22 Haziran 2012 Cuma

Rötarlı Ronaldo


Beşiktaş, Avrupa Ligi öneleme turunda Vitoria Plzen ile eşleşince, hepimizin yüzüne bir sırıtış gelmişti. Genç, tecrübesiz ve isimsiz bir takımı Kara Kartal’ın kolayca yutacağına emindik. Boğazımıza takıldılar. Hakan Arıkan’ın şifalı elleri olmasa boğulmuştuk. Ellerimizi ovuşturarak beklediğimiz maçı tırnaklarımızı yiyerek bitirmiştik. Beşiktaş, Şeref Bey’de turu geçti geçmesine de Plzenli oyuncular, futbol arşivimizin ünlemli dosyalarında yerlerini aldılar.

Aradan 2 yıl geçti ve bugün teknik adam Michal Bilek kadrosunu 8 Plzen kökenli oyuncuyla kurdu. 5’i hala orada oynuyor. Önümüzdeki yıl muhtemelen Avrupa’nın büyük liglerine dağılacaklar. İskeleti tecrübeli oyunculardan kurulu Çek Takımı’nın, kas sistemini Plzen ağırlıklı oluşturmak yapılabilecek en mantıklı hareketti. Orta sahadaki Jiracek-Plasil ikilisi çocukluğumuzun harika Çekoslovak dinamoları Hasek-Bilek’in çift ciğerli modern versiyonuydu. Takımın hücum mentalitesini onlar belirliyordu. Dikine 30 metrelik deparları ani şutlarla tamamlıyorlar ya da kenara ani koşular yaparak hücumu genişletip arkalarında Rosicky’nin derin paslarına ısmarlama tüneller bırakıyorlardı.

Kısıtlı futboluyla, disiplinli alan savunmasıyla ve şanslı kurasıyla ulaşabileceği en yüksek çıtayı aştılar. Dün akşam bizlerle vedalaşmaya gelmişlerdi. Özellikle ikinci yarı kapı önünde asansöre binip gitmelerini bekledik.

Esasen Portekiz de buralarda görmeyi umduğumuz takım değildi en başta. Onlar da Çekler gibi turnuvaya favori karşısında ezilerek başladı. Dün akşam Portekiz’in oyun kalitesi veya mücadele gücünde öncekilerden pek fark yoktu. Sağlam bir irade vardı ama! Odaklanma halinin sahaya yansıması… Çeklerin gözünü kamaştıran da buydu işte. Kıpırdayamadılar, hatları koptu. 2 savunma kanadı hücüm çarkının ana dişlisi oldu. Özellikle Coentrao sol oyun kurucu Veloso ile sürekli Çek Cumhuriyeti sağını meşgul etti. İki oyuncu toplamda 10 top çalmayla oynadılar. Bindirmeleriyle turnuvaya renk katan Selassie bu nedenle nöbet yerini terk edemedi. Zaman zaman Meireles bile o bölgeye baskıya gelince Çek Cumhuriyeti’nin hücum umudu sadece Jiracek-Plasik’in nefesine ve Pilar’ın deli dolu ani patlamalarına kaldı. Tabii Moutinho-Meireles’ten fırsat buldukları anlarda!  Bu ikilinin telepatik uyumu 117 isabetli pas üretti, Portekiz hücum hattını tam 7 kez gol pozisyonuna soktu. 12 etkili orta yaptılar. 1’ini Postiga’ya, 2’sini Almeida’ya, 2’sini Ronaldo’ya servis ettiler. Maç boyunca 35 orta yaptı Portekiz. Kabaca her 2.5 dakika 1 gelen bu ortalara 60 dakika sahada kalan ve Cech’ten sonra sahanın en uzun boylusu olan Almeida 3 kez vurabilirdi.

Futbolda sadece taktiksel doğrular yetmiyor. Plan ne kadar tutarsa tutsun, teknik adamlar futbolcuların hareketlerini trenler gibi tarifelere bağlamayamadığı için beklenen gol rötar yapabiliyor. Gecikiyor, belki hiç gelmiyor. Bento sinirli sinirli voltalar atarken, Ronaldo direklerle olan husumetini (nihayet) çözünce yarı final trenine son anda atlayabildiler.

Ölüm grubuna komayla başladılar,  nefes nefese çıktılar. Disiplinli, cetin bir ekolü devirdiler. Önlerinde İspanya ve muhtemelen Almanya var. Saygı duyulacak bir takım, dünyanın saygı duyduğu büyük bir yıldızları var. 

Babası Ronald Reagan hayranı olduğu için ona Ronaldo ismini vermişti. Dün gece O da (nihayet) başrolünün hakkını verdi. Eğer Portekiz Altın heykelciği kaldırmayı başarırsa, Portekiz Futbol Tarihi’nin oskarı da sonsuza kadar O’nun olur.

Yakup Sabri İNANKUR

17 Haziran 2012 Pazar

FEDA’nın Dizisi Olmaz




90’larda orta halli insanları izledik. Bizimkiler’le, Mahallenin Muhtarları’yla, Ferhunde Hanımlar’la kahvaltı yaptık, sohbet ettik. 2000’lerde muazzam bir zenginlik vardı. Asmalı Konak, Lale Devri, Yer Gök Aşk bizim Dallaslar’ımızdı. Komedi dizileri bile belli bir gelir seviyesinin üzerindeydi. Çocuklar duymasın, Avrupa Yakası... En son prime time’ın sultanı Muhteşem Yüzyıl oldu ki; topyekûn en zengin olduğumuz dönemdi. İhtişam paçalarımızdan akıyordu. Bu durumda soru hep şudur; Kitlesel uyuşturucu araçları bileşimlerini toplumdan mı alıyor yoksa topluma mı pompalar? İkisi de. Metronom gibi. Sarkaç sağa yattığında, zemberek sola çağırıyor, sola yattığında sağa. Bilinçaltımıza sızan ortak bir ritim, düşüncelerimize yön veriyor. Belki de Behzat Ç. bu nedenle bu kadar ilgi çekti. Şaşaa ile uyuşan bir toplumdan sıkılan bizim gibi sıradan insanların sıradan mutsuzlukları, ağaların, sultanların ekstrem mutsuzluklarından daha önemli geldi.

Kulüplerimizin ve tribünlerin değişerek aynı ritimde sallanması şaşırtmadı. Üzdü ama. 1 simit ile maça giren, bilet parası çıkışmazsa o simidi de almayan taraftarın yerini localar, parası maça yetmediği için stada üzgün bakanlara cebinden çıkarıp para veren abilerin yerini; forma, kombine al(a)mayanın taraftar olmadığı hükmünü veren amigolar aldı. Rakip takımların bile saygı duyduğu tribün liderlerinin yerini, reklam yıldızlığı, televizyon yorumculuğu, köşe yazarlığı gibi popüler meslekleri aynı anda yapabilen taraftar gruplarının liderleri aldı. Bu esnada Ortegalar, Elanolar, Quaresmalar gelmeye başladı. Yetmedi Ronaldinho’yu, Robinho’yu istedik. Rakamlar konuşulmaya başlandı. Konuşuldukça sayılar önemli olmaya başladı. Tabelada dilediği sayıları göremeyince sırtını sahaya dönenlerin, sahaya ağlamaklı gözlerle bakanların ama kalp kırmayanların yerini, koltukları kırıp sahaya atanlar aldı. Bırak rakibi, kendi oyuncusuna, hocasına koro halinde küfretmek caiz oldu. Küfrü hakediyorlardı, çünkü para veriyoruz, hem de çok para veriyoruz. Karşılığını da istiyoruz.  Takım sevgisini alışveriş konusu yapıyoruz ve hala takım ruhundan bahsediyoruz.

Parayı, zenginliği, ihtişamı izliyoruz ama kendimizi pek gördüğümüz söylenemez.

İlk tribünden izlediğim maçta Feyyaz gol atınca binler gibi ben de ayağa kalkmıştım “gol” diyerek. Ancak sesim öyle ince çıkmıştı ki, bir anda sustum. Utanmıştım. Sonra ciğerlerimi şöyle iyice doldurarak, gırtlağımı büzerek bir daha bağırdım, daha bir bağırdım. Aman Allah’ım, felaket! Sesim inceydi. 8 yaşında olmaktan nefret ettim. Beşiktaş’a sağlam destek vermek için acil büyümem lazımdı! Aynı maçta Feyyaz penaltı kaçırdı ve ardından Beşiktaş gol yedi, maç öylece bitti. Sessizce evlere dağılıyordu insanlar. Yarım saat evvel bas baritondan fırlayan oktavlar; ince, narin, nazenin olmuştu. Taraftarlar fısıltıyla konuşuyorlardı, sanki Beşiktaş duymasın, üzülmesin diye…

30 sene o tribünde oturarak maçını izleyen, galibiyette mutluluktan, mağlubiyette üzüntüden sessiz sessiz ağlayanlar vardı. Onların sesleri inceydi. Şimdi en kalın sesi kim çıkaracak şampiyonaları yapılıyor. Taraftarlığı sadece desibele indirgediler, o güzelim amcalar da çektiler gittiler, sessizce…


Dün itibariyle o eski Beşiktaş’ın, daha doğrusu Beşiktaş’ın geleneklerinden filizlenen bir çiçek açtı yeni Beşiktaş’ın çölleşmeye başlayan geleceğine. Böyle bir ortamda, böyle bir dönemde, sözleşmeyi sadece imzasıyla doldurdu. Sayılar O’nu ilgilendirmedi. Beşiktaşlı’nın derdi sayılar olmazdı.


Samet Aybaba’nın Beşiktaş’a bir kaç beden küçük geldiği tezini ortaya atanların hesap makineleri, bu düşünce yapısının Beşiktaş kültür ve geleneklerinin kaç beden altında kaldığını hesaplıyor mu? 2000’lerin zengin çocuğu 580 milyon liralık borç dağını kulübün sırtına yüklerken Beşiktaş’ın kaç beden zayıfladığını hesaplamışlar mıydı?

Son 8 yılda lüks sarhoşluğuna, şımarıklığa feda edilen Beşiktaş, bugün kendini Beşiktaş’a feda etmeye hazırlananlara kucak açıyor. Kendine gelebilmek için, Beşiktaş kalabilmek için.

8 yıldır lüks bir dizi idi Beşiktaş. Kavgası, şaşaası ve tabii ki reytingi bol, huzuru, özgünlüğü ve tabii ki samimiyeti azdı.

Beşiktaş kendine gelebilmek için FEDA derken, Samet Aybaba hoca olduğu müddetçe maçlara gelmeyeceğini söyleyenler zaten FEDA’yı hiç anlamamışlardır.
Beşiktaş’ı da…

Zap yapıp zengin temalı başka bir dizi bulabilirler. Beşiktaş için sakıncası yok” dedi (31 yaşında ve hâlâ) ince bir sesle.

Yakup Sabri İNANKUR

27 Mayıs 2012 Pazar

Mourinho Beşiktaş’tan Kovulur mu?



Jose Mourinho’nun Fatih Altaylı’ya yaptığı açıklamalardan dikkatimi çeken bir bölüm oldu. Borçlar bir tarafa Fikret Orman’ın düzeltmesi gereken bir imaj ve son 10 yılda çöreklenen taraftar düşünce yapısı var. Futbolu herkesten ve herşeyden çok iyi bilmemiz dünyanın en iyi teknik direktörünün dahi gözünü korkutmuş:

-Beşiktaş’a gelir misin?
Mourinho “Hayır” anlamında elini salladı.

-Gelmem. Real Madrid’in üç eski teknik direktörü Toshack, Del Bosque ve Schuster Beşiktaş’a geldi, üçü de kovuldu. Dördüncü olmak istemem.

Yakup Sabri İNANKUR

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Sezon Sonu; 4-Beşiktaş


Geçenlerde bir arkadaşım Beşiktaş’ın şampiyonluk yolunda kendi kaderini tayin edemediğinden yakınıyordu. O zaman henüz Avrupa Ligi yolunda kaderini tayin edemeyecek durumda değildi. Bugün bunun için de yakınabiliriz artık.

Beşiktaş’ın lig 4.’sünün haklarına sahip olmak için başka takımların maçını beklemek zorunda kalması elbette dün gece oynamayan Sivok’un suçu değil. Bütün sezon yarım oynayan, play off döneminde ise forması midye bağlayan Mustafa Pektemek’in suçu değil. 9.5 numara sağbek Hilbert’in suçu değil. Ligin en sağlam savunma oyuncusu Egemen,  playofflarda %86 isabetli pas oranıyla oynayarak mücadelesini estetikle rötuşlayan Fabian Ernst zaten mevcut durumun hafifletici sebepleri.

25 Ağustos 2011’den bu yana 54 resmi karşılaşmaya çıktı Beşiktaş. Bunların 8’ini ligin en güçlü / diri takımları (aynı zamanda bugün şampiyonluk mücadelesine çıkan), ezeli rakipleriyle, 2’sini bu sezonun UEFA şampiyonuyla, 2’sini geçen sezonun UEFA finalistiyle oynadı. En yoğun olduğu aralık ayında 7, takip eden ocak ayında 6 kez sahadaydılar. Bu tempo Beşiktaş’ın gardını şubat ayıyla birlikte düşürmeye başladı. Futbolun dibine itilen teknik direktörünün gelmesi, futbolun başına çıkarılan başkanının gitmesi de o dönemi iyice çalkaladı. Sakatlıklar arttı, mağlubiyetler arttı. Henüz 2 ay önce lig zirvesinin 3 puan gerisindeyken hayal evini şampiyonluk (ve hatta UEFA finali) briketleriyle inşa eden taraftar, merkez üssü Demirören olan geleneksel depremin yıktığı hayalleriyle başbaşa kaldı.

Basketboldaki ve hentboldeki başarının çapı, kupaların büyüklüğü, çıtanın yüksekliği; bize sorunun camiada değil futbol takımı boyutunda olduğunun denklemini kuruyor.

Baş sorumlular; futbol takımını kuran, yöneten ve Beşiktaş’ın değerlerine uymayanlardır. Tablonun siyahı onlarındır, beyazı futbolcuların. Tüm siyah-beyaz ise taraftarın: ruhunu rantla ehlileştirmeyen Beşiktaşlılarındır. 

Yakup Sabri İNANKUR

10 Mayıs 2012 Perşembe

Dev Çocuklar


Taksiye havaalanından binerseniz taksimetrenin kırmızı rakamları Vlad Tepeş’in kazıkları kadar büyük ve sivridir. Geri kalan herşey ucuzdur. Güzel şehirdir Bükreş. Doğunun Paris’i denir. Batının Paris’ini görmediğimden bu kıyaslama için yorumum yok. Ancak Paris’te bu kadar güzel kadın olmadığına eminim. Tabii en güzeliyle evli olduğum (ve Türkçe bildiği, burayı da okuduğu için) bu konu çok da ilgimi çekmiyor.

Tuna nehri akmam diye bağırır kışın. Bükreş’e belinden dolanan kolu Dâmboviţa da bu emre uyar. Buzların üstünde kayak yapan, sortiler atan martıları izlerken yaslandığınız yahut oturduğunuz köprünün duvarında göreceğiniz “Beşiktaş” yazısı eksi 20 dereceye isyan edip içinizi ısıtabilir yine de…

Odeon Tiyatrosu’nun önünde Atatürk ile karşılaşmak kasvetinizi alır. Büstün hemen altında Rumence “Yurtta barış dünyada barış”ı telaffuz etmeye çalışırsınız, Türkçesi’ni görünceye kadar.

Şehir koca bir denizmiş gibi, gökyüzünün tüm griliğini bedenine yansıtır. Bu gri denizin dalgaları insanı yutan ama şaşırtıcı şekilde boğmayan dev binalardır. Bükreş’te herşey devdir: Yollar, meydanlar, parlemento binası, yoksulluk, eğlence, Türk Şehitliği, saygı, parklar, ağaçlar, ıslak köpekler, müzeler, hayaller, Arena Naţională Stadyumu ve dün gece Radamel Falcao.

 


Bitiricilik; golün bittiği noktada başlıyor. Golü başlatan ise soğukkanlılık, pozisyon zekası, çeviklik ve katil içgüdüsü. Geçenlerde verdiği bir röportajda şöyle diyordu bu karizmatik isimli Kolombiyalı: “Babam her zaman uzak köşeye nişan almamı söylerdi. Bunu ilk kez yaptığımda çok mutlu olmuştu. Şimdi her zaman onu mutlu etmeye çalışıyorum”

İnsanın ruhuna çocukken atılan imzalar, ömür boyu sürecek sözleşmelerin garantisidir. Büyüdükçe ve çetinleştikçe; karakter / alışkanlık / refleks olarak kendi eserine acı, tuzlu bazen de tatlı estetikler katar. Falcao da kendi hikayesini ayağıyla yazanlardan. Azınlığın sahip olduğu doğru bir babanın güzel imzasını taşıyarak devleşen şanslı çocuklardan. 


Madrid öne geçtiğinde tehlikeli takım. Geriye çekiliyorlar ve kontra atak silahını durduramıyorsunuz. Rakip savunmanın en dengesiz yerini eşeliyor ve gollerini oluğa akıtıyorlar. Beşiktaş’ın da (aynı skorla) tecrübe ettiği gibi. Beşiktaş’ın sol tarafındaydı bu delik. Bilbao ise göbekte zayıf kaldı. Hücumda, Suseata ve Muniain’in delici koşuları Gabi gümrüğünü geçmekte zaman zaman başarılı oldularsa da top bir şekilde Marcos’un ya da Llorente’nin istediği noktada durmadı. Top kontrolünde çıkan bu santimlik uygunsuzluğu Madridliler affetmedi. Boşlukları kapattılar ve çoğunlukla vuruş açısı vermediler. Bask ulusunun hayalleri sağolsun. Bu sezonun sempati şampiyonu oldular. Dolayısıyla futbolseverin empatileri de onlarlaydı. Gencecik Muniain çimlere yatıp ağlarken hepimizin içi burkuldu. Tribünde ve San Mames’deki binler de oyunculara katıldı. Futbolu ve takımını sevenler tribünde ağlayanlardır. 2 hafta sonra Kral Kupası’nda gönlüm onlarla. Real Madrid ve Barselona ile birlikte ligden hiç düşmemiş 3 takımda biri olan bu gururlu ve kadim takım bu sezon bir kupayı hakediyor.


Madrid’in en çalışkan isimlerinden biri de dün gece Arda Turan’dı. Simeone 93. dakikada onu kenara alırken taraftarına alkışlatma onurunu bahşetti ona. Bütün sezonu 3.5 top çalma, 2.2 pas kesme gibi iyi bir savunma ortalamasıyla bitiren Turan hücumda maç başına 35 pas ile oynuyor. Bunlardan 1’i (key pass) takımını gol pozisyonuna sokuyor. Dün 34. dakikada Falcao’ya olduğu gibi. Bütün bu sayıları biriktirdi Arda ve çocukluk hayalini gerçekleştirdi. Hagi gibi aşırtma yaptı, Bülent gibi kanadı ve UEFA Kupası’nı kazandı. Pubisiyle, Galatasaraylılığıyla, sevgilisiyle uğraşanlara karşı devrilmedi, işini yaptı rakiplerini devirdi ve devleşti.

Yakup Sabri İNANKUR

7 Mayıs 2012 Pazartesi

4-4-2, Pektemek, Dakika 65, Riera, Quaresma


20 Kasım 2011 saat 19.00’da Şeref Bey’in çimlerini Beşiktaşlı ve Galatasaraylı oyuncular ezmekteydi. Düşüncede 4-3-3 ama uygulamada 4-5-1 olan dizilişle sahaya yayılmışlardı. Sıkıcı, yeknesak bir orta saha mücadelesinde debeleniyordu futbol. Carvalhal de, Terim de “orta yuvarlağın etrafında dönen debdebeyi kazanan maçı kazanır” düşüncesinde merkez oyuncularını tazelediler. Ayhan’ın yerine Sabri, Veli’nin yerine Necip deparlarla, canavar gibi sahaya çıktılar, 10 dakika sonra sedyelerle sahadan çıktılar. Aynı anda gelen bu 2 “ilahi” sakatlık 65. dakikada 2 teknik direktöre Pektemek ve Baroş değişikliğini mecbur etti. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. 2 takım 4-4-2 oynamaya başladı. 1 saat 5 dakika boyunca kaleyi bulan toplam 3 şut dışında “-seydi, -saydı” hayal ekleriyle dahi gol olduramayan bizler son 24 dakikada 8 isabetli şut, 3’er gollük atak izledik. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.

26 Şubat 2012 saat 19.00’da Ali Sami Yen Spor Kompleksi TTArena’nın çimlerinİ Galatasaraylı ve Beşiktaşlı oyuncular ezmekteydi. Galatasaray düşüncede ve uygulamada 4-4-2 olarak sahaya yayılmışken, misafir Beşiktaş “klasik” 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkmış, 4-5-1 klasiğinde yayılmıştı. Galatasaray maça harika başladı. Hemen öne geçti. Melo ve Selçuk rakip savunmaya pres yapıyor, böylece Beşiktaş çıkamıyor, oyun kuramıyordu. Galatasaray öndeyken 65.dakikada Fatih Terim Necati Ateş’i çıkardı Albert Riera’yı aldı, 4-3-3’e döndü. Beşiktaş’ta oyuna Mustafa Pektemek girdi, Almeida’ya partner oldu. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. Veli ve Ernst hücum prese başladılar. Beşiktaş atakları bardaktan boşandı. Bir kanat organizasyonu sonunda Semih Kaya kendi kalesine attı. Baroş oyuna girdi Galatasaray 4-4-2’ye döndü. Beşiktaş savunmasının adam markajında yaptığı bir hata sonucu burun farkıyla kazandı. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.

6 Mayıs 2012 saat 19.00’da Ali Sami Yen Spor Kompleksi TTArena’nın çimlerinİ Galatasaraylı ve Beşiktaşlı oyuncular ezmekteydi. Galatasaray düşüncede ve uygulamada 4-4-2 olarak sahaya yayılmışken, misafir Beşiktaş “klasik” 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkmış, 4-5-1 klasiğinde yayılmıştı. Galatasaray maça harika başladı. Hemen öne geçti. Melo ve Selçuk rakip savunmaya pres yapıyor, böylece Beşiktaş çıkamıyor, oyun kuramıyordu. Beşiktaş savunmasının adam markajında yaptığı hatalar sonucu 2 yan toptan 2 gol buldu. Devre arasında oyuna Mustafa Pektemek girdi, Almeida’ya partner oldu. Kenar forvet Quaresma kanada geçti, taç çizgisine bitişti. Veli ve Ernst hücum prese başladılar. 65.dakikada Fatih Terim Baroş'u çıkardı Albert Riera’yı aldı, 4-3-3’e döndü. Beşiktaş eşek sudan gelinceye kadar atak yaptı. Bir kanat organizasyonu sonunda Tomas Ujfalusi kendi kalesine attı. Quaresma son yarım saat oyuna ağırlığını koydu, maçın adamı oldu.


Batının Mantığını Alalım, Dizilişini Değil!

Süper Lig’de tüm takımlar 4-3-3 (aslında 4-5-1) oynuyor. Ligimiz zaten sert iken bir de üzerine göbekte 2 hatta 3 takoz barındıran takımların sayısı bir hayli fazla. Orta yuvarlağa sığışmaya çalışan 6 kişinin mücadelesi futboldan çıkıp kör dövüşüne dönüyor ve maçlar bu yüzden çoğu zaman ruhumuzu sıkıntı kıskaçlarıyla esir alıyor.

Eğer hakkını verebilseler sahaya hakim olma ve topla daha fazla oynamak için tasarlanan 4-3-3 gözümüzü okşayan bir futbolu önümüze koyar. Bunun için ilk şart 2 adet kenar forvet!

Riera, Simao ve özünde Engin, Quaresma kanat oyuncuları. Bildiğimiz eski model, hızlı, teknik, taç çizgisine bitişen, önündeki bekin belini kırıp penaltı noktasına orta yapan sınıf. Leonardo, Giggs, Ginola, Zenden bu sınıfın son aristokratları. Elimizde Giggs kaldı yadigâr. Modern futbol bu tarz oyunculara yeni bir misyon yükledi ve altyapı eğitimleri bu misyonla evrildi. Yeni göreve “kenar forvet” ismi yakıştı. Kenar forvetler (genelde) ters ayaklarıyla kanatlara yerleşiyorlar. Solaksa sağ kanada, sağaksa sol kanada... Çünkü görevleri rakip savunmanın göbeğine dalmak. İleri 3’lü bir mızrak başı gibi daralan üçgen bir yapıda, rakip savunmanın karnını yarmakla / yıpratmakla görevli. Mızrağın sapını, arkadan şok prese gelen orta saha oyuncuları oluşturuyor. Onların görevi 3’lünün deldiği boşluklara saldırmak ve kaptırılan topları çabucak geri kazanıp akına (savunmayı delmeye ve yarmaya) devam etmek.

Elimizdekiler (Stoch, Ambarat gibi azınlık hariç) kanat oyuncuları olduğu için hedef santraforlar yalnız kaldığı gibi, orta sahada da bir tatsız tutsuz (zaman zaman ruhsuz) bir tango izliyoruz. 

Galatasaray-Beşiktaş maçlarını dilerim teknik adamlar iyi etüd ederler ve bize / futbol tarzımıza en uygun olan 90’ların, 2000’lerin o güzel iki forvetli, kanat akınlı, çift yönlü orta sahalarının dikine pres yapabildiği futbola döneriz. 

Yakup Sabri İNANKUR

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Guardiola&Mourinho

Baş rolde siyah saçlı Mourinho ve saçlı Guardiola. Fonda Aerosmith. Her gün sabah dünya yeniden kurulur çünkü gece fırtınalıdır. Dostları karşı kıyıya fırlatır. Bir sonraki sabah nelere gebedir?



3 Mayıs 2012 Perşembe

4 Gün Önce ve Şimdi



4 gün önce normal sezonun iç saha 6.sı Trabzonspor ile dış daha 1.si Galatasaray oynuyordu, bu kez iç saha ikincisi Galatasaray ile dış saha ikincisi Trabzonspor karşı karşıya geldi. 4 gün önce Galatasaray’ın karşısına ışıklı bir 4 rakamı konduran +4 kuvvet, bu kez eksi yüklüydü, böylece sahada nötr bir durum ortaya çıktı. Burak Yılmaz (ve omuzladığı Jaja hayaleti) geri döndü, cayır cayır futbol yanan Selçuk İnan’ı Zokora söndürdü ve Galatasaray 1 adamlık daha fazla ter akıtamadı.

Trabzonspor geçen yıldan bu yana ülkenin en ideal ve doğru 4-2-3-1 takımı. Kaygan bir hücum 4’lüsüne sahipler. Bununla birlikte arka 3’lünün ortasında (4 gün önce olduğu gibi) Adrian olduğunda Trabzonspor hücumu (4 gün önce olduğu gibi) durağanlaşıyor. Topa belki daha fazla sahip oluyorlar ancak daha az gol pozisyonu üretiyorlar. Tüm sezon 0 gol, 2 asist ile oynayan Adrian yüzünden bu böyle oluyor, bu böyle olduğu için Adrian 0 gol, 2 asist ile oynuyor. Öte yandan Alanzinholu Trabzon hücumu Şenol Güneş’in arzuladığı akışkanlığa sahip oluyor. Sürekli yer ve görev değiştiren 4’lü, rakip savunmayı hataya zorluyor. Bu sezon bolca övdüğümüz Semih Kaya da biraz tecrübesizlik, biraz şanssızlık sonucu Burak Yılmaz’ın önünü 2 kez açtı ancak golcü oyuncu sabah yatağın gol atmama tarafından kalkmıştı galiba…

Galatasaray’ın golcüsü Elmander ise yine her zamanki gibi takımına akıl katmaktaydı ama her aklın başına gelen bahtsızlığı yaşıyordu. Anlaşılamamak. 

18. dakikada Engin Baytar sağdan ceza sahasına yaklaştı, topu sola çekti ve ayağının üstüyle sert bir vuruş yaptı. Top bir hobbit karışı üstten süzüldü gitti. Elmander önce Engin’i alkışladı sonra gülerek hafif içe büktüğü eliyle aşağıdan yukarı doğru bir yay çizdi. Anlamı “topun dibine girseydin keşke” idi. Engin kötü mü vurdu, yoo, şut tercihi mi yanlıştı, hayır. Elmander’in gülerek istediği şey estetikti. Yaptığı işten keyif alan ve izleyene zevk vermeye çalışan bir düşünce kıvılcımının anlık ışıltısı... 

İsveçli’nin saha içindeki bu pozitif hali bazen maçı bırakıp salt O’nu izlememe sebep oluyor. Engin’in pozisyonundan 2 dakika sonra havadan gelen topa doğru hareketlenmedi. Ofsayt olacaktı çünkü. Halbuki top Trabzonsporlu oyunculara geliyordu ve hani şansını denemek için atılsa olurdu. Öyle yapsa bayrak kalkacak ve oyun duracak, Galatasaray kendi sahasına dönmek zorunda kalacaktı. Oysa o durumda top Galatasaray’da olmasa bile alan Galatasaray’daydı, tabii yeni hücum şansı da. İnce ama hayati bir ayrıntı. Eğer Aydın Yılmaz, Elmander gibi düşünebilse 80. dakikada arkasından gelen Engin’i gördüğü anda topun üstünden atlar. Golü, belki de şampiyonluğu ofsayt bataklığında boğmazdı. Zaten hücumdaki partnerleri O’nu anlayabilse, mesela Necati “ne oluyor” diye atarlanıp olduğu yerde “ısrarla” durmak yerine Elmander’in işaret edeceği yere koşsa, tabeladaki sıfırlar 1.5 saatlik sıkıcı bir komşuluk yapmazlardı.

Galatasaray’ın puan stoklarını önce sistem sonra kendi yedi ve bu akşam Beşiktaşlılardan bile daha fazla umut besliyorlar Beşiktaş’a. 4 gün önce Galatasaray’ın şampiyonluğu kesindi, şimdi ise ne olacağı belli değil. Sanırım Galatasaraylılar da bunun farkında ki TTArena’ya gelmemişler. Ya şampiyonluğa inanmıyorlar ya lige...

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...