, Aragoneslilikden de kaynaklanmadığı düşüncesindeyim.O kadroda Güiza yerine Raul olsaydı, İspanya yine şampiyon olurdu.

İspanya’nın başarısız olmasının sebebi Raul değildir, Raul’un başarısız görünmesinin sebebi İspanya’dır.

Peki Altın Top ve FIFA Dünyada Yılın Oyuncusu ödülleri?

Kazanamadığı 2 ödül bunlardır herhalde.
1991’den beri dağıtılan FIFA World Player of the Year ödüllerine Raul’un piyasaya çıktığı 1996 yılından itibaren kazananlara bakalım
1996 Ronaldo,1997 Ronaldo,1998 Zidane, 1999 Rivaldo, 2000 Zidane, 2001 Figo, 2002 Ronaldo, 2003 Zidane, 2004 Ronaldinho, 2005 Ronaldinho, 2006 Cannavaro, 2007 Kaka, 2008 Cristiano Ronaldo, 2009 Messi.

Ballon d’Or ödülleri ise FIFA ödülleri ile hemen hemen aynı istikamette dağıtılmış.Farklı olan yıllar şöyle; 1996 Sammer, 2000 Figo, 2001 Owen, 2003 Nedved, 2004 Shevchenko

Aşağı yukarı bazen yıllar farklı olsa da aynı oyunculara dağıtılmış.2005 yılından bu zamana ise iki ödülü de alan isimler aynı.

Kazanan oyuncular genelde forvet ya da forvet arkası oynayan hızlı, çalım atan, tekniğiyle göz dolduran genelde futbol izleyicisinin beğendiği oyuncular.Bunların dışında 2 istisna var.1996 Sammer ve 2006 Cannavaro.Biri 96 Avrupa şampiyonu Almanya’nın, diğeri 2006 Dünya Şampiyonu İtalya’nın emniyet sübabı.Yani kazanılan uluslarası kupaların da yardımı olduğu açık.Aynı durum 1998,2000,2002’de de mevcut.

Raul, çok hızlı bir oyuncu değil, öyle 3-4 kişiye şık çalımlar attığını da göremezsiniz.Raul görevini yapan ve yüzüğünü öpen “basit” bir oyuncu.Ancak sadece aşırtma gollerini izlemek bile bana en az çalımcı oyuncuları izlemek kadar zevk veriyor.



Zaten sorunumuz ödülse eğer, kazanamadıklarının kat kat fazlası var koleksiyonunda.Son olarak bu iki ödülü Paolo Maldini gibi bir efsane de kazanamamış.Hugo Sanchez, Romario, Ronald Koeman, Del Piero, Dennis Bergkamp da, Maldini ve Raul ile aynı başarısızlığı! paylaşmışlar.Bence bu ödüller bir eleştiri nedeni olmaktan çok öte.

Bu başlıkla ilgili son olarak sözü “Sir”e bırakıyorum;
“Umarım seyahat etmeyi sevmiyordur.O’nu ülkenin girişinde durdurmalıyız!Real, Figo, Zidane, Ronaldo gibi büyük oyuncular satın alıyor, ancak bence dünyadaki en iyi oyuncu Raul” Alex Ferguson



Ve neden Raul?

İlk yazımı Raul üzerine yazmak istedim. Henüz kesin olmasa da, Real Madrid’in, sözleşmesini fesh etme kararı bunda etken oldu.Raul sadece futbol tarihine geçmiş efsane oyunculardan biri olmak dışında Madrid’in başına Raul ekletebilmiş, Real’in tarihinde Di Stefano, Voldano, Butragueno gibi yerini almıştır.
Son 6-7 senedir ruhundan hergeçen gün kaybeden Madrid, böyle bir efsaneyi bu kadar “ucuz” göndererek çocukluk sevgimize de el fatiha demiştir.

Evet bugün en flaş transferleri, en pahalı oyuncuları kadrosuna katan bir Real Madrid var karşımızda.Çok parası olan ve para kazanan bir Real Madrid var karşımızda.Bir de 6 senede 10 hoca değiştirmiş bir Madrid var.Robben, Sneijder, Samuel gibi yıldızları yeterince parlak! olmadığı için gönderen bir Madrid var.

Aslında bu hep böyle değildi.Florentino Perez’e kadar altyapısından çıkardığı Madrid ruhunu taşıyan oyuncularla İspanya’yı domine eden bir takımdı Real.O zamanlar Barcelona bastırırdı parayı alırdı yıldızı.Flaş transferlerle açardı sezonu ve hep Los Merengues’in gerisinde kalırdı.

Artık bu durum tersine döndü.Los Merengues, Los Galakticos oldu. Katalanlar ise İspanya futbolu’na yön veriyor.Demek bu iş “sadece” bilmem kaç milyon avro ile olmuyor.Yeni Casillaslarla, Raullarla oluyor.Ve eldekilere hakettiği saygıyı vermekle.

Bugün sihirli değneği elinde Mourinho’yu takımın başına getirerek özlediği başarılara kavuşmaya çalışan Real Madrid, buna ulaşabilir mi bilmem.

Ancak Raul’u başka formayla gördüğüm her an eski bir Realli olarak içimin burkulacağı kesin.

“Raul Avrupadaki en iyilerden biri.Real Madrid’in ruhu.O, bizim için Matthäus gibi, vazgeçilmezliği ve kötü saç traşı ile” Franz Beckenbauer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...