Cristiano RONALDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cristiano RONALDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2012 Cuma

Rötarlı Ronaldo


Beşiktaş, Avrupa Ligi öneleme turunda Vitoria Plzen ile eşleşince, hepimizin yüzüne bir sırıtış gelmişti. Genç, tecrübesiz ve isimsiz bir takımı Kara Kartal’ın kolayca yutacağına emindik. Boğazımıza takıldılar. Hakan Arıkan’ın şifalı elleri olmasa boğulmuştuk. Ellerimizi ovuşturarak beklediğimiz maçı tırnaklarımızı yiyerek bitirmiştik. Beşiktaş, Şeref Bey’de turu geçti geçmesine de Plzenli oyuncular, futbol arşivimizin ünlemli dosyalarında yerlerini aldılar.

Aradan 2 yıl geçti ve bugün teknik adam Michal Bilek kadrosunu 8 Plzen kökenli oyuncuyla kurdu. 5’i hala orada oynuyor. Önümüzdeki yıl muhtemelen Avrupa’nın büyük liglerine dağılacaklar. İskeleti tecrübeli oyunculardan kurulu Çek Takımı’nın, kas sistemini Plzen ağırlıklı oluşturmak yapılabilecek en mantıklı hareketti. Orta sahadaki Jiracek-Plasil ikilisi çocukluğumuzun harika Çekoslovak dinamoları Hasek-Bilek’in çift ciğerli modern versiyonuydu. Takımın hücum mentalitesini onlar belirliyordu. Dikine 30 metrelik deparları ani şutlarla tamamlıyorlar ya da kenara ani koşular yaparak hücumu genişletip arkalarında Rosicky’nin derin paslarına ısmarlama tüneller bırakıyorlardı.

Kısıtlı futboluyla, disiplinli alan savunmasıyla ve şanslı kurasıyla ulaşabileceği en yüksek çıtayı aştılar. Dün akşam bizlerle vedalaşmaya gelmişlerdi. Özellikle ikinci yarı kapı önünde asansöre binip gitmelerini bekledik.

Esasen Portekiz de buralarda görmeyi umduğumuz takım değildi en başta. Onlar da Çekler gibi turnuvaya favori karşısında ezilerek başladı. Dün akşam Portekiz’in oyun kalitesi veya mücadele gücünde öncekilerden pek fark yoktu. Sağlam bir irade vardı ama! Odaklanma halinin sahaya yansıması… Çeklerin gözünü kamaştıran da buydu işte. Kıpırdayamadılar, hatları koptu. 2 savunma kanadı hücüm çarkının ana dişlisi oldu. Özellikle Coentrao sol oyun kurucu Veloso ile sürekli Çek Cumhuriyeti sağını meşgul etti. İki oyuncu toplamda 10 top çalmayla oynadılar. Bindirmeleriyle turnuvaya renk katan Selassie bu nedenle nöbet yerini terk edemedi. Zaman zaman Meireles bile o bölgeye baskıya gelince Çek Cumhuriyeti’nin hücum umudu sadece Jiracek-Plasik’in nefesine ve Pilar’ın deli dolu ani patlamalarına kaldı. Tabii Moutinho-Meireles’ten fırsat buldukları anlarda!  Bu ikilinin telepatik uyumu 117 isabetli pas üretti, Portekiz hücum hattını tam 7 kez gol pozisyonuna soktu. 12 etkili orta yaptılar. 1’ini Postiga’ya, 2’sini Almeida’ya, 2’sini Ronaldo’ya servis ettiler. Maç boyunca 35 orta yaptı Portekiz. Kabaca her 2.5 dakika 1 gelen bu ortalara 60 dakika sahada kalan ve Cech’ten sonra sahanın en uzun boylusu olan Almeida 3 kez vurabilirdi.

Futbolda sadece taktiksel doğrular yetmiyor. Plan ne kadar tutarsa tutsun, teknik adamlar futbolcuların hareketlerini trenler gibi tarifelere bağlamayamadığı için beklenen gol rötar yapabiliyor. Gecikiyor, belki hiç gelmiyor. Bento sinirli sinirli voltalar atarken, Ronaldo direklerle olan husumetini (nihayet) çözünce yarı final trenine son anda atlayabildiler.

Ölüm grubuna komayla başladılar,  nefes nefese çıktılar. Disiplinli, cetin bir ekolü devirdiler. Önlerinde İspanya ve muhtemelen Almanya var. Saygı duyulacak bir takım, dünyanın saygı duyduğu büyük bir yıldızları var. 

Babası Ronald Reagan hayranı olduğu için ona Ronaldo ismini vermişti. Dün gece O da (nihayet) başrolünün hakkını verdi. Eğer Portekiz Altın heykelciği kaldırmayı başarırsa, Portekiz Futbol Tarihi’nin oskarı da sonsuza kadar O’nun olur.

Yakup Sabri İNANKUR

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Messi Ve Diğerleri

Günümüzde milyonların kaderini değiştiren şifreler, futbolumuzun kaderine bundan 22 yıl önce müdahale etmişti. Sert bir müdahaleydi. Canımızı bayağı acıttı. Maç seyredememenin nasıl bir duygu olduğu öğrendik. Sevdiğimiz renklerin peşinde olmak için, kahvehanelerde sigara sarısı bıyıklı amcaların dumanlarını ciğerlerimize, küfürlerini sinemize çektik.

Büyüdük, iş-güç sahibi olduk. Dekoderlere bütçe ayırabilir olduk. Bu sefer de lig için ayrı, kupa için ayrı, Avrupa’dan futbol için ayrı, Şampiyonlar Ligi için ayrı para istemeye başladılar. Böyle bir tempoyu Türkiye’deki cüzdanların %85’inin kaldıramayacağını söylemek için, ekonomist kimliğini masaya koymama gerek yok. Birçok futbolsever El Clasico’nun sonucunu papatya fallarında aradı.

Aşırı dozun zararlı olmadığı ve zevk verdiği ender olaylardan biridir Barcelona-Real Madrid maçları. Hani yarın yine olsun, aynı heyecanla televizyonun başına geçer ya da küfrede küfrede link ararım. Yine Mourinho’nun Barcelona’yı kitleyeceği düşüncesiyle izler, yine “bu nasıl el clasico, sıkıcı” der, maçın ortalarına doğru dünya futbolcular cemiyetini “Messi ve diğerleri” diye ikiye ayırır, hemen ardından Cristiano Ronaldo’nun büyük maçların kayıp topçusu olduğuna kanaat getiririm. Sanırım gelecek itirazlar da bu son kanaate gelir.

2004 Avrupa Şampiyonası Finalinde yoktu. Her çalım denemesi ayağına, her şut denemesi reklam panosuna dolandı. “Daha çok genç” dedik.

2006 Dünya Kupası’nı İran’a attığı 1 penaltı golü, vasatın üzerine çıkamayan performansı ve yarı finalde, taraftarların ıslıklarıyla tamamladı. “Yorgundu” dedik

2009’da Şampiyonlar finalinde 10. dakikada Eto’o golü attığında tüm kameralar O’na döndü. Elleri ve yüz ifadesi arkadaşlarına “sakin olun sorun yok” mimikleri dağıttı. Karizmatik bir görüntüydü. Ağır çekimde daha etkileyiciydi. Maç içinde 2 şut atabildi, oyunun genelinde berbat oynadı. Messi kafayla 2. golü attığında sorunu olmayan taraf Barcelona’ydı.

2010 Dünya Kupası’nı bacağını açıp elli metreden kaleye vurmakla geçirdi.

Çok büyük yetenek, çok büyük oyuncu. Senede 30-40 gol atıyor. Çok maçı tek başına çeviriyor. Zaten benim eleştirim Santander, Getafe karşısındaki şiirsel performanslarına değil, yeteneği ve oyunculuğu klasındaki tüm maçlardaki etkisizliğine. Büyük maçların, hedef maçların, hiçbirinde bekleneni veremedi. Belki de “birşeyler yapmam şart” psikolojisinin altında ezildi, (sonuçta) beklentilerin altında kaldı.

CR7’den her umudumu kestiğim finalde, O’nu hayallerimde Q7 ile değiştiririm. Düşünmeden edemiyorum; Quaresma 20 yaşındayken Sir Alex Usta’nın kanatları altında tamamlasaydı kuluçkasını, şimdi nerede olurdu? Eminim beyaz formasıyla Bernabeu’nun Prensi olurdu. Dün geceki de dahil, CR7’nin tüm kaçırdığı finallerin de prensi olurdu aynı zamanda...

Barcelona zaten bildiğimiz gibi eksiği yok Iniesta’sı var. Bu çok büyük bir artı, zira Iniesta, Messi’den sonra takımını en iyi öne taşıyan oyuncu. O’nun yokluğunda Barça orta sahası, orta sahada daha fazla “oyalanıyor” (tamam sıkıcı demeyeceğim). Puyol futbolsever kimliğimin aşık olduğu isimlerden biri. Yürekli oyunu ve nesli tükenen bayrak adamlardan olması O’nu romantik bir portre içine koyuyor. Gecenin romantizminin de Kaptan’a gelmesi bu açıdan tesadüf değil. Görev yaptığı sol bek mevkiinin asıl sahibi Abidal, ameliyat masasından mucizevi bir şekilde ve tümörsüz kalkmıştı. Oyuncu değişikliği tabelasında kendi numarasını gördüğünde neredeyse ağlayacaktı. Yerini Abidal’e bıraktığında takımı çoktan finale çıkmıştı ve –emanet- görevini yerine getirmenin rahatlığı vardı üzerinde. Büyük olasılıkla da 25 gün sonra en büyük kupayı kaldıran eller O’nun olacak.

Yakup Sabri İNANKUR

21 Nisan 2011 Perşembe

Beyaz Gece

Gökteki 3 elma, düşmek için, bizim gibi televizyon karşısına kurulmuş bu masalsı geceyi bekliyordu.

Ekrem Dağ’ı sağ bekte görmek Beşiktaşlı bünyelerin gerekli adrenalin ihtiyacını daha maç başlamadan karşılamaya yetti. Buna 5. dakikada gelen Gaziantepspor golünü de ekleyin. Bir anda Beşiktaş üzerinde Neuchatel Xamax hayaleti gezinmeye başladı. O hayaleti öldüren yine bir ölü top oldu. Artık Beşiktaş Taraftarı, Atletico Madrid taraftarından kalan yadigâr slogana sahip çıkabilir; “Simao ile ölü toplar, asla ölü değildir”. Kariyerinde hiç penaltı kaçırmamış, frikikleri de penaltı ayarında kullanan Portekizli’nin, sözlük tanımı için güzel slogan.

“El Clasico” gibi havalı bir ismi yok Tottenham-Arsenal maçının. Futbol otoriteleri dahiyane olmayan bir tanımla “Kuzey Londra Derbisi” diyip geçiyor. Bununla birlikte, adı küçük ama işlevi büyük bir derbi. Bol gol var, kora kor bir mücadele var, efsane geri dönüşler var, direkler var, çizgiden çıkanlar var, kan var, gözyaşı var. Dün gece de 3-3 biten harika bir maç vardı. İngilizler Dünya Derbisi olarak adlandırmasa da Tottenham-Arsenal maçları, 90ların sonundaki Newcastle-Liverpool maçları gibi kült olma yolunda tam gaz gidiyor.

Gecenin karanlığı Atlas Okyanusunu örterken, dünyanın beklediği esas oyun, güneşin Avrupa’yı en son terkettiği topraklarda sahne alıyordu.

El Clasico’ların bu kadar ilgi çekmesinin sebebi; dünyanın en pahalı takımlarının, dünyanın en iyi 2 oyuncusunun, dünyanın en iyi savunma oyuncularının, dünyanın en iyi 7 numaralarının, dünyanın en iyi sağbeklerinin, dünyanın en iyi 10 numarasının, dünyanın en iyi kalecisinin, dünyanın en iyi teknik direktörlerinin…(tamam burada bir nefes alalım, ve şimdi devam edelim) kısaca salt “dünyanın en” kapsamındaki herşeyin karşılaş(tırıl)masıyla açıklanamaz. Bu kıyaslar işin cilası aslında. Reklam ve pazarlama dehalarının boyadığı resimler.

Herkesin temelde içten içe merak ettiği konu, sistem ile paranın en büyük ölçekte çatışmasında galibinin kim olacağı.

Yıldızları yaratan mı, onları satın alan mı?

Aslında bu maç, ısınma turu olan 3 gün önceki maçın son 20 dakikasının devamıydı. Real Madrid’in arzulu istekli, yardımlaşmaya dayalı savunma yapısı ve en önemlisi “Barcelona’yı yenebileceğine inanması” ilk yarıdaki Madrid modlu oyunun şifresiydi. İkinci yarıda bu tempo doğal olarak düşünce, Barcelona standart oyununu oynamaya başladı. Bu noktadan sonra Mourinho’nun neden dünyanın en çok para kazanan teknik direktörü olduğunu bir kez daha gördük. Zaten Pepe’nin, ısrarla Pinto ile burun buruna gelmesi, Barcelona’nın doğru düzgün pozisyona girememesi ilk dikkatimizi çekenlerdi. Ancak maçın içinde Real Madrid, hücum presten, kanat futboluna, alan savunmasından, kontraatağa kadar futbolun içindeki tüm taktiksel varyasyonlara o kadar kolay ve akıcı geçiş yaptı ki, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı okuduğunu söyleyen Mourinho’nun “Manevra” başlığının altında epey saatler geçirdiği düşündüm. İleride bir gün “Futbolda Yönetme Sanatı” diye bir kitap yazılırsa, içinde Mourinho ismiyle özel bir başlık olmalı. Sadece 1 senede birçok büyük egoyla dolu yeni bir takımı bu kadar işleyen bir hale getirmek, büyük bir ustanın eseri olabilir ancak. Sığ bir yaklaşımla “çok defans oynatıyor, bozuyor” diye kesip atmak, futbola ihanettir.

Özellikle son 3-4 yıldır, Barcelona’nın ritmik paslarıyla hipnotize olan milyonlarca futbolsever, “güzel futbol” tanımının karşısına iki nokta koyup Barcelona yazdı.

Halbuki “güzel futbol” milyonlarca pas yapmak değildir, sadece...

Değişikliktir, farklı taktiksel varyasyonlar uygulayabilmektir, savunma oyuncusunun bile ofsaytlara düşebilmesidir, ortadır, kafadır, şut atmaktır, 117. dakikada dahi yara yara, amansız dribling yapabilmektir, alan savunması uygulamaktır, markajdır, tırnakla golü çıkarmaktır, fiziksel çarpışmadır, daha güçlü bir rakip karşısında, yüreğini koyarak 120 dakika savaşmaktır...

Bizim futbolu sevmemizin nedeni, futbolun bütün bunları kapsamasındandır. Uygulamaları güzel olursa, futbol da güzel olur.

Ve daha güzel futbol, dünyanın en iyi takımını yenip kupayı kazanmaktır.

Ama en güzel futbol, 5-0 kazandığında da, kupayı kaybettiğinde de rakibi rencide edici söylemlerden uzak durarak, O’nun büyüklüğünü ve saygınlığını hakkıyla teslim etmektir.

Müthiş bir geceydi.

3 beraberlik vardı. Ama gökteki 3 elma, beyaz prenslerin kısmeti oldu.

22 Ocak 2011 Cumartesi

ADİDAS’IN YENİ MESSI REKLAMI

Adidas’ın Cristiano Ronaldo’ya göndermelerle dolu Messi reklamı. Altın Top Ödülü şerefine…

“Yeryüzünde 265.000.000 futbolcu vardır.”

“Sadece 1 tanesi en iyidir.”

“Sadece 1 tanesi…”



İngilizce altyazılı olarak video şu linkte; http://www.youtube.com/watch?v=FoYwd302VnE&feature=player_embedded
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...