aykut kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aykut kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

270 Sabır Taşı

Eğer kibir en sevdiği günahsa şeytanın, kuşkusuz sabır en gıcık olduğu erdemdir. Tabii ot gibi oturup evrenden torpil, yaratandan mucize beklemek, çalkantılı sularda bata çıka sürüklenmek erdem olamaz. Dalgalarla boğuşan, acınmayı-mağlubiyeti reddeden, yolundan katiyen ayrılmayan dervişlerdir, kutsananlar.

20 yıl evvel Kadıköy’ün ortasına dev bir cam prizma koymuş olsaydık, Fenerbahçe özünün ışığı kıpkırmızı bir kibirle yanardı. Spektrumun diğer ucunda belli belirsiz, sönük ve mahsun bir sabır bulurduk.

Dünkü maçtan bahsediyorum. Dünkü maç, dünün öncesinde başladı esasen.

Fenerbahçe, güneşin bizimkinden sonra battığı topraklarda hep aynı oynadı; sabırlı, olgun, akıllı. Haldır huldur hücum yapan, maaile rakip kalenin önüne üşüşen, gazla çalışan, vatan-millet-sakarya üçgenine sıkışan değil, sistemine güvenen ve sebat edip bildiği futbolu oynayan bir takım var sahada. Çimlerin üzerindeki oyun camianın ruhunu yansıtır. Tesislere, koridorlara, soyunma odalarına sinmiş karakteri içine çeker futbolcu, ve öylece çıkar tünelden. 
 
İstikrarsızlığın ve krizlerin yılmaz temsilciydi Kanaryalar. Aziz Yıldırım sistemli bir çalışmayla Fenerbahçe’yi fanusun içine aldı. Çoğu zaman kırsa da o fanusun camını, yeniden inşa etmesini de bildi. Zararlı otları tek tek ayıklamaya başladı. Önce homurtular gitti tribünden. Rant muslukları kapanınca kendi oyuncusuna küfür eden, yuh çekenler kurudu ve toz oldu. Elvir Boliç’e “Ayşegül” diye bağıranları biliyorum ben. Alex’in yuhalandığı gördüm. Evet kahırdan çıkıyordu sesleri ve sesleri yalnızca kahır veriyordu. Saraçoğlu’nda sesler sadece tek bir amaç için yükseliyor artık: destek.

Eskiden isim gelirdi. Artık topçu geliyor. Önden geriye: Sow, Webo, Kuyt, Meireles, Mehmet Topal, Ziegler, Egemen, Yobo; kocaman ilk 11 transferleri. Brezilya’dan rakibi öpen oyuncudan ziyade kulübün kasasını öpen menajerler çıktığını bilen Aykut Hoca, Fransa’dan Ligue 1’den yapıyor tercihlerini. Fiziğe dayalı bir Akdeniz ligini tercih ediyor. Benzerlik ilkesi sadece geometrinin konusu değildir çünkü, o basit ve en güçlü mantıktır. İkinci sırada Premier League, olmadı Serie A’dan geliyor futbolcular. Türkiye Ligi’nin fiyasko ansiklopedisinde bu üç ligde ismi geçmiş futbolcu azdır. Böyle bir ansiklopedinin başlığı La Liga olurdu. 

Sambacı Fener, maç kazanmanın ve rakiplere size “ 5 atacağız” demenin peşindeydi. Avrupa’nın karın ağrısından başka birşey getirmediği yıllarda arasıra golleri sıralayıp, devleri paralasa da finalin çeyreğini dahi aralamak romantik bir rüyaydı. Oysa hücum maç kazandırıyordu, savunma ise şampiyonluk. Şimdi Amsterdam’a minimum 270 dakika var. Umursanmayan Mönchengladbach mağlubiyeti dışındaki son 8 maçta Fenerbahçe’nin yediği gol sayısı: 1.

“Yetenekleri kısıtlı” Aykut Kocaman Fenerbahçe tarihinin en büyük teknik direktörü olma yolunda ilerliyor. Sabırla ilerliyor, sabrettiği için ilerliyor, sabredildiği için ilerliyor. Her branşta finali hedefleyen (ve futbol hariç ona ulaşan) bir camiada artık herkes gözbebeğini bekliyor. E malum assolistler en son çıkar sahneye.

Eminim İtalyanlar pasaporttan stada kadar polisiyle, holiganıyla cehennemi sunacaklar. Önemli değil. Cennetin yolları 270 minik sabır taşı ile döşenmiş. Fenerbahçe yürüyor. Tökezlese ne olur? Birşey olmaz. Seneye kalkar devam eder. Çünkü artık bugünün Fenerbahçe’si, dünün Fenerbahçe’sinin bilmediğini biliyor: Daima bir yarın vardır. 

Yakup Sabri İNANKUR

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Ayrışık Fenerbahçeliler


Şike davasının bile bölemediği Fenerbahçe’yi Alex-Aykut çatışması bölüyor bugün. Son 10 yılda bilhassa yönetimsel icraatlar, ardından sportif başarılar ve camianın genelindeki bütünlük; Fenerbahçeli için gurur, diğerleri için gıpta konusu. Başında “amatör” olan ancak Fenerbahçe için profesyonel bir katalizör olan branşlar “futbol kulübü” algısının yerine “camia” algısını bıraktı bilinçaltına. Daha büyük ve daha güçlü bir düşünce biçimi şekillendirdi taraftarı. Kendini farklı görmeye, düşünmeye ve hissetmeye başladı Fenerbahçeli. Farklılaştığı için diğerlerinden ayrıştı, diğerlerinden ayrıştığı için kendi içinde birleşti. Aziz Yıldırım’ın kurduğu ülküde gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyeceğine ant içmiş nereden baksan 25 milyon insan var. 

Halkının büyük çoğunluğunun büyük desteğini alan her büyük lider düşüncelerinin ve fikirlerinin hitap ettiği toplum üzerinde meşru olduğuna inanma eğilimindedir. Vicdanen ya da fikren rahatsızlık verse de kitlelere ilham veren insanların fıtratında dediğim dedik çaldığım düdük havası vardır. Konunun siyasi, ahlaki yönünü ve zaruret hallerinin tartışmasını üniversite kantinlerine, rakı muhabbetlerine ve berber koltuklarına bırakıyorum. Hiçbir depremin yıkamadığı, halkının da sırtına el ettiği, omzunda taşıdığı bir insan neden kendini haksız görsün ki? “İcraatlarım doğru ve haklı olmasa burada işim olmazdı” düşüncesiyle alır eline mikrofonu.

90’larda 2-3 haftada bir kendi arasında kavga edecek bir konu bulan, onlarca derneğin arasında binlerce düşünce ve yöntemle parça parça tek bir hedefe kilitlenmeye çalışan Fenerbahçe’den bugün tek ses, tek yürek Fenerbahçe’yi oluşturmak 10 yılını aldı Aziz Yıldırım’ın. Bunu da çoğu zaman masaya yumruğunu indirerek yaptı. Camianın güçlü isimleriyle dahi çatışmaktan geri durmadı. 

Aziz Yıldırım döneminin ikinci yarısında başkanın emekleri karşılık görmeye başladı. Kargaşa ve çatışma Fenerbahçe’yi etkilemiyordu. Bilakis derbi öncesinde (özellikle Kadıköy’de oynanacak derbi öncesinde) tansiyonu arttırmak; taraftarına ve oyuncusuna ekstra motivasyon, rakibe baskıcı bir stres yüklemekteydi. Bu dönemin aynı zamanda Alex’in formayı giydiği, sevildiği, krallaştığı, kaptan olduğu ve en nihayetinde efsane olduğu dönem olması mevcut durumun çekirdeğini oluşturuyor. Alex taraftarına en az Aziz Yıldırım kadar güveniyor. Taraftar da Aziz Yıldırım’ı en az Alex’i sevdiği kadar seviyor ve destekliyor. Bugüne kadar; 17’ye karşı, cemaate karşı, UEFA’ya karşı olmuşlardı. Diğerleri ve Fenerbahçe olgusu her seferinde güçleniyor, taraftar-yönetim-futbolcu arasındaki harcı da güçlendiriyordu. Şimdi farklı. Bu sefer ki kaos; Fenerbahçe ve diğerleri kavgası değil, Fenerbahçe’nin içinde ve en özelindeki şahsiyetlerin kavgası. Başkan Yıldırım, teknik direktör Kocaman, kaptan Alex. Hepsi de Fenerbahçe efsanesi. Cihat Arman’ın, Ogün Altıparmak’ın, Ziya Şengül’ün içinde olduğu sonsuz sayfalı defterde en özenli el yazısıyla hikayelerini işlemiş figürler.  

Aile içinde kalması gereken bir olay dallandı, budaklandı, çiçeklendi. Alex tweet attı. Desteğinden emin olduğu taraftar ile tevatür yaptı. Kamudan oy istedi. Hata yaptı. Aykut konuyu aynı platformda devam ettirip Fenerbahçeli’yi hakemliğe zorladı. Hata yaptı. Hataya bir hata daha eklendi. Sonra başkan tribünün çaldığı şarkıyı beğenmedi ve olay allandı pullandı gelin oldu. 

Fenerbahçeli’ye dert yandılar, Fenerbahçeli’ye şikayet ettiler ve Fenerbahçeli’yi azarladılar. Tüm bu çabaların sonunda nur topu gibi bölünme oldu. Aykutcu ve Alexci 2 ana büyük kola ayrıldı milyonlar. Daha sonra değişik mezhepler doğdu. Alex’i haklı bulan ama Aykut’un otoritesi birincil diyen muhafazakarlar. Aykut’u haklı bulsa da Alex’ten vazgeçmeyen yenilikçiler, Alex’e heykel, jübile yapıp, Aykut’a plaket düşünen liberaller, işi Aziz Yıldırım’a havale eden klasikler ve her ikisini de istemeyen az sayıdaki neo-klasikler.  

Beşiktaş bu bölünmeleri yaşadı ve şimdi kaybettiği kimliği aramakla geçiriyor zamanını. Pahalı umutlarını kupalara ve turlara çeviremediği takdirde Galatasaray’ın geleceği Beşiktaş’ın şimdisine dahi yetişemeyecek belki. 

Türk futbolu, hatta sporu artık ayakta duramayacak kadar sallanırken camialarımızın, özellikle de büyük lakabını asırlık tarihinden getiren camialarımızın, içinde ayrışmalarına hiç mi hiç ihtiyacımız yok. Ayrıştıkça debeleniyoruz. Debelenen kulüp sayısının artması, kişisel çıkarların artması, adaletin düşmesi, daha kalitesiz futbolu daha pahalıya izlemek, daha çok nefret, daha çok kavga, daha çok bölünme ve daha çok debelenme… 5 yıldır ne kulüpler ne de ulusal takım bazında doğru düzgün istikrarlı bir çıkış / başarı / umut var. 

Akşama önemli bir maç pusuda. Elimizde “Alex’i koymazsan böyle olur” ile “Alex olmadan da kazanırız arasında” volta atmaya hazır bir etnoloji. Tabela, bir grubun sesini ötekinin üzerine koyacak. Çok yanlış…

Fenerbahçeliler kazanmak ve turlamak istiyor, mezhepleri farklı olsa da… 

Yoksa tur da gider şampiyonluk da; ki önemli değil. Alex de gider Aykut da; ki önemli değil. Fenerbahçe kalır. Önemli olan da o. Ve bir camia eninde sonunda mutlaka taraftara kalır. Ama bölük pörçük kalır ama bütün kalır. Bunun kararını sadece taraftar verir. Cefasını yahut sefasını da sadece taraftar çeker. Diğerleri basitçe çeker gider. Kimi zaman ayrıştırır, kimi zaman sadece ayrılır.

Yakup Sabri İNANKUR

22 Mayıs 2011 Pazar

İade-i İtibar

İftiharların toplamında kendini bulan itibar güzeldir. İftihar, sadece kan bağı ya da “itibarlı” bir camia ya da toplum içindeki maddi zenginlikten gelmez, benim gözümde. İnsanın zekasıyla, ruhuyla, tutkusuyla, aşkıyla, karakteriyle kendi hikayesini yazması iftiharlıktır. O hikayenin başı isyandır aslında, sonu da duruş. Başında iftihar, sonunda itibar vardır.

Duruşunuzu kaybederseniz, iftiharınızı ve itibarınızı kaybedersiniz, benim gözümde…

Beşiktaş tribünleri güzel futbol oynayıp, çok gol atan bir çok oyuncusu için “Adam Gibi Adam” pankartı asmadı. O pankart adam gibi gelen, adam gibi giden bir iftiharın, itibarıydı.

"Rakibimizin de oynayacağı maç, Avrupa karşılaşmalarında statüyü belirlemesi açısından çok önemli. Biz kendi maçımıza final olarak bakıyoruz. Gaziantepspor da aynı düşünceye sahip.Demek ki rakipleri öyle bakmıyor. Çok fazla konuşmak istemiyorum."

Bu açıklamadan sonra ben de çok fazla konuşmak istemiyorum. Tayfur Havutçu’ya, Beşiktaş’ın gençlerine ve Beşiktaş camiasına iade-i itibar yapmak o pankartın sahibinin görevidir. Buna ihtiyacı olan Beşiktaş değil, Ertuğrul Sağlam’ın kendisidir.

15 yıl önce yine bir Trabzonspor-Fenerbahçe çekişmesinin olduğu bir ligde, Aykut Kocaman isimli şövalye “Onlar şampiyonluğu daha çok haketmişti” demişti. Bütün sezon futbol olarak daha çok keyif veren, daha heyecanlı maçlar çıkaran Trabzonspor’a itibarını sunmuştu.

Bu akşam yine Trabzonspor-Fenerbahçe çekişmesinin olduğu bir lig yine sona erecek. Trabzonspor şampiyon olursa Aykut Kocaman’dan istediğimiz duruşuna yakışanı yapması. Fenerbahçe şampiyon olursa Trabzonspor’dan istediğimiz Aykut Kocaman’a 15 senelik iade-i itibarı olduğunu hatırlaması.

Beklediğimiz / istemediğimiz ise holiganların ellerindeki çamuru birbirlerinin takım elbiselerine atıp kendilerini ve etrafı daha da kirletmeleri.

Fenerbahçe şampiyon olursa, bu Sivas’ın yatmasından değil, Trabzonspor forvetlerinin kritik maçlardaki beceriksizliği yüzünden olacak. Trabzonspor şampiyon olursa, bu Karabük’lü savunma oyuncusunun kendi kalesine gol atmasından değil, Fenerbahçe forvetlerinin beceriksizliği yüzünden olacak.

1 şampiyon çıkacak ve bunu haketmiş olacak. Açıklama değil alkışlama gerek.

Bugün itibariyle lig sona erecek. İtibarıyla sona ersin. Biz de iftihar edelim.

Yakup Sabri İNANKUR


22 Mart 2011 Salı

5 Nisan Milat mı Yoksa?

Düşünsenize; 2011-2012 sezonu Aykutlu, Şenollu, Tugaylı, Tayfurlu, Ertuğrullu olacak! Böyle bir durum muasır medeniyet seviyesindeki liglerde bile yok! Dahası, belki de büyükleri saymak için tek elimiz yeterli olmayacak, Tolunay’ın emeğiyle…

Van Gaallerin, Scolarilerin, (hala) Daumların jimnastik yaptırdığı milyonlarca çene arasında aslında farketmemiz gereken şu;

Bu ülke ilk kez Şampiyon Kulüplerde yarı finali Türk Hocayla gördü.

Bu ülke ilk kez Avrupa Şampiyonasını Türk Hocayla gördü.

Bu ülke ilk kez UEFA Kupasını Türk Hocayla gördü.

Bu ülke ilk kez Avrupa Şampiyonasında çeyrek ve yarı finali Türk hocayla gördü.

Bu ülke ilk kez Dünya Kupası üçüncülüğünü Türk Hocayla gördü.

Bu ülke iki kez Anadolu Şampiyonu’nu Türk hocayla gördü.

Öz evlatlara, en az hayal ettiğimiz “dev” isimlerden daha fazla sahip çıkmak ve güvenmek şart olduğu kadar -Türk Futbolu’nun köşe taşlarına baktığımızda- mantıklıdır da…

Hata yapacaklardır. Hatta size bu hataları şimdiden garanti ediyorum. Wenger, Mourinho veya Ferguson gibi bir taktisyen olmadıklarını (belki hiç olamayacaklarını) da biliyorum. Zaten bu isimler Türkiye’ye gelmez. Türkiye’ye bu markaların bir alt kademesindekiler; Rijkaard, Del Bosque, Schuster, Aragones, Hiddink, Löw…vs gelebilir, onlardan da biz faydalanamıyoruz.

İyilerden faydalanamıyoruz, en iyileri de getiremiyoruz; o zaman önümüzde müthiş bir fırsat var; elimizdekilere, özümüzdekilere sahip çıkmak!

Tayfur Havutçu’nun ve Tugay Kerimoğlu’nun göreve getirilişi Türk Futbolu için sessiz ve farkedilmeyen bir devrimin artık ete kemiğe bürünmesidir.

2008’den beri ligimizde şampiyonluk posterlerinin takım elbiseli kahramanları, bu ülkenin futbol adamlarıdır.

Şu sıralar Bursa’da konaklayan şampiyonluk ise, 23 mayıs sabahı ya Avrupa’nın sınırına gelecek ya da Anadolu’nun daha da içine hareket edecek. Sonuçta yine bir Türk Teknik Direktörü’nün ellerine teslim edecek kendini.

Daha da güzeli; an itibariyle 5 büyük takımın hepsinin başında bir Türk Teknik Direktör var. Ve 4’ünün teknik direktörü aynı zamanda takımlarının efsane oyuncuları ve kaptanıydı. Camialarını onlar kadar tanıyan yok. Şans verilirse onlar kadar özverili çalışacak, herşeyini koyacak başka kimse de yok.

Tam bu noktada, bizlere, tüm futbolsevere ve taraftarlara düşen basit, ama önemli görevler var. Yapmamız gereken tek şey ise, eleştirilerini kurşun niyetine kullananların tetiği olmamak. Ahmet’in çıkıp Mehmet’in girmesi, Ali’nin orada değil şurada oynaması gerektiğini “herkesten iyi bilsek” bile bunu yıkmadan, yaparak dile getirmek. Zira bunları yapmadığımız için önce “arkasındayız” sonra “taraftar istedi, camia baskı” toplantılarının devam filmlerinde gizli özne rolünde oluyoruz, “farkında olmadan”…

Bizim onlara ihtiyacımız var.

Onların ise güven ve zamana ihtiyacı var.

Bu kadar kaosun, gürültünün içinde 3 senedir bu toprakların insanı şampiyonluğa en şık imzayı atıyor.

Bir an için sabırlı taraftar, akl-ı selim yönetici hayal ettim. Olabilecekleri düşündüm…

Eğer bunu başarabilirsek, bu devrimin miladı 5 nisan olacaktır. Karl Heinz Feldkamp’ın istifa edip gittiği ve Cevat Güler’in (şampiyonlukla iade edeceği) emaneti aldığı gün…


11 Kasım 2010 Perşembe

Kocaman Devrimden Beyaz Mektuplar

Kalemin ucunu diline dokundurduktan sonra büyük bir şevkle yazmaya başladığı “devrim” başlıklı mektubunun asıl konusunun Brezilya Hanedanlığı devirmek olduğunu anlaşılmaya başlandı, nihayet...

Daum’un Fenerbahçeli’nin kalbinde açtığı yaralara, beyninde oluşturduğu travmalara, taraftarın %80’in yazdığı reçetede geçen en kuvvetli ilacın ismi Azizsilin değil, Aykut Kocamandı.

Aykut futbolculuk döneminde 103 gollü Fenerbahçe´nin gol kralıydı. Veselinoviç´in Fenerbahçesi orta sahada topu oyalamayan, Rıdvan´ın, Aykut´un ve Turhan´ın koşu yoluna Oğuz milimetrik ölçümleriyle olabildiğince çabuk topu gönderen ve keyfine bakan bir şablona sahipti. Aykut´un düşünce yapısının temelleri burada atıldı. Bu yapıyı Jaba, Tita gibi oyuncularla, başında olduğu her takıma bütçesi oranınca işlemeye çalıştı. Fenerbahçe’nin başına geçtiğinden beri de aynı felsefe ile ilerlemeye devam ediyor. Niang, Stoch ve Dia bu mantık içerisinde Aykut’un ısrarlı isteği ile transfer edildi. Özellikle Niang için ciddi bir savaş verildi.

Öncelikle ilk düşünce devrimi burada başladı. Alışık olunan Fenerbahçe’nin parlatılmış, Güney Amerikalı ekseninin bol Figerli transferleri ve “forma satışı” sıfatlı renkli kumaşın altında sezon sonunu ummaktı. Ancak Aykut, futbolun, her daim liderlik payesine yaklaştırdığı, layık gördüğü Hollanda ve Fransa’ya teslim etti Fenerbahçesini.

Şimdi ise devre arası yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başlarken görünen o ki, rotasını batan Brezilya güneşine değil İtalya, Fransa, Hollanda ufuklarına çevirdiği en kıymetli gemisinde çalışacak yeni tayfalar peşinde Aykut. Eğer istediklerini alabilirse, istediklerini gönderirse, bu kez rota, şampiyonluk denen en zengin, en fiyakalı limana doğru otomatik bir dönüş yaşayacaktır. O limana en erken varabilmek mümkün olmasa bile bir sonraki yolculuğa daha umutlu ve daha güçlü başlayacağını şimdiden söylerim. Kupada Ankaragücü mağlubiyeti bu yolculuğun olmazsa olmazı, fırtınalarıdır, gelir ve geçer.

Aykut takımını kurduktan sonra ancak o zaman benimseteceği futbol sistemini de daha net analiz edebileceğiz. Şimdilik heyecanla takip ettiğimiz konu, Aykut’un devirdiği hanedanlığın geldiği gibi giderek cumhuriyetin sınırlarından çıkmasıdır.

Mürekkep kabı dolu olduğu ve elinden kalemi alınmadığı sürece Aykut Kocaman’ın, Fenerbahçe’nin beyaz geleceğine yazdığı mektuplara tarihi imzalar atacağına tüm kalbimle inanıyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Yobo-Bilica Şampiyonluk Getirir



Lige bakıyorsun 3 maçta 10 gol atmış, 5 gol yemiş bir takım var. Avrupa’da ise önce Şampiyonlar Ligi’nden sonra Avrupa Ligi’nden elenmiş bir takım var.

Sebebi oyun sistemi.


Fenerbahçe savunmayı önde kurduğu zaman çok pozisyon buluyor, çünkü hücum gücü çok kaliteli. Çok pozisyon veriyor çünkü geri dönmekte ağır kalan bir Lugano ve Bilica arkasına atılan her topta sıkıntı yaşıyor. Lugano’nun henüz Fenerbahçe Taraftarı’nın görmezlikten geldiği kötü performası da bu sebepten oluyor

Ligdeki görüntü bu.

Sadece Emre’nin enerjisine bağlı Fenerbahçe orta sahası pres yediğinde dağılıyor. Baroni’nin burada gerek pas hataları gerekse fiziksel anlamda Emre’yi yalnız bırakması 60. dakikada Emre’nin de oyundan düşmesine ve Fenerbahçe ortasahasının merkezinin çökmesine neden oluyor.

Avrupadaki görüntü de bu.


Aykut Kocaman önderliğindeki Fenerbahçe transfer komitesi, Aykut Kocaman’ın kafasındaki şablona göre transfeler yaptı. Bu şablon orta sahada oyalanmayan, kontratağa hızlı çıkan ve hücum olasılıklarının bireysel yeteneklerle çoğalmasına dayalı bir sistem. Ankaraspor’da, İstanbulspor’da Jaba, Tita gibi oyuncularla oluşturduğu çatıyı bu sefer çok daha kaliteli oyuncularla oluşturdu Aykut Hoca.

Mevcut tabloda savunmayı öne kuramıyorsunuz ve elinizde de Dia, Stoch ve Niang gibi bir hücum hattı var. Bu durumda kontraatak oynamaktan başka çareniz yok. Ancak bu hızlı ayaklara pas atması gereken orta saha yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü pres yediğinde çöktüğü için, bu pas atma işi savunmaya kalıyor.

Bülent Uygun 2 sezon Sivas’la şampiyonluğa oynarken bunun 2 sebebi vardı.

1-Bilica

2-Mehmet Yıldız

Geriye yaslan, Bilica 50 metre pas atsın Mehmet Yıldız’a. Mehmet tutsun topu orada, ister sağa sola dağıtsın, ister kendi girsin rakip stoperleri dağıtsın felsefesi ile tam 2 sezon şampiyonluğa oynadı. Bu nedenle de Bilica gidince Sivas küme düşmekten zor kurtuldu. Çünkü Mehmet’e pas gidemedi, bunun için hücuma çıkıldığında Sivas savunması afalladı.


Ben de farkındayım ki Lugano iki gömlek üstündür Bilica’dan.Açık seçik Lugano’nun daha kariyerli, daha iyi bir savunmacı olduğunu da görüyorum, ancak bu işi Lugano yapamaz. Bilica yapar.

Bir de yeni transfer Yobo.

Skor avantajına sahip, ya da zorlu deplasmanlarda geriye yaslanan bir Fenerbahçe’de, topu Stoch, Dia ve Niang’ın önüne atabilecek ve farkı arttıracak oyuncu Bilica ve Yobo’dur.

Tahminimce Lugano-Yobo ikilisi oynayacak ancak zaman, “bu sistemde” Bilica’yı ilk 11’e taşıyacaktır.

Devre arasında ise öyle çok flaş olmasa da olur, tempolu, top çalan Emre’nin yükünü paylaşan Hürriyet ya da Fink tarzı bir oyuncu transferi ise Fenerbahçe’yi en iyi takım konumuna getirir.

Joseph Yobo ile şampiyonluğun en büyük 2 adayından biri konumuna gelen Fenerbahçe’de bu duruma engel olabilecek sadece bir durum var.

Aykut Kocaman’ın “tecrübesizliği”

5. Haftada avantajların mı yoksa bu dezavantajın mı daha baskın olduğunu daha net görebileceğiz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...