Guus Hiddink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Guus Hiddink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2012 Perşembe

Abramovich’in Sindirim Sistemi

Zenginlik insanın uyanma saatini kendisinin belirlemesidir. Bu sabah uyandığımda yazdım bunu. Bir kaç bir şey atıştır, giyin, tak mp3 oynatıcıyı, servise koştur. Köpek dışkılarına, dev balgamlara basmadan durağa varmak ekstra bonus puanı. Milyonlarca gönlü zenginle oynadığımız günlük oyun. Kazanan yok. Kazandığını sanan çok.

Kulaklıktaki sesler taaa Londra’dan geliyordu, BBC Radyo Di Matteo’nun kovulduğunu söylüyordu. Olay gece yarısı olmuştu ve ben yeni duymuştum. Erken yatmak zorundaydım çünkü zamanımı ben proglamlamıyordum. Oysa insanların uyuma saatlerini belirleyen başka insanlar var ve yeni oyun alanları futbol. Gerçek hayatla FM oynayan Rus milyardeler, Arap şeyhleri futbolun ruhundan iştahla ısırıklar almaya devam ediyor. O ruha en yakın kesim, taraftar, acı içinde kıvranıyor. Üzüldüm Chelsea taraftarı adına. Beşiktaşlıyım ne de olsa. 8.5 yılda 9 hoca! Empati köprüsü 3947 kilometreyi rahatça aşabiliyor böylece. Bir Chelseali “yeter”inde kendini görebiliyorsun.

Chelseali’nin hayatından kimler geldi kimler geçti…

2003’te Abramovich çuval dolusu parayı yığdığında, Mutu, Veron, Crespo ile başlayan çılgınlık 500 milyon avroluk bir maliyetten başka bir şey getirmedi kulübe. Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Stamford Bridge’de Moncao’ya 2-0’dan 2-2 maçı verip elenince, bavulu eline aldı tecrübeli hoca.

Kolay olan Porto’da kalmaktı. Güzel mavi bir koltuk, şampiyonlar ligi kupası ve tanrı… sonra da ben

Zoru seçti 3 yıl 255 gün tahtta kaldı. Special One günleri Chelsea tarihinin kuşkusuz en iyi günleriydi. Huşu içinde yad ediyor Mavililer. 6 kupadan sonra Mourinho; “Ona dedim ki; Bak Roman, bizi iyi arkadaşız, burada kalırsam arkadaşlığımız bitecek.”

Ayrılmalarına ragmen arkadaş kalabilmeleri takdire şayan. Bu henüz benim beceremediğim bir şey.

247 günde 1 boynu bükük Şampiyonlar Ligi finali. Yetmedi.

Nam-ı diğer Felipaô. CV’sinde dünya kupası vardı. Şaşaalı geldi, kupasız gitti. 

Bir aceleyle FA Cup’ı kazandı. Iniesta’nın hokuspokusu olmasa belki Şampiyonlar Ligi’ni de kazanacaktı. Heyhat kısmette yoktu sevinmek, neye yarardı üzülmek. Hayat devam etmeliydi, İstanbul’da şişkin ücretli bir tatil moralini düzeltecekti.

Mourinho’dan sonra Mavilerin en favori hocası. 2 kupalı (Lig ve FA Cup) ve gol rekorlu 2010 sezonu. Ardından kovulduğu 2011 sezonu. Paris’te FM oynayan başka bir başkanın yanında şimdi.

En hayal kırıklığına uğratan hoca olduğu konusunda hem fikiriz. Beklenildiği üzere Special Two olamadı. Henüz erkendi belki de. Kan uyuşmazlığı çok açıktı ve Chelsea bünyesi 256 gün onu sonra reddetti. 

Gelişinde çatılan kaşları, giderken yukarı kaldıran adamlardan biriydi. FA Cup ve Abramovich’in rüyası Şampiyonlar Ligi’ni hediye etti kulübe. Hem de Münih’te Bayern’i alt ederek. Sezona da iyi başladı. Üç genç silahşör Mata-Oscar-Hazard ve bir D’artagnan Torres ile çok zarif bir futbol oynuyorladı. Bu yazıyı O’nun gidişinin hüznü / siniriyle yazdığımı anlıyorum şimdi. Bilinçaltımın Abramovich’e küfretme tarzı, tabii gıyabında endüstriyel (=kişiliksiz) futbola da…

Chelsealilerin ardarda yayına bağlanarak bu işi benden daha cesurca yaptıklarını söyleyebilirim. En bayıldığım yorum şu oldu:

Chelsea Gördüğüm en hızlı sindirim sistemine sahip” 

Sabah 6-7 arası sindirim sisteminin en kuvvetli olduğu zamanmış. O saatte yapılan sıkı bir kahvaltı kadar faydalısı yokmuş. Sabah erken kalkmak kötü değildir esasen. Sizin yediğiniz haltları başkaları sindirmek zorundaysa hele hiç kötü değildir.
 
Yakup Sabri İNANKUR

6 Haziran 2011 Pazartesi

Chelsea'ye Oğuz Çetin Gitsin

Net bir bilgim yok ama Barış Özbek, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman’a acil şifalar diliyorum. Sanırım şu aralar sakatlıktan muzdaripler. Brüksel’de olmamalarına şaşırdım.

İlk 20 dakikada, son yılların en kötü Türkiye’sini izledik. Yenildiğimiz ama maamafih ezilmediğimiz 1980’lerden bile kötüydük. Hem yeniliyorduk, hem eziliyorduk. Bizim futbol mentalitemizi, dar sokaklar, araba altına kaçan toplar, yokuş aşağı kaleye düşmeden top sürmek şekillendirmiştir. Bir de buna genetik boy ortalamamızı ekleyin. Orta sahanızda topa hakim ufak tefek bir çok oyuncu varsa, o zaman feyz alacağınız yer Katalonya olmalı. Nitekim, topu yere indirip Barselonacık tarzına döndüğümü zaman, hem baskı hem gol geldi. Bir Messi’miz, Arda Turan var, bir Pedro’muz, Burak Yılmaz var, bir Xavi’miz, Selçuk İnan var. Burak sağ kanattan ceza sahasına yönelirken, Belçika’nın sol bekini de çekti, Arda’ya alan bıraktı. Arda boş alana doğru hareketlendiğinde yine Burak, Kazım’ın yanına gelerek stoperi sabitledi. Bu sırada bu sahnenin 10 metre sağında, Belçikalı oyuncu saha dışına kayarak çıkarken, Arda topla dansını sonlandırmaya hazırlandı. Finalde Dirk Kuyt’ın “gol vuruşu yapacak en uygun noktaya koşu” politikasına saygı duyan Burak Yılmaz’a, reveranslarımızı gönderdik.

Ercan Taner’e ayıp olmasın, o an zihnimdeki ses Murat Kosova’ya aitti; “işte futbol bu!”

İşte bu futbolu oynamak istediğimiz için Hollandalı bir teknik adam, bir futbol ustası geldiğinde sevinmiştik. Halbuki Hiddink sadece bedenen gelmiş, zihin kısmını Oğuz Çetin’e bırakmış. Kendi zihni ise Londra’da.

George Orwell’un meşhur deyişiyle herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğunu her saniye yaşadığımız bir ülkedeyiz. Ortak tutkumuzda, ortak takımımızda bu “eşitliği” görmek, ortaklığı bozuyor! Olcan Adın, Serdar Aziz, Necip Uysal, Mehmet Topal, Cenk Tosun “Ulusal” olabilmek için ne yapmalıdır? Ya da soruyu şöyle sorayım, Sabri’den, Gökhan Zan’dan, Servet Çetin’den, Selçuk Şahin’den neyi eksik yapmaktadırlar? Almanya’da Sabri’ye layık görülen mevkii bu kez kulübünde 10 maça çıkmış Çağlar Birinci’ye teslim ediliyorsa, İsmail Köybaşı’nın Beşiktaş darılmasın diye kadroya çağrıldığı açık. Bu durumun aynı zamanda Anadolu’daki (ya da gurbetteki) bir oyuncuya özellikle transfer döneminde vereceği mesaj da açık. Her forma kutsaldır, ama ulusal formayı giymek için bazı formalar daha kutsaldır!

Eğer, 814.578 km²’lik koskoca ülkeyi (ve hatrı sayılır gurbetçiyi) temsilen sadece İstanbul’un köyleri vitrine çıkıyorsa, ülke futbolunda sorun vardır. Lig 8.si ilk 11’e 5 futbolcu veriyorsa, ülke futbolunda sorun vardır. Eden Hazard 60. dakikada oyundan çıkıyor, Axel Witsel penaltı kaçırıyorsa ve böylece “kazandığımız” beraberliğe seviniyorsak ülke futbolunda sorun vardır.

Avusturya maçında penaltı kaçtı, kazandık, Belçika maçında penaltı kaçtı, berabere kaldık. Bir sonraki rakibin penaltıyı kaçırma oranı 1’e 1000 falan verir herhalde. Çekirge biyolojisine göre bundan sonrakinin -Rıdvan Hoca’ya saygılar- “gol olması lazım”.

Oyuncu seçimleri, kadro seçimini kim yapıyor “görmüyoruz”, ama oyuncu girerken çıkarken, konuşanın, taktik verenin, motive edenin Oğuz Çetin olduğunu görüyoruz. Chelsea Türk Milli Takımı’nın hocasını istiyorsa Oğuz Çetin’e izin verelim gitsin. Tazminat istemeyiz, karşılığında Hiddink’in konsantrasyonunu, zihnini ve arzusunu versinler Londra’dan...


28 Mart 2011 Pazartesi

Hiddink’ten Ne İstiyoruz?

Sibirya Ekspresi, Rus boğası Ivan Drago’yu deviren Rocky, bununla da yetinmeyip uzatılan mikrofona sosyal mesajını verir; “Ben değişebiliyorsam, siz değişebiliyorsanız, herkes değişebilir”

Kafasına en az 500 öldürücü yumruk yemiş bir insanın sözlerine ne kadar güvenebiliriz sorusu ayrı bir konudur.

Değişim zordur ve zahmetlidir. Sabır ister. Kendine karşı savaş ister. Bazen kafanıza vuracak bir dost/düşman ister.

Dünya Kupası’nda kariyerine yediği yumruk Fabio Capello’yu böyle bir değişime itmiş. Galler önündeki İngiltere; Barcelona presi uyguladı. Takım topu kaybettiği anda en az 3 İngiliz “anında” presle rakibi bozdu. Telaşlı telaşlı topu ayağından çıkarmak için sağa sola bakan preslenmiş oyuncu, pas atacağı boşluklarda takım arkadaşları yerine rakip oyuncuları görünce, tabii topu şişirmek zorunda kaldı. Ve top İngiliz saflarına geri döndü.

Maçtan sonra Jack Wilshere, Capello’nun takıma 2 gün boyunca Barcelona’nın savunma anlayışı ile ilgili videolar izlettiğini söyledi.

Yılların 4-4-2 hocası, her oyuncunun kare şeklinde bir bölgeyi savunduğu, alan daraltma üzerine inşa ettiği savunma anlayışından vazgeçip, 1 hafta önce, 65 yaşında; Lampard, Parker ve Wilshere’den oluşan 3’lü orta sahaya, üçgenlere ve şok prese döndü.

Peki biz Hiddink’ten ne istiyoruz?

Ekol istiyoruz.

Sistem istiyoruz.

Değişim istiyoruz.

Açayım...

2008’de Çek Cumhuriyeti’ni kalede Tuncayla yendikten sonra, televizyona hala hayranlıkla bakan kayınbabam; “Türklerin neden büyük imparatorluklar kurduklarını anladım, sonuna kadar savaşıyorlar” dediğinde hoşuma gitti, koltuklarım kabardı, mağrur bir gülümse dudaklarıma Slyvester Stallone ifadesi verdi. Sonra ertesi gün, adrenalin damarlarımda fink atmaktan sıkılıp evine döndüğünde, canım babamın bu sözlerinin, kastettiğinin (Osmanlıydı) aslında futbolumuzu tanımlamakta doğru olmadığını gördüm. Büyük bir imparatorluk kurmak; sağlam bir merkezi yönetim, bağımsız bir ekonomi, tahmin edilemeyen şartlara dahi kısa sürede uyum sağlayabilen, tepki veren(yani değişen) ve en önemlisi bütün bu karakterleri, refleksi (gelenek bohçasında toplayıp çeyiz niyetine) bir sonraki nesle aktarabilen toplumun becerdiği bir “düzendi”. Sadece güçlü bir ordu, moral motivasyonu sürekli yüksek tutan baskın bir lider ve savaş üzerine kurulan imparatorluklar, tarihe yön verecek kadar büyük olsa da kısa ömürlü olmaktaydı.


1996’da ilk kez taraftarlarımızda bir Avrupa Şampiyonası’na renk kattık, 1998 Dünya Kupası’nda yoktuk. 2000’de çeyrek final oynadık, 2002’de dünya kupası üçüncüsü olduk, 2004 ve 2006’da yoktuk. 2008’de sadece o turnuvanın değil, tüm Avrupa Şampiyonaları’nın en heyecan verici takımlarından bir olduk, geri dönüşlerin efendisi sıfatıyla yarı final oynadık, son dakikada finali kaçırdık. 2010’da yoktuk.

Hep kesintiliydik, sürekliliği sağlaymadık.

Tarih yazdığımız 2000, 2002 ve 2008’de Türk Milli Takımı’nın başarısının temeli sistemsel, taktiksel, belli bir planın neticesi miydi, yoksa teknik adamların (liderlerin) yoğun moral motivasyonuna, oyuncuların anlık NOS patlamalarına dayanan kısa dönemli bir performans mıydı?

Futbolumuz; Roma ya da Osmanlı’dan ziyade Cengizhan-İskender-Napolyon sınıfında.

Asla bunu kötülemiyorum ya da küçük görmüyorum. Bilakis bu yürek merkezli oyunumuza bir sistem, bir karakter verebildiğimizde neler olabileceğini görüyorum...Neler olacağını hayal etmekte zorlananlar, Almanya’ya baksın. Özellikle 3-4 sene içerisinde; sistemle yoğrulmuş “bizim” çocukları kupa töreninde beyaz formalarla göreceğiz.

Bu yüzden aday kadro seçimlerine, sol bek Sabri’ye, Serdar Aziz’in, Necip’in olmamasına, Oğuzhan Özyakup’un kaptırılmasına, Ömer Toprak’ın arayıp sorulmamasına kızıyoruz. Hiddink’e olan saygısızlığımızdan ya da O’nun üstadlık seviyesindeki futbol bilgisine güvenmediğimizden değil.

Artık uluslararası arenelarda vatan, millet ve Sakarya’dan daha fazlasını görmek istiyoruz.

Mart ayında şöyle demişti Hiddink; “Futbolu herkesten fazla seviyorsunuz. Tutku ve duygu ile oynuyorsunuz. Benim derdim Türkler’i bu ruh halinden çıkarıp makine düzenine sokmak değil. Sadece duygularımızı, aşkımızı, tutkumuzu ufak bir plan dahilinde avantaja çevirmek istiyorum”

İşte biz de bunu istiyoruz.

Rocky Balboa gibi önce dayak yiyip sonra gaza gelip tırnak yemek istemiyoruz.

Ekol istiyoruz.

Değişim istiyoruz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...