Johan Cruijff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Johan Cruijff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2011 Pazar

CRUIJFF; “MES QUE UN JUGADOR”

Herşey, 9 yaşında, sıska, sarışın bir çocuğun futbol oynarken, iri arkadaşları arasında ezilmesiyle başladı. Cruijffizm doktrinin tohumu, büyük patlaması, o sokakların gazozuna maçlarıydı; “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”

Daha sonra “katil Franco’nun” takımını red edip Barcelona’ya giden Cruijff, Barcelona Altyapı Akademisi La Masia’yı sıfırdan şekilledirdi ve kapısına şu cümleyi yazdı “Top bizdeyken, onlar gol atamaz”

Dün gece Sir Alex Ferguson’ın ellerinin seğirmesine kadar gelen olaylar dizisi de böyle başladı. Belki Barcelona karşısındaki çaresizlik, belki oyuncularının kafasındakileri sahaya dökememesi ( muhtemelen hepsi), Sir Alex’in yüzü, oturuşu, sakız çiğneşiyle gizlediği ruh halini ellerinde biriktirmişti.

Carrick kayboldu 2009 finalindeki gibi, Park bekleneni veremedi 2009 finalindeki gibi, Valencia Messi önünde çaresizdi, 2009’daki Ronaldo gibi, sonuç da 2009 finalindeki gibi oldu.

Yine kaybettiler.

Ya da güzel bakış açısıyla Barcelona yine kazandı.

Bugün maçlar ipek gibi sahalarda oynansa da, düşmek o kadar canını acıtmasa da kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracaklarını biliyorlar ve top sürekli onlarda. Onlar ise sürekli hareket halinde. Sadece bununla bitmiyor, Topu kaybettiklerinde rakip ceza sahası içerisinde olsa dahi, o noktadan itibaren savunmayı başlatıyorlar. Ferdinand-Vidiç ikilisinin bir çok kez Van der Sar’a dönmesinin sebebi Pedro-Messi-Villa’nın agresif presiydi. Bu sırada arkada, Xavi-İniesta-Busquets ise Vidiç-Ferdinand’ın pas atabileceği alanları kapatmakla uğraşıyorlardı.

Futbol güzeldir, “ne anlıyorsunuz yaaaa” diyen çirkin. Dün gece Abidal’in kupayı kaldırması, bir çok Nobel ödüllü sanatçı, alim, din adamı, politikacıdan daha fazla insani mesajlar verdi dünyaya. Tabii bilene, anlayana. 2 ay önce ameliyat masasında kalkması şüpheli, kalksa da yürümesi mucize olan Abidal, 90 dakika ter dökerek Avrupa’nın en büyük kupasını kaldırdı. Bu onuru O’na arkadaşları layık gördü. Puyol gidip “ben kaptanım, kupanın bir ucundan tutayım” demedi. Buyrun size içinde azim, sevgi, saygı olan epik bir hikaye…

Barcelona Başkanı Sandro Rossell de haliyle çok sevindi. Kupayı kaldırdı. Dünyanın en iyi takımının başkanı olduğu için ne kadar övünse az! Bütün başarıların (ve övgülerin) sezon başında “Barcelona’nın tüzüğünde onursal başkan ünvanı yok” diyip kulüpten dışladığı Johan Cruijff’un sayesinde olduğu aklına geldi mi o an bilemiyorum.

Her insanda bir “onur” vardır. Ancak çok azına “sal” ya da “lu” eki mazhar olur.

Cruijff, “bir futbolcudan fazlası” olmasaydı, dün akşam Başkan Rossell o kupaya ancak uyuduktan sonra sahip olabilirdi.


12 Şubat 2011 Cumartesi

Son Barikat Cruijff

1982-1983 sezonunu şampiyon bitiren Ajax, Cruijff’a yeni sözleşme önermeme kararı alır. Gerekçe, Johan’ın çok yaşlı olmasıdır. Cruijff buna çok kızar. Sadece 36 yaşındadır ve oynayacak 1 sezonu daha vardır. Gider, Ajax’ın en büyük hısmı Feyenoord’a imzayı atar. 10 yıldır şampiyon olamayan Feyenoord, Cruijff’un kanatları altına girer.

Yeni sezon başlar. Cruijfflu Feyenoord iyi bir ritim yakalamıştır. Cruijff çoğu maçta ilk 11 başlar. Kendi isteğiyle bazı maçların son 15 dakikasında oyuna girer, oyunun kaderini değiştirir…

Ligde müthiş bir mücadele vardır. Ajax ile Feyenoord şampiyonluk yolunda kalan 2 takım olur ve puanları eşittir. Ve beklenen maç gelir çatar.

Ajax oyuna müthiş başlar, ardı ardına gelen goller durumu 3-0 yapar. Feyenoordlular sabırlı bir şekilde bildikleri gibi oynamaya devam ederler ve 2 gol bulurlar.


(Hikayemizde efsane bir geri dönüş, Cruijff’un tek başına maçı çevirdiği bir kahramanlık destanı bekleyenler adına üzgünüm. Buradaki efsane olay soyunma odasında olacak.)

Maç son 15 dakikaya girerken hala 3-2’dir. Herkes beraberlik golü beklerken Ajax bir gol bulur. Sonra bir tane daha. Bir tane daha…

Maç 8-2 biter.

Soyunma odasının kapısından en son giren Cruijff tavana bakan birçok ense görür. “Herkes beni dinlesin” der. “3 puan gerideyiz. Sadece bir maç kaybettik. Sezon sonuna kadar tüm maçları kazanırsak şampiyon oluruz. O zaman bu maç Ajax için sadece bir derbi zaferi, bizim için ise herşeyin başladığı bir nokta olur.”

Dediği gibi de olur Cruijff’un. Tüm maçlarını kazanan Feyenoord, Ajax’ın 6 puan önünde şampiyon olur, 10 yıl aradan sonra…

Ajaxla olan hesap kapanmıştır.

*****

1 Temmuz 2010’da Barcelona yeni başkanı Sandro Rosell yönetim kurulu ilk toplantısını açar. Klişe teşekkür kouşmasından sonra “Toplantımıza önce bir yanlışlığa parmak basarak başlamak istiyorum” der. “Barcelona yönetmelik tüzüğünde, Onursal Başkanlık diye bir sıfat bulunmamaktadır” Sandro ağzını yeni bir saldırı için açmak üzereyken, Cruijff ayağa kalkar ceketinin önünü ilikler, kapıya doğru ilerler ve toplantı salonunu terkeder.

Kulüp girişindeki resepsiyonda oturan sekreter Cruijff’u görür, telefonu kulağından çekmeden ” bir dakika sizinle ilgileneceğim” gülümsemesiyle bakar. Cruijff sol göğsünün üstündeki Onursal Başkanlık nişanını çıkarır “Bak buraya bırakıyorum” der, sekreterin önüne koyar, çıkıp gider.

Daha sonra konuyla ilgili tek bir açıklama yapar:

Yönetim kurulunun ilk toplantısında bu konuyu tartışması bana garip geldi. Çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Bu tip şeyleri kabul etmek çok zordur ama geri vermek kolaydır. Kimseyi rahatsız etmek istemediğimden geri veriyorum”

Başkan Sandro Rosell’in açıklaması ise toplantıdaki tavrı kadar sert ve netti “'Ben de aynısını yapardım, hiç kimse mevcut olmayan bir sıfatı arzu etmez”

*****

Geçtiğimiz hafta Johan Cruijff Ajax’ın teknik danışmanı oldu. Tahmin ettiğimiz gibi Ajax altyapısını yeniden şekillendirecek. Ancak altyapıdan yetenek çıkarmak Ajax için sorun değil, o yetenekleri elde tutmak sorun.

Futbol her geçen gün büyük kulüplerin büyük sermayeli tekerleri altında biraz daha eziliyor. Birçok genç yetenek henüz tam olgunlaşmadan dalından koparılıp uluslarası pazarlara ihraç oluyor. Çoğu sandıklarda çürüyüp giderken, bir kısmı da komisyoncuların oradan oraya pazarladığı kişiliksiz, ruhsuz bir kâr aracı oluyor.

Cruijff’un, Ajax görevi aslında bu noktada başlıyor. Bu hem Ajax, hem Hollanda, hem de dünya futbolu için önemli. Hatta bir milat. Cruijff, karizmasıyla yetenekleri –en azından olgunlaşana kadar- tuttuğu takdirde en son 1995’te severek ayrıldığımız Ajaxla yeniden biraraya gelebiliriz. Endüstriyel futbolun önündeki son barikat Ajax olabilir.

Sanırım Cruijff da bunun düşüncesi içinde.

Ve Hala Barcelona ile açık olan bir hesap var…


24 Ocak 2011 Pazartesi

Cruijff Ne Yapacak?

Yukarıdaki resmi görünce, Serpil Hamdi Tüzün Hoca’nın Sergen’e verdiği ödevler aklıma geldi. (Bu başka bir yazının konusu olsun). Şimdi arkanıza yaslanın, bardağınıza bir bardak kola ya da favori içeceğiniz her neyse onu doldurun. Ben taze çay demledim, müsaadenizle onu içeceğim.

Sarı Fare vitesi yükselterek driblinge, arkasında (kayarak müdahalesi fayda etmediği her halinden belli olan ve) yerde kalan rakibini geçerken başlamış. Pozisyondan çıktığını düşündüğüm bu adama küçük kırmızı bir ‘x’ verdim. Johann topu ayağından biraz da açmış. Daha hızlanmaya niyeti olduğu belli. Hemen karşısında Cruijff’un arkasında kalan arkadaşının yaklaşık 2 saniye önce Cruijff’tan o topu alacağından emin olan sarı ‘3’ ile işaretlediğim oyuncu müdahaleye geliyor. Sarı 3 için bu şekilde düşünmemim sebebi, O’nun fotoğraftaki dengesiz hali. Belli ki diğer adama, yani, turuncu ‘A’ ile gösterdiğim Cruijff’un takım arkadaşı Hollandalı’yı kapatmaya giderken, Cruyff’un beklemediği şekilde (niye şaşırdıysa buna!) sıyrıldığını görmüş ve aniden geri dönmeye karar verip (bu pozu verdikten sonra) turuncu ‘A’yı sarı ‘1’ ve ‘2’ isimli arkadaşlarına bırakmış. Bu sırada sarı ‘2’ durumun çoktan farkına varıp gözüyle Cruijff’u takip ederken, turuncu ‘A’ya doğru yol alıyor. Ayaklarının açık olduğu koşuya başladığını, vücudunun hantal duruşu ise bu koşuya “henüz” başladığını gösteriyor. Sarı ‘1’ ise daha işin tehlikesinin farkında değilmiş gibi duruyor. Depara kalmadığı gibi, görüntüsü bize Johan ile de pek ilgisi olmadığını anlatıyor.

Bu durumda Cruijff’un yapabileceği seçenekler aklıma geldi.

1-Hızlanacak olan Johan sol ayağı yere değer değmez, sağ ayağının üstüyle hafifçe topa dokunur, bu sırada yere basmış olan sağ ayağından destek alarak hızını ani bir ivmelenmeye hazırlar. Bunu yapmasındaki amaç sarı ‘3’ e hamle yapabileceğini düşündürmektir. Sarı ‘3’ yetiştiğini düşünüp kaymaya başlayınca koşu adımı olarak arkada gelen sol ayağının içiyle sağ tarafa topu yönlendirir ve hızını planladığı gibi bir anda arttırır. Sarı’3’ kaya kaya Cruijff’un sol kramponunun tozunu yutarken, Cruijff bu kez öne fırlayan sağ ayağını hem koşu adımı hem de topu önüne doğru kontrol edecek şekilde kullanır ve ceza sahasına doğru hızlanır. Bu sırada turuncu ‘A’ çoktan depara başlamıştır. Sarı ‘1’ ve ‘2’ için çok geçtir, ancak filelerden topu çıkarmaya yetişebilirler.

2-Sol ayağı yere basan Cruijff hemen geniş bir sağ adımla topu kontrol etmeyi düşünürken vücudunu aniden 45 derece sola çevirip (evet bunu yapabilir) içeri katetmeye hazırlar. Sağ ayağı ile topu kontrol ederken bir an için durur. Sol ayağı da sağ ayağının yanına gelir. Bu yarım saniyelik kutsal bir andır. Stadyumdaki onbinleri, televizyondaki milyonları ve 40 yıl sonra bizleri heyecanlandıran an işte tam da bu andır. Bu yarım saniye futbolu sevmemizin sebebidir. 90 dakikayı bu bir çok yarım saniye için seyrederiz. Yıllarca konuştuğumuz an da tam bu andır. Cruijff’un sol baldırının sol dışındaki kasları gerilir, sağ ayak hafifçe topa dokunur dokunmaz, Cruijff neden bu işi dünyada en iyi yapan olduğunu yüzümüze çarparak ok gibi sola sarı ‘1’ ve ‘3’ ün arasına dalar. Bu sırada sarı ‘2’ Cruijff’un ne yapacağını anlamış olacak ki yüzünü yani yönünü o noktaya çevirmiştir. Gerek turuncu ‘A’ ya atılacak bir pası kesmek gerekse Cruijff’un koşu yolunu kapatmak amacıyla sarı ‘1’ ve ‘3’ün arasındaki bölgeye hareketlenecektir. ‘1’ ve ‘3’ün arasından henüz sıyrılmış olan Cruyff sarı ‘2’nin bu hantal ve zavallı denemesine vücudunu hızla sağa çevirip, sağ ayağının dışıyla kontrol ederken aynı zamanda yön verdiği topla 1.5 saniye önce sarı ’3’ ün boşalttığı bölgeye doğru hızlanarak cevap verecektir. Bu senaryoda topu filelerden çıkaran sarı ‘2’ olur.

3-En basit senaryo. Johan sol ayağı yere değmez sağ ayağının içiyle yerden ya da sağ ayağıyla topun hafifçe dibine girerek kayarak gelen sarı ‘3’ ün üstünden, turuncu ‘A’nın koşu yoluna oynar. Ne de olsa futbol basit oyundur.

Benim senaryolarım bu kadar. Eklemek isteyen ya da senaryolara itirazı olan buyursun. “Senin işin gücün yok mu diyen”e; evimin ihtiyaçlarını ve ailemin ufak kaprislerini karşılayacak maddi olanağı saplayan bir işim olduğu cevabını veririm.

“Deli misin kardeşim” diyorsanız, bu soruyu ilk kez duymadığımı söylerim.


8 Temmuz 2010 Perşembe

Johan'ın Onuru



Kasap, Köylü’yü yendi ve takımı finale çıktı, Yeniköy’de bir bayram havası.

Futbolu bilen,5 yıl sonrasını planlayan, vizyonlu yöneticiler ve çok iyi analiz yapan bir grup futbol yorumcusunu tarafından gönderilen bu iki hocanın karşılaşması her Türk Futbolsever’in içine oturmadı değil.

Belki Fenerbahçeliler Löw’ün Almanyasına daha bir sempati duyarken, Beşiktaşlılar’ı İspanya galibiyeti sevindirdi.

Aslında 2010’u Cruyff yılı ilan etmek gerekir.

Zira Hollanda’nın finale çıkması akıllara hemen 74 ve 78 deki hayalkırıklıklarını ve "Sarı Fare" yi getirdi. Hollanda sisteminin çocuğu, mevcut sistemi İspanyol sosuyla daha farklı bir noktaya taşırken bugün Barcelonalı İspanya dönemin en başarılı takımı.

Futbolseverlere 1974 finalini sorsanız, herhalde çok az kişi Almanya’nın kazanmasından bahseder. 1974 Dünya Kupası Finali nedir deseniz, bitiş düdüğüyle başını terden sırılsıklam olmuş formasına doğru eğen, üzerine hafifçe yağan yağmura aldırmadan yavaş adımlarla soyunma odasına giden Cruyff’un ağır çekim hüzünlü görüntüsü derim.

Cruyff bir futbolcudan öte, fenomendir. Kendisini ısrarla isteyen Real Madrid’e “Franco gibi bir katilin takımında oynamam” diyerek, Katalonya’ya daha gelmeden efsane olmuştur.

Barcelona’ya yıllar boyu yerleştirdiği felsefe, tüm İspanya’ya yayıldı. Bu felsefe, Cruyff henüz 10 yaşında “cılız” diye küçük takıma alınmayıp, top toplayıcılıkla oyalandığı günlerden kalmadır. “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.”

Yaklaşık 40 yıl önce temelleri atılan bu düşünce Hollanda ve İspanya futboluna yön verdi ve bugün itibariyle zirveye çıkardı.

Yeni Barcelona yönetiminin ilk toplantısında yeni başkan, Cruyff’un Onursal Başkanlığı’nın dayanağı olmadığı söyleyince hemen toplantıdan izin isteyerek ayrılmış, kapıda telefonla konuşmakta olan sekretere "Bak buraya bırakıyorum" diyerek Onursal Başkanlık Nişanı’nı ceketinden çıkartıp sekreter masasına bırakmış ve ayrılmıştır.

Tek bir polemiğe girmeden “haksızlık yapıldı” diye ağlamadan belki yine hüzünlü ve ağır bir ifadeyle, bakışlara aldırmandan yavaş adımlarla terketmiştir kulüp binasını.

Pazar günü sonuç ne olursa olsun, Johan Cruyff kazanacak. Ve futbolu seven herkesin ölünceye kadar kalbindeki onursal yerinin tartışmasız başkanı olarak kalmaya devam edecek.

Futbol tarihini de, kongrelerin seçtiği başkanlardan ziyade, onların gönderdikleri Cruyfflar, Löwler, Bosqueler yazmaya devam edecek.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=1429
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...