Şampiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şampiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2012 Salı

Berlin Duvarı


Final maçlarının sayıları yoktur, hikayeleri vardır. Fabio Cannavaro çok değil 4 yıl önce henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken şöyle demişti: “İspanyollar güzel futbol oynuyor evet, ama biz savunmayı sağlam tutuyoruz. Bu yüzden bizim 4 dünya kupamız var” Lakabı Berlin Duvarı olan efsane bir oyuncunun bakış açısı böyleydi ve doğruydu. 

Bu argümana karşı çıkamazdınız. Dünya kupalarında İspanyollar bırakın kupayı, boşverin finali, dünya üçüncülüğü bile olmayan “büyük” bir futbol ülkesiydi. Grup maçlarında fırtınalar estirir, rakipleri iki seksen yere uzatırlardı, çeyrek finalde nefesleri kesilir ve sıcak İspanya sahillerinde bir sonraki sezona kulaç atarlardı. Saymadım ama turnuvaların en çok çeyrek final oynayan takımının İspanya olduğuna yemin edebilirim.

Sanki tarih onların etrafında ağır ağır hareket ediyor gibiydi. Diğer büyük futbol ülkeleri finaller oynamaya, ara sıra kupa kaldırmaya devam ederken, her turnuva nazarlık olarak küçük futbol ülkeleri arasından bir sürpriz takım imal ediyordu. Biz bile tarihimizin ilk dünya kupasını onlarla oynadıktan sonra gördük. Çok sonra dünya üçüncülüğü gördük, İsveç gibi, Polonya gibi, Hırvatistan gibi... Avrupa, kendine şampiyon olarak Danimarka’yı, Yunanistan’ı dahi seçti onlar güzel oynamaya çalışırken.

İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken 2008’de dolu dizgin ve lider giden Arsenal için ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Futbolunu fiziksel bir harçla karıştırmayan, sağlam bir savunma duvarı öremeyen kazanamıyordu. Yanlış anlaşılmasın! Savunma oyuncularının cansiperane kafa-göz koordinasyonuyla daldığı toplar, adına kilit denen ve rakibin futbolunu askıya alan sistemleri izlemekten şikayetim yoktu. Bilakis hoşlanıyordum. Hatta yeni yakın “İspanya modadır, İtalya gelenek” diye yazıp satırlarını göğün mavisiyle boyayan benim. Ancak futbol güzel oyunsa, güzel futbol oynayan nasıl kazanamaz bilemiyordum. 


Barselona’nın, İspanya’nın yaptığı devrim budur. Bu bildiğimiz soyut, somut tüm manalarda devrimdir. Sahada kas yığını herküller isteyen çağa karşı romantik bir isyan oldular hep. Neredeyse yarım asır sebat ettiler. En sonunda kilitleri bozdular. Savunma duvarlarındaki küçük deliklerden narince kayıp tabelayı da istedikleri şekle getiriyorlar. Artık güzel oynayanlar kazanıyor. Hatta bunun bir ötesine geçtiler; artık kazanmak için güzel oynamalısınız. Düşünün bir İtalya-İspanya maçında 2 “İtalyan” oyuncu sakatlanıp çıktı. Normalde tersini izlerdik, darbeye bağlı olarak. Yüksek tempolu pasla rakibi yorup, güçten düşürmek, futbolu yumuşatarak sertleştirmek geçen yüzyılın tüm futbol felsefelerini yıktı. Euro-2012 İtalya’sı hangimizin hoşuna gitmedi?  Keza Almanya da değişti. Avrupa futbol devleri İspanyol lokomotifine takıldılar. Hollanda ters yönden gitmeye çalıştı, raydan çıktı.

Bizler nasıl Schiaffino’yu, Di Stefano’yu, Fontaine’i, Yashin’i, Pele’yi, Cruijff’u kitaplardan okuyup, büyüklerden dinleyip, hiç izlemeden sevdiysek, kahramanlaştırdıysak 10 yıl, 20 yıl, yarım asır sonra, çocuklar Iniesta’nın, Casillas’ın, Xavi’nin, Puyol’un cenk hikayelerinden ilham alacaklar. Belki “İspanya gelenek, falanca modadır” diye iddialı cümleler yazacaklar. Hiç kuşku yok ki; 21. yüzyıl, 20. yüzyılın insana sunduğu herşeyi reddecek. Yeni hikayeler yazılacak, yeni gelenekler yerleşecek. Bununla birlikte biz onlardan, çocuklarımızdan şanslıyız. Şanslıyız; tarihin en iyi futbol takımını sindire sindire izliyoruz. Pazar akşamı –tabeladan bağımsız olarak söylüyorum- dünya açık bir şekilde gördü ki; İspanya istediğinde / odaklandığında her takımı yener.

Cannavaro ve yoldaşlarına kupalar kazandıran anlayış artık Berlin Duvarı gibi yıkıldı.

Bu hikayenin sonunu da Xavi yazdı: “Diyelim ki sıkıcıyız ama kazanıyoruz. Kazanmaktan sıkılmıyoruz” 

Yakup Sabri İNANKUR

24 Ocak 2011 Pazartesi

17’de 17

Beşiktaş ve diğer şampiyonluk adayları arasındaki fark; Bucaspor kale çizgisinden 5 kez geçen topun çapından çok daha fazla. Oynanan futbolun kalitesinden de fazla. Çünkü bu farkı, skor oluşturmuyor. Skor, farkın sadece bir yansıması.

Ekranlardan, köşelerden Beşiktaş’a sağnak yağan övgüler, önümüzdeki hafta (ya da bi sonraki hafta, ya da ondan sonraki hafta) yaşanacak puan kaybında taş yağmuruna dönecektir. Halbuki Beşiktaş aynı Beşiktaş!

Aynı derken; farklı bir Beşiktaş...

Ligin başlangıcında tüm adaylar arasında sadece Trabzonspor farklıydı. Şampiyonluğu en çok isteyen camia Trabzonspor’du. Bu istek, her maçta kazanmayı “hedefleyen” bir takım sahaya çıkarıyordu. Bu günler, geçen sezonun ikinci yarısı ile birlikte hedeflenmişti. Trabzonspor’u lider yapan işte bu rüzgârdı.

İlk yarının bitmesi itibariyle önüne hedef koyan bir tek Beşiktaş var. 17’de 17 iddialı bir hedef, ama bir hedef. En azından tüm camianın konsantre olduğu, birlikte soluk aldığı, beraber başaracağına inandığı bir yol haritası. Bu hedefe o kadar inanmış bir camia var ki, ara transferde de ismini Kenya’da bile telafuz etseniz gözlerde ışıltı göreceğiniz isimler aldı.

İlla transfer de şart değil. Geçen sezon Bursaspor transfer yapmayarak şampiyon olmuştu. Hedefe ulaşmanın değişik araçları vardır. O araçlardan kendisi için en uygun olanı kullanan öne geçer. Geçen sezon transfersizlik Bursaspor’u kenetlerken, bu sezon Portekizliler Beşiktaş’a heyecan getirdi. Galatasaray da transferler yaptı. Bu transferlerden hiçbiri taraftarı heyecanlandırmadı. Fenerbahçe ise durgun bir dönem geçiriyor. Bu durgunluk camiayı birbirine kenetlemedi.

Olumlu örneklerinde hepsinde hedef ve planlama vardır. Bu hedef uğruna kenetlenen insanlar vardır. Bugün Barcelona iyi futbol oynadığı için en iyi değildir. 30 yıl önce böyle oynamayı hedeflediği, böyle oynamak için gerekenleri planladığı ve böyle oynamayı istediği için “bugün” en iyidir. Bu sadece futbol kulüpleri için değil, tek bir insan, şirketler hatta ülkeler için de böyledir. Ordularına Akdeniz’i işaret eden ulusun Büyük Mustafa’sıdır, oyuncularına 26. haftayı işaret eden futbolun Büyük Mustafa’sıdır.

Evet biliyorum, herkesin gönlünde şampiyonluk var. Ama üzgünüm bu iş hatır gönül işi değil. Hedefleri olan, farkını ortaya koyan şampiyon olacak.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=5898

16 Eylül 2010 Perşembe

Trabzonspor 1976-77


Açıkçası muhteşem futbol, bireysel ayakların keyfi, Avni Aker'in harika tribünleri ve 6-1 lik cüsseli bir skoru yazmak istiyorum 2 gündür. Ne anlatmak istediğimi hissediyor ama dökemiyordum, "büyük ruh" dürttü beni.

Efsane geri dönüyor...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...