Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Ayrışık Fenerbahçeliler


Şike davasının bile bölemediği Fenerbahçe’yi Alex-Aykut çatışması bölüyor bugün. Son 10 yılda bilhassa yönetimsel icraatlar, ardından sportif başarılar ve camianın genelindeki bütünlük; Fenerbahçeli için gurur, diğerleri için gıpta konusu. Başında “amatör” olan ancak Fenerbahçe için profesyonel bir katalizör olan branşlar “futbol kulübü” algısının yerine “camia” algısını bıraktı bilinçaltına. Daha büyük ve daha güçlü bir düşünce biçimi şekillendirdi taraftarı. Kendini farklı görmeye, düşünmeye ve hissetmeye başladı Fenerbahçeli. Farklılaştığı için diğerlerinden ayrıştı, diğerlerinden ayrıştığı için kendi içinde birleşti. Aziz Yıldırım’ın kurduğu ülküde gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyeceğine ant içmiş nereden baksan 25 milyon insan var. 

Halkının büyük çoğunluğunun büyük desteğini alan her büyük lider düşüncelerinin ve fikirlerinin hitap ettiği toplum üzerinde meşru olduğuna inanma eğilimindedir. Vicdanen ya da fikren rahatsızlık verse de kitlelere ilham veren insanların fıtratında dediğim dedik çaldığım düdük havası vardır. Konunun siyasi, ahlaki yönünü ve zaruret hallerinin tartışmasını üniversite kantinlerine, rakı muhabbetlerine ve berber koltuklarına bırakıyorum. Hiçbir depremin yıkamadığı, halkının da sırtına el ettiği, omzunda taşıdığı bir insan neden kendini haksız görsün ki? “İcraatlarım doğru ve haklı olmasa burada işim olmazdı” düşüncesiyle alır eline mikrofonu.

90’larda 2-3 haftada bir kendi arasında kavga edecek bir konu bulan, onlarca derneğin arasında binlerce düşünce ve yöntemle parça parça tek bir hedefe kilitlenmeye çalışan Fenerbahçe’den bugün tek ses, tek yürek Fenerbahçe’yi oluşturmak 10 yılını aldı Aziz Yıldırım’ın. Bunu da çoğu zaman masaya yumruğunu indirerek yaptı. Camianın güçlü isimleriyle dahi çatışmaktan geri durmadı. 

Aziz Yıldırım döneminin ikinci yarısında başkanın emekleri karşılık görmeye başladı. Kargaşa ve çatışma Fenerbahçe’yi etkilemiyordu. Bilakis derbi öncesinde (özellikle Kadıköy’de oynanacak derbi öncesinde) tansiyonu arttırmak; taraftarına ve oyuncusuna ekstra motivasyon, rakibe baskıcı bir stres yüklemekteydi. Bu dönemin aynı zamanda Alex’in formayı giydiği, sevildiği, krallaştığı, kaptan olduğu ve en nihayetinde efsane olduğu dönem olması mevcut durumun çekirdeğini oluşturuyor. Alex taraftarına en az Aziz Yıldırım kadar güveniyor. Taraftar da Aziz Yıldırım’ı en az Alex’i sevdiği kadar seviyor ve destekliyor. Bugüne kadar; 17’ye karşı, cemaate karşı, UEFA’ya karşı olmuşlardı. Diğerleri ve Fenerbahçe olgusu her seferinde güçleniyor, taraftar-yönetim-futbolcu arasındaki harcı da güçlendiriyordu. Şimdi farklı. Bu sefer ki kaos; Fenerbahçe ve diğerleri kavgası değil, Fenerbahçe’nin içinde ve en özelindeki şahsiyetlerin kavgası. Başkan Yıldırım, teknik direktör Kocaman, kaptan Alex. Hepsi de Fenerbahçe efsanesi. Cihat Arman’ın, Ogün Altıparmak’ın, Ziya Şengül’ün içinde olduğu sonsuz sayfalı defterde en özenli el yazısıyla hikayelerini işlemiş figürler.  

Aile içinde kalması gereken bir olay dallandı, budaklandı, çiçeklendi. Alex tweet attı. Desteğinden emin olduğu taraftar ile tevatür yaptı. Kamudan oy istedi. Hata yaptı. Aykut konuyu aynı platformda devam ettirip Fenerbahçeli’yi hakemliğe zorladı. Hata yaptı. Hataya bir hata daha eklendi. Sonra başkan tribünün çaldığı şarkıyı beğenmedi ve olay allandı pullandı gelin oldu. 

Fenerbahçeli’ye dert yandılar, Fenerbahçeli’ye şikayet ettiler ve Fenerbahçeli’yi azarladılar. Tüm bu çabaların sonunda nur topu gibi bölünme oldu. Aykutcu ve Alexci 2 ana büyük kola ayrıldı milyonlar. Daha sonra değişik mezhepler doğdu. Alex’i haklı bulan ama Aykut’un otoritesi birincil diyen muhafazakarlar. Aykut’u haklı bulsa da Alex’ten vazgeçmeyen yenilikçiler, Alex’e heykel, jübile yapıp, Aykut’a plaket düşünen liberaller, işi Aziz Yıldırım’a havale eden klasikler ve her ikisini de istemeyen az sayıdaki neo-klasikler.  

Beşiktaş bu bölünmeleri yaşadı ve şimdi kaybettiği kimliği aramakla geçiriyor zamanını. Pahalı umutlarını kupalara ve turlara çeviremediği takdirde Galatasaray’ın geleceği Beşiktaş’ın şimdisine dahi yetişemeyecek belki. 

Türk futbolu, hatta sporu artık ayakta duramayacak kadar sallanırken camialarımızın, özellikle de büyük lakabını asırlık tarihinden getiren camialarımızın, içinde ayrışmalarına hiç mi hiç ihtiyacımız yok. Ayrıştıkça debeleniyoruz. Debelenen kulüp sayısının artması, kişisel çıkarların artması, adaletin düşmesi, daha kalitesiz futbolu daha pahalıya izlemek, daha çok nefret, daha çok kavga, daha çok bölünme ve daha çok debelenme… 5 yıldır ne kulüpler ne de ulusal takım bazında doğru düzgün istikrarlı bir çıkış / başarı / umut var. 

Akşama önemli bir maç pusuda. Elimizde “Alex’i koymazsan böyle olur” ile “Alex olmadan da kazanırız arasında” volta atmaya hazır bir etnoloji. Tabela, bir grubun sesini ötekinin üzerine koyacak. Çok yanlış…

Fenerbahçeliler kazanmak ve turlamak istiyor, mezhepleri farklı olsa da… 

Yoksa tur da gider şampiyonluk da; ki önemli değil. Alex de gider Aykut da; ki önemli değil. Fenerbahçe kalır. Önemli olan da o. Ve bir camia eninde sonunda mutlaka taraftara kalır. Ama bölük pörçük kalır ama bütün kalır. Bunun kararını sadece taraftar verir. Cefasını yahut sefasını da sadece taraftar çeker. Diğerleri basitçe çeker gider. Kimi zaman ayrıştırır, kimi zaman sadece ayrılır.

Yakup Sabri İNANKUR

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-3

Şu ana kadar Galatasaray ve Fenerbahçe’nin yaptığı transfer harcamaları Süper Lig’in transfer harcamalarının %64’ü. Kabaca 3 birim para harcanıyorsa, 1’ini Galatasaray, 1’ini Fenerbahçe 1’ini diğerleri harcıyor. Maaş, prim, havuzlu villa, son model spor araba, sigorta, akbil… püsür giderlerini eklediğimizde rakam 55 milyon avroya, oran %73’e dayanıyor. 2 kulüp geçen sezon (38 milyonu TFF’den olmak üzere) Digitürk’ün dağıttığı 643 milyon liranın 138 milyonuna kondular. Şampiyon Galatasaray yayın geliri olarak 71.4 milyon TL elde ederken, Süper Final'i 2. sırada bitiren Fenerbahçe 67.6 milyon TL yayın geliri kazandı.

Beşiktaş geçen sezon yayın gelirlerinden 50.1 milyon lira, Avrupa’dan 17 milyon lira kazandı. Eğer Avrupa Ligi’nde 3 sezon üstüste çeyrek final oynarsa Süper Lig şampiyonu kadar gelir elde edebilir, belki... Yukarıdaki rakamlarla Avrupa gelirlerini kıyasladığınızda mesaj açıktır: Avrupa’ya gitme, mümkünse ağustosta elen, ligde rahat ol. Futbolumuzun batıda yavaş yavaş sönmesinin sebeplerinden biri içerideki kolay parayı riske etme kaygısının büyük (gittikçe daha büyük) olmasıdır. Kısaca şişirilen yayın gelirleri Türk Futbolu için tembellik yarattı. Son 3 yılda Beşiktaş Avrupa’da Türk Futbolu’nun bayraktarlığını yapmak yerine evinde bekleseydi ligde daha iyi dereceler ve daha çok paralar kazanabilirdi. Öyle bir dönem ki Beşiktaş’ın en tutarlı başarısı bile zarar olarak döndü.

Sistem şöyle: 360 milyon doların yüzde 35’i (126 milyon dolar) dayanışma payı olarak 18 kulübe eşit olarak paylaştırılır. Yüzde 45’lik performans payı (162 milyon dolar) 306 maç sayısına bölünüp galibiyete tam, beraberliğe yarım olarak dağıtılırken, yüzde 9’u da (32.4 milyon dolar) sezon sonu ligi ilk 6 içinde bitiren kulüpler arasında paylaşılır. 2008’de yapılan düzenlemeyle yüzde 11 (bu sezon için 39.6 milyon) şampiyonluk sayılarına oranla dağıtılır. 2008’de eklenen düzenlemenin 6.sı olmakla övündüğümüz yayın gelirleri sıralamasında üstümüzdeki 5 major ligde uygulanmadığının dikkatini çekerim. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya bugünün yayın gelirlerini dağıtırken takımların 1960’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde ne kadar başarılı olduğu ile ilgili bir pay ayırmamışlar. Bu parlak fikir sadece bizde var. Performansa dayalı başarı Almanya’da uygulanıyor. Bundesliga’da yayın gelirlerin %25’lik kısmı takımların son 3 sezon sergiledikleri performanslara gore dağıtılıyor. Eğer bizim gibi tüm tarihi değerlendirselerdi Bayern Münih obez olurdu. Fransızlar gelirlerin %83’ünü eşit paylaştırırken, %10 sezonluk performansa, kalan %7 ise hafta sonu yayınlanan maçlara ve takımların reyting oranına gore dağıtılıyor. Eğer Almanlar gibi son sezonları değerlendirselerdi 2002-2008 arası şampiyonlukları kimseye kaptırmayan O.Lyon’a kepçeyle para dökmek zorunda kalırlardı. Kısaca her ülke / federasyon reyting ve büyüklerin hakkını vermekte ama onların kopup gitmesine izin vermemektedir. En azından vermemeye çalışmaktadır.

Buradan Avrupa’da adaletli dağılım olduğu düşüncesi çıkmasın. Orada da sorunlar var. Bize kıyasla daha adil olmaları, adalete kıyasla adil olmalarını sağlamıyor. 2 büyük uygulamasında dünya lideri konumundaki İspanya dahi artık bu durumdan rahatsız. Geçtiğimiz sezon Sevilla-Levante maçı yayıncı kuruluş La Sexta’nın talebiyle ertelendi. Sebebi; Real Madrid-Barselona maçı sonrası, Guardiola ve Mourinho’nun basın toplantısının uzaması! 2 büyüğün hocaları daha çok sözcük sarfedebilsin diye stattaki onbinler, televizyon başındaki yüzbinler bekledi. Videonun 40. saniyesi diğerlerinin el clasicocular hakkındaki düşüncesini özetliyor. Çok reyting = çok kazanç “adil” görünebilir, ancak herkes parasını alıp evlere dağılmıyor. Teknik direktörlerinin konuşması dahi diğer kulüplerden ve maçlardan daha önemli hale gelebiliyor. Reyting ve kazancı doğru orantıyla düğümleyip adalet sunanlar, çok kazancın (ve tabii ki kazananların) mecbur bıraktığı haksız ve adaletsiz yaptırımlara ses çıkar(a)mıyorlar.

Şampiyonluk sayılarının gelir kapısı edildiği 2008’de Aziz Yıldırım’ın baskısı (havuzdan çıkma söylemi, kulüpler birliğinden ayrılma tehdidi, sonrasında başkanı oluşu) ve Galatasaray’ın yüksek desteğiyle yayın gelirleri 3’e değil 2’ye ağırlıklı bölünmeye başladığında, Yıldırım Demirören’in başkan olduğu Beşiktaş’ın yayın gelirleri %43 oranında düşüyordu. Bu lezzetli pay, ağırlıklı olarak Galatasaray ve Fenerbahçe’nin midesine gitmeye başladı. Ortak olmak için şampiyonluk sayısını arttırmak gerekiyordu. Şampiyonluk sayısı konusunda rekabet için para gerekiyor. 2008’den sonraki 3 yıl Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe birer kez şampiyon oldu. Ancak aynı şampiyonluk Beşiktaş için daha az para etti. Sivas rüyası ya da Bursa mucizesi bu nedenle devamlı hale gelemedi. Trabzonspor yıldızlarını, onlara İstanbul kadar para veremediği için elinde tutamadı. Bugün Beşiktaş da artık bu değirmenin içine girdi. İçinde bulunduğu durum kadar, sistem de buna müsait halde. Zaten içinde bulunduğu durumun sebebi neydi? Türkiye’deki sistem ne kadar başarılı olursanız olun, bu başarıyı 10 yıl sürdüremediğiniz sürece (ki böyle bir performansı düşük reytingli bir takımın sürdürmesine piyasa şartları nedeniyle izin verilmez) sizi 2 büyüğün arkasında kalmaya mahkum etmiştir. Daha maçlar oynananmadan, sezonlar başlamadan fermanlar hazır ve imzalıdır.

Geçtiğimiz ay kulüpler birliğinde yapılan toplantı 3. dünya ülkesi meclislerini aratmadı. Çetin kavgalar patladı. İlhan Cavcav “Parayı paylaşmazsanız çekiliriz” derken 4 büyükler elbette “paylaşmayız” dediler. Benim dikkatimi çeken Trabzonspor’un temsilcisi Nevzat Aydın’ın sözleriydi: “Galatasaray ile Fenerbahçe’nin pastadan en büyük pay almaları normal. Onların reytingleri ve seyircileri fazla, paralarını nasıl kesersiniz!” Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri, diğerlerinin, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın, haklarını savunmak zorunda kalıyordu. Öncesinde Beşiktaş eski başkanının Fenerbahçemiz’e sahip çıkması da keza manidardı. Zaman ilerledikçe Beşiktaş’ın (ve Trabzonspor’un) Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hakları konusuda daha duyarlı olduğunu izleyeceğiz. Çünkü zaman ilerledikçe daha fazla kazanan, daha fazla harcayan ve yine daha fazla kazanan bu iki kulüp olacak. Her ne kadar vicdan, adalet yahut idealist fikirler (ki bunların hepsinin yanındayım) herkesin eşit olduğundan bahsetse de; daha çok güç, daha çok söz hakkı ve daha çok yaptırım demektir. Sadece Beşiktaş değil, diğer tüm kulüpler Fenerbahçe ve Galatasaray’ın iki dudağının arasına bakıyorlar ve bakacaklar. 


Bütün bunlar olurken Yıldırım Demirören Beşiktaşlı’ya dekoder almayı salık verdi. 3 temmuz vakasını toparlamak (işleyişi / düzeni devam ettirmek için) çok sevdiği, uğruna gözyaşı döktüğü Beşiktaş başkanlığından ayrıldı. Başkanı olduğu kulüp de iddianamenin içindeyken, bu konuda tek bir açıklama yapmadı, kulüp lehine tek bir söz söylemedi. Bugün Türk Futbolu şikesiz taklidi yapmaya devam ediyor. Süper Final kararı ile Digitürk’ün 110 milyon dolarlık zararı fazlasıyla karşılandı. Sistem ne istiyorsa, başkan o doğrultudan hiç sapmadı. Taraftarı sürekli ürün almamakla suçladı, hatta taraftar da birbirini suçladı. Ancak 5 senelik dilimde lisanslı ürün satışı 2 katına çıkarak Beşiktaş’ın sponsorluk gelirlerine yaklaştı ve gelir kaleminde 2. sırada. Geçtiğimiz sezon yaklaşık 33 milyon lira bırakmış taraftar kulübüne daha ne yapsın? Ayrıca Yıldırım Demirören Türk futbolunun marka değeri diye piyasaya servis edilen jargonunun aslında ticari değeri olduğunu elbette bilir. Marka değerinden kat kat yüksek, şişirme bir rakamla bu çarkın dönmeyeceğini öngörmesi gerekmez miydi? Kaldı ki yayın gelirlerinin çılgınca artmasının Türk Futbolu açısından sürdürülebilir olması şüphesini bir kenara koyun, bu durum Galatasaray-Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın arasındaki ekonomik uçurumu açar. İşleyişin devamlılığını istemek Beşiktaş’ın 3. büyük olmasının altına imza atmak demektir. Temelde aynı şeydir.

Bu durumun öngörülemeyeceğine ben inan(a)mıyorum.

1996’da 7 milyon dolarla başlayan yayın gelirleri 15 yılda 50 katına çıkarak tek rakibinin Zimbabve enflasyonu olduğunu cihana gösterdi. Medya bu artışı, gelişme olarak adlandırdı ve sevindi. 

Türkiye’deki havuzun once 2 sonra 4 büyüğün kabadayılık yapabildiği oyun parkı olmaktan çıkması aslında birçok sorunu çözer. Futbolumuzun çıkmayan lekelerini 5 yıl Avrupa’ya gitmeyivererek örtbas etmeye çalışan cesur, kararlı ve zeki insanların yayın haklarında adalet konusuna Fransız kalmalarını değil Fransız olmalarını isterdim. Gelirlerin %80’inin eşit dağıtıldığı bir düzende zaten ana konumuz dahil bir çok sorunumuzun kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz. Oradan tasarruf ettiğimiz akıl ve enerjiyi kalan sorunlar için kullanabiliriz. 

Beşiktaş’ın az (2008’den sonra daha da az) kazanmasının sebebi reyting yapmaması olarak gösteriliyor. Beşiktaş reyting yaptığında da insanlar ekmeklerinden oluyor. İki kutuplu dünya Beşiktaş’a iki ucu aynı sonucu veren bir değnek sunuyor. İstediği ve söylediği net: 10 senede 1 bilemedin 2 şampiyonluk yeter. İşçisin sen işçi kal. 

Yakup Sabri İNANKUR


11 Nisan 2012 Çarşamba

Süper Final Öncesi; 2-Fenerbahçe


Bu sezon Fenerbahçe’yi yorumlamak için futbol bilgisi yetersiz kalıyor. İyi bir psikolog da olmanız lazım. Lig tarihinin en karmaşık sezonunda kötü adam damgasıyla maçlara çıkmak kimi zaman rakipten daha çok zorladı Fenerbahçe’yi. Maç içinde bölüm bölüm kopmaları çok yaşadılar ve çift kişilikli bir futbol yapısını izlettiler. 

Saraçoğlu’nda yürekli ve istekli bir oyun anlayışıyla başladılar hep. Önde oynayarak rakibi hataya zorladılar. Özellikle Alex, sonra O’na katılan Stoch, sonra onlara katılan Sow ile hızlı top çeviren, yetenekli bir hücum üçlüsünü 8+50.000 kişiyle desteklediler.

Dış sahada ise önce 50.000 kişiden sonra maç ilerledikçe 8 kişinin desteğinden eksik kaldı bu becerikli üçlü. Neredeyse her deplasmanda aynı tiyatro sahnedeydi. Fenerbahçe’nin önce ön hattıyla arkası arasında kopma başlıyor. Takım olarak topa sahip olma oranları düşüyor. Tempo düşmeye başlayınca, ribaundları da alamıyorlar. Kaptırılan her topta mevzileri biraz daha geri çekiyorlar. Golden uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla ligin Jeykll-Hide’ı olan takım iç sahada +27 averajla ilk sıradayken, dış sahada 0 (sıfır) averajla 4. sırada. 

Buna rağmen Fenerbahçe’yi ligin zirvesinde tutan en büyük neden sağlam omurgası ve konsantrasyonu oldu. Volkan, Gökhan, Emre ve Alex birbirleriyle en az 4 senedir ayak tenisi oynuyorlar. Karabük’te, Ordu’da, Eskişehir’de, Bursa’da hatta İnönü’de son dakikakaya kadar kendine (yıllanmış bir) güvenden kaynaklanan bu takım konsantrasyonunu tabelaya yansıtabildiler. Kazanan bir takımın harcı bu güven ve konsantrasyondan oluşur. İşlerin yolunda gitmediği durumlarda ise tek kişilik gösteriler sahne alır. Kayseri’de Caner, Mersin’de Özer, Manisa’da, Ankara’da ve Belediye önünde Stoch, Trabzon karşısında Ziegler ve çokça Alex galibiyetlere yetti.

Kabul etmeliyiz ki geçen sezona göre kalite anlamında daha geride bir takım var. Bu eksikliği ekstra motivasyonla kapatmaya çalışıyorlar ve o motivasyon motorunu çalıştıracak yakıtı saha dışından ve tribünden buluyorlar. Böyle bir sezonda Lefter’in vefatı ise çok büyük üzüntü oldu. Varlık vergisiyle Lefterleri dışlayan, küstüren ve üzen bir hükümetin başkanının isminin adını alan stattan tüm Türkiye’nin sevgisiyle uğurlanması ise Lefter’in büyüklüğüydü.

Süper Final’e Dair.

Sezona Aziz Yıldırım’ı, Lugano’yu ve Niang’ı kaybederek başladı Fenerbahçe. Kumların üzerinde tüm sezonun stresini atarken, Barselona’yı, Real Madrid’i, Milan’ı Saracoğlu’nda hayal ederken, bir sabah aniden sayfalarca klasörün, tapelerin, savcıların, UEFA müfettişlerinin altında kaldı tüm Fenerbahçe ailesi. Bütün sezon sırtlarında 3 temmuzun çarmıhını taşıdılar. Bir gün idam endişesi, diğer gün beraat umuduyla haftalar geçip gitti. Adaletin kılıcı bu diyarlarda kördü ve asıl canlarını acıtan buydu. Araf’ta beklemekten psikolojileri nasır tuttu. Yine de koca bir sezonu 2. sırada, Süper Final’e taşıdıkları umutla bitirdiler. Dağılmadılar, safları sıklaştırdılar. En büyük avantajları da bu. Sıkılı yumruk gibi bir olmaları. Dezavantajları ise maçların 60. dakikasında başlıyor. Kocaman bir fren çekiyorlar ve kazanacakları çoğu maçı kaybediyorlar.  

Kilit Oyuncu; Alex de Souza

Fenerbahçe, hatta lig tarihinin en çok tartışılan “yıldızına” Fenerbahçe’nin ve ligin tartışmasız ihtiyacı olduğu çok açık. Aykut Kocaman mazbatayı aldığında kafasında ve kalbinde Alex’siz bir 4-3-3 hedeflemişti. Bugün ise Fenerbahçe yine Alex’in arkasında 8, önünde 1 oyuncuyla yoluna devam ediyor, 8 yıldır olduğu gibi…
O’nu vazgeçilmez (ya da mecburi) kılan keskin bir zeka ve parlak bir aura. Koşsa da koşmasa da ipleri elinde tutan büyük Alex yüksek çekim kuvvetiyle takımı sağa-sola, ileri-geri yönlendiriyor. Gerçek anlamıyla bir yıldız gibi. Çok hareket etmesi (koşması) gerekmiyor. O kendi ekseninde işler yaparken, çevresindekiler O’nun yörüngesinde düzen içinde dönüyor. Fenerbahçe sisteminin yaşam kaynağı, güneşi...

Takviye kuvvet; Moussa Sow

Bienvenu hoş geldiğinde milyonlarca Fenerbahçeli, hızı ve ten renginden dolayı genç Niang’ı bulduklarını düşünmüştü. Oysa Niang kara bir trenden çok fazlasıydı. Gerektiğinde kenara rakip stoperleri çekip, ortada Alex’in istediği boşlukları yaratıyor, gerektiğinde orta sahadaki hızlı pas trafiğine katılıp, Alex’i rahatlatıyordu. Bienvenu çalışkan, tempolu, gol peşinde koşan bir oyuncu ancak Alex’e uymadığı için O’nunla Fenerbahçe forvet hattı hastaydı maalesef. Sow ilaç oldu. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Mantes la Jolie’de doğup büyüyen Sow, böylece sadece beden olarak değil ruh olarak da çok güzel uyum sağladı. Senegalli, taraftara Niang’ı kolay unutturdu. Oyun yapısı gereği maçın içinde gerektiği zaman Alex’leşiyor. Öyle olduğunda Alex de golcü kimliğini masaya vuruyor, Sow’laşıyor. O zaman tabelada Fenerbahçe’nin karşısındaki ışıklar da parlamaya başlıyor.

Tahmini Sonuç

Gökhan Gönül’ün bir röportajında söylediği “Bu yıl şampiyon olalım, 3 yıl olmayalım” sözününü daha kapalı ya da daha keskin söylemlerle hemen hemen tüm Fenerbahçeli oyuncular dönem dönem dile getirdi. Bu sezonu belki de kariyerlerinin içindeki en anlamlısı olarak görüyorlar ve bu konuda onları suçlayamazsınız. Eğer Fenerbahçe şampiyon olursa, önce geçen seneki şampiyonluğu için sevinecek! 6 maçlığına tüm kavgaları, özel sorunları, hatta futbol bıkkınlıklarını bir kenara koyacaklar ve şampiyonluğun kendi ellerinde olduğunun bilinciyle çıkacaklar. Konsantrasyon yoğunluğu özellikle Kadıköy’de rakipleri boğacaktır. Şampiyonluğu ise belirleyen son maç değil TT Arena’daki 2. maç olacaktır. O maçı bir kenara koyarak; 10-12 puan toplayacaklarını düşünüyorum. 

Yakup Sabri İNANKUR

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Kazananlar Kulübü

Genelde kaybedenlerin hikayesi ilgi çeker bizde. Mazlum edebiyatına toplum olarak pek meraklıyızdır. Sezercik top oynayan arkadaşlarına babasının resmini gösterirken, Emrah cemili-cümle kadın akrabalarının namuslarına deterjanlar yetiştirirken, “bu da mı gol değil hakim bey” diye ağlarız. Eski Türk filmleri bugün yerini afilli yarışmalara bıraksa da, refleksimiz halen aynıdır. SMS ile vereceğimiz oylar yeteneklere değil, acıklı hikayelere gider.

Oysa tutunamayanların hikayesi güzeldir, tutunabilenlerin ise hayatı...

Ve dünya kaybedenlerin değil, kazananların etrafında döner.

Şampiyonun da hikayesinde bol bol arabesklik vardı aslında. Herşey “Fenerbahçe 5 senede Alex ile 1 şampiyonluk kazanmış”la başladı. Doğru söylüyordu Aykut Kocaman (15 sene önce yaptığı gibi). Ve bu sefer (15 sene önce olduğu gibi) kovulmuyordu. Brezilya’nın sol beki, neden Fenerbahçe’de oynamadığını kimselere anlatmıyordu. Bilica’nın neden Fenerbahçe’de oynadığını da kimse anlamıyordu. Nihayetinde 29 sene oluyordu. Daum’u çağıran vardı, zaten Aykut Hoca da gülmüyordu. Beklendiği ve alışıldığı gibi transferLER de olmuyordu devre arasında. Yobo sakat ve yaşlıydı. 9 puan fark vardı.

Önce Aykut Kocaman değişti. Alex’le konuştu. Alex de değişmeye karar verdi Aleks oldu. Cebine Türk kimliğini koyan Aleks, ruhuna da daha çok koşan, daha çok basan, daha çok ısıran bir futbol kimliğini ekledi. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi. Santos Brezilyalı olduğunu hatırladı, Mehmet Topuz Kayserili olduğunu. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi. Yobo, Bilica’yı (ve etkilerini) sildi, Emre sakatlanmaktan vazgeçti, Gökhan Gönül’ü Alex Ferguson izlettirdi. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi.

Derbilerde mağlubiyetten dönüldü, Fenerbahçeli’nin “gitti” dediği maçlar geldi, Güiza ağladı. Fenerbahçeli’nin “olmaz” dediği maçlar oldu, Muhammet ıskaladı, Lugano attı. Aykut Hoca sevindi ama gülümsemedi.

Nihayetinde şampiyonluk apoletini dün gece itibariyle Fenerbahçe taktı. Aykut Hoca hem sevindi, hem gülümsedi, yumruk şov bile yaptı.

Geçen sene İbrahim Toraman hata yaptı, bu sene de Korcan. Toraman da hata yapacak, Korcan da, Aykut Kocaman da hata yapacak, Şenol Güneş de; ki gol olacak. Aleks Taşçıoğlu’nun kaldırdığı bayrak ne kadar beceriksizlikse Umut Bulut’un her maç kaçırdığı 3 net gol pozisyon da o kadar beceriksizlik. Herkesin “god mode” oynadığını düşünsenize, sıfır hatayla! Mümkün değil, iyi ki de değil! Buzağıları öküz altında arayanlar, daha önce oraya buzağı bırakanlardır. Benim gibi bir adam öküzle derdini anlatır tabii. Romantik bakış açısı Selçuk Dereli’nin oysa; “En büyük aşk filmlerini, en büyük aşkları yaşamış rejisörler çekmişler … Komplo teorileri de böyle işte… Aşk filmleri gibi… “


Gözlük kullanmıyorum, pembeyi de sevmem. Bu yüzden ülke futbolunda teşvik primi, şike olduğunu da biliyorum. Bu ülkede 86-87 gibi 2003-2004 gibi kapkara sezonların olduğunu da biliyorum. Ama bu sezon bunlardan biri değildi. Hatalar / şanslar, her takımın lehte aleyhte eşit paylaştığı bir terazide adalet dağıttı.

Ola ki Sivas 1 gol daha atsaydı, o zaman ne olacaktı? Sadece Fenerbahçe’nin şampiyonluk sayısı 17 olacaktı.

Bu durum, son 7 sezonun 6’sında Fenerbahçe Futbol Takımının ilk 2’de olduğu gerçeğini değiştirmeyecekti.

Bu durum, erkek-kadın basketbolda, voleybolda, kürekte, velhasıl bir hentbol (bir de deve güreşi) hariç her branşta son 5 yılın en başarılı takımının Fenerbahçe olduğunu değiştirmeyecekti.

Fenerbahçe Futbol Takımı’nın 2010-2011 sezonu şampiyonu olamaması; isminden hazzetmediğim kadar satış stratejisini takdir ettiğim Fenerium’ların darphane gibi çalışmasını, tesisleşmeyi, kurumsallaşmayı, temelde Fenerbahçe Spor Kulübü’nün atılımlarını etkilemeyecekti.

Olay şampiyon olmak değil, sürekli şampiyon olamazsınız zaten. Ancak sürekli başa oynayabilirsiniz. Ve bunu yaptığınız sürece de kazanan olacaksınız.

Umarım bunu başta şampiyon Fenerbahçe’nin, ardından Trabzonspor’un değerli yöneticileri, teknik heyeti ve taraftarları da anlayabilir. O zaman belki işler kötü giderken hakemleri baskı altına alan, rakipleri töhmet altında bırakan açıklamalara gerek olmadığını görürler.

Zira, Türk Futbolu’nun kazananlara ihtiyacı var.

Yakup Sabri İNANKUR

17 Mart 2011 Perşembe

Bir Dünya Analiz

O meşhur tartışma, Ali Şen’in “25 milyon taraftarımız var” açıklamasıyla başladı ilk. Kimin en çok taraftarı olduğu konusu zamanla sayılara kaydı. Forumlarda, bloglarda, taraftar hatta yazar söylemlerinde bıyık altından “Türkiye’nin yarısı” övünmesi gelir ki, “35 milyon” muhasebesi de bunu takip eder.

Geçtiğimiz yıl Hürriyet Gazetesi, Adil Gür yönetimindeki A&G Araştırma Şirketi’ne oldukça kapsamlı bir futbol araştırması yaptırmıştı. En çok taraftar yüzde 33.8 ile Galatasaray’ın çıktı. Ardından yüzde 26.6 ile Fenerbahçe geliyor. Beşiktaş 18.4 ile üçüncü. Yüzde 10.1 ile dördüncü Trabzonspor’u yüzde 2.9 oranla Bursaspor izliyor.

Benzer araştırmalarda da benzer sonuçlar çıktığı için bu oranları kullanabiliriz.

Yine geçtiğimiz yıl, Sport und Markt’ın yaptığı araştırmada Türkiye’de futbolla ilgilenen (sürekli ligi ya da en azından kendi takımını takip eden) kesim %67. Bu rakam size düşük gelmesin, zira Brezilya’dan sadece 7 puan gerideyiz! Ancak bu araştırma 15-69 yaş arasını kapsıyor, bunu da belirtelim. 2010 sonu itibariyle nüfusumuz; 73 milyon 722 bin 988. Araştırma aralığının (15-69 yaş) nüfusu ise 49 milyon 394 bin 2. Kısaca yaklaşık 50 milyon kişinin %67’si yani 33,5 milyon insan, futbolla ilgileniyor ve taraftarlık bilincine sahip. Ancak ben, doğuştan mezara kadar taraftarlık mantığı yürütenleri üzmemek adına, yaş aralığını 0-100 yapıp, 75 milyonun %67’sini futbolla ilgilendirdim.

Siz çarpmalarla bölmelerle uğraşmayın ben hesapladım buyrun sonuçlar:


Galatasaray:16 milyon 695 bin 172

Fenerbahçe:13 milyon 138 bin 804

Beşiktaş:9 milyon 884 bin 96

Trabzonspor:4 milyon 988 bin 794

Bursaspor:1 milyon 432 bin 426


Yurtdışında yaşayan 6.5 milyon Türk’ü de dahil edersek rakamlar 1-2 milyon oynuyor.

Ezber bozan bu rakamlara itiraz gelmesi doğal. Bilim yanılabilir. Böyle bir yanılgı varsa 35 milyon Fenerbahçeli, 35 milyon Galatasaraylı ve 25 milyon Beşiktaşlı toplam 95 milyon vatandaşımızdan özür dilerim.


Türkiye’de en çok taraftarı olan 2 kulübümüzün yarın oynayacağı derbi maçı için de sayısal veriler topladım.

Bu sezon özellikle Fenerbahçe’nin bulduğu erken goller çok dikkat çekiyor. Tam 14 kez ilk 20 dakikayı boş geçmemiş sarı-lacivertliler ve bu maçların 13’ünü kazanmışlar. Üstelik bu 14 maçta attıkları toplam gol sayısı 42. İlk 20 dakikada gol bulamadığı 11 karşılaşmada attığı gol sayısının 18 olması, Aykut Kocaman’ın maça şok presle başlayıp, erken gol bularak rakibin direncini kırmayı hedeflediğini ve bunu büyük ölçüde başardığını gösteriyor.

Bir başka güçlü etken de Alex ve Niang. Bu ikilinin toplam gol sayısı, takımın toplam gollerinin yarısından fazla. Daha net bir tabirle Alex-Niangsız Fenerbahçe’nin 28 golü var.

Alex ve Niangsız Galatasaray’ın da toplam 28 golü var. 9. Haftaya kadar Rijkaard’ın Galatasaray’ının attığı ve yediği gol sayısı eşit; 12-12. Hagi’nin teknik adamlığındaki Galatasaray ise 16 haftada, 16 gol atıp 20 gol yemiş. Burada dikkat çeken nokta, Galatasaray’ın bu sezon kaybettiği 12 maçın 9’unda ilk golü yiyen taraf olması. 6 mağlubiyet ise ilk 20 dakikada yediği gol(ler) sonrası gelmiş.

Duran toplarda yine Fenerbahçe’nin bariz üstünlüğü var. Gerçi Fenerbahçe bu konuda diğer 16 takımdan da üstün.

Bir de tabii derbilerin golcüsü Selçuk Şahin var. Özellikle geçen sezon Ali Sami Yen’de 30 metreden attığı gol (bir değişiğini Lyon deplasmanında atmıştı) neredeyse şampiyonluk getiriyordu. Bu şutların Zapata’nın koruduğu Galatasaray kalesinde tehlike oluşturacağı açık.

Sayılar (özellikle de erken gol bulursa) Fenerbahçe’yi gösteriyor. Belki yarın futbol Galatasaray’ı gösterir. Bunu Lig TV dışında Digisport Romania gösterecek. 30’u yabancı 300 Türk gazeteci ve bizler izleyeceğiz.

Son vereceğim rakamlar ise bence en önemlisi. Son 5 yılın Galatasaray-Fenerbahçe (veya Fenerbahçe-Galatasaray) derbilerinde çıkan olaylarda –13’ü U-17 maçında olmak üzere- toplam 72 kişi yaralanmış.

Burada suçlunun hep “onlar” olduğunu biliyorum. Ben sizin tarafınızdayım. Ne kadar kışkırtırlarsa kışkırtsınlar “onlar” gibi olmayın. Takımınızın; sizin sesinize ihtiyacı var, kanınıza değil.

(Umarım günün birinde olur ama bugün için) Bizim ne dünya kulübümüz, ne de dünya derbimiz var. Fantezi dünyasında yaşayan fanatik yönetici ya da yazarlarımız var bolca.

Bir “dünya” analiz böyle söylüyor.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Avrupa Maçında Rakibi Destekleme Muhabbeti...

Eskiden Avrupa'da bir Türk takımı maça çıkarken, o gün herkes o takımlı olurdu. Prekazi'nin Monaco'ya attığı füzede tura çıkmış, Sigma maçından sonra ağlamış bir Beşiktaşlıyım ben. Ta ki Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona ile karşılaşacağı maç öncesi Fenerbahçe yöneticisi Ömer Çavuşoğlu Galatasaray bayrağının ortasını delip, içinden yumruğunu geçirince ve "barseeeloonaaa" diye tezahürat yapınca başladı bu muhabbet. Sonra Galatasaray kulübü "kızımız Fener Cannes'da meşhur oldu" diye pankart astı Ali Sami Yen'e, olay koptu. Daha sonra o bana bunu yapmıştı, öbürü saçımı çekti, beriki tükürdü şeklinde çocuk kavgasına döndü. Benim için PAOK'u desteklemenin saçmalığı Liverpoollu'dan çok Liverpool ile "hala" gurur duyan Fenerbehçeli'nin saçmalığı kadardır. Kimse tabii başkasını tutmak zorunda değil. Yeni nesil taraftar profilinden de bunu bekleyemem zaten. Ama bu olaylara hep "onlar bize şunu yaptı" mantığında haklı çıkma çalışmaları da aynı oranda sonuçsuz. Hepsi yapıyor bunu. Hepsi de aynı!

Ben hala Türk takımları Avrupa Arenasındayken desteklemeye devam ediyorum, bunu yapmayanlara da saygı duyarak...

Ya da duymayarak.

11 Kasım 2010 Perşembe

Kocaman Devrimden Beyaz Mektuplar

Kalemin ucunu diline dokundurduktan sonra büyük bir şevkle yazmaya başladığı “devrim” başlıklı mektubunun asıl konusunun Brezilya Hanedanlığı devirmek olduğunu anlaşılmaya başlandı, nihayet...

Daum’un Fenerbahçeli’nin kalbinde açtığı yaralara, beyninde oluşturduğu travmalara, taraftarın %80’in yazdığı reçetede geçen en kuvvetli ilacın ismi Azizsilin değil, Aykut Kocamandı.

Aykut futbolculuk döneminde 103 gollü Fenerbahçe´nin gol kralıydı. Veselinoviç´in Fenerbahçesi orta sahada topu oyalamayan, Rıdvan´ın, Aykut´un ve Turhan´ın koşu yoluna Oğuz milimetrik ölçümleriyle olabildiğince çabuk topu gönderen ve keyfine bakan bir şablona sahipti. Aykut´un düşünce yapısının temelleri burada atıldı. Bu yapıyı Jaba, Tita gibi oyuncularla, başında olduğu her takıma bütçesi oranınca işlemeye çalıştı. Fenerbahçe’nin başına geçtiğinden beri de aynı felsefe ile ilerlemeye devam ediyor. Niang, Stoch ve Dia bu mantık içerisinde Aykut’un ısrarlı isteği ile transfer edildi. Özellikle Niang için ciddi bir savaş verildi.

Öncelikle ilk düşünce devrimi burada başladı. Alışık olunan Fenerbahçe’nin parlatılmış, Güney Amerikalı ekseninin bol Figerli transferleri ve “forma satışı” sıfatlı renkli kumaşın altında sezon sonunu ummaktı. Ancak Aykut, futbolun, her daim liderlik payesine yaklaştırdığı, layık gördüğü Hollanda ve Fransa’ya teslim etti Fenerbahçesini.

Şimdi ise devre arası yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başlarken görünen o ki, rotasını batan Brezilya güneşine değil İtalya, Fransa, Hollanda ufuklarına çevirdiği en kıymetli gemisinde çalışacak yeni tayfalar peşinde Aykut. Eğer istediklerini alabilirse, istediklerini gönderirse, bu kez rota, şampiyonluk denen en zengin, en fiyakalı limana doğru otomatik bir dönüş yaşayacaktır. O limana en erken varabilmek mümkün olmasa bile bir sonraki yolculuğa daha umutlu ve daha güçlü başlayacağını şimdiden söylerim. Kupada Ankaragücü mağlubiyeti bu yolculuğun olmazsa olmazı, fırtınalarıdır, gelir ve geçer.

Aykut takımını kurduktan sonra ancak o zaman benimseteceği futbol sistemini de daha net analiz edebileceğiz. Şimdilik heyecanla takip ettiğimiz konu, Aykut’un devirdiği hanedanlığın geldiği gibi giderek cumhuriyetin sınırlarından çıkmasıdır.

Mürekkep kabı dolu olduğu ve elinden kalemi alınmadığı sürece Aykut Kocaman’ın, Fenerbahçe’nin beyaz geleceğine yazdığı mektuplara tarihi imzalar atacağına tüm kalbimle inanıyorum.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Beşiktaş ve 5. Hafta



Karabük gibi zor bir deplasmandan, üstelik de geri düşmesine rağmen farkla çıkan bir Beşiktaş var. Bu sezon dışarıda oynadığı 5 adet resmi maçın 3 tanesinde 4 atmış bir Beşiktaş var.


Ve o Beşiktaş’ta henüz normal gol atmamış bir Quaresma var.


Normal pas atmamış bir Guti var.


Yaşına uygun davranmayan bir Necip var. Aynı betimlemenin farklı yönünde bir İbrahim Üzülmez var.


Gece hayatı, gece maçlarından ibaret olduğu çok belli olan güzel bakışlı Cenk var.

Bir de her maç kalesinde gördüğü ortalama 4 net gol pozisyonu var.


Son cümle de dahil olmak üzere Beşiktaş Taraftarı mevcut durumdan memnun. Tek farklı galibiyetlerle Gündoğdu’ya kadar stres içinde gelen bir takımdan 3. golden sonra bile hala saldıran bir takım karakterinde olmak herkesin hoşuna gidiyor.


Bu karakterde oyunu rakip sahada oynayan bir takım var. Quaresma, Guti gibi direk kaleyi düşünen süper yeteneklerin yönlendirdiği bir takım, oyunu mecbur böyle oynamak zorunda. Çünkü bu isimlerin kaleye, mümkün olan en kısa zamanda ve çabuk ulaşması ya da topu ulaştırması lazım.


Burada sorunun, savunma orta sahada olduğu için savunmanın arkasında kalan geniş alan olduğu söyleniyor. Aslında sorun bu değil. Sorun o geniş alanı kullandırtmamakta. Bunu önlemenin 3 yolu var.


1)Hızlı savunma oyuncuları

2)Pres yapan hücum oyuncuları
3)Girilen pozisyonların çoğunun gol yapılması.


Beşiktaş’ta ilk iki madde zaten sorunlu, 3. madde de İ.B.B maçında sorun haline gelince o maçı kaybetti.

Yine de bu haftaya kadar, her ne kadar çok pozisyon verilmiş olsa da savunmanın arkasına sarkabilen rakipler gerek Cenk’in performansı gerek şu ana kadar çok aksamayan ofsayt taktiği ve gerekse şahsi beceriksizlikleri neticesinde bu durumu iyi kullanamadı.


Ama ligimizde bu açığı iyi kullanabilecek oyuncular var.


Sercan, Volkan Şen, Yattara, Niang, Dia, Baros, Kewell, Zalayeta ve Cangele.

Bursaspor, Trabzonspor, Fenerbahçe, Galatasaray ve Kayserispor.

Ligin en zorlu, en iddialı takımları, en becerikli oyuncuları. Eğer Schuster’in büyük maçlar için değişik bir düşüncesi yoksa, bu maçlar düelloya döner. Topu çizgiden daha çok geçiren kazanır. Ya da beceriksiz olan kaybeder.

Eğer Schuster’in bu maçlar için farklı bir düşüncesi varsa, bunu çok yakın bir tarihte 5. hafta göreceğiz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...