29 Ağustos 2012 Çarşamba
Ayrışık Fenerbahçeliler
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Eriyen Beşiktaş Antolojisi-3
11 Nisan 2012 Çarşamba
Süper Final Öncesi; 2-Fenerbahçe
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Kazananlar Kulübü
Genelde kaybedenlerin hikayesi ilgi çeker bizde. Mazlum edebiyatına toplum olarak pek meraklıyızdır. Sezercik top oynayan arkadaşlarına babasının resmini gösterirken, Emrah cemili-cümle kadın akrabalarının namuslarına deterjanlar yetiştirirken, “bu da mı gol değil hakim bey” diye ağlarız. Eski Türk filmleri bugün yerini afilli yarışmalara bıraksa da, refleksimiz halen aynıdır. SMS ile vereceğimiz oylar yeteneklere değil, acıklı hikayelere gider.
Oysa tutunamayanların hikayesi güzeldir, tutunabilenlerin ise hayatı...
Ve dünya kaybedenlerin değil, kazananların etrafında döner.
Şampiyonun da hikayesinde bol bol arabesklik vardı aslında. Herşey “Fenerbahçe 5 senede Alex ile 1 şampiyonluk kazanmış”la başladı. Doğru söylüyordu Aykut Kocaman (15 sene önce yaptığı gibi). Ve bu sefer (15 sene önce olduğu gibi) kovulmuyordu. Brezilya’nın sol beki, neden Fenerbahçe’de oynamadığını kimselere anlatmıyordu. Bilica’nın neden Fenerbahçe’de oynadığını da kimse anlamıyordu. Nihayetinde 29 sene oluyordu. Daum’u çağıran vardı, zaten Aykut Hoca da gülmüyordu. Beklendiği ve alışıldığı gibi transferLER de olmuyordu devre arasında. Yobo sakat ve yaşlıydı. 9 puan fark vardı.
Önce Aykut Kocaman değişti. Alex’le konuştu. Alex de değişmeye karar verdi Aleks oldu. Cebine Türk kimliğini koyan Aleks, ruhuna da daha çok koşan, daha çok basan, daha çok ısıran bir futbol kimliğini ekledi. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi. Santos Brezilyalı olduğunu hatırladı, Mehmet Topuz Kayserili olduğunu. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi. Yobo, Bilica’yı (ve etkilerini) sildi, Emre sakatlanmaktan vazgeçti, Gökhan Gönül’ü Alex Ferguson izlettirdi. Aykut Hoca sevindi, ama gülümsemedi.
Derbilerde mağlubiyetten dönüldü, Fenerbahçeli’nin “gitti” dediği maçlar geldi, Güiza ağladı. Fenerbahçeli’nin “olmaz” dediği maçlar oldu, Muhammet ıskaladı, Lugano attı. Aykut Hoca sevindi ama gülümsemedi.
Nihayetinde şampiyonluk apoletini dün gece itibariyle Fenerbahçe taktı. Aykut Hoca hem sevindi, hem gülümsedi, yumruk şov bile yaptı.
Geçen sene İbrahim Toraman hata yaptı, bu sene de Korcan. Toraman da hata yapacak, Korcan da, Aykut Kocaman da hata yapacak, Şenol Güneş de; ki gol olacak. Aleks Taşçıoğlu’nun kaldırdığı bayrak ne kadar beceriksizlikse Umut Bulut’un her maç kaçırdığı 3 net gol pozisyon da o kadar beceriksizlik. Herkesin “god mode” oynadığını düşünsenize, sıfır hatayla! Mümkün değil, iyi ki de değil! Buzağıları öküz altında arayanlar, daha önce oraya buzağı bırakanlardır. Benim gibi bir adam öküzle derdini anlatır tabii. Romantik bakış açısı Selçuk Dereli’nin oysa; “En büyük aşk filmlerini, en büyük aşkları yaşamış rejisörler çekmişler … Komplo teorileri de böyle işte… Aşk filmleri gibi… “
Gözlük kullanmıyorum, pembeyi de sevmem. Bu yüzden ülke futbolunda teşvik primi, şike olduğunu da biliyorum. Bu ülkede 86-87 gibi 2003-2004 gibi kapkara sezonların olduğunu da biliyorum. Ama bu sezon bunlardan biri değildi. Hatalar / şanslar, her takımın lehte aleyhte eşit paylaştığı bir terazide adalet dağıttı.
Ola ki Sivas 1 gol daha atsaydı, o zaman ne olacaktı? Sadece Fenerbahçe’nin şampiyonluk sayısı 17 olacaktı.
Bu durum, son 7 sezonun 6’sında Fenerbahçe Futbol Takımının ilk 2’de olduğu gerçeğini değiştirmeyecekti.
Bu durum, erkek-kadın basketbolda, voleybolda, kürekte, velhasıl bir hentbol (bir de deve güreşi) hariç her branşta son 5 yılın en başarılı takımının Fenerbahçe olduğunu değiştirmeyecekti.
Fenerbahçe Futbol Takımı’nın 2010-2011 sezonu şampiyonu olamaması; isminden hazzetmediğim kadar satış stratejisini takdir ettiğim Fenerium’ların darphane gibi çalışmasını, tesisleşmeyi, kurumsallaşmayı, temelde Fenerbahçe Spor Kulübü’nün atılımlarını etkilemeyecekti.
Olay şampiyon olmak değil, sürekli şampiyon olamazsınız zaten. Ancak sürekli başa oynayabilirsiniz. Ve bunu yaptığınız sürece de kazanan olacaksınız.
Umarım bunu başta şampiyon Fenerbahçe’nin, ardından Trabzonspor’un değerli yöneticileri, teknik heyeti ve taraftarları da anlayabilir. O zaman belki işler kötü giderken hakemleri baskı altına alan, rakipleri töhmet altında bırakan açıklamalara gerek olmadığını görürler.
Zira, Türk Futbolu’nun kazananlara ihtiyacı var.
17 Mart 2011 Perşembe
Bir Dünya Analiz

O meşhur tartışma, Ali Şen’in “25 milyon taraftarımız var” açıklamasıyla başladı ilk. Kimin en çok taraftarı olduğu konusu zamanla sayılara kaydı. Forumlarda, bloglarda, taraftar hatta yazar söylemlerinde bıyık altından “Türkiye’nin yarısı” övünmesi gelir ki, “35 milyon” muhasebesi de bunu takip eder.
Geçtiğimiz yıl Hürriyet Gazetesi, Adil Gür yönetimindeki A&G Araştırma Şirketi’ne oldukça kapsamlı bir futbol araştırması yaptırmıştı. En çok taraftar yüzde 33.8 ile Galatasaray’ın çıktı. Ardından yüzde 26.6 ile Fenerbahçe geliyor. Beşiktaş 18.4 ile üçüncü. Yüzde 10.1 ile dördüncü Trabzonspor’u yüzde 2.9 oranla Bursaspor izliyor.
Benzer araştırmalarda da benzer sonuçlar çıktığı için bu oranları kullanabiliriz.
Yine geçtiğimiz yıl, Sport und Markt’ın yaptığı araştırmada Türkiye’de futbolla ilgilenen (sürekli ligi ya da en azından kendi takımını takip eden) kesim %67. Bu rakam size düşük gelmesin, zira Brezilya’dan sadece 7 puan gerideyiz! Ancak bu araştırma 15-69 yaş arasını kapsıyor, bunu da belirtelim. 2010 sonu itibariyle nüfusumuz; 73 milyon 722 bin 988. Araştırma aralığının (15-69 yaş) nüfusu ise 49 milyon 394 bin 2. Kısaca yaklaşık 50 milyon kişinin %67’si yani 33,5 milyon insan, futbolla ilgileniyor ve taraftarlık bilincine sahip. Ancak ben, doğuştan mezara kadar taraftarlık mantığı yürütenleri üzmemek adına, yaş aralığını 0-100 yapıp, 75 milyonun %67’sini futbolla ilgilendirdim.
Siz çarpmalarla bölmelerle uğraşmayın ben hesapladım buyrun sonuçlar:
Galatasaray:16 milyon 695 bin 172
Fenerbahçe:13 milyon 138 bin 804
Beşiktaş:9 milyon 884 bin 96
Trabzonspor:4 milyon 988 bin 794
Bursaspor:1 milyon 432 bin 426
Yurtdışında yaşayan 6.5 milyon Türk’ü de dahil edersek rakamlar 1-2 milyon oynuyor.
Ezber bozan bu rakamlara itiraz gelmesi doğal. Bilim yanılabilir. Böyle bir yanılgı varsa 35 milyon Fenerbahçeli, 35 milyon Galatasaraylı ve 25 milyon Beşiktaşlı toplam 95 milyon vatandaşımızdan özür dilerim.

Türkiye’de en çok taraftarı olan 2 kulübümüzün yarın oynayacağı derbi maçı için de sayısal veriler topladım.
Bu sezon özellikle Fenerbahçe’nin bulduğu erken goller çok dikkat çekiyor. Tam 14 kez ilk 20 dakikayı boş geçmemiş sarı-lacivertliler ve bu maçların 13’ünü kazanmışlar. Üstelik bu 14 maçta attıkları toplam gol sayısı 42. İlk 20 dakikada gol bulamadığı 11 karşılaşmada attığı gol sayısının 18 olması, Aykut Kocaman’ın maça şok presle başlayıp, erken gol bularak rakibin direncini kırmayı hedeflediğini ve bunu büyük ölçüde başardığını gösteriyor.
Bir başka güçlü etken de Alex ve Niang. Bu ikilinin toplam gol sayısı, takımın toplam gollerinin yarısından fazla. Daha net bir tabirle Alex-Niangsız Fenerbahçe’nin 28 golü var.
Alex ve Niangsız Galatasaray’ın da toplam 28 golü var. 9. Haftaya kadar Rijkaard’ın Galatasaray’ının attığı ve yediği gol sayısı eşit; 12-12. Hagi’nin teknik adamlığındaki Galatasaray ise 16 haftada, 16 gol atıp 20 gol yemiş. Burada dikkat çeken nokta, Galatasaray’ın bu sezon kaybettiği 12 maçın 9’unda ilk golü yiyen taraf olması. 6 mağlubiyet ise ilk 20 dakikada yediği gol(ler) sonrası gelmiş.
Duran toplarda yine Fenerbahçe’nin bariz üstünlüğü var. Gerçi Fenerbahçe bu konuda diğer 16 takımdan da üstün.
Bir de tabii derbilerin golcüsü Selçuk Şahin var. Özellikle geçen sezon Ali Sami Yen’de 30 metreden attığı gol (bir değişiğini Lyon deplasmanında atmıştı) neredeyse şampiyonluk getiriyordu. Bu şutların Zapata’nın koruduğu Galatasaray kalesinde tehlike oluşturacağı açık.
Sayılar (özellikle de erken gol bulursa) Fenerbahçe’yi gösteriyor. Belki yarın futbol Galatasaray’ı gösterir. Bunu Lig TV dışında Digisport Romania gösterecek. 30’u yabancı 300 Türk gazeteci ve bizler izleyeceğiz.
Son vereceğim rakamlar ise bence en önemlisi. Son 5 yılın Galatasaray-Fenerbahçe (veya Fenerbahçe-Galatasaray) derbilerinde çıkan olaylarda –13’ü U-17 maçında olmak üzere- toplam 72 kişi yaralanmış.
Burada suçlunun hep “onlar” olduğunu biliyorum. Ben sizin tarafınızdayım. Ne kadar kışkırtırlarsa kışkırtsınlar “onlar” gibi olmayın. Takımınızın; sizin sesinize ihtiyacı var, kanınıza değil.
(Umarım günün birinde olur ama bugün için) Bizim ne dünya kulübümüz, ne de dünya derbimiz var. Fantezi dünyasında yaşayan fanatik yönetici ya da yazarlarımız var bolca.
Bir “dünya” analiz böyle söylüyor.
19 Şubat 2011 Cumartesi
Avrupa Maçında Rakibi Destekleme Muhabbeti...

11 Kasım 2010 Perşembe
Kocaman Devrimden Beyaz Mektuplar
Kalemin ucunu diline dokundurduktan sonra büyük bir şevkle yazmaya başladığı “devrim” başlıklı mektubunun asıl konusunun Brezilya Hanedanlığı devirmek olduğunu anlaşılmaya başlandı, nihayet...Daum’un Fenerbahçeli’nin kalbinde açtığı yaralara, beyninde oluşturduğu travmalara, taraftarın %80’in yazdığı reçetede geçen en kuvvetli ilacın ismi Azizsilin değil, Aykut Kocamandı.
Aykut futbolculuk döneminde 103 gollü Fenerbahçe´nin gol kralıydı. Veselinoviç´in Fenerbahçesi orta sahada topu oyalamayan, Rıdvan´ın, Aykut´un ve Turhan´ın koşu yoluna Oğuz milimetrik ölçümleriyle olabildiğince çabuk topu gönderen ve keyfine bakan bir şablona sahipti. Aykut´un düşünce yapısının temelleri burada atıldı. Bu yapıyı Jaba, Tita gibi oyuncularla, başında olduğu her takıma bütçesi oranınca işlemeye çalıştı. Fenerbahçe’nin başına geçtiğinden beri de aynı felsefe ile ilerlemeye devam ediyor. Niang, Stoch ve Dia bu mantık içerisinde Aykut’un ısrarlı isteği ile transfer edildi. Özellikle Niang için ciddi bir savaş verildi.
Öncelikle ilk düşünce devrimi burada başladı. Alışık olunan Fenerbahçe’nin parlatılmış, Güney Amerikalı ekseninin bol Figerli transferleri ve “forma satışı” sıfatlı renkli kumaşın altında sezon sonunu ummaktı. Ancak Aykut, futbolun, her daim liderlik payesine yaklaştırdığı, layık gördüğü Hollanda ve Fransa’ya teslim etti Fenerbahçesini.
Şimdi ise devre arası yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başlarken görünen o ki, rotasını batan Brezilya güneşine değil İtalya, Fransa, Hollanda ufuklarına çevirdiği en kıymetli gemisinde çalışacak yeni tayfalar peşinde Aykut. Eğer istediklerini alabilirse, istediklerini gönderirse, bu kez rota, şampiyonluk denen en zengin, en fiyakalı limana doğru otomatik bir dönüş yaşayacaktır. O limana en erken varabilmek mümkün olmasa bile bir sonraki yolculuğa daha umutlu ve daha güçlü başlayacağını şimdiden söylerim. Kupada Ankaragücü mağlubiyeti bu yolculuğun olmazsa olmazı, fırtınalarıdır, gelir ve geçer.
Aykut takımını kurduktan sonra ancak o zaman benimseteceği futbol sistemini de daha net analiz edebileceğiz. Şimdilik heyecanla takip ettiğimiz konu, Aykut’un devirdiği hanedanlığın geldiği gibi giderek cumhuriyetin sınırlarından çıkmasıdır.
Mürekkep kabı dolu olduğu ve elinden kalemi alınmadığı sürece Aykut Kocaman’ın, Fenerbahçe’nin beyaz geleceğine yazdığı mektuplara tarihi imzalar atacağına tüm kalbimle inanıyorum.
6 Eylül 2010 Pazartesi
Beşiktaş ve 5. Hafta

Karabük gibi zor bir deplasmandan, üstelik de geri düşmesine rağmen farkla çıkan bir Beşiktaş var. Bu sezon dışarıda oynadığı 5 adet resmi maçın 3 tanesinde 4 atmış bir Beşiktaş var.
Ve o Beşiktaş’ta henüz normal gol atmamış bir Quaresma var.
Normal pas atmamış bir Guti var.
Yaşına uygun davranmayan bir Necip var. Aynı betimlemenin farklı yönünde bir İbrahim Üzülmez var.
Gece hayatı, gece maçlarından ibaret olduğu çok belli olan güzel bakışlı Cenk var.
Bir de her maç kalesinde gördüğü ortalama 4 net gol pozisyonu var.
Son cümle de dahil olmak üzere Beşiktaş Taraftarı mevcut durumdan memnun. Tek farklı galibiyetlerle Gündoğdu’ya kadar stres içinde gelen bir takımdan 3. golden sonra bile hala saldıran bir takım karakterinde olmak herkesin hoşuna gidiyor.
Bu karakterde oyunu rakip sahada oynayan bir takım var. Quaresma, Guti gibi direk kaleyi düşünen süper yeteneklerin yönlendirdiği bir takım, oyunu mecbur böyle oynamak zorunda. Çünkü bu isimlerin kaleye, mümkün olan en kısa zamanda ve çabuk ulaşması ya da topu ulaştırması lazım.
Burada sorunun, savunma orta sahada olduğu için savunmanın arkasında kalan geniş alan olduğu söyleniyor. Aslında sorun bu değil. Sorun o geniş alanı kullandırtmamakta. Bunu önlemenin 3 yolu var.
1)Hızlı savunma oyuncuları
2)Pres yapan hücum oyuncuları
3)Girilen pozisyonların çoğunun gol yapılması.
Beşiktaş’ta ilk iki madde zaten sorunlu, 3. madde de İ.B.B maçında sorun haline gelince o maçı kaybetti.
Yine de bu haftaya kadar, her ne kadar çok pozisyon verilmiş olsa da savunmanın arkasına sarkabilen rakipler gerek Cenk’in performansı gerek şu ana kadar çok aksamayan ofsayt taktiği ve gerekse şahsi beceriksizlikleri neticesinde bu durumu iyi kullanamadı.
Ama ligimizde bu açığı iyi kullanabilecek oyuncular var.
Sercan, Volkan Şen, Yattara, Niang, Dia, Baros, Kewell, Zalayeta ve Cangele.
Bursaspor, Trabzonspor, Fenerbahçe, Galatasaray ve Kayserispor.
Ligin en zorlu, en iddialı takımları, en becerikli oyuncuları. Eğer Schuster’in büyük maçlar için değişik bir düşüncesi yoksa, bu maçlar düelloya döner. Topu çizgiden daha çok geçiren kazanır. Ya da beceriksiz olan kaybeder.
Eğer Schuster’in bu maçlar için farklı bir düşüncesi varsa, bunu çok yakın bir tarihte 5. hafta göreceğiz.







