3-1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3-1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2012 Cuma

Beşer-i Halûk


Valide ve pederinin uygun gördüğü ismi ile Hızır, dünyanın uygun gördüğü ismi ile “Barbaros” Hayreddin Paşa’nın, Preveze Deniz Savaşı’nı nasıl kazandığını (Türkçe’ye sadeleştirdiğim) şu sözlerle anlattığı rivayet edilir: “Karşımda Andrea Doria vardı. Avrupa’nın en büyük Kaptan-ı Deryası idi. Çok zeki bir adam, usta bir komutandı. Benim, O’nun ne düşündüğünü düşündüğümü biliyordu. Onun sevkulceyşine (stratejisine) karşı benim nasıl bir sevkülceyş hazırlayacağımı da biliyordu. O yüzden donanmasını benim O’na karşı hazırlayacağımı düşündüğü şekle göre hazırladı. Lakin ben de O’nun, benim düşüncemi anlayıp ona göre donanmasını hazırlayacağını biliyordum. O’nun karşıma nasıl çıkacağını bildiğim için yendim.” 

Galatasaray ve Trabzon maçlarını izleyen herhangi bir rakip futbol bilimcisi Beşiktaş sol savunma bölgesine ışıltılı gözlerle bakmıştır. İştah kabartan bir maden orası. Dolayısıyla Atletico Madrid Teknik Direktörü Diego Simeone’nin de oyuncularına bu en hassas ve kırılgan yeri işaret etmesini tahmin etmek için deha olmaya gerek yoktu. Simeone Beşiktaş’ın zaaflarını biliyordu. Carvalhal’in de Simeone’nin bunu bildiğini bilmesi gerekiyordu. Sanırım İspanyollar Latin Amerika madenlerinden sonra en büyük cevheri Beşiktaş’ın solundan çıkardılar.

Beşiktaş ise Atletico savunması ile orta saha arasında top yapıp hem Madrid savunma dengesini bozmayı amaçlamış hem de Madrid ekibi hücuma çıkarken, kazanacağı toplarla şok baskınlar düzenlemeyi ilke edinmişti. Ribaundları Quaresma’nın önüne yollayarak, O’nun hızı, yaratıcılığı ve “keyfinin” kâhyasına bırakmıştı gol umutlarını. Galatasaray ve Trabzon maçlarını izleyen herhangi bir rakip futbol bilimcisi Beşiktaş’ın bu şekilde hücum edeceği biliyordu. Quaresma’nın önüne sabit bir bek yerleştirerek koşu yolunu kapattılar. Quaresma da “keyifsiz” bir gecesinde olunca, ağzına ot tıkanmış dağ çeşmesi gibi Beşiktaş akınları kurudu. 


Öte yandan Quaresma’nın bu isteksizliği salt taktiksel nedenlere dayalı değil. Kendinden habersiz Mendes’e satışı için yetki verildiği haberi bir şekilde (çok da şaşırtmamış olsa gerek) kulağına gelince, ister istemez bir motivasyon kaybı yaşadığı gerçek. Bununla birlikte bu durum dün geceye mahsus olabilir. Peki son dönemdeki dikey düşüşünün açıklaması nedir? Daha önemlisi çözümü nedir? Bu sorulara cevap bulması için dün devre arasında duşa yollandı. Carvalhal, Quaresma’ya muhtıra verdi. Ya kazanacak ya da Q7 kaybedecek. Ya aklını toplayacak ya bavulunu.

Tabii maçtan sonra Carvalhal’e “iyi insan ama…” diyen kümülatif bilgiler ağırlığını koydu hemen sanal aleme. Ama, “ama”dan önceki her cümle geçersizdir. Carlos Carvalhal beşer-i halûk yani iyi huylu bir insandır ve beşer şaşar. Carvalhal’in de şaştığı zamanlar var “ama” yardımcı antrenör geldiği bir takımda ana sorumluluk alan bir beşer. Kendi transferleriyle değil, acil şekilde görevini devraldığı “iyi insan” Tayfur Havutçu’nun transferiyle takım kuran bir beşer. O Tayfur Havutçu içeriden çıkıp Beşiktaş (tarihinin) en fazla yetkilerinin verildiği bir beşer olduğundan beri takımının “sürpriz” düşüşünü anlamaya / yavaşlatmaya çalışan bir beşer. Başkanı yok, “eski” yöneticisinin kafasına göre oyuncu satmaya çalıştığı bir kulüpte, keyfine göre oynayan bir çok “yıldızla” takım oyunu oynatmaya çalışan bir beşer…

Bugün Beşiktaş; Atletico Madrid deplasmanından 3-1 gibi gayet normal, her Atletico Madrid deplasmanına giden takımın (Real ya da Barça değilseniz)  alacağı bir sonuçla ve koca bir umutla dönmüş bir takım. En son 8 yıl önce gördüğü Avrupa Baharı’nı iliklerine kadar hissediyor. Sanki Carlos Hoca’nın sadece insanlığı değil yaptıkları da iyi görünüyor gibi.

Beşiktaş’ın buralardan daha iyisini hakettiği muhakkak. Sadece Beşiktaş değil, tüm takımlarımız en iyi yerleri hakediyorlar. Bunun içinde belki Carvalhal gibi beşer-i halûk değil, Barbaros Hayreddin Paşa gibi beşer-i âlem bir komutan lazım. Löw gibi, Lucescu gibi, Del Bosque gibi, Rijkaard gibi… 

Yakup Sabri İNANKUR

15 Aralık 2011 Perşembe

Krallar Ve Çocuklar


Hani Napoli Taraftarı’nın o unutulmaz pankartı vardı ya; “Yarın yine borçlarım olacak ama bu gece kral benim!”, dün akşam da 15 milyon Beşiktaşlı’nın taç töreni vardı. Sahadaki 11 şövalye,  “Sir” Carlos Carvalhal’in önderliğinde borçlarımızı sildi. Tabii siz yine de kredi kartınızın son ödeme tarihini atlamayın!

Stoke City’nin İngiltere’de bıraktığı oyuncular beni ilgilendirmiyor. Daha geçen ay Guti’yi serbest bırakan, Quaresma’sı, Simao’su sahada olmayan, 10 numarası Bebe’nin, savunmadaki banko ismi Ersan’ın henüz çime adım atamadığı, teknik direktörlük makamı dahi net olmayan Beşiktaş’ın sahadaki takımını “A” ile damgalıyorsak, Crouch ve Etherington’dan yoksun Stoke City takımını “B”ler, “C”ler altında yorumlamak adaletli değil.  
Nitekim, Ivan Drago Muhipleri Cemiyeti’nin 11 seçkin üyesi ile sahadaydı İngiliz ekibi. Futbolun basit 2 denklemi eşitliğin karşısına kazanmayı koymak için bize 2 formül verir. Ya topu sürekli ayağında tutarak oyuna hakim olacaksın, ya da alanı sürekli kontrol altında tutarak sahaya hakim olacaksın. (İkisini birlikte 30 yıl yaparsan Barselona olacaksın) Tabiat kanunlarının da emrettiği şekilde, Beşiktaş ilk kısmı, Stoke City ikinci kısmı evlat edindi. Boy, pos ve endama karşı zerafet, teknik ve hız.

Maçtan önce belirtmiştim, Stoke City ataklarının %42’si sağ kanattan gelişiyor. Carvalhal İsmail ve Veli’yi sürekli baskı yapması ileri gönderdiğinde, İngilizler daha yumruğunu kaldırmadan “indir o elini” diyen Beşiktaş soluyla epey bir yıprandılar. Hücumları ancak (İsmail Köybaşı’nın) bireysel hataları ile olgunlaşabildi. Coğrafya fakiri Pulis’in, 30. dakikadaki Pennant hamlesi Stoke’un tıkanan sağını açmaya yönelikti ve kısmen işe yaradı.

Matematik bilimi bize; Stoke City’nin kaleyi tutan şut ortalamasının 2, gol ortalamasının 0.7 olduğunu anlatırken, İngiliz ekibinin ilk şutunda golü bulmasını “this is football sometimes” diye açıklayabiliriz ancak. Tam o adaletinden yakınmaya başladığımız anda futbol, şans rüzgârını Tel Aviv üzerinden estirmeye başlayınca, Beşiktaş Avrupa Gemi’si yelkenlerini fora edip grup limanından ilk sırada ayrıldı.

Herşey güneşli, insanlar neşeli, gönlümüzün uçurtmaları tepeye süzülürken hangi çılgın kafamıza çakmak, para (ya da hangi yabancı maddeyse artık) atmaya cüret etti, şaştım!

Eminim o sporsevmez arkadaş(lar)ım (da) şu an mutlu ve gururludur. Hatta keyifle çayını içerken belki bu yazıyı okuyup sırıtıyordur. O zaman Pennant’ın kafasına denk getiremediği çakmağın Beşiktaş’ın böğrüne saplanabileceğini de bilsin. Bu cümleden sonra keyfi kaçtıysa eğer üzgün değilim. Zira, yarın Beşiktaş ceza alırsa milyonların keyfinin kaçacağının yanında önemsiz bir kefarettir bu. Asıl, böyle bir konu için okuyucudan ve kendimden harcadığım 1 paragraf için üzgünüm. Umarım Beşiktaş para cezası ile kurtulur. Avrupa futbol piyasasına saçma sapan nedenlerle para saçmaya alışkınız ne de olsa!

El futbolcusuna (Emre Belözoğlu’na) gösterilen özel “ilgi” Carlos Carvalhal'e gösterilirse Beşiktaş adına daha yararlı olacaktır. Adı henüz tribünlerde anılmayan Carlos Carvalhal'i biz gönlümüzde anıyoruz. 12 gün içinde; Telaviv, Trabzon, Antalya, Manisa'dan zaferle dönüp, üzerine Avrupa'da lider olan bir takımın gollerine kenarda çocuk gibi sevinen, bizi de çocuk gibi sevindiren güzel insana tebrikler. Beşiktaş'ı, çocukluğumuzu ve kral olmayı özlemişiz, sağol hocam.



Yakup Sabri İNANKUR

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...