A Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2012 Çarşamba

Sergen Yalçın Kimdir?

O’nun ne zaman oynayacağını, yani döktüreceğini bilirdim. Hiç bir zaman gözü parada ya da kariyerde değildi. Tutunacağı bir heyecan arıyordu. O yüzden bilirdim işte ne zaman oynayacağını. Önemli bir Avrupa maçıysa, yüzüm gülerdi. Onu sahada soğuk ve umursamaz bir tavırla görürsem anlardım ki resital gelecek. 100. Yılda gerekirse tek başına Beşiktaş’ı şampiyon yapacağına emindim, “öyle” bir final yapacağına da… Tarihsel dönemler, anıtsal maçlardı O’nun “kafasını futbola verdiren, canını isteten” Sıradan motivasyonlar / hedefler / takımlar, sıradanlar içindi O’na gore. O kutsal anların peşindeydi.

Reha Erus, bir İtalyan gazeteci arkadaşıyla Beşiktaş maçında denk gelmiş ve “işte bizim Baggio” diye övmüş. Adam nezaketen gülümsemiş, dudak bükmüş. Önce 27 metreden hafif sağ çaprazdan bir frikiği filelere takınca inanmış bizimkinin Baggioluğuna. 5 dakika sonra 5 metre geriden ve daha sağdan bir frikik daha gönderince 90’a İtalyan ayağa fırlamış “Baggio bile aynı yerden 2 kez atamaz!” diye. Aynı yerden değildi zaten ikincisi daha zordu! Hiç unutmam o maçı. Liderlik getiren bir Gaziantepspor maçıydı. Sergen örümcek ağlarını iyice temizleyip galibiyeti perçinlemişti. Maçın sonuna doğru taç atmaya gitti. Çizgide topu kafasına koyuyor, top kafasının yanından omzuna oradan da eline düşüyordu. O, elindeki topu tekrar alıp kafasına koyuyor ve top tekrar düşüyordu. Bu “zaman geçirmeye” hakem sarı kartı gösterdi tabii. Ve bu ikinci sarı karttı. İtalyan haklıydı Baggio değildi O, O Sergen’di…

Altyapı ordinaryüsü Serpil Hamdi Tüzün Hoca iyi bir futbolcunun 2-3 hamle sonrasını hesap edebildiğini, 5-6 hamle sonrasını düşünerek oynayan oyuncunun (o dönem için) Zidane olduğunu, Sergen’in 7-8 hamle sonrasını öngörebildiği anlatıyordu. Sergen ise kendini eleştiren Beşiktaş yöneticisi 60 yaşındaki Uğur Ekşioğlu’na “Formayı ona vereyim, o çıksın sahaya” dediği için Süleyman Seba’nın olduğu yerde barınmasını imkânsız kılıyordu. Zidane değildi O, O Sergen’di…

O, Giggs’in deparını milimetrik bir pasla taçlandırmalıydı, Bergkamp’ın ayak içi servislerini kutsamalı, Suker’in çapraz koşularına sanat katmalıydı. Baggio ile yanyana oynar mıydı tartışması yaptırmalıydı İtalyan basınına. Ronaldo Compostela’ya attığı tarihi golden sonra Sergen ile kucaklaşmalıydı. Yapmadı. İstemedi. Televole’de “ben adam olmaaam” diye şarkı söyledi. Rivaldo değildi, Scholes değildi, Mijatoviç değildi O, O Sergen’di. Hevesimizi kursağımızda bıraktı, ağzımıza bir parmak bal çaldı ve gitti.

Sergen Yalçın kimdir? Çok uzun cümlelere gerek yok aslında 2 kısa video yeter. Muhteşem!

Efsane Almanya performansı


Almanya maçı sonrası

28 Mart 2011 Pazartesi

Hiddink’ten Ne İstiyoruz?

Sibirya Ekspresi, Rus boğası Ivan Drago’yu deviren Rocky, bununla da yetinmeyip uzatılan mikrofona sosyal mesajını verir; “Ben değişebiliyorsam, siz değişebiliyorsanız, herkes değişebilir”

Kafasına en az 500 öldürücü yumruk yemiş bir insanın sözlerine ne kadar güvenebiliriz sorusu ayrı bir konudur.

Değişim zordur ve zahmetlidir. Sabır ister. Kendine karşı savaş ister. Bazen kafanıza vuracak bir dost/düşman ister.

Dünya Kupası’nda kariyerine yediği yumruk Fabio Capello’yu böyle bir değişime itmiş. Galler önündeki İngiltere; Barcelona presi uyguladı. Takım topu kaybettiği anda en az 3 İngiliz “anında” presle rakibi bozdu. Telaşlı telaşlı topu ayağından çıkarmak için sağa sola bakan preslenmiş oyuncu, pas atacağı boşluklarda takım arkadaşları yerine rakip oyuncuları görünce, tabii topu şişirmek zorunda kaldı. Ve top İngiliz saflarına geri döndü.

Maçtan sonra Jack Wilshere, Capello’nun takıma 2 gün boyunca Barcelona’nın savunma anlayışı ile ilgili videolar izlettiğini söyledi.

Yılların 4-4-2 hocası, her oyuncunun kare şeklinde bir bölgeyi savunduğu, alan daraltma üzerine inşa ettiği savunma anlayışından vazgeçip, 1 hafta önce, 65 yaşında; Lampard, Parker ve Wilshere’den oluşan 3’lü orta sahaya, üçgenlere ve şok prese döndü.

Peki biz Hiddink’ten ne istiyoruz?

Ekol istiyoruz.

Sistem istiyoruz.

Değişim istiyoruz.

Açayım...

2008’de Çek Cumhuriyeti’ni kalede Tuncayla yendikten sonra, televizyona hala hayranlıkla bakan kayınbabam; “Türklerin neden büyük imparatorluklar kurduklarını anladım, sonuna kadar savaşıyorlar” dediğinde hoşuma gitti, koltuklarım kabardı, mağrur bir gülümse dudaklarıma Slyvester Stallone ifadesi verdi. Sonra ertesi gün, adrenalin damarlarımda fink atmaktan sıkılıp evine döndüğünde, canım babamın bu sözlerinin, kastettiğinin (Osmanlıydı) aslında futbolumuzu tanımlamakta doğru olmadığını gördüm. Büyük bir imparatorluk kurmak; sağlam bir merkezi yönetim, bağımsız bir ekonomi, tahmin edilemeyen şartlara dahi kısa sürede uyum sağlayabilen, tepki veren(yani değişen) ve en önemlisi bütün bu karakterleri, refleksi (gelenek bohçasında toplayıp çeyiz niyetine) bir sonraki nesle aktarabilen toplumun becerdiği bir “düzendi”. Sadece güçlü bir ordu, moral motivasyonu sürekli yüksek tutan baskın bir lider ve savaş üzerine kurulan imparatorluklar, tarihe yön verecek kadar büyük olsa da kısa ömürlü olmaktaydı.


1996’da ilk kez taraftarlarımızda bir Avrupa Şampiyonası’na renk kattık, 1998 Dünya Kupası’nda yoktuk. 2000’de çeyrek final oynadık, 2002’de dünya kupası üçüncüsü olduk, 2004 ve 2006’da yoktuk. 2008’de sadece o turnuvanın değil, tüm Avrupa Şampiyonaları’nın en heyecan verici takımlarından bir olduk, geri dönüşlerin efendisi sıfatıyla yarı final oynadık, son dakikada finali kaçırdık. 2010’da yoktuk.

Hep kesintiliydik, sürekliliği sağlaymadık.

Tarih yazdığımız 2000, 2002 ve 2008’de Türk Milli Takımı’nın başarısının temeli sistemsel, taktiksel, belli bir planın neticesi miydi, yoksa teknik adamların (liderlerin) yoğun moral motivasyonuna, oyuncuların anlık NOS patlamalarına dayanan kısa dönemli bir performans mıydı?

Futbolumuz; Roma ya da Osmanlı’dan ziyade Cengizhan-İskender-Napolyon sınıfında.

Asla bunu kötülemiyorum ya da küçük görmüyorum. Bilakis bu yürek merkezli oyunumuza bir sistem, bir karakter verebildiğimizde neler olabileceğini görüyorum...Neler olacağını hayal etmekte zorlananlar, Almanya’ya baksın. Özellikle 3-4 sene içerisinde; sistemle yoğrulmuş “bizim” çocukları kupa töreninde beyaz formalarla göreceğiz.

Bu yüzden aday kadro seçimlerine, sol bek Sabri’ye, Serdar Aziz’in, Necip’in olmamasına, Oğuzhan Özyakup’un kaptırılmasına, Ömer Toprak’ın arayıp sorulmamasına kızıyoruz. Hiddink’e olan saygısızlığımızdan ya da O’nun üstadlık seviyesindeki futbol bilgisine güvenmediğimizden değil.

Artık uluslararası arenelarda vatan, millet ve Sakarya’dan daha fazlasını görmek istiyoruz.

Mart ayında şöyle demişti Hiddink; “Futbolu herkesten fazla seviyorsunuz. Tutku ve duygu ile oynuyorsunuz. Benim derdim Türkler’i bu ruh halinden çıkarıp makine düzenine sokmak değil. Sadece duygularımızı, aşkımızı, tutkumuzu ufak bir plan dahilinde avantaja çevirmek istiyorum”

İşte biz de bunu istiyoruz.

Rocky Balboa gibi önce dayak yiyip sonra gaza gelip tırnak yemek istemiyoruz.

Ekol istiyoruz.

Değişim istiyoruz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...