13 Ağustos 2012 Pazartesi

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-3

Şu ana kadar Galatasaray ve Fenerbahçe’nin yaptığı transfer harcamaları Süper Lig’in transfer harcamalarının %64’ü. Kabaca 3 birim para harcanıyorsa, 1’ini Galatasaray, 1’ini Fenerbahçe 1’ini diğerleri harcıyor. Maaş, prim, havuzlu villa, son model spor araba, sigorta, akbil… püsür giderlerini eklediğimizde rakam 55 milyon avroya, oran %73’e dayanıyor. 2 kulüp geçen sezon (38 milyonu TFF’den olmak üzere) Digitürk’ün dağıttığı 643 milyon liranın 138 milyonuna kondular. Şampiyon Galatasaray yayın geliri olarak 71.4 milyon TL elde ederken, Süper Final'i 2. sırada bitiren Fenerbahçe 67.6 milyon TL yayın geliri kazandı.

Beşiktaş geçen sezon yayın gelirlerinden 50.1 milyon lira, Avrupa’dan 17 milyon lira kazandı. Eğer Avrupa Ligi’nde 3 sezon üstüste çeyrek final oynarsa Süper Lig şampiyonu kadar gelir elde edebilir, belki... Yukarıdaki rakamlarla Avrupa gelirlerini kıyasladığınızda mesaj açıktır: Avrupa’ya gitme, mümkünse ağustosta elen, ligde rahat ol. Futbolumuzun batıda yavaş yavaş sönmesinin sebeplerinden biri içerideki kolay parayı riske etme kaygısının büyük (gittikçe daha büyük) olmasıdır. Kısaca şişirilen yayın gelirleri Türk Futbolu için tembellik yarattı. Son 3 yılda Beşiktaş Avrupa’da Türk Futbolu’nun bayraktarlığını yapmak yerine evinde bekleseydi ligde daha iyi dereceler ve daha çok paralar kazanabilirdi. Öyle bir dönem ki Beşiktaş’ın en tutarlı başarısı bile zarar olarak döndü.

Sistem şöyle: 360 milyon doların yüzde 35’i (126 milyon dolar) dayanışma payı olarak 18 kulübe eşit olarak paylaştırılır. Yüzde 45’lik performans payı (162 milyon dolar) 306 maç sayısına bölünüp galibiyete tam, beraberliğe yarım olarak dağıtılırken, yüzde 9’u da (32.4 milyon dolar) sezon sonu ligi ilk 6 içinde bitiren kulüpler arasında paylaşılır. 2008’de yapılan düzenlemeyle yüzde 11 (bu sezon için 39.6 milyon) şampiyonluk sayılarına oranla dağıtılır. 2008’de eklenen düzenlemenin 6.sı olmakla övündüğümüz yayın gelirleri sıralamasında üstümüzdeki 5 major ligde uygulanmadığının dikkatini çekerim. İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya bugünün yayın gelirlerini dağıtırken takımların 1960’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde ne kadar başarılı olduğu ile ilgili bir pay ayırmamışlar. Bu parlak fikir sadece bizde var. Performansa dayalı başarı Almanya’da uygulanıyor. Bundesliga’da yayın gelirlerin %25’lik kısmı takımların son 3 sezon sergiledikleri performanslara gore dağıtılıyor. Eğer bizim gibi tüm tarihi değerlendirselerdi Bayern Münih obez olurdu. Fransızlar gelirlerin %83’ünü eşit paylaştırırken, %10 sezonluk performansa, kalan %7 ise hafta sonu yayınlanan maçlara ve takımların reyting oranına gore dağıtılıyor. Eğer Almanlar gibi son sezonları değerlendirselerdi 2002-2008 arası şampiyonlukları kimseye kaptırmayan O.Lyon’a kepçeyle para dökmek zorunda kalırlardı. Kısaca her ülke / federasyon reyting ve büyüklerin hakkını vermekte ama onların kopup gitmesine izin vermemektedir. En azından vermemeye çalışmaktadır.

Buradan Avrupa’da adaletli dağılım olduğu düşüncesi çıkmasın. Orada da sorunlar var. Bize kıyasla daha adil olmaları, adalete kıyasla adil olmalarını sağlamıyor. 2 büyük uygulamasında dünya lideri konumundaki İspanya dahi artık bu durumdan rahatsız. Geçtiğimiz sezon Sevilla-Levante maçı yayıncı kuruluş La Sexta’nın talebiyle ertelendi. Sebebi; Real Madrid-Barselona maçı sonrası, Guardiola ve Mourinho’nun basın toplantısının uzaması! 2 büyüğün hocaları daha çok sözcük sarfedebilsin diye stattaki onbinler, televizyon başındaki yüzbinler bekledi. Videonun 40. saniyesi diğerlerinin el clasicocular hakkındaki düşüncesini özetliyor. Çok reyting = çok kazanç “adil” görünebilir, ancak herkes parasını alıp evlere dağılmıyor. Teknik direktörlerinin konuşması dahi diğer kulüplerden ve maçlardan daha önemli hale gelebiliyor. Reyting ve kazancı doğru orantıyla düğümleyip adalet sunanlar, çok kazancın (ve tabii ki kazananların) mecbur bıraktığı haksız ve adaletsiz yaptırımlara ses çıkar(a)mıyorlar.

Şampiyonluk sayılarının gelir kapısı edildiği 2008’de Aziz Yıldırım’ın baskısı (havuzdan çıkma söylemi, kulüpler birliğinden ayrılma tehdidi, sonrasında başkanı oluşu) ve Galatasaray’ın yüksek desteğiyle yayın gelirleri 3’e değil 2’ye ağırlıklı bölünmeye başladığında, Yıldırım Demirören’in başkan olduğu Beşiktaş’ın yayın gelirleri %43 oranında düşüyordu. Bu lezzetli pay, ağırlıklı olarak Galatasaray ve Fenerbahçe’nin midesine gitmeye başladı. Ortak olmak için şampiyonluk sayısını arttırmak gerekiyordu. Şampiyonluk sayısı konusunda rekabet için para gerekiyor. 2008’den sonraki 3 yıl Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe birer kez şampiyon oldu. Ancak aynı şampiyonluk Beşiktaş için daha az para etti. Sivas rüyası ya da Bursa mucizesi bu nedenle devamlı hale gelemedi. Trabzonspor yıldızlarını, onlara İstanbul kadar para veremediği için elinde tutamadı. Bugün Beşiktaş da artık bu değirmenin içine girdi. İçinde bulunduğu durum kadar, sistem de buna müsait halde. Zaten içinde bulunduğu durumun sebebi neydi? Türkiye’deki sistem ne kadar başarılı olursanız olun, bu başarıyı 10 yıl sürdüremediğiniz sürece (ki böyle bir performansı düşük reytingli bir takımın sürdürmesine piyasa şartları nedeniyle izin verilmez) sizi 2 büyüğün arkasında kalmaya mahkum etmiştir. Daha maçlar oynananmadan, sezonlar başlamadan fermanlar hazır ve imzalıdır.

Geçtiğimiz ay kulüpler birliğinde yapılan toplantı 3. dünya ülkesi meclislerini aratmadı. Çetin kavgalar patladı. İlhan Cavcav “Parayı paylaşmazsanız çekiliriz” derken 4 büyükler elbette “paylaşmayız” dediler. Benim dikkatimi çeken Trabzonspor’un temsilcisi Nevzat Aydın’ın sözleriydi: “Galatasaray ile Fenerbahçe’nin pastadan en büyük pay almaları normal. Onların reytingleri ve seyircileri fazla, paralarını nasıl kesersiniz!” Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri, diğerlerinin, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın, haklarını savunmak zorunda kalıyordu. Öncesinde Beşiktaş eski başkanının Fenerbahçemiz’e sahip çıkması da keza manidardı. Zaman ilerledikçe Beşiktaş’ın (ve Trabzonspor’un) Fenerbahçe ve Galatasaray’ın hakları konusuda daha duyarlı olduğunu izleyeceğiz. Çünkü zaman ilerledikçe daha fazla kazanan, daha fazla harcayan ve yine daha fazla kazanan bu iki kulüp olacak. Her ne kadar vicdan, adalet yahut idealist fikirler (ki bunların hepsinin yanındayım) herkesin eşit olduğundan bahsetse de; daha çok güç, daha çok söz hakkı ve daha çok yaptırım demektir. Sadece Beşiktaş değil, diğer tüm kulüpler Fenerbahçe ve Galatasaray’ın iki dudağının arasına bakıyorlar ve bakacaklar. 


Bütün bunlar olurken Yıldırım Demirören Beşiktaşlı’ya dekoder almayı salık verdi. 3 temmuz vakasını toparlamak (işleyişi / düzeni devam ettirmek için) çok sevdiği, uğruna gözyaşı döktüğü Beşiktaş başkanlığından ayrıldı. Başkanı olduğu kulüp de iddianamenin içindeyken, bu konuda tek bir açıklama yapmadı, kulüp lehine tek bir söz söylemedi. Bugün Türk Futbolu şikesiz taklidi yapmaya devam ediyor. Süper Final kararı ile Digitürk’ün 110 milyon dolarlık zararı fazlasıyla karşılandı. Sistem ne istiyorsa, başkan o doğrultudan hiç sapmadı. Taraftarı sürekli ürün almamakla suçladı, hatta taraftar da birbirini suçladı. Ancak 5 senelik dilimde lisanslı ürün satışı 2 katına çıkarak Beşiktaş’ın sponsorluk gelirlerine yaklaştı ve gelir kaleminde 2. sırada. Geçtiğimiz sezon yaklaşık 33 milyon lira bırakmış taraftar kulübüne daha ne yapsın? Ayrıca Yıldırım Demirören Türk futbolunun marka değeri diye piyasaya servis edilen jargonunun aslında ticari değeri olduğunu elbette bilir. Marka değerinden kat kat yüksek, şişirme bir rakamla bu çarkın dönmeyeceğini öngörmesi gerekmez miydi? Kaldı ki yayın gelirlerinin çılgınca artmasının Türk Futbolu açısından sürdürülebilir olması şüphesini bir kenara koyun, bu durum Galatasaray-Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın arasındaki ekonomik uçurumu açar. İşleyişin devamlılığını istemek Beşiktaş’ın 3. büyük olmasının altına imza atmak demektir. Temelde aynı şeydir.

Bu durumun öngörülemeyeceğine ben inan(a)mıyorum.

1996’da 7 milyon dolarla başlayan yayın gelirleri 15 yılda 50 katına çıkarak tek rakibinin Zimbabve enflasyonu olduğunu cihana gösterdi. Medya bu artışı, gelişme olarak adlandırdı ve sevindi. 

Türkiye’deki havuzun once 2 sonra 4 büyüğün kabadayılık yapabildiği oyun parkı olmaktan çıkması aslında birçok sorunu çözer. Futbolumuzun çıkmayan lekelerini 5 yıl Avrupa’ya gitmeyivererek örtbas etmeye çalışan cesur, kararlı ve zeki insanların yayın haklarında adalet konusuna Fransız kalmalarını değil Fransız olmalarını isterdim. Gelirlerin %80’inin eşit dağıtıldığı bir düzende zaten ana konumuz dahil bir çok sorunumuzun kendiliğinden çözüldüğünü göreceğiz. Oradan tasarruf ettiğimiz akıl ve enerjiyi kalan sorunlar için kullanabiliriz. 

Beşiktaş’ın az (2008’den sonra daha da az) kazanmasının sebebi reyting yapmaması olarak gösteriliyor. Beşiktaş reyting yaptığında da insanlar ekmeklerinden oluyor. İki kutuplu dünya Beşiktaş’a iki ucu aynı sonucu veren bir değnek sunuyor. İstediği ve söylediği net: 10 senede 1 bilemedin 2 şampiyonluk yeter. İşçisin sen işçi kal. 

Yakup Sabri İNANKUR


10 Ağustos 2012 Cuma

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-2


Sadece Beşiktaş’a gönül verenlerin değil, tüm dünyadaki Türklerin keyifle izleyeceği dünya takımı Beşiktaş’ı yaratmak idealimizdir. Hizmette devamlılık esastır. Mevcut yönetim tarafından tamamlanan Akatlar, Fulya ve stat projeleri süratle tamamlanacaktır. BJK TV ve derneklerin verimli bir şekle sokulmasını hemen yapacağız. En acil ve en büyük projemiz, şampiyonluğu hemen gerçekleştirmektir. Diğer branşlarda da şampiyonluk için gerekli çalışmalar yapılacaktır. Altyapıdan A takıma oyuncu kazandıracağız. Beşiktaş’ımızın hakkını her şart ve ortamda korumak en önemli ilkemiz olacaktır.” 

Gür sesi, kendinden emin duruşu en çok da 25 milyon dolar hibe sözü ve 100. Yıl şampiyonluğundaki gözyaşları… Yıldırım Demirören 30 Mayıs 2004’te yapılan kongrede Beşiktaş halkının favorisiydi. Ancak Beşiktaş meclisinin kararı önemliydi. 6833 üyenin 3272’si oy sandıklarına sarı renkli pusula bırakmıştı. Sarı; Yıldırım Demirören demekti ve yeni başkan da beklenildiği gibi O olmuştu. 


Demirören’in başkanlığını yaptığı kulüp, en az borcu, en çok tesisi, en çok taşınmaz geliri olan, borsaya, diğer kulüplerin aksine, en avantajlı girmiş kulüptü. Zaten dünya standartları seviyesi yolunun yarısını geçmişti. Bundan sonra yapılması gereken gazdan ayağını çekmemek, mevcut işleyişi sürdürmekti. Stat projesi öncelikli ve en önemli meseleydi. Hala öyle…

BJK TV bir ara kapandı. Sonra açıldı. Alt branşlar Avrupa Kupası’na dokunurken, kelime yarışması yayınlamak gibi parlak fikirler yüzünden çok fazla izlenmiyor. Zarar ve masraf ettiğini henüz geçtiğimiz ay yeni başkan Fikret Orman NTVSpor’a verdiği röportajda belirtti.

8 yıllık hizmet döneminde altyapıdan A takımına “kazandırılan” oyuncu sayısı 2 elin parmaklarını geçmedi. Tersine altyapıdayken Avrupa kulüplerinin takip ettiği, genç milli takımların yıldızları olan Serdar Özkan, İbrahim Kaş, Aydın Karabulut, Batuhan Karadeniz gibi oyuncular A takımla geçirdikleri harika bir ilk seneden sonra sapır sapır dökülmeye başladılar. Hepsi mental sorunlarla boğuştu. Yeteneklerinden kimsenin kuşkusu olmayan bu oyuncular kafa olarak büyük takım oyuncusu olamamışlardı. Şu an altyapı çıkışlı “ilk 18’i zorlayan” Necip Uysal ve Muhammet Demirci var. Necip geçtiğimiz sezon, ilk çıktığı sezona gore (artık gelenekselleştiği üzere) düşüşte. Böyle devam ederse yukarıda saydığımız “yetenekliydi ama olmadı” grubunun yeni ve en genç üyesi olacak. Beşiktaş futbol takımı altyapıdan oyuncu üretmeye devam ediyordu etmesine de Serpil Hamdi Tüzün, Hürser Tekin Oktay gibi, cevherleri mücevhere dönüştürecek futbol mühendislerinin eksikliğini yaşıyordu. Kimsenin de aklına bu değerleri yuvalarına çağırmak yahut altyapı sistemini gözden geçirmek gelmiyordu. Çocukların neden ilk seneden sonra ayaklarının düğümlenmeye başladığını merak etmek yerine (borçlandığı) parayı bastırıp dünya yıldızı transfer etmek hem daha kolay, hem daha reklamlıydı.

En acil ve en büyük proje olan futbol takımının şampiyonluğunun “gerçekleştirilmesi” 5 yıl alacaktı.

Beşiktaş’ın hakkının her şart ve ortamda korumak ilkesi her dönem kulübün ilk gündem / yakınma maddesi olmuştur. Seba’yı koltuktan ayıran en önemli (görünen) sebep yine buydu. Yıldırım Demirören’in ilk senesinde Beşiktaş en çok kırmızı kart gören, aleyhine en çok penaltı verilen ve (futbol tarihimizin değil ama 2004-2005 sezonu için) ligin en kötü hakem ortalaması denk gelen takımdı. Henüz ilk yarı tamamlandığında 17 maçın bilançosu, 7 kırmızı kart, 7 aleyhte penaltıydı. Sonuç; liderin 14 puan gerisinde 5. sırada bir takım. Başkana gore bu durumun suçlusu teknik direktör Vicente Del Bosque ve Beşiktaş’ın 7 milyon 961 bin 767 avrosuydu. İkisinin de kulüple ilişiği kesildi. 

Zaten Del Bosque hiç olmayacaktı aslında. Seçim döneminde, kongre virajında, televizyonda, gazetede Yıldırım Demirören’in teknik direktörü Lothar Matthaus’tu. Her konuda anlaşma sağlanmıştı. Sonra birden, aniden, karşı konulmaz bir istekle Madrid’e uçan Demirören pahalı, özel hükümleri olan bir sözleşmeyi yeğledi. Almanların efsane ismine de Türk gazetelerine yakınmak kaldı: “Bana söz vermişlerdi. Her konuda anlaşmıştık. Macar Federasyonundan (o zaman Macaristan Teknik Direktörü’ydü) iznimi almıştım. Şimdi yüzüme bakmıyorlar” Yeni başkan 8 yıl boyunca sık sık kullanacağı “Beşiktaşlı Duruşu”na ilişkin kendi new-age yorumunu başkanlığının ilk icraatında göstermişti. 

Yıldırım Demirören başkanlığın ilk döneminde -3 yılda- 4 teknik direktör, 13 yardımcı antrenör ve 42 futbolcu transferi yaptı. Toplam 42 milyon avro harcadı. 3 yılın sonunda teknik adamlardan 3’ü, futbolculardan 24’ü gitmişti. Bu oyuncuların 4’ünden kulüp para kazanmıştı. Ancak 7.6 milyon avroya satılan Carew’in geliri dahi, Del Bosque ve yardımcılarının tazminatını karşılamıyordu. İlginç bir durum 3 sene sonunda Beşiktaş kulübünün başkanına 18 milyon avro da borcu vardı. 

Stat projesi, BJK TV, altyapı, Beşiktaş’ın hakları, finansal yönetim… Hepsinde ‘hata’ yapılmış geriye Fulya Projesi kalmıştı. 


Fulya Projesi: Hayale Dokunduğumuz Gün

14 Şubat 2009 tarihinde bahardan çalma bir Cumartesi günü Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi'nin açılışının, siyah-beyazlı kulüp için yeni bir çağın başladığı gün olduğunu söyledi. 

Kompleksin açılışında bir konuşma yapan Yıldırım Demirören, ''Bugün çok önemli bir gün. Beşiktaş için yeni bir çağın başladığı gün. 106 yıllık tarihimizde, son 50 yıldır hayalini kurduğumuz bir resme dokunduğumuz gün'' dedi. 

Hakkı Yeten’in kiraladığı araziye, Mehmet Üstünkaya altyapı sistemini kurmuş, Süleyman Seba da arazinin tapusunu alıp üzerine tesis inşa etmişti. Adeta bir el verme ananesiyle Beşiktaş’a değer katmışlar, onu zenginleştirmişlerdi. Fedakâr bir bayrak yarışında çizgiyi geçmek Yıldırım Demirören’e nasip olmuştu.

Başkan bu sorumluluğun farkındaydı, coşku doluydu: “Burada geleceğe dair yeni bir öykü yazmaya başlıyoruz. Yeni bir çağa başlayan Beşiktaş'ın bu yeni ve heyecan veren başlangıcında bizimle birlikte olan dostlarımıza teşekkür ediyorum.'' 

Demirören, Türk spor dünyasında çok uzun ve meşakkatli bir yolda yürüdüklerini, gün geçtikçe ve yol aldıkça daha da anlamlı projelere kucak açıp, kulüp olarak dünya kulüpleri düzeyinde adımlar attıklarını ifade ederek, şöyle devam etti: 

1903 yılında kulübümüzün ilk kurucuları 'Bir gün her ligde, tesislerden altyapıya, A takımdan, amatör branşlara kadar her konuda dünya kulüpleriyle mücadele edeceğiz' düşüncesiyle ve vizyonuyla yola çıkmışlardı. Nitekim 106 yıllık tarihimizdeki kahramanlık ve başarı dolu hikayelerimizle, dik duruşumuzla ve birçok konuda ilklerin kulübü olmamızla bugünlere geldik. Her yaptığımız, bizler için olduğu kadar inanıyorum ki tüm Türk sporu için de çok önemli kilometre taşları oldu.''

O gün toplantı bittiğinde salondan ayrılanların yüzü gülüyordu. Milyonlarca Beşiktaşlı o güne kadar bir çok ‘hata’ yapmış olan başkanlarının bu kez makus talihini kıracağını düşünüyordu. Öyle ya son 5 yılda yapılan herşey hataydı ama başkan iyi niyetliydi. Sadece beceriksiz ve şanssızdı biraz da… 

3 yıl sonra, 10 Haziran 2012 tarihinde Yönetim Kurulu Üyesi Berk Hacıgüzeller kongreye yaptığı konuşmada; Fulya projesinde bugüne kadar yaklaşık 20 milyon avro tutarında gelirin, yönetimsel zaaflar nedeniyle kaybedildiğini vurgulayarak, ''Yüzde 67 Beşiktaş, yüzde 33 müteahhit olan (olduğu söylenen) hisse dağılımının, inşaat ana sözleşmesinde yüzde 40 Beşiktaş, yüzde 60 müteahhit olduğu tespit edilmiştir'' açıklamasını yaptı.

Yerin altındaki değersiz ve geniiiiş otopark katlarını Beşiktaş’a verip %67 gibi göstermişlerdi. Matematik açısından oran doğruydu. En azından matematiksel olarak ‘hata’ yapmamayı öğrenmişlerdi! 

Baba Hakkı’nın, Mehmet Üstünkaya’nın, Süleyman Seba’nın emekleri, vizyonu ve mirası, Beşiktaş’ın 20 milyon avrosu ile birlikte 2009’un sevgililer gününde atmosfere karıştı. Çünkü hisse dağılımında ‘hata’ yapılmıştı.


Özkaynak Geleneğimiz, Özkaynak Geleceğimiz.
Beşiktaş literatürü “temlik” diye yeni bir kelime kazandı. Bu takıma gönül verdiğimden üniversite yıllarıma değin bu kelimeyi duymamıştım. Zamane gençleri özellikle Beşiktaşlıları şanslı. Anlamını tam olarak açıklayamasalar da manasını biliyorlar. Bilmeyenler için cümle içinde kullanarak açıklamaya çalışayım:
Fulya ve Plaza kira gelirleri 2016 Eylül tarihine kadar temliklidir. Federasyon gelirleri, 2016-2017 sezonu dahil kredi sözleşmesi gereği temlik edilmiştir. Gelecek yıllara ait sponsor gelirlerin 20 milyon 109 bin 338 lirası peşin tahsil edilip kullanılmıştır. UEFA'da 2012-2013 sezonu söz konusu olmayacağı için gelir kaybı yaklaşık 15 milyon liradır. Gişe hasılatları da 2014 sezon sonuna kadar kullanılamayacaktır.

Düşünün çalıştığınız şirketten 3-4 yıl maaş alamayacaksınız. Hergün sabahın köründe kalkmaya, trafik keşmekeşine sinir sisteminizi kurban etmeye, amirlerinizin, müşterilerinizin, işinizin türlü kapris ve stresini çekmeye ve bu sırada yaşamaya çalışacaksınız ama maaş almayacaksınız.  

Beşiktaş’ın en sevdiğim sloganıdır; “Özkaynak geleneğimiz, özkaynak geleceğimiz” Ancak yine bendeniz bu takıma gönül verdiğimden üniversite yıllarıma değin bu kelimenin ticari bir anlam ifade ettiğini bilmiyordum. Birinci sınıfta öğrendim. Özkaynaklar bir muhasebe kalemi olarak varlıklarınızdan, yükümlülüklerinizi (borçlarınızı) çıkardığınızda elinizde kalandır. Basit.  O nedenle varlık ve borç kalemlerini tek tek göstermeyeceğim. Beşiktaş’ın bugün itibariyle özkaynakları -286 milyon 256 bin 446 lira. Özkaynakları eksiye düşen Beşiktaş borçlarını döndüremeyince 2 şey yaptı 1- Modern köleliğin ilk mottosu banka kredisi 2- Başkanın elini cebine atması. İlk durumda borcunuz daha yüksek bir borç haline gelip öteleniyor. Harcadığınız dışında bir de faiz yüküyle uğraşıyorsunuz. İkinci durumda kongre demokrasisinin etkisi yarıya iniyor; Seçilme hakkı mahfuz kalırken seçme hakkı yok oluyor. Demokrasi kimyası tam kararlı bir yapı gerektirdiğinden, yarıya Indiğinde bozulur ve tüm gücünü kaybeder.

Tablodaki okun yönü utancından yerin dibine doğru seyrediyor. 8 yıl once Beşiktaş’ın elinde 41 milyon lira varken, şu an hiç parası yok üstüne -286 milyon kaybetmiş. Varlıklar şimdi sahip olduklarınız, borçlarınız ise geçmişte yaptıklarınızdır. Önünüzde olan gelecek yani özkaynaktır. Şimdinizi geçmişinizden sıyırdığınızda elinizde kalan, gelecekte ne yapabileceğinizin ölçüsüdür. Beşiktaş; şimdi için geçmişe mahkum edilmiş, geleceksiz bırakılmıştır.

İstatistik bilmine gore ‘hata’; gösterilen değer ile gerçek değer arasındaki farktır. Gösterilen; Kleberson, Ailton, Del Bosque, Guti, Carew, Quaresma, Schuster, Tigana, Ricardinho gibi dünya çapında isimler, gerçek; 327.442.240 TL özkaynak tüketimi. 8 yıl boyunca özkaynaklar ısrarlı biçimde azalmış. Yani yükümlülükler (borçlar) varlıklardan daha fazla artmış. Kısaca 8 yıl boyunca sürekli ‘hata’ yapılmış. Bu arada son üç yılda Demirören Holding gelirlerini %85 arttırarak müthiş bir başarı gösterdi. Demirörenler bu (yaklaşık) 550 milyon TL’lik artışın sonucu en zengin 100 ailenin içinde 21 sıra yukarı çıktılar. 425 istasyonlu M-Oil’in %70’ini satın alarak enerji piyasasında şampiyonluğa oynamaya başladılar. İstiklal Caddesi’nde AVM, gazeteler, hatta Cristiano Ronaldo’yla birlikte otel açmalar 2003 yılından sonra gerçekleşti. Gözümüz yok Allah daha çok versin. Hatta istihdam yarattıkları, iş kolları sağladıkları için kendi adıma sade bir vatandaş olarak teşekkür ederim. Ben sadece aynı Allah’ın aynı insana bahşettiği 2 şirketin bir tanesi için “yürü ya kulum” derken, bir diğeri için “dur, geri gel, bat ya kulum” demesini ilginç buluyorum. Allah’ın bir hikmeti mi kulun garabeti mi? Peşinde olduğum soru bu. Düşündüğüm ve yarısını bildiğim, tümüne ulaşmaya çalıştığım bir soru.

31 Mart 2012 itibariyle Yıldırım Demirören’in çocuklarının rızkı olan 100 milyon dahil, toplam borç; 580 milyon 994 bin 498 liradır. Bu borcun 67 milyon lirasının tarihi geçmiştir. Beşiktaş’ın şu an kasasında para yok ancak kapısında 67 milyonunu isteyen alacaklı çoktur. 

Borçlar artar, gelirler bunu karşılayamazken Beşiktaş’ın başı en çok davalardan yanıyordu. Hakimler tokmağını her vurduğunda Beşiktaş’ın kasası biraz daha boşalıyordu. Tazminatlar bir yana sadece davalar ve icralar için Beşiktaş noterlere 1.1 milyon lira ödedi. Oysa Beşiktaş yönetiminde Türkiye’nin en büyük hukukçularından Levent Erdoğan bulunmaktaydı.

Erdoğan’ın yeni yönetimde de bulunması çoğu Beşiktaşlı’yı rahatsız etti. Hatta yeni başkana inancını kaybettiğini dile getirenler dahi oldu. Tepkilerden bunalan Fikret Orman, Erdoğan hakkında hem eleştirilere yanıt, hem de bizlere mini bir CV verdi: 
 “Levent Erdoğan, Demirören'e muhalif olduğu noktasında üyeleri ikna edemedi diye elinde pankartlarla sokak sokak dolaşsın mı; ne yapsın? Silah çekip vursun mu, ne yapsın? Levent Ağabey 2004'te de yönetimime aldığım birisi, dernekleri seviyor, insanlar da onu seviyor. Ama benim onu listeme alma sebebimin derneklerle %1 alakası yok. Çünkü o dernekler, beni desteklediklerini zaten açıklamışlardı. Son ana kadar Levent Erdoğan listede değildi. Cesur adam ve inanılmaz Beşiktaşlı. Millet listeye girmekten kaçarken "Maddi-manevi yanındayım" dedi bana. E Beşiktaş'ın da 120'ye yakın davası var.. Çok önemli bir hukukçu.. Dolayısıyla dernekleri bırakacak o davalara bakacak.

Fikret Orman’ın tanımlamasıyla Levent Erdoğan’ın cesur ve inanılmaz Beşiktaşlı olduğunu öğreniyoruz. Bir taraftarmetre icat etmişliğim olmadığı için Beşiktaşlılığı’nın inanılmazlığı konusunda bir yorumda bulunamayacağım, ancak hukukçuluğuna dair ufak bir araştırma yaptım. 

Levent Erdoğan’ın şirketi Le Büro’nun internet sitesinde şirket için şunlar yazar:
“Le Büro Hukuk ve Mali Danışmanlık Bürosu,1800 yıllarda Osmanlı döneminde kadılık ve daha sonraları cumhuriyet döneminde yargıçlık yapmış olan Erdoğan ailesinin 3.jenerasyon ferdi olan Av.Levent Erdoğan tarafından 1969 yılında İstanbul’da kurulmuştur. Le Hukuk Bürosu, uluslararası hukuk alanında da faaliyet göstermekte olup,halen dünyanın en saygın ve prestijli hukuk kuruluşlarından “World Link for Law” organizasyonunun da üyesidir.

Hukukçuluk genlerine işlemiş köklü bir ailenin ferdi. Saygın ve prestijli bir işadamı. Başarı abidesi. Böyle bir insanın içinde bulunduğu yönetimin düzenlediği sözleşmelerde sürekli Beşiktaş aleyhine (Vicente Del Bosque, Matteo Ferrari…vs) hükümler bulunması ve (hemen hemen) tüm davaların kaybedilmesi tuhaf. Ya FIFA’da en çok davası olan kulübün Beşiktaş olması… Gerçekten tuhaf…

Yakup Sabri İNANKUR


9 Ağustos 2012 Perşembe

Eriyen Beşiktaş Antolojisi-1


Düşünmek yarı bilmektir. “İki hata saflığın, sonrakiler suçun mahsulüdür” demiş Oliver Goldsmith. Türk Dil Kurumu da İrlandalı yazara katılmış, hatayı şu şekilde tanımlıyor; İstemeyerek ve bilmeyerek yapılan yanlış, kusur, yanılma, yanılgı.

Kavramların altının itinayla boşaltıldığı bir ülkede ‘hata’yı düşünürken / kullanırken de hata yaptığımızı düşünüyorum ben de. İçeriğinin dışında aklımıza getiriyoruz onu, işimize geldiği şekliyle; beceriksizliği ya da suçu örtbas etmek için. Onunla arabesk yılgınlıklara ironi katıyoruz: “En büyük hatam herkesi kendim gibi sanmamdı” eşittir; “Ben aslında çok doğruydum, onlar yanlıştı” Hata; kendimizi vaftiz ettirdiğimiz bir papaz.

Öyle değildir halbuki.

Hata; vicdan azabıdır,pişmanlıktır. En nihayetinde aklına geldiğinde utanmaktır…

Azap, pişmanlık, utanç kaç kez tekrarlanabilir?


Kıvılcımlar


Emrah Öner geçen hafta yazdığı yazıda hafızamı tazeledi. 1996 yılında İhsan Kalkavan, ATV’de Faik Çetiner’in programında şöyle dedi;

Şu an 4 büyük kulüp var diyorlar. Aslında bu 3 kulüptür. Bunu da 2’ye indirecekler. Beşiktaş’ı ya eleyecekler ya da kendi kendine elenmesini sağlayacaklar. Popülist düzen Beşiktaş’ı bitirecektir. Daha sonra da tek büyük bırakacaklar. Şu an buna daha karar veremediler. Ya Galatasaray olacak, ya Fenerbahçe.

İhsan Kalkavan bunu söylediğinde Beşiktaş son 10 şampiyonluğun 5’ini almış bir kulüptü. 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı, 1 Başbakanlık, 1 Atatürk Kupası ve 4 TSYD Kupasıyla dönemin en başarılı takımıydı. 

O sezon Türk Futbolu için büyük bir yenilik gerçekleşmiş ve havuz sistemine geçilmişti. İlk kez tüm kulüplerin maç yayınları topluca tek bir kanala, Cine 5’e, verilmişti. Türkiye 4 büyüklerin 7-9-13 ve 17. haftada birbirleri ile karşılaşmalarına aşina olmaya başladı. Fikstür gariplikleri aslında yıllar geçtikçe iyice belirginleşti. Matematik bilminin tesadüf kabul ettiği uzak ve sarp sınırlar, fikstür matematiğinin oyun alanı oldu. 1996’dan bu yana geçen 16 sezonda 15 kez Beşiktaş ligi deplasmanda bitirdi. “Ne var bunda” diyorsanız bir madeni parayı 16 kez havaya attığınızda 15 kez tura gelmesine şaşırmıyorsunuz demektir. Böyle bir sonucu 4167 kez denerseniz ancak 1 kez elde edersiniz. 

Türk futbolunda mevsim değişirken, Beşiktaş tribünün iklimi de Akdeniz’den uzaklaşıyordu. Bırakın spor kamuoyunu, mahalle erbabının dahi “efendi olur” diye nitelediği insanlar tabeladaki rakamları beğenmediğinde eskisi kadar ılıman tepkiler göstermemeye başladı. Takım henüz 1995’te şampiyonluk görmesine rağmen, tribünlerde bir fokurdama başlamıştı. Kaptan Rıza taraftar tepkilerinin artması nedeniyle futbolu bıraktı. Şifo Mehmet üzerinde keza aynı baskı oluştu, hatta neredeyse Bursaspor’a satılıyordu. Yıldız oyuncu Ertuğrul’a (stoper oynatıldığı dönemde) koro halinde küfredilmiş, Ayhan Akman’a antremanda düz koşu esnasında “travesti” yakıştırması yapılmış ve kavga çıkmıştı. Beşiktaş tarihinde belki ilk kez, tribün kendi oyuncularına karşı bu kadar yoğun, kaba ve sık protestolara başlamıştı. İlerleyen dönemlerde protestoların yönü başkan Süleyman Seba’ya dönecekti, öyle ki; O’na karşı yürüyüş tertiplenmiş, yaklaşık 1500 insan Akaretler’i o meşhur sloganı ile çınlatmıştı; “Tam 15 yıl oldu, senin süren doldu, yeter artık Seba, artık istifa”  

Protestoların tazyiği, Beşiktaş’ın haksızlığa uğradığı düşüncesinden fışkırıyordu. Beşiktaşlı sistematik olarak hakem hatalarının aleyhlerine denk geldiği konusunda hemfikirdi. Dümenini Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören, Fikret Orman gibi isimlerin tuttuğu muhalif / yenilikçi bir gemi demir almıştı bile. Genç işadamlarının yumuşak hatlı cümleleri, taraftarın keskin söylemleri ile aynı yüklemlerde birleşiyordu. Camia, Beşiktaş’ın futbol takımındaki başarısızlığının içinde hakem / federasyon hatalarının payı olduğuna inanmakta, Seba’yı bunun önüne geç(e)memekle, pasif kalmakla eleştirmekteydi. Ayrıca tüm başkanlar takımlarının maçlarına geliyordu. Beşiktaşlı da artık kafasını kaldırdığında fiyakalı bir oturuş, pahalı bir puro ve genç bir başkan görmek istiyordu. Sağlık sorunları ile maçlara gelemeyen yaşlı bir başkan camiayı yeni milenyuma nasıl taşıyabilirdi? Gerek tribünlerin, gerekse kongre üyelerinin baskılarına daha fazla tahammül edemeyen Süleyman Seba 2000 yılının mart ayındaki kongreye adaylığını koymayarak, Beşiktaş tarihinde hiç seçim kaybetmemiş başkan sıfatını yanına alıp, koltuğu bıraktı. O gün bizler başkanlığı bıraktığı için ağladığını düşünüyorduk, bugün Beşiktaş için ağlamış olduğunu artık biliyoruz. 

12 Eylül 2003 saat sabah 10 sularında, gündeme bir haber düştü. Yönetimin ağır toplarından Yıldırım Demirören ve (eniştesi) Kıvanç Oktay istifa ediyordu. Haberi okuduğumda kafamda beliren cümlelerin en az 10 milyon siyah-beyaz yankısı olduğuna eminim: “Başka zaman açıklayamazlar mıydı? Devre arasını, en azından şu maç sonrasını bekleyemezler miydi?”. O, “şu maç”; Şeref Bey’de oynanacak ilk Şampiyonlar Ligi maçıydı. Rakip Lazio’ydu. Daha 6 ay once UEFA Kupası çeyrek finalinde, kupa rüyalarını kontratak karabasanıyla boğan Lazio. Beşiktaş bir önceki sezonun şampiyon kadrosunu korumuş, üzerine Ahmed Hassan, Emre Aşık gibi tecrübeli ve kaliteli isimleri dahil etmişti. Ligde hiç mağlup olmamıştı. Yenilmez bir takım, büyük hedefler ve bir intikam maçı… 

Biz öpüşüp barışmalarını bekler ve umarken, haberden 2 gün sonra (maça 2 gün kala) Demirörenlerin aile dostu ve avukatı Levent Erdoğan da istifasını sundu. Ertesi gün menajer Sinan Engin: "Olaylar çok zamansız oldu. Böyle bir dönemde bırakırsam, bir daha kulübün önünden geçemem. Ayrıca Erdoğan Demirören de arayıp Beşiktaş’ın menfaatleri için görevde kalmamı istedi” diyerek görevde kaldı ve tarafını belli etti. Daha sonra “öyle bir dönemde bırakan” yöneticilerle çalışmaktan bir beis duymayacaktı. 

Bu kadar tantananın nedeni çim ihalesiydi.

Başkan Serdar Bilgili, Adnan Kefeli’nin ortağı olduğu şirkete, Akatlar ve Ümraniye’deki suni çim sahaların yapımı işini vermek için teklif getirdi. Tesislerden sorumlu yönetici Kıvanç Oktay ise, "İhale yapalım" diyerek karşı çıktı. Bilgili, geçen çarşamba da bu olayı yönetimde gündeme getirmiş, mimar Gürhan Ermiş’ten tesislerle ilgili dosyaları istemişti. Ermiş, Oktay yurtdışında olduğu için dosyaları veremeyeceğini söyledi. Buna çok sinirlenen Bilgili de Ermiş’i işten attı ve sahanın yapımını Kefeli’ye verdi. O esnada Cannes sahillerinin tadını çıkaran Kıvanç Oktay ise bu gelişmeler sonrasında, "Artık ben yokum" diyerek tatilden istifasını gönderdi. Ardından Yıldırım Demirören de Oktay ile birlikte hareket ettiğini açıkladı. Bunun üzerine olağanüstü toplanan yönetimden Levent Erdoğan da, "Onlarla birlikte geldim, birlikte giderim" diyerek yollarını ayırdı.


Maça 1 gün kala kimse maçı konuşmuyordu. Ömer Faruk Girgin (TJK Başkanı): “Geç bile kaldılar. Yönetimin en etkili iki isminin bu kadar dayanması bile mucize. Demirören aday olursa, kendisine tüm gücümüzle destek veririz.” Hasan Bozkurter (1965 Beşiktaşlılar Cemiyeti): “Bilgili, seçimi kazandığı insanları arkadan vurdu. Bana 25 trilyon aylık verseler, başkanın yanında bir saniye bile durmam”. Süleyman Eren (Büyük Birleşik Grup): “Başkan Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören olmasa kongreyi kazanamazdı. Ayrıca Kıvanç Oktay en çok para veren isim. Para da bulamazdı. Bu insanlara yapılan vefasızlık” diyordu.

Bir sonraki kongrenin sonucu artık belliydi. 2004 yılına girilirken Beşiktaş’ın bir sonraki döneminde olmayacağı kesin olan bir başkan ve seçileceği kesin olan bir muhalefet vardı. Beşiktaş ile ilgilenmek için kimsenin bir motivasyonu kalmamıştı. 

Muhalefetin gür sesi içinde, eski yönetici Hasan Gocay’ı  duyan ve dinleyen pek olmadı: “Birlikten kuvet doğar. Ancak Yıldırım Demirören geçmişte, arkadaşlarını yalnız bırakmıştı, şimdi kendisi yalnız kalacak. Herşey gelip geçici, Beşiktaş kalıcıdır.” Hasan Bey sonraki Beşiktaş yönetimlerinde yer almadı.

Bu arada Beşiktaş Lazio’ya 2-0 kaybetti. 

Yine de 500 milyon avroluk Chelsea’yi, 10 kişi kalmasına ragmen Londra’da 2-0 mağlup eden ve son maça kadar iddiasını sürdüren Beşiktaş, 93. dakikada sağ alt köşeden büyüyen karede gördüğümüz ve donakaldığımız pozisyonda tarihindeki ikinci vakay-ı ıska (ıska-ı Peruzzi de denir) sebebiyle UEFA Kupası’na düştü.

Ligin ikinci yarısına yönetimsel boşluk (daha doğrusu yokluk) ile giren Beşiktaş’a medya da sırtını dönmüştü. Ligin ilk yarısını değerlendiren Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu, Beşiktaş’ın bileğinin bükülmediğini, ligin heyecanının kaçtığını anlatıyor, Beşiktaş’ın durdurulması gerektiğinden bahsediyorlardı. Konuyu, mert ve korkusuz olarak nam salmış Erman Toroğlu açık bir biçimde noktalıyordu: “Artık lig izlenmiyor. Beşiktaş böyle giderse ekmeğimizden oluruz hocam”  

Cem Papila’nın Süper Lig serüveni 10 Ağustos 2002’de İstanbulspor-Adanaspor maçıyla başladı. 4 ay sonra orta hakem olarak atandığı ilk Beşiktaş maçı ilginçtir Samsunspor maçıydı. 15 Aralık 2002 tarihinde Beşiktaş, Şeref Bey’de Samsunspor’u 2 eski Samsunsporlu; Tümer Metin ve İlhan Mansız’ın attığı gollerle 2-0 mağlup etmişti. Bu tarihten sonra Cem Papila 4 büyüklerin tam 9 maçında görev aldı. 3’ü Beşiktaş maçı olan bu karşılaşmaların tamamında 4. hakemdi. 25 Ocak 2004’te 2 yıl aradan sonra ilk kez bir büyük takımın, yine Beşiktaş’ın, maçına orta hakem olarak atandı. 85 dakika sonra ülkenin (maalesef) en çok konuşulan hakemi oldu. Lucescu ilk kez istifa etmeyi düşündüğü açıkladı: “Bir takım hak ediyorsa sahada kazanmalı, dışarıda değil. Bu yaşananlardan sonra istifa etmeyi ve bu ülkeden gitmeyi bile düşünüyorum. Çünkü böyle bir ligde olmak çok zor” diye konuştu.” 8 puan önde ve en iyi futbolu oynayan takımın hocası olacakları görmüş ve şimdiden bezmişti.

Hukuk fakültesinde Şekip Mosturoğlu’nun sınıf arkadaşı olan Papila, o maça kadar tanınan, bilinen bir hakem değildi.  Sonra ani bir kararla hakemliği bıraktı ve TRT’de yorumculuğa başladı. Köşe yazarlığı yaptı. Programlarda şike ve futbol ahlakı üzerine konuşmalarıyla dikkat çekti. Hakem hataları üzerine otorite yorumlarda bulundu. Kendisinden 3. bir kişi olarak bahsetmesi “Cem Papila diyorsa doğrudur, Cem Papila burada oyuncuya göz açtırmaz” şeklindeki üslubuyla dikkat çekti. Ankara 7. Cadde’de avukatlık ofisi açtı. Şu an futbolla ilgilenmiyor.

Cem Papila kimdir derseniz, cevabım “bir Türkiye gerçeği” olduğudur.

2004’ü çok konuşmaya gerek yok. O dönem Beşiktaş’ın maçlarını 90 dakika izleyen herkes, ortada bir yanlışlık / tuhaflık olduğunu gördü, bildi. 2004’ün ikinci yarısındaki Beşiktaş maçlarının hakem puanlarının ortalaması futbol tarihimizin halen en kötü hakem ortalamasıdır.  Ancak bunun üzerinde çok durulmadı. Tıpkı Avrupa’da en çok maç yöneten FIFA kokartlı eski hakem İhsan Türe’nin Milliyet gazetesine verdiği röportajda “1992-93 sezonunda hakem camiası Beşiktaş’ı geri çekmiştir. O sezon verdikleri kararlarla Beşiktaş’ın şampiyonluğunu elinden almışlardır” açıklaması gibi, Malatyasporlu oyuncuların 1987’de aldığı teşvik primini Star TV’de itiraf etmeleri gibi, 2003-2004 sezonu da futbol tarihimizin karanlık dehlizlerinde kayboldu ve unutulmaya bırakıldı. Aziz Yıldırım “Son 20 sene, 30 sene incelensin, kim ak, kim kara ortaya çıksın” diyor ya; bunu gönülden desteklemeyen tek bir Beşiktaşlı tanımıyorum.    

Beşiktaş öyle ince de değil kalın kalın doğranırken, ne yönetimden, ne tribünlerden 4 yıl once olduğu gibi etkili bir birlik beraberlik mesajı verildi, ne ses getiren bir protesto yapıldı ne de gelişmeyi durduracak bir adım atıldı. Medya zaten çoktan Beşiktaş’ı yeniden 3. sayfaya göndermişti. Yönetim standby konumunda, muhalefet iktidar rüyasında, medya körebe oynamakta, tribün grupları yer kavgasında… Mecazi değil, gerçek anlamıyla takım kimsenin umrunda değildi.  

İlk yarıyı namağlup bitiren, 2. yarıda ise tam 8 yenilgi birden alan siyah-beyazlılar, böylece lig tarihinde iki devre arasında en büyük düşüşü gerçekleştiren şampiyon adayı takım olarak kayıtlara geçti. 

Kimsenin ekmeğinden olmamasının diyeti; Beşiktaş’ın şampiyonluğu ve o harika takımın dağılmasıydı. Sistem, gölgesini satamadığı her ağacı keser. 

Ceausescu Romanya’sını arkasına bakmadan terkedip Avrupa Şampiyonu yapacak başka bir takım bulan Lucescu yıllar sonra hala o sezona isyan ediyordu:  
"Özellikle kariyerinin sonuna gelmiş oyuncularım resmen bana ve takıma ihanet ettiler. Başta Zago, Cordoba ve Ronaldo olmak üzere yabancılar iyice kenara çekildiler. Ama yöneticilere söylemiştim. Onlara kariyerinin sonuna gelmiş, para için oynayan futbolcuların, her şeyi deneyebileceğini anlatmıştım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi onların parasını vermedi. Onlara yol açtı. Boşluk bıraktı. Konya maçından sonra Cordoba'yı kenara çekip 'maç sattın mı?' diye sordular... Geriye dönüp baktığımda, şüphelerimin yerine oturduğunu görüyorum. Şimdi kendime kızıyorum. Çünkü o zaman kötü adam ben olmuştum. Türkiye'deki sisteme karşı mücadele etmek çok zor."

12 Eylül 2003’te başlayan süreç, istifalar, küfürler, mafya ilişkileri ve yasa dışı alınan vizelerle perdesini kapatıyordu. Artık sahneye hikayenin başrol oyuncusu çıkıyordu. 

Yakup Sabri İNANKUR


Yazı Dizisi

Bunca zaman yazmamamın sebebi, yazmayışım değil, bilâkis uzun uzun yazmam, geniş geniş araştırmamdı. Kitaba döneceğini inandığım bir yazı dizisi hazırladım. Beşiktaş’ın son 15 yılını parça parça inceledim. Beşiktaş’ın bu hale gelmesinin iyi niyetli ama beceriksizlik sonucu değil, iyi niyetsiz ve gayet becerikli bir planın neticesi olduğuna inanıyorum. 4 parçadan oluşacak dizinin ilk bölümünü bugün yayımlıyorum. Sevgi ve saygılarımla.

Yakup Sabri İNANKUR

3 Temmuz 2012 Salı

Berlin Duvarı


Final maçlarının sayıları yoktur, hikayeleri vardır. Fabio Cannavaro çok değil 4 yıl önce henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken şöyle demişti: “İspanyollar güzel futbol oynuyor evet, ama biz savunmayı sağlam tutuyoruz. Bu yüzden bizim 4 dünya kupamız var” Lakabı Berlin Duvarı olan efsane bir oyuncunun bakış açısı böyleydi ve doğruydu. 

Bu argümana karşı çıkamazdınız. Dünya kupalarında İspanyollar bırakın kupayı, boşverin finali, dünya üçüncülüğü bile olmayan “büyük” bir futbol ülkesiydi. Grup maçlarında fırtınalar estirir, rakipleri iki seksen yere uzatırlardı, çeyrek finalde nefesleri kesilir ve sıcak İspanya sahillerinde bir sonraki sezona kulaç atarlardı. Saymadım ama turnuvaların en çok çeyrek final oynayan takımının İspanya olduğuna yemin edebilirim.

Sanki tarih onların etrafında ağır ağır hareket ediyor gibiydi. Diğer büyük futbol ülkeleri finaller oynamaya, ara sıra kupa kaldırmaya devam ederken, her turnuva nazarlık olarak küçük futbol ülkeleri arasından bir sürpriz takım imal ediyordu. Biz bile tarihimizin ilk dünya kupasını onlarla oynadıktan sonra gördük. Çok sonra dünya üçüncülüğü gördük, İsveç gibi, Polonya gibi, Hırvatistan gibi... Avrupa, kendine şampiyon olarak Danimarka’yı, Yunanistan’ı dahi seçti onlar güzel oynamaya çalışırken.

İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken 2008’de dolu dizgin ve lider giden Arsenal için ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Futbolunu fiziksel bir harçla karıştırmayan, sağlam bir savunma duvarı öremeyen kazanamıyordu. Yanlış anlaşılmasın! Savunma oyuncularının cansiperane kafa-göz koordinasyonuyla daldığı toplar, adına kilit denen ve rakibin futbolunu askıya alan sistemleri izlemekten şikayetim yoktu. Bilakis hoşlanıyordum. Hatta yeni yakın “İspanya modadır, İtalya gelenek” diye yazıp satırlarını göğün mavisiyle boyayan benim. Ancak futbol güzel oyunsa, güzel futbol oynayan nasıl kazanamaz bilemiyordum. 


Barselona’nın, İspanya’nın yaptığı devrim budur. Bu bildiğimiz soyut, somut tüm manalarda devrimdir. Sahada kas yığını herküller isteyen çağa karşı romantik bir isyan oldular hep. Neredeyse yarım asır sebat ettiler. En sonunda kilitleri bozdular. Savunma duvarlarındaki küçük deliklerden narince kayıp tabelayı da istedikleri şekle getiriyorlar. Artık güzel oynayanlar kazanıyor. Hatta bunun bir ötesine geçtiler; artık kazanmak için güzel oynamalısınız. Düşünün bir İtalya-İspanya maçında 2 “İtalyan” oyuncu sakatlanıp çıktı. Normalde tersini izlerdik, darbeye bağlı olarak. Yüksek tempolu pasla rakibi yorup, güçten düşürmek, futbolu yumuşatarak sertleştirmek geçen yüzyılın tüm futbol felsefelerini yıktı. Euro-2012 İtalya’sı hangimizin hoşuna gitmedi?  Keza Almanya da değişti. Avrupa futbol devleri İspanyol lokomotifine takıldılar. Hollanda ters yönden gitmeye çalıştı, raydan çıktı.

Bizler nasıl Schiaffino’yu, Di Stefano’yu, Fontaine’i, Yashin’i, Pele’yi, Cruijff’u kitaplardan okuyup, büyüklerden dinleyip, hiç izlemeden sevdiysek, kahramanlaştırdıysak 10 yıl, 20 yıl, yarım asır sonra, çocuklar Iniesta’nın, Casillas’ın, Xavi’nin, Puyol’un cenk hikayelerinden ilham alacaklar. Belki “İspanya gelenek, falanca modadır” diye iddialı cümleler yazacaklar. Hiç kuşku yok ki; 21. yüzyıl, 20. yüzyılın insana sunduğu herşeyi reddecek. Yeni hikayeler yazılacak, yeni gelenekler yerleşecek. Bununla birlikte biz onlardan, çocuklarımızdan şanslıyız. Şanslıyız; tarihin en iyi futbol takımını sindire sindire izliyoruz. Pazar akşamı –tabeladan bağımsız olarak söylüyorum- dünya açık bir şekilde gördü ki; İspanya istediğinde / odaklandığında her takımı yener.

Cannavaro ve yoldaşlarına kupalar kazandıran anlayış artık Berlin Duvarı gibi yıkıldı.

Bu hikayenin sonunu da Xavi yazdı: “Diyelim ki sıkıcıyız ama kazanıyoruz. Kazanmaktan sıkılmıyoruz” 

Yakup Sabri İNANKUR

29 Haziran 2012 Cuma

Annesinin Tosunu, İtalya’nın Paşası; Mario Balotelli


Balotelli biraz delidir” denildiğinde aklıma Daver Bey’in “Aman efendim hangimiz biraz deli değiliz ki” cevabı geliyor. Annesi adeta “Tosunum” diye sarılmış O’na. Balotelli de İtalya’nın Paşası. İtalya ailesinin bir parçası ama İtalya’nın aykırısı. Ve İtalya’nın rengi aslında.

“Bu gecenin en güzel anı? Annemi gördüğüm zaman! Ona gollerin onun için olduğunu söyledim” Mario Balotelli

Yakup Sabri İNANKUR

Sıcak İtalya Soğuk Almanya


2001 NBA Finalleri’ne LA Lakers fırtınalar estirerek gelmişti. İlk turda Portland’ı 3-0, yarı finalde Sacramento’yu 4-0 ve konferans finalinde San Antonio’yu 4-0 yenmişler, finale tek bir mağlubiyet almadan çıkmışlardı. Herkes Lakers’ın final serisinde de maç kaybetmeden tarihi bir rekorla şampiyon olacağına emindi. Rakip Philadelphia 76ers once Toronto’yu ardından Milwaukee’yi 4-3’lük skorlarla geçebilmiş, finale çok yorgun gelmişti. Kobe, Shaq, Harper, Grant ve Fox havuz başında güneşlenirken onlar parke üzerinde fiziksel olarak yıpranıyordu.

6 Haziran Çarşamba akşamı Denzel Washington, Jack Nicholson, Anthony Kiedis, Brad Pitt ve tanımadığım 19.996 Los Angeleslı daha, evlerine / villalarına / malikânelerine şaşkın ve üzgün yüzlerle döndüler. Sonuç hiç onların istediği gibi olmamıştı. Tüm gece Lakers sahada ruh gibi dolaştı, kazanmak için hiç direnç göstermedi. Yanılmıyorsam Kobe sadece 25 sayı atmıştı. Iverson ve arkadaşları dünyayı şok ettiler. 

Maç sonunda bir tek, ünlü NBA yorumcusu Bali Jackson haklı çıkmıştı. Lakerslılar için “Ellerinin sıcaklığını kaybettiler” diyordu. Yoğun bir temponun içinde sürekli kalmak, oradan çıkıp, gevşeyip tekrar üst düzey performansa dönmeye oranla daha avantajlıydı. Çünkü rahatlayan oyuncuların konsantrasyonları kayboluyordu. Favori olmanın getirdiği ekstra rahatlık Jackson’a gore Lakers’a şans tanımıyordu! Performansı en çok etkileyen fiziksel durumdan çok zihinsel durumdu. Hedefe konsantre olmak; kasları harekete geçiren en büyük dopingdi.

11 yıl once makro ekonomi finaline girmeme 5 saat kala sabahın 7’sinde öğrendiğim bu ders açıkçası 1 haftadır kafamı kurcalıyordu. Almanya; İtalya önüne 6 gün “dinlendikten” sonra çıkacaktı. Kaldı ki Yunanistan kolay bir rakipti ve Gomez, Müller, Podolski gibi yıldızlar oynamamıştı. En son tam kadro / konsantre oynadıkları Danimarka maçının üzerinden ise 11 gün geçmişti. Maçın favori olmayan tarafı İtalya ise İspanya ve Hırvatistan’ın olduğu gruptan çıkmıştı. 33 yaşındaki Pirlo henüz 4 gün once 15.2 km koşmuştu ve namağlup İngiltere ile 2 saatlik bir maç yapan İtalyanlar penaltılarla kazanmıştı.

Schweinsteigger’ın turnuvanın (belki de kariyerinin) en düşük isabetli pas oranıyla oynadığı, Podolski’nin etkisizleştiği, Gomez’in parmaklarının ucundan geçen paslara çaresiz baktığı bir maç izledik. Almanlar ayaklarının sıcaklığı kaybetmişlerdi. 6 gün once sahayı nakış nakış işleyen Mesut ile, turnuvaya ve Almanya’ya Gerrard esanslı futboluyla renk katan Khedira ve her zamanki Lahm dışında isyan eden oyuncu yoktu. Bu isimlerin sürekli oynayan isimler olması dikkat çekici. 


İtalyanlar ise dünyanın en iyi oyun kurucusuna sahipler. Pirlo’nun parkta yürür gibi rahat, ağır çekim çalımları sadece bizi değil rakipleri de büyülüyor. Top onun ayağından O isterse çıkıyor. Durdurulamıyor, engellenemiyor. Amalfi sahilinin kumları kadar sıcak ayaklarıyla orta sahada rahatça seri ve kısa pas yapan İtalyanlar, bir de kahraman bulunca işi erken bitirdiler. Mario Balotelli, Iverson rolüyle maçın oskarını kazandı. Şampiyona tarihinde ilk yarıyı önde bitirdiği hiçbir maçı kaybetmeyen İtalya, Almanya’ya hiç mağlup olmayan İtalya, geleneği devam ettirdi.

Pazar günü futbol ateşini son bir gayretle harlamak isteyen 2 yorgun takım oynayacak. Turnuvanın favorisi İspanya, turnuvanın sürprizi İtalya’ydı. Finalin favorisi ise Gök-Mavililer.

Yakup Sabri İNANKUR




28 Haziran 2012 Perşembe

Çelik Yelekler


İspanya-Portekiz maçı Barselona-Real Madrid mücadelesine benziyor. Yürekleri o şekilde atmasa da akılları o şekilde akıyor. Tokluk-açlık mücadelesi biraz da. Portekiz Ronaldo'nun aurasıyla aydınlanırken, İspanya'da herkesin kendi mumu var. Portekiz biraz daha liberal, İspanya biraz daha sosyalist. Portekiz müthiş bir motivasyon, İspanya müthiş bir kendine güvenle oynuyor. 

İki takımın da silahları bariz olunca final yolu çelik yeleklerinin kalitesine bağlıydı. Portekiz ataklarının %48’i (geleneksel biçimde) soldan, Ronaldo kanadından gelirken, merkezden saldırmaya alışmış (ve alıştırmış) İspanya da, ataklarının %41’inde sol kanadı tercih etti. Topu mümkün olduğunca Ronaldo bölgesinden uzak tutmaya çalıştılar. Ronaldo’yu toptan ayırarak bertaraf etme fikri, katı bir markajdan daha etkili ve doğruydu.

İspanya'daki en büyük eksik Puyol değil Torres'di. Pepe'yi zorlayacak, Silva'ya, Iniesta'ya (hatta ısrarla beklediğimiz Pedro’ya) tüneller açacak tek adam O’ydu. Negredo çok kaliteli bir oyuncu. Kenarlara koşu yapmayı seviyor. Dribling seviyor. Bununla birlikte maçın her anında net bir şekilde görüldü ki;  kaygan pasları seven sistem Negredo’ya (maalesef) katlanamıyor. O bölgede oynayacak oyuncunun geriye, orta sahaya dönüp pas keşmekeşinin içinde kendine yer bulması, momentumu arttırması lazım.  

İspanya’nın dom dom paslarına karşı Bento oyuncularına Real Madrid desenli çelik yelek giydirdi. Kariyerinin son 3-4 yılında teknik direktörlük dehası “Barselona’yı durduracak mı, durduramayacak mı” sorusuna denklenmeye çalışılan Mourinho bu sezon bunu başarınca Bento’nun maçtan 1 gün once onunla yaptığı görüşmeden sonra Portekiz’in nasıl sahaya çıkacağı aşikârdı. Geçtiğimiz sezon antitez Hollanda + antitez Almanya modelinden Barça sentezi yaratmayı amaçlayan Mourinho başarısız olunca bu sezon başında daha proaktif bir yapı inşa etmişti. Temelinde hız olan oyun kabaca alan daraltma ile başlıyor. Pepe topu kazanıyor, 30 metre önündeki Mesut’u görüyor. Benzema ofsayt bölgesinde voltalar atarken, Mesut topu, ofsayta düşürmeyecek bir hesapla C.Ronaldo'nun koşu yoluna atıyor. Savunma (Benzema’dan aldığı ilhamla) ofsayt için öne çıkıyor. 3-4 saniye içinde Madrid golü bulmuş oluyordu. Bunu Mourinho “3 pasla atacağım bir gol için neden 100 pas yapayım ki” diyerek sayısal (ve rakibi eleştiren) bir cümlede özetliyordu.

Gömülmek İspanya orta sahasını rahatlatıyor. Xavi, Iniesta, Alonso rahat olduğu sürece rakibin rahatsız olması garanti. Lucescu; “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” derken kastettiği yaldır yaldır saldırmak değil buydu. Önde basacak, pas boşluklarını kapatacak, onlar kadar tempolu olacak ve konsantrasyonunuzu kaybetmeyeceksiniz. Bento’nun oyuncuları Çakır’ın başlama düdüğünden, penaltılara kadar mükemmele yakın biçimde doğru oynadılar. David Silva 60’da çıktığında 32 pası vardı. 20 dakika sonra Xavi 71 pasla maça noktayı koydu. Iniesta tüm maçı Portekiz’in stoperi Bruno Alves kadar pas yaparak bitirdi. Savunma ile orta saha arasına Almeida-Ronaldo-Nani’den oluşan kırmızı bir hat çektiler. Zaman zaman Casillas’a kadar pres yaptılar. Taktiksel algı ve disiplini üst düzeyde olan Moutinho-Veloso-Meireles; İspanya seri pas makinesini Barselona tarzı şok preslerle sabote etti. Boşlukları kapattılar, pas ritmini bozup onları uzun toplara zorladılar. 2 saat boyunca tereciye iyi tere sattılar. Ancak iş penaltılara kaldığında çelik yelekler değil çelik bilekler ve eldivenler işe yarıyordu. İber Derbisi’nin hassas dengesini Iker bozdu.

Yakup Sabri İNANKUR

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...