30 Eylül 2011 Cuma

Herkes Dersini Öğrenecek


108 yıllık Beşiktaş Tarihi’nin 70. teknik direktörü Carlos Carvalhal maçtan önce “THY’den yardım alabiliriz” diyerek bizleri gülümsetmişti. Tatlı latife. Zaten ben kendimi güldüren hocalardan hoşlanırım. Lakin gerçek acı. Britannia’da THY’ye de çok nazik kaçardı. Gol sevincimiz henüz kursağımıza ulaşmadan Rüştü Reçber kariyerinin 421. maçında (belki de) 1421. kez boşa çıkıp kariyerinin 520. golünü yerken asıl ihtiyacımız olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın sınır ötesi yardımıydı.

Stoke City’nin devasa kuvvetinin ardında İzlandalı bir konsorsiyum var. Takımın %66’sına sahipler. İzlanda dışında İzlanda’nın sahip olduğu ilk futbol kulübü. Bunun da hakkını vermişler. Kuzu bacağını tek elle yiyebilen, eh biraz da top tepen herkes formayı giymiş gelmiş. Bu kadar barbarik bir kuvvetin “haydi gel de şöyle bir parkı turlayalım, sarılayım o ince bele” yakınlaşmasından nasıl canı yanar? Aşkın ülkesi (olduğu iddia edilen) toprakların kel hakemi bu yakınlaşmaya nasıl birden ahlak polisi kesilir? Onuncu kusurlu hareket çıktı da biz mi bilmiyoruz?

Anti-futbolun panzehiri seri ve kısa paslar. Ana maddesi IQ’su yüksek bir orta saha. Yardımcı materyaller; rakip bekleri yerinden oynatacak yerinde durmayan kenar forvetler+ stoperlerle didişecek ve stoperlerin, o beklerin arkasındaki boşluğu “doldurmasını” önleyecek kalıplı bir forvet+ o beklerin arkasına sarkacak akıllı hücum bekler. En önemlisi formülü doğru karışımla hazırlayacak zeki bir doktor.

Britannia’daki Beşiktaş tüm tedaviye sahipti ve teşhis olabildiğince doğruydu. İngiliz & Fransız ortak yapımı kötü bir filmde oscarlık performansıyla alkış aldı.

148 yıllık Stoke City tarihinin 40. hocası Tony Pulis önündeki futbol dersinden birşeyler öğrendi mi bilmiyorum. Öğrenmediyse bir sonraki ders için 2.5 ay beklemek zorunda. Bu sefer yanında coğrafya dersi de hediye!

Futbolda dün yoktur, bugün de yoktur, yarın vardır. Zico’nun Fenerbahçesi’nden bu yana batıda soğukkanlı, etkili ve en önemlisi ne yaptığı bilen bir Türk takımı görmemiştik. Beşiktaş’ın oyununda gelecek var.

O geleceğin de istikrara ihtiyacı var. Bizim Stoke City’den almamız gereken ders de bu.

Yakup Sabri İNANKUR

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kazım Kanat'ın Balığı


Klasik edebiyat severler Dr. Jeykll’ı ansın, çizgi roman severler Batman’in istikrarlı düşmanlarından Two-Face’i ansın.

Futbol severler Antalya önündeki Beşiktaş’ı ansın.

İlk yarı koşan, ısıran, agresif bir takım. Sürekli kafasında hücum olan, isteyen bir takım. Gol isteyen, izleyene zevk veren bir takım. İkinci yarı durağan, kopuk, isteksiz, son dakikalara doğru (son dakikalar dediğim son 20 dakika falan) profesyonellik denen canavarın yiyip tüketeceği zamanın peşinde bir takım.

İkisi de mantıklı bir açıklamayı hakediyor.

Bir takımın nasıl oynayacağını, ne istediğini kadrolardan anlayabiliriz. Beşiktaş’ın Pektemek-Kavlak-Holosko’dan oluşan hücum hattı, sürekli rakip savunmaya pres yapan, top Beşiktaş’ta iken arkaya sarkan, kenarlara koşular yapıp hücumu genişleten, yer değiştiren futbolculardan oluşuyordu. Üstelik Şeref Bey’de yeniydiler misafir sayılırlardı ki misafir çocuğu gibi yaramazdılar, kontrol altına alınamazdılar, durmak bilmezlerdi. Antalyaspor’a rahatsızlıklar verdiler.

Bu, nitelemede yaramaz, ama nitelikte işe yarar üçlünün arkasına Necip Uysal, Ernst, İbrahim Toraman, Egemen, Sidnei geçince Aziz Yıldırım’ın 2 yıl önce futbolumuza kazandırdığı “rakibi öpen futbolcu” tabiri rakibi öpen bir hüviyetle Beşiktaş “takım”ında vücut buldu. Bu kadar sevgi dolu bir ortamda Simao Sabrosa da centilmenliği bıraktı ve ilk yarının en çok öpen (koşan) ismi oldu. 

Eşyanın tabiyatıyla uyumlu olarak, yerinde duramayan, hareket eden, rahatsız eden misafir çocuğu sonunda uykuya daldı, gerçek misafir Antalyaspor da rahatladı!

Beşiktaş ortasahasını o kadar kolay geçmeye başladılar ki ikinci yarının ortalarında Uğur İnceman, Ali Turan ve Deniz Barış mevkilerinden fersah fersah uzakta Beşiktaş savunma çizgisinin 5-6 metre önünde top almaya / top yapmaya başladılar. Carvalhal’ın Fernandes hamlesi de bu dakikalarda geldi. Orta yuvarlaktaki koca deliği kapatmayı umuyordu ve milyonlarca Beşiktaşlı’nın ortak akılda buluştuğu ismin aklına gelmesi sürpriz değildi.

Fernandes de yastığını alıp sahada uyuyan Beşiktaşlıların yanına kıvrılınca Beşiktaş orta sahası için kenarda işe yarayacak bir Şifo Mehmet kalmıştı. O ise şimdi misafirdi ve genç Emrah Başsan’ı ısınmaya göndermişti.
Kendi gibi zeki bir takım oluşturmuş Mehmet "Hoca". Topu alan, mevkisinin askeri disiplin kurallarına da çalım atarak boşluğa doğru ilerliyor. Bu esnada topsuz olanlar da savunma arasına, arkasına, kenarlara koşulara başlıyor. Presi gördükleri zaman ise basitçe boştaki arkadaşlarına pas çıkarıyorlar. Özdilek, O'na Şifo lakabını getiren futbol zekasının temelini tüm Antalyaspor'a aşılamış. O nedenle Antalyapor 367 isabetli pasla, 235 paslı Beşiktaş'ı paslandırdı. Beşiktaş orta sahası işlemez oldu. Bu sırada Antalyaspor ışıldıyordu.
Roller değişti. Prens kıyafetini giyen Antalya, uyuyan güzeli öpmeye çalışıyordu.

Futbolculuk döneminde 80. dakikalardan sonrasının kahramanı olan Şifo Mehmet’in takımının da bu özelliği alması tesadüf değil. Geçtiğimiz sezon Antalyaspor’un ikinci yarıda attığı gol sayısı ilk yarıdakinin neredeyse 2 katı. Ligin ilk 4 haftasında da bu rakamı aynen koruyorlar. İkinci yarılarda attığı 4 gole karşın, ilk yarılarda 2 gol atabilmişler.

Hemen akıllara Beşiktaş’ın da ilk 4 maçta, 80’den sonra bulduğu goller gelecektir. Ancak Beşiktaş bunu 3 haftadır, Antalyaspor bunu 3 yıldır yapıyor. İki yarının farkı takımların futbol felsefelerinde yatıyor bir nevi. 13 günde 4. maça çıkmanın yorgunluğu da cabası.

Maçın en çok göze batan adamı Egemen Korkmaz. Önüne atladığı, araya girdiği toplarla, savaşmasıyla alkış alsa da, 36 isabetli pasla Beşiktaş’ın en çok isabetli pas atan oyuncusu olması modern futbolun daha çok ilgilendiği bir konu. Aslında geçmişteki tutumları olmasa “Takoz” Recep Çetin geliyor aklımıza. Ama geçmişi O’nu “sadece” Egemen yapıyor.
Bana göre en etkili, en can yakan ısırığın sahibi İsmail Köybaşı’ydı. Köybaşı bu maçın da en çok top çalan oyuncusu oldu. Kamuoyu İsmail’in asistlerine kilitlenmiş durumda ancak 4 maçın 3’ünde sahanın en çok top çalan oyuncusunun İsmail olduğu pek dile getirilmiyor, (ya da buna dikkat edilmiyor). İsmail Köybaşı’nın savunma yönündeki büyük gelişme daha çok övgüyü hakediyor.

Holosko’nun Marsilya Ruleti gözümüzden kaçmadı elbette. Rakibin içinden geçmeye çalışmak yerine onun başını döndürmenin daha etkili olduğunu anlaması güzel.

Kuşkusuz ligimizin en çok gelişme gösteren teknik direktörü Mehmet Özdilek. Sadece puan tablosuna bakarak değerlendirmiyorum. Antalyaspor her sezon yeni bir futbol karakteri daha ekliyor bünyesine ve ruhuna da “güzel futbol”u işliyor. Yatmadan, vurmadan, çalmadan aklında sadece gol olan bir takım. Kendi özel futbolunu Antalyaspor üzerinden Türk Futbolu’na kazandırıyor. Şifo Mehmet’i Türk Futbolu’na kazandıran ise rahmetli Kazım Kanat’tı. Kahramanmaraşspor’da oynarken O’nu Beşiktaş’a önermiş, önermekle kalmayıp elinden tutup Beşiktaş’a getirmişti. Dün aynı zamanda vefatının 3. yılıydı.

Beşiktaşla ilgili düşünürken, yazarken, konuşurken aslında derin bir hüzün kaplıyor içimi. Biliyorum ki dün 5 tane de atsa, 10 tane de yese Beşiktaş’ın derdi ya da derdinin çözümü saha içinde değil. Biliyorum ki bugün tribünlerin “dert” edindikleri (hoca, oyuncu...vs) yarın gider ve dertler yine bitmez. Dünün anlamı sebebiyle aklıma sıkça geldi rahmetli Kazım Kanat. Vefatından 1 yıl önce bir röportajında şöyle bir soru gelmişti; Beşiktaş'ın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Taktik hatası, yanlış yönetim? Ne dersiniz? Yeni transfer, yeni hoca çözüm olur mu?”

Üstadın cevabı kısa ve net oldu.

“Boş. Geç geç bunları... Balık baştan kokar. Türk atasözü...”

Bu vesileyle saygıyla anıyorum O’nu. Allah rahmet eylesin büyük Beşiktaşlı’yı. Eminim şimdi yazsa, eleştirse, sivilcesi kurumamış klavyelerden, nasıl Beşiktaşlı olduğu sorgulanır, belki de küfür yerdi. Belki de balık başından kıçına kadar gaz kokuyor derdi, belki de...



Yakup Sabri İNANKUR

25 Eylül 2011 Pazar

Beterin (Torres) Beteri (Hult) Var

Üzülme Torres beterin beteri var. Senden rezil Nicklas Hult var. (Hem en azından Torres çimleri bahane etmemişti.)

24 Eylül 2011 Cumartesi

Futbolcuyu Aldatmaya Yönelik Hareket!

Böylesini ilk kez görüyorum. Operrario-Mirassol maçının hakemi Rodrigo Nunes de Sa, amacını sorguladığım bir refleksle hakemi aldatmaya kalktı. İlginç olan 6 numaralı oyuncunun hakeme yaptığı itiraz. Kimi kime şikayet ediyorsun? Yine de efendi adammış sinirlerine hakim.

   

23 Eylül 2011 Cuma

Eksilen Fazlalaştı



“Futbolun adaletinin olmadığını gördük” dedi Ertuğrul Sağlam.


Futbolun adaleti yoktur, hayatın da adaleti yoktur. Sokaktan 100 kişiyi çevirin 99’u hakettiği hayatı yaşamadığını söyleyecektir size. Dertlenecektir. Hayatındaki yenilgileri, uğradığı haksızlıkları, yediği kazıkları anlatacaktır.

İnsan hakettiğini elde etmez, elde ettiğini elde eder. Ve bunun sonuçlarıyla yaşamak zorundadır, hayat devam etmektedir.

Tıpkı Sağlam’ın yaklaşık 2 yıl önce ağır yağmur altında (hafif göl üstünde) deplasmanda oynadığı ve son 5 dakikada gelen 2 golle kazandığı bir Beşiktaş maçında elde ettiği 3 puan gibi. Bunun sonucunda sezon sonu şampiyonluğu elde ettiği gibi. O maçtan sonra Ertuğrul Sağlam galibiyeti hak ettiklerini, son ana kadar istediklerini ve sonucu aldıklarını söylemişti. Tutkulu ve gururluydu. “Bu maçı kazanmamız için sıralayabileceğim 15 haklı sebebimiz var” diyordu.

Aynı ıslak ceketle, aynı basın toplantısında, aynı finalle biten bir maçtan sonra insan elde ettiğine göre farklı sözlerle anlatabiliyordu demek aynı olayı. Kazanan Sağlam 15 farklı sebeple başarısını açıklayabilirken, kaybeden Sağlam’ın tek amaçlaması vardı o da “adaletsizlik”.

Halbuki maç gayet adildi.

Mesela Türkiye’nin en çok faul veren, en az penaltı çalan hakeminin, Egemen’e “hadi be” için sarı kart çıkardığı bir maçta, Bangura’yı “fuck off”tan atması adildi.

Rabonayla başlayıp çelmeyle sona eren sorumsuzluk kırmızı kartı haketmişti. 

Eksilen Bursaspor Fazlalaştı!

Bursaspor hala tipik bir Ertuğrul Sağlam takımı. Oyunu kanatlara yayan, orta sahada oyalanmayı sevmeyen, 10 numarası oyun kurucu değil, gizli forvet olan, 4-4-1-1 dizilen basit ama etkili bir takım. Bu düşüncedeki hile, 10 numarada gizli. Sağlam’ın 10 numaraları Hagi gibi oyun kurucu değil Alex gibi gizli forvet. Fakat (Alex’ten farklı olarak) takımı bu 10 numaranın üzerine kurmuyor Ertuğrul Hoca. O’nun takımlarının hücum tetikleri kanatlar. Rakip beklerin arkasına sarkan savunmanın dengesini bozan, böylece 9 ve 10 numaralar için tatlı küçük boşluklar bırakan kanatlar. Rakipler 10 numarayla meşgul olurken, Bursaspor’un istediği gibi davranmış oluyorlar aslında. 


Carlos Carvalhal da bu yapının yarısını çözmüş. Egemen’in önüne İsmail’i de koyup sol kulvarda Turgay’ın önünü kesmeyi amaçlamış. Ancak sağ tarafa mesaisi yetmemiş olacak ki Ekrem Dağ ile Ozan İpek’i başbaşa bırakmış. Bursaspor ne zaman soldan hücum yapsa, kafaları önde 2 boğa, omuz omuza koşturup durdular.

Bu nedenle 10 kişi kalmak Bursaspor’un taktiksel inşaasını sallasa da yıkamadı. Batalla sağa geçti. Gizli forvetsiz (yani etkisiz 10 numarasız), ama kanat etkinliği devam eden yapılarını korudular. Sarı kartlı Egemen’in oyundan çıkması doğru olmasına rağmen, solu İsmail-Pektemek ile yumuşatmak Bursaspor’un kanat etkinliğini (ve direncini) arttırdı. Ortasahaya Ernst ve/veya Necip müdahalesi ile, Beşiktaş oyunu orta sahada tutar Bursaspor’un üzerine yüklenebilirdi. İşler yolunda gittiği için ikinci yarı Tagoe ile sadece kontraatak düşünen ve 80. dakikaya kadar etkili olan bir Bursaspor vardı.

Eksilen Beşiktaş Fazlalaştı!

Quaresma’nın Beşiktaş’taki rolünü, Messi’nin Arjantin’deki rolüne benzetiyorum. Takımın hücum felsefesi “topu O’na ver ve birşey yapmasını bekle” olunca galibiyet için oyuncunun gününde olmasına ya da futbolcuüstü bir kimliğe bürünmesine muhtaç bir takıma dönüyorsunuz.  Kaptan Quaresma’nın “çıkmasından” sonra Beşiktaş’ın daha adil bir takım haline gelmesini bu yüzden iyi anlamak lazım. Beşiktaş’ın tek hücum seçeneği ortadan kalkınca, (mecburen) seçenekler arttı! Herkes sorumluluk almaya başladı, herkes gol için ortaklaşa bir çaba içine içine girdi. Pınar 1 gözden değil 40 gözden akmaya başladı. Bursaspor savunmasının da dengesi bozuldu. 80 dakika Beşiktaş hücumunun şah damarını sıkıca tutmuşlardı. Bir anda kılcal damarlar devreye girince hasta ayıldı.


Quaresma gibi Simao gibi büyük yetenekleri takım oyununa dahil etmek zordur. Hem oyuncunun kendisi, hem de tribün askeri bir oyun disiplini yerine eğlence görmek ister. Beşiktaş teknik  kurmayları Quaresma'yı, Simao'yu, hatta Guti'yi takıma değil, takımı onlara uydurabilirse, son yılların en fantastik takımını izleyebiliriz.

90 Dakika Boyunca “Olgunluk”  

Bu maçı Bursaspor’un ilk şampiyonluğunun İnönü deplasmanına benzetirken, Beşiktaş’ın 100. yılındaki Kocaelispor maçı ile de ilintilemek isterdim. Lakin netice o kadar güzel olsa da, hatice 101. yıldaki herhangi bir maç kadar çirkin.

Bir maç daha bitti ve yine ceketi kurumadan basın toplantısına çıkan Ertuğrul Sağlam: "Şampiyon takımın taraftarına yakışır şekilde izlediler. Galibiyet sevinci yaşamaya hazırlanmalarına rağmen yenildik ancak olgunluklarını gösterdiler. Beklentilerin dışında; "olay çıkar, Bursaspor sıkıntı yaşar" düşüncesininin tam aksine maçı bitirdikleri ve gösterdikleri olgunluk için teşekkürler.” dedi.

Bursaspor tribünlerinin olgunluğundan habersiz annem, kekiğini kaynatmış içeride en sevdiği dizisini izliyordu. Sahadaki futbolcuların anneleri ise (muhtemelen maçı izlemişlerdir) 90 dakika boyunca bu olgunluktan epey nasiplenmiştir diye tahmin ediyorum. 2 hafta sonra Gençlerbirliği’ni konuk edecek Bursasporlu kadınların “bu olgun” davranışı göstereceğini sanmıyorum.

Yakup Sabri İNANKUR

19 Eylül 2011 Pazartesi

Boniperti'den Del Piero'ya...


Bu konuda biraz geç kaldığımı itiraf etmeliyim. Fútbolita.com’da gördüğüm şu resim beni tekrar o geceye götürdü. 3-5 yüksek pikselli artistik resim, ya da ışıkların dans ettiği anların videolarından çok daha fazlası vardı o geceyi anlatacak. Ve ben unutmuştum! “Nasıl atladım” pişmanlığı, “neden atladım” mantıklı arayışına döndü. Parmaklarımdan kelâm dökecek takatin kalmadığı günlere denk geldiğini hatırladım. Sızlanmayı bırakıp telafiye oturdum.

Seul 88, Euro 96 ve Pekin 2008 en çok etkilendiğim açılışlardı.
Onların etkileyici olması normaldi, çünkü onlar uluslararası dev organizasyonlardı.

Danslar, akrobatik gösteriler, şarkıcılar (sopranolar), sunumdaki şiirsellik ve diğer vesaireler, bir açılışın standartları zaten. Onları farklı kılan nedir ki? Seul’u unutamamamın ve Juventus’un stad açılışında aklıma getirmenin mantıklı bir izahı olmalı.

Varsayalımcılığımı bizdeki bir stad açılışına götürdüm. O stadın sahibi takımın, kendini göstereceği tek yer, kadın bir pop şarkıcısının üzerine giydiği bir beden küçük forma olabilirdi. Bu konseptte de gösterilmek istenen ve görülenin forma olmadığı açıktı. Kısaca bizim organizasyonlarımızda takımlarımız etken değil, edilgendi.

Sonra asıl odak noktasını yakaladım. Juventus’un da uluslararası bir organizasyon olduğu gerçeği işleniyordu yavaş yavaş. İnce anlamlarla veriliyordu bu mesaj, sinsice alttan beyin yıkayarak değil. Tarihsel gurur vardı içinde. Gelenek ve gelecek yaklaştırılıyordu birbirine. Bütün bu kucaklaşmanın ortasında ise Juventus vardı. Tek sebep O’ydu. Orada olmamızın sebebi, olacak olmamızın sebebi...

Ben bunları düşünürken, ortalık karardı. İnternette sorun olacağını düşünürek doğruldum. Fareye elimi atıp beklerken sağ alt köşede ufak noktalar belirdiğini gördüm. Sırtım koltuğa değmeden tüm ekranı gökyüzündeki yıldızlar gibi titrek ışıklar kapladı. Siyah gökyüzünde beyaz yıldızlar...

Büyük bir “şey” geliyordu ve koltuklarında oturan her taraftar (her koltukta 1 taraftar vardı) gösteriye dahil olmuştu.

4 ışık hüzmesi sahanın 4 köşesinden merkezine doğru koşuşturmaya başladı. Beyaz çemberlerin kavuştuğu yerde Del Piero ve karizması, yaşlı bir amcayla eski bir bankta oturuyordu. Hani şu emekliler parkında çevresinde güvercinlerin volta attığı terkedilmişlik abidesi.

Anonsçu “bana” yaşlı amcanın Giampiero Boniperti olduğunu söylediğinde 41.000 koltuk sanki bir anda huysuzlanıp sahiplerini üzerinden attı. Çoğu Platini’yi, hatta Baggio’yu bile izleyememiş olan yeni nesil Juventuslu ellerinden ve boğazlarından gelen tüm sesleri nur içinde ayakta duran kahramanlarına gönderiyorlardı. Hayranlıkla karışık gurur vardı o seslerde.

Gelenek ve gelecek kolkola girmişti artık.

Mikrofonu önce Del Piero aldı:

"Bizim gücümüz, kalbimizden, azmimizden ve cesaretimizden geliyor.Gelecek nesillere de bunu vermek bizim görevimiz. Tüm kalbimle ifade ediyorum ki böyle muhteşem bir anın içinde olmak, başıma gelen en güzel şey. Öyle tarihi anlar yaşadık ki birlikte. Bu kulübün parçası olmaktan, tarihin bir yaprağında olmaktan gurur duyuyorum”
Boniperti daha kısa konuştu. Ne çamurlu sahalarda oynadığından bahsetti, ne kulübe yaptığı hizmetleri anlattı "65 yıldır Juventus'u yaşıyorum. Bugün burada yeni yüzyıllara koşuyoruz. Hepinizi kucaklıyorum." dedi ve Alessandro’yu kucakladı. Yetti ve arttı bile.

İtalyancamın yetiştiği cümleler bunlardı. Daha fazlasının da peşinde koşmadım. İngilizce tam metnine rastladığımda görmezlikten geldim. Okuyacağım her yeni söz beni o anın tınısından uzaklaştıracakmış geldi.

Sonra aldı beni bir düşünce. Beşiktaş’ın yeni stadı nasıl olacaktı, nasıl açılacaktı? Bizim banklarımız da Torino’nun bankları kadar hüzünlüydü ve bizim yaşlı adamımız da Juventus’un yaşlı adamı kadar yaşlı ve efsaneydi. Peki bizim bankımızda bizim Süleyman Sebamız kimi kucaklayacaktı? Quaresma’yı mı, İbrahim Toraman’ı mı? Kararsız kaldım.

Açılış bitince stadyumu merak ettim.

Juventus Stadyumu (sponsor bulana kadar ismi bu) İtalya’nın en modern stadyumu. Kyoto protokolüne uyan tek stadyum. Işıklandırma ve ısıtma işini güneşe bırakmışlar. Sadece saha içi değil, stadyumda bulunan restoranlar, mağazalar, 34.000 m2’lik dev alışveriş merkezi, 4000 araçlık otopark, Juventus müzesi de güneş panellerinin ürettiği elektrikle ışıl ışıl parlıyor.

100 milyon avroya mâl olan stadyumun maliyetinin tamamı Juventus Kulübü tarafından karşılanmış. Böylelikle Juventus, stadı yapan ve ona tümüyle sahip olan ilk İtalyan takım olmuş. (Biz hala Interle Giuseppe Meazza-San Siro tartışması yapaduralım, neyse...)

Seyirci baskısını daha etkin hale getirmek için tribünler sahaya mimari hesaplamaların izin verdiği ölçüde yakın yapılmış. Taç çizgisi ile tribün mesafesi 7 metre. En ön koltukla, en arka koltuk mesafesi 42 metre. Kısaca önünüzdeki ayağa kalktığında toplu bir kıyam başlamak zorunda değil.

Açılış maçı ise Juventus için en fazla tarihsel önemi olan Notts County ile oynandı. Juve, orjinalde üzerinde siyah çizgileri olan pembe forma giyiyordu. Bu formalar yıkana yıkana solmuş ve pembesi belirsiz olmuştu. Takımdaki İngiliz oyuncu John Savage İngiltere’deki arkadaşından yeni forma isteyebileceğini söyleyince mektuplaşmalar başladı. Savage’in arkadaşı Nottingham’da yaşayan bir Notts County taraftarıydı ve formalar eline geçtiğinde (ister algıda yanılma diyin, ister renk aşkı diyin) Juventus’un siyah-beyaz formaya ihtiyacı olduğunu düşünerek Notts County kulübünden forma istedi. Kulüp bu teklife olumlu yaklaştı ve bir kargo gemisiyle 14 adet siyah-beyaz forma gönderdi. Formalar geldiğinde yaşanan sevinç, paketi açtıklarında yaşadıkları şaşkınlık kadar yoğun oldu. Önce geri göndermeyi düşündüler. Daha sonra bu renklerin içinde daha güçlü göründüklerini farkettiler. (Kulübün müzesinde de aynen bu sözler yazmaktadır) ve 1903 yılından sonra siyah-beyaz renkleri benimsediler.    

Bu olayın sembolü olarak Notts County kaptanı Neal Bishop maç öncesi Del Piero’ya siyah-beyaz çubuklu forma hediye etti.

Maç anlamına yakışır dostlukla 1-1 bitti. Boniperti’den Del Piero’ya uzanan Juventus geleneği yeni yüzyılına resmen başlamış oldu.



Yakup Sabri İNANKUR


16 Eylül 2011 Cuma

Cruijff Beğendi, Biz de Beğendik


Birçok övücü cümle gelecektir ama benim için en değerlisi Johan Cruijff'un sözleri. Futbolun Zeus'u, nam-ı diğer Sarı Fare "Tel Aviv önünde oyuna tamamen hakim bir Beşiktaş var. 4-1 öndeler ve güzel, uzun paslarla oynuyorlar" dedi.

Nasıl denk geldi, nereden esti de izledi bilmiyorum ama Cruijff’un 2 cümlelik tespiti Tel Aviv maçının övgüsü kadar, Beşiktaş’ın en büyük sorununun yergisi aslında. Bugün kuvvetle muhtemel bir çok övücü yazı, şiir, menkıbe okuyacaksınız Beşiktaş hakkında. Malum milli geleneğimizdir övgüleri arşa ulaştırır, yergileri arza çarptırırız. 15 dakikalık oyunuyla Edu’ya sövme noktasına gelenlerle, 16. dakikasında attığı 5. golden sonra Edu’nun ne kadar yararlı bir transfer olduğunu anlatanlar aynı kişiler.

O yüzden biz ne uçalım, ne düşelim, Cruijff’un yüzümüzü güldüren cümlesinin meltemi ruhumuzu okşarken sakin sakin düşünelim. Tomurcuk çayın odayı dolduran kokusuyla keyifli bir futbol / Beşiktaş analizi yapalım.

Skor ışıltılı olsa da futbol o kadar parlak değil. Beşiktaş orta sahası ile hücum hattı arasındaki ilişki İsrail-Türkiye ilişkileri gibi. Bu kopukluğu aşmak için yüksek pas yüzdesi gerekiyor. Bunu yapabildiğinde akıcı ve sürekli gol pozisyonuna girebilen bir Beşiktaş izliyoruz. Dün gece, Cruijff’un izlediği Beşiktaş bunu yapabildi. Buradaki sorun oyun yapısının tamamen buna bağlı olması. Sürekli yüksek pas isabeti ile oynamak zorundayız. Bunu yapamadığımız her maçta (ki bu çoğu maç oluyor) sıkıntı yaşarız (ki bu da kazanmayız demek oluyor) o zaman dün geceki güzellik, yerini can sıkıntısına bırakır (ki bu da sorun oluyor)

Özellikle 2. yarıdaki hakimiyetin merkez noktası Fernandes’ti. Orta sahada oyunu yönlendirecek tek isim O. Canı istemezse karşı kaleye gitmekte çok zorlanıyor Beşiktaş. Tabii Tel Avivlilerin de hakkını vermek lazım. Beşiktaş’ı çalıştıkları (ilk 20 dakikada özellikle) çok açıktı. Orta yuvarlakta sürekli 3 oyuncu alanı (daraltma da demeyelim) sıkıştırarak Fernandes’e nefes boşluğu bırakmadılar. İşte bu anlarda Rıza Çalımbay’dan ruhunu, Fabian Ernst’ten zekasını alan Beşiktaş’ın güzel çocuğu Necip Uysal şövalyelik zırhını giydi, savaşa atıldı! Henüz dakika 60 idi ve Necip 3 top çalma ile oynuyordu. İkili mücadelelerin %79’unda ayakta kalmıştı. Kıyas için Arsenalli Jack Wilshere’nin top çalma oranının maç başına 3.8 olduğunu belirteyim. İkili mücadele için bu konudaki en iyisini baz alabiliriz. Geçtiğimiz sezon Bundesliga’da Nuri Şahin omuz omuza kaldığı pozisyonların %85inden alnının akıyla çıktı. Necip Uysal için daha fazla bir şey söylememe gerek yok sanırım. Daha fazlası var ama sonraya saklayalım, hem nazar değmesin.

Aurelio’nun performansı bana rahmetli dedemi hatırlattı. Eski günlerin coşkulu anıları aklına geldiğine heyecanlanır, o günlerin enerjisiyle dolardı. Bir anda o yaşlı adam gider, tuttuğu yırtan o delikanlı gelirdi. Tabii kısa süreli olurdu bu. Sonra aynı enerji, aynı ruh hali için bir anı patlaması daha gerekirdi.

Beşiktaş orta sahası temposunu bulunca, trivelalar havada uçuştu. Güzel ve keyifli olan da bu. Havanın füzelere, heronlara ait olduğu bir dünya yerine, trivelalara, rabonalara ait olması tercihimiz ve insani hakkımızdır.


Bir de maçın isimsiz kahramanları bekler var. 2’şer top çalmayla oynayan İsmail ve Ekrem, ikili mücadelelerdeki düşük yüzdelerini, yerinde kanat bindirmeleriyle kapattılar. Bununla birlikte rakibin kanatlarının hiç işlememesinin sebebi onlar değildi. Yine de orta sahaya yakın durmaları Beşiktaş orta sahasının zaferine katkı olan önemli faktörlerdendi. İçeri katederek Fernandes’i rahatlattıkları gibi Necip’e dinlenme fırsatı verdiler.



Beşiktaş’ın yediği tek gol var. O gol gelmeden 1 saniye önce, top Rüştü’nün elllerine yaklaşırken gözlerimin önünde bir görüntü belirdi, gol olunca netleşti. 13 senelik bir kabus. Euro 98 çeyrek finalinde genç Simaolu, Figolu Portekiz önündeydik. Nuno Gomes soldan gelen ortaya dengesiz yükselmiş, kafa vuruşu etkisiz olmuştu. Yerden seken topu Rüştü kale filelerine doğru uzaklaştırmıştı! Rüştü her yönüyle istikrar adibesi. 17 senedir Türkiye’nin en iyi kalecisi, 17 senedir uzun topları taca çıkıyor ve 17 senedir yerden seken kafaları içeri çeliyor. 17 senedir seviyoruz O’nu...


Beşiktaş çok motive çıktığı bir maçta isabetli pas oranı ve pozisyonları klasik Beşiktaş hastalığında harcamadığı için rahat bir “skor” aldı. Cruijff’un beğendiği bir takım için “normal” olan da bu.


5-1’in örtemediği saha içinde önemli konular var. Simao’nun verimsizliği, Almeida’nın yalnızlığı, aslında komple hücum hattının orta sahadan özerkliğini çoktan ilan etmiş bir şekilde kafasına göre davranması. Başarının sürekliliği için hatların birliği ve dirliği şart. Beşiktaş’ın oyun düzenini ya da dizilişini değiştirmesi lazım.

Onu da bir sonraki yazıda detaylandıracağım. Sizi daha fazla tutmayayım. Çay da soğudu zaten.

Yakup Sabri İNANKUR

Not: Medyadaki ve kulübün içindeki ırkçıların gazına gelmeyen,geleni de engelleyen, protestosunu da duruşuna yakışır şekilde medeni olarak gösteren taraftar, takımdan daha güzel. Küfürler olmasa o zaman çok güzel olacaktı.

15 Eylül 2011 Perşembe

61 Kere Maaşallah


Maçtan önce Trabzonsporla ilgili tek bir satır ve analiz yapmamışken, maçtan sonra yazılan övgü yazıları anlamlı olmuyor maalesef. Zira maça dair çoğunluğun görüşü “üst olur” idi, Inter’in atacağı gollere atfen...

Yukarıdaki cümlenin devamına parantez açıp “Ben de dahildim bu kalabalığa” yazmıştım. Yazmamla beraber backspace’e abanmam bir oldu. Öngörülerimiz tabelayı parlattığında, koltuğumuza yerleşip göğüslerimizdeki havayı satırlara döküyorsak, tabela öngörülerimizi kararttığında kısık sesli kalmak kelimelerimize ihanet olur ilk önce.

Bırakın Trabzonspor’un kazanmasını, berabere dahi kalacağıyla ilgili kendimi ikna etmekte zorlanıyordum. –Se –sa ile biten birçok fiillerle dolduruyordum düşüncelerimi, yine de Trabzonspor berabere dahi kalamıyordu!

21.44’e kadar şampiyonluğa giden standart bir Gordon Milne’den daha heyecansız bir yüzüm vardı.

Maçın son 15 dakikasında ise kanatana kadar tırnak yedim. Parmaklarım hala sızlıyor.

Inter’in onca zenginliği Trabzonspor’un kaledeki zenginliğinin yanında gösterişsiz kaldı! Rüştü Reçber’in 5 yıl önce veliahtı ilan ettiği Tolga 3 yıldır kışlıkların yanında yüklükte duran misafir yatağı misali, sessiz yatıyordu. Öyle sanıyorduk. Belli ki yatmıyormuş. Şenol Güneş ile birlikte Bordo-Mavili kalecilerin muhteşem performansları ayrı bir yazının konusu. Tolga Zengin sakatlandığında Onur Kıvrak’a hayran kalmıştık, bugün Onur Kıvrak sakat, Tolga Zengin’i konuşuyoruz. Trabzonspor Kaptanı Tolga’nın Hiddink-Çetin A.Ş organizasyonunda olmamasını da doğal karşılıyoruz. Tolga Zenginlere, Serdar Azizlere, Alper Potuklara, Olcan Adınlara, Necip Uysallara...vs tenezül etmeyen bir takımın, ne kadar milli ola(maya)cağı hakkında zaten onlarca yazı yazdık, oralara girmeyelim, keyfimizi kaçırmayalım.


Zokora Trabzonspor’da şiddetli bir Ernst etkisinde. Top Trabzondayken Cambiasso ile fiziksel mücadelede ayakta kalırken, top Interdeyken sürekli Sneijder’ı bozdu. Colman’ın ilk yarıdaki ürkekliğine kızarken, ikinci yarıdaki Ingesson klasındaki oyununu keyifle izledim. Glowacki-Giray ikilisinin zamana ihtiyacı var. Özellikle ilk yarının son 15 dakikasında affedilmeyecek hatalar yaptılar. Inter forvetleri affedince biz de affetmiş sayıldık.

Ligimizde Barselonacık olmayı beceren 2 takım var biri Kardemir Karabükspor, diğeri Trabzonspor. Oyun ne olursa olsun San Siro’da sabırla ayağa pas yapan bir takım görmek, benim gibi ekol aşığı bir adam için çok lezzetliydi. Takım halinde soğukkanlı kısa paslar hem kendine güven, hem tempoyu kontrol etmek demek. Bunu başardılar. Henrique ve Alanzinho’yu ayırıyorum. Onlar da sonunu düşünmeden çalımlara girmek yerine, başında düşünüp pas trafiğine katılsa 3. bölgede işler daha kolay olabilirdi. Durağan Inter’e karşı akıcı futbol daha fazla ve etkili sonuçlar verebilirdi.

Trabzon’un heyecanı ve insanların yüzüne verdiği gülümseme 80leri hatırlattı bana. Bir Türk takımı Avrupa’da sahaya çıkarken herkesin o gün o takımlı olduğu günlerin toplu histerik heyecanını hissettim. O pozitif havanın kokusunu aldım. Dün akşamın 20 yıl öncesinden farkı; maçın ortasında elinde terör örgütünün muşambasıyla sahaya atlayan, futbol keyfimize tecavüz eden akl-ı güzafları görmememizdi.

Umarım bu akşam Şeref Bey’de ideolojik gazların peşinde çimlerde yaşanacak bir kovalamaca görmeyiz. Güzel oyun; içine siyasetin pis kanı enjekte edildiğinde, kirli bir tiyatro sahnesine dönüyor.

Handikaplı kuponları yırttırdığı, bizleri yeniden eski –ve güzel- futbol heyecanı umutlandırdığı için Trabzonspor’a teşekkürler.

Yakup Sabri İNANKUR

14 Eylül 2011 Çarşamba

İkili Yoksa, İki Gol Şans Değil


Haftasonu deplasmanda 2-0 öne geçip, 2-2 berabere kalan Barselona ile, haftasonu evinde 2-0 mağlup duruma düşüp 2-2 berabere kalan Milan’ın maçı 2-2 bitti.

Barcelona’nın kaleyi tutan 7 şutuna karşın Milan’ın kaleyi tutan 5 şutu skora eşit katkı yaptı. Abbiati ile Valdes arasındaki fark aklımıza geliyor hemen. Ancak aklımıza gelmeyen, Abbiati ne kadar Milan’ın kalecisiyse, Valdes’in de o kadar Barselona’nın kalecisi olduğu. Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi’nde Barça kalesini bulan 23 şutun 8’i gol olmuş. Her 3 şut 1 gol yazıyor. Oranladığınızda (%33) 5 şutun 2’sinin gol olması Valdes için normal. Anormal olan rakam olumlu pas yüzdesi. Victor Valdes’in elinden ya da ayağından çıkardığı 100 topun 91’i Barselonalı oyuncuların hizmetine hazır hale geliyor. Degajlarda dahi %76’lık bir isabet söz konusu ki bu oran orta saha emekçiliğinden ekmek yiyen bir çok gencin becerebilmesi için bir fırın daha ekmek yemesini gerektiren bir başarı. Mesela dün akşam Prince Boateng, Valdes kadar Barcelonalılara pas göndermiştir. Tek sorun Milan forması giymesiydi.

Standart santrofor tipini tedavülden kaldırdıktan sonra stoperlere de savaş açan Barcelona, Macherano-Busquets ikilisiyle yorumculardan bayağı bir övgü aldı. Barcelona daha çok topa sahip olmak istiyor yorumlarının altına sayısal veriler, futbol aforizmaları ve renkli şemalar yerleştirildi. Belki Rüya Takımın hipnotinize eden büyülü futbolunun keyifli uyuşukluğu, belki de Barcelona’yı eleştirmenin ya da beğenmemenin müthiş eleştiri aldığı ve beğenilmediği bir dönemde çıkacak homurtunun çekincesi, bazı ayrıntılara karşı bizi kör bırakıyor.
Uzun dönemde stopersiz futbola geçeceğimizden eminim. Barcelona’da ise bugün Mascherano-Busquets (MB) ile, Puyol-Pique(PP)’den daha fazla topa sahip olunacağı düşüncesi teoride harika fikir gözükse de pratikte tersi ortaya çıkıyor.

                                    

Top çalma ve pozisyon önlemede zaten PP’nin MB’ye üstünlüğü bariz.  Çok övgü alan “daha fazla pas, daha fazla top bende” fikrinde ise sanılanın aksine PP bir adım önde. Pique %91, Puyol %88 olumlu pas ile oynuyor. Puyol, Pique’ye göre az biraz geride gözükse de maç başına 5 uzun (30 metre ve üstü) pas isabetiyle ve Pique’ye göre daha fazla hızlı hücum başlatıyor. Pique’nin ise Puyol’a üstün olduğu yeteneği Del Bosque’nin ifadesiyle “forvet gibi düşünüyor” olması. Pique’nin maç başına 0.39 dribling ve 0.45 gol pozisyonuna sokan pas ortalaması Cassano’dan yüksek!



Tabii MB’den de...

1-HIZ

Fenerbahçe’nin Şeref Bey’de 2-4 kazandığı maçın kırılma anı Ferrari’nin atılmasıysa, çökme anı Aurelio’nun savunmaya geçmesiydi. O zaman (ve her zaman) bu ön-stoper / defansif orta sahaların savunmaya çekilmesini (yanlış değil) tehlikeli bulurum. Orta saha oyuncuları arkasındaki stoperin rahatlığıyla oynamaya alışmıştır. Şu yazıda belirttiğimiz gibi; Stoper ise arkasında sadece kaleci olduğunun bilinciyle oynar. Araya atılan toplar stoperlerden oluşan bir savunmada daha az tehlike yaratır. 

Mentalite farkının yanısıra Barcelona için bir diğer neden hız. MB, PP’ye göre daha ağır ve daha geç kalıyor. Barselona savunması ise hücum kadar hızlı olmak zorunda. Çünkü gol atmak için gereken çabukluk, aynı zamanda gol yememenin anahtarı.

2-HAVA TOPLARI

1.92’lik Pique ve 1.78’lik Puyol’un nokta ile virgül misali uyumuna gıpta ile bakıyoruz. İkisinin de farklı yeteneklerini en baskın şekilde takım adına ve en optimum biçimde birbirlerini kapatacak şekilde kullanmaları futbol ilminin açıklamakta zorlandığı bir konu. Şiir gibi denir ya, hakikaten bu kadar kafiyeli bir ikili benim gibi şiir sevmeyen bir adam için bile göz kamaştırıcı.

Camp Nou’da sağ çizgiye inebilmiş genç bir kanat oyuncusu olalım hayalimizde. Barcelona’ya gol atabilmenin heyecanıyla ceza sahasına kısa bir bakış atarız. Orta hazırlığının yarım saniye öncesinde, görev paylaşımı yapan bu iki oyuncu arasında bu işi Pique’nin üstleneceğini düşünürüz. Bu yüzden de topu Puyol ile yanyana duran santraforumuza indirmeye çalışırız.

Ve hata yaparız.

O topun bizim santraforumuzun kafasına dokunma şansı %29. Pique ile eşleşen arkadaşımıza atsaydık daha fazla gol şansımız vardı.


Aradaki 14 santimetreye karşı Carles Puyol’un hava topu başarısı, Gerard Pique’den 16 puan fazla. Puyol bu konuda Vidiç, Ferdinand gibi devlerle çekişiyor. Allah Pique’ye boy vermiş, Puyol’a zamanlama zekası.

Bu konuda MB’nin en iyisi Sergio Busquets. O da Pique’nin gerisinde kalıyor.

MILAN YAPMASI GEREKEN NEYSE YAPTI


%75 topla oynama oranı olan bir rakibe karşı, üstelik de deplasmandaysanız, çok dikkatli ve hızlı olmalısınız. Top sizin ayağınızda 5 ya da 6 saniye kalabiliyor ancak. Bu durumda 3-4 saniyede rakip kaleye topu taşımalısınız. Hızlı hücum oyuncularının önüne derin paslar atmalısınız. Eğer kendi sahanızda kale önüne takım otobüsü çekerseniz Messi’nin jenerik oranını yükseltirsiniz. Büyük usta Lucescu “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” derken bunu kastediyordu. Mourinho Nuri Şahin’i transfer ederken bunu düşünüyordu.

Derin bir nefes alıp aklımızdakileri süzersek Barselona’ya 2 şekilde gol atabileceğimizi görürüz.

1- Hızlı hücum. Savunma arkasına atılacak toplar.
2- Yan Toplar

Milan, 1.siyle ilk golü, 2.siyle son golü buldu. Valdes’e de 5 top göndererek 2 golü matematiksel olarak garantiledi! Şans sadece futbolda değil, hayatın her alanında en önemli kavramdır. Ancak “genellikle” kucağımıza düşmez. Dün Milan kendi şansını yarattı ve sonuç almasını bildi.

Barselona’yı (şanlıysa) durdurabilecek 2 takım var. Biri dün akşam elinden gelenin en iyisi yaptı, diğeri Nuri Şahin’i bekliyor.

Barcelona ise yenilmez olmak adına hedeflediği futbol devriminde, Puyol-Pique'nin, Messi’den dahi daha anahtar konumda olduğunu unutmamalı. 


Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...