12 Ekim 2011 Çarşamba

Carles Puyol Röportajı, Bölüm 2

Dün kaldığımız yerden devam edelim.

*******

-Dizin nasıl?

CP: İyi! İyileştiğimi hissediyorum. Her geçen gün daha iyiye gidiyorum ve artık acı hissetmiyorum. Oldukça memnunum.

-Son birkaç ay senin için zor geçmiş olmalı

CP: Son 8 ay! En zor dönemleri de ilk 3 aydı, zira antremanlara da çıkıyordum. Aslında gayet iyi giderken, sakatlığım nüksetti. ŞL Yarı finalinde Madrid ile oynadığımız maçtan önce ameliyat gerektiğini biliyordum. Ancak 1 ay daha dişimi sıktım.

-Ameliyat olmak için çok uzun bir süre beklemişsin. Peki neden?

CP: Ağrı henüz tam geçmemişken Real Madrid karşısına çıkmak zorundaydık ve takımda stoper yoktu. O dönem farklı bir yerden sakatlık geçirmiş hatta Kral Kupası finalinde forma giyememiştim. ŞL Yarıfinalinde sahaya çıkmaya karar verdim. Benim kararımdı çünkü takımın bana ihtiyacı vardı.

-Bu kararını destekleyenler kimdi?

CP: Herkes! Tüm takım! Juanjo Brau (Barselona fizyoterapisti) bu 8 ay boyunca yanımdan ayrılmadı diyebilirim. Ayrıca çok iyi arkadaşlarım var ve sakatlığımı atlatmamda büyük destek oldular. Sakatken çok tahammül edilebilir bir insan değilimdir.

-Şampiyonlar Ligi Finali’nde ilk 11 başlamadın. Bu durumu nasıl karşıladın (neler hissettin)?

Oynamaya hazırdım ancak arkadaşlarım benden daha iyi durumdaydı.

-Fedakarlığa değer miydi?

CP: Elbette değerdi. Vicdanımın sesini dinlemeye çalıştım. ŞL yarı finalleri arasında ameliyat olmayı düşünüyordum çünkü acı içindeydim ve kendimi iyi hissetmiyordum. Ama takımımı yalnız bırakamayacağımı düşündüm, orada onlarla birlikte olmalıydım. Bir yandan da korkuyordum çünkü böylesine büyük maçlarda hata yapabilirdim. En iyi formumda değildim.
-Görünen o ki; geçmişte olduğu kadar ciddiye almıyorsun herşeyi. Yenilgi yahut oynamamak senin için çok dert değil. Biraz kendini sahnenin gerisine mi çekmeye başladın?

CP: Evet doğru, bugünlerde artık bu tür şeylerden etkilenmemeye çalışıyorum.

-Değişmeyi nasıl başardın?

CP: Hayat böyle. Kişisel anlamda, bazı zor zamanlarımda fazlasıyla acı çektim ve bu beni düşünmeye sevketti. 7/24 futbola kilitli kalamazdım, hayatta daha önemli şeyler vardı. Sanırım Avrupa Şampiyonası-2008 dönüşü bunları ilk kez oturup düşündüm ve bu değişimi yaşadım.

-Kendini rahatlamış hissediyor musun?

CP: Eskiden takıntılıydım ve (anladım ki) bu kötü birşey. Etrafımdaki insanlara da zarar veriyordum.

-Yani (önceden) futbolda acı çekerken, şimdi tadını çıkardığını söyleyebilir miyiz?

CP: Evet, evde otururken düşündüğümde hala unutamadığım acılar yaşadığımı farkederim kimi zaman. O yüzden anlamaya başladım şimdi takım bu kadar harika oynuyor ve tüm kupaları topluyorken bundan zevk almasam kafayı yerdim!!

-Futbolla bağlarını kopardığında ne yapmayı düşünüyorsun?

CP: Arkadaşlarımla takılırım. Öyle ilginçliklerimiz yoktur, sıradanız. Kendime ve etrafımdaki insanlara da şu ana değin yaptığım gibi iyi bakmaya devam ederim.

-Dedikodulara rağmen Ulusal Takım’da oynamaya devam ediyorsun? Ne zamana kadar peki?

CP: Bilmiyorum. Sakatlandığımda Ulusal Takım’ı bırakmanın zamanının geldiğine ikna etmiştim kendimi. Doğrusu futbolu, Barça’yı, bilirsiniz herşeyi bırakacaktım. Ama şimdi 8 ay sonra kendimi çok güçlü hissediyorum ve büyük konuşmamayı tercih ediyorum.

-Kafanda ne zamana kadar oynamak var?


CP: Hmmm 40... ya da 45 (gülüyor). Enerji doluyum ve önümdeki adıma bakıyorum. İlerleyebileceğim yere kadar gideceğim. Şu an için 8 aylık sakatlıktan henüz çıktım ve kendimi çok güçlü hissediyorum.

-Sonsuza kadar Barça’da mı kalacaksın, yoksa seni başka takımlarda görecek miyiz?


CP: Bilmiyorum, futbolu bırakana kadar burada kalacağımın garantisini veremem size. Şu an takım için önemli (bir parça) olduğumu hissediyorum ve bu bana ilham veriyor. Geçtiğimiz aylarda, takımı oturup izlemek heyecan vericiydi fakat şimdi yeniden onlarla birlikte olmak istiyorum. Oyuncuların sahada olmadıklarında da takım için önemli olabileceklerini biliyorum ama artık savaşmak istiyorum! Eğer birgün burası için bir önemim kalmadığımı hissedersem...O zaman neler olacağını görürüz.

Yakup Sabri İNANKUR

11 Ekim 2011 Salı

Carles Puyol Röportajı, Bölüm 1

Röportajın orjinali burdaBaşlığı ise “ABİ LEVANTALA TU” meali “ABİ, KUPAYI SEN KALDIRACAKSIN” Garip bir başlık gibi gelmemesi için ilk kelimedeki “A” harfini kısa okuyun, “aa” şeklinde değil.

Özellikle Messi ile ilgili açıklamaları bana ilginç geldi. “Messi mi Ronaldo mu” aklı başında her futbolsever için soru olmaktan dahi çıktı zaten. “Messi mi Maradona mı” sorusuna (bence) üstü kapalı yanıt veriyor Barselona Kaptan'ı.

*******

-Abidal’in ŞL kupasını kaptanlık pazubandı kolundayken kaldırması Barselona tarihine geçti. Bunu nasıl ve ne zaman planladın?

CP: Takdir edilesi bir andı, ama en önemlisi hakedilmiş bir takdirdi. Yine yapardım. Finalden 2 hafta önce böyle bir fikir oluştu kafamda, ancak Wembley’deki final gününe kadar kararımı vermemiştim. Önce bandı Xavi’ye verdim, kupayı kaldırması için. Fakat Xavi reddetti ve “sen kaldırmalısın” dedi bana. Sonra ben 2 hafta önce yapmak istediğim şeyi hatırladım.

-Abidal ne yaptı?

CP: Ben Abidal’e döndüm “Abi, kupayı sen kaldıracaksın” dedim. “Emin misin” diye sordu. “Tabii ki, git kaldır” dedim ve pazubandını koluna geçirdim.
-Xavi’den bahsetmişken; takımın kötü bir çizgide ilerlediği zamanları hatırlıyor musunuz? Hisleriniz neydi o zaman?

CP: Evet, bazen Xavi ile konuşuyoruz. 5 uzun (zor) yıl geçirdik ve şimdiki muhteşem anların tadını çıkarıyoruz. Futbol bize 2 farklı yüzünü de gösterdi.

-Bu sezona odaklanırsak, ne hissediyorsun (sakatlığın düzeldi mi)?

CP: Harika hissediyorum! Açığımı kapatıyorum ama en önemlisi, bir sonraki maç için kendimi iyi hissediyorum.

-Şu anda Mascherano savunmada görev yapıyor ve gayet iyi bir iş çıkarıyor. Bu da, bazen yedek kalacağın anlamına geliyor...

CP: (Konuşmayı keserek) Burada yedek oyuncu, ilk 11 oyuncusu diye bir kavram yok. Her an (herşey için) hazır olmalıyız. Mascherano muhteşem bir oyun çıkarıyor. ŞL Finalinde oynamayı hakediyor ve şu an formunun zirvesinde.

-Fakat bu 3-4-3 formasyonu, en iyi savunma çiftini, yani seninle beraber Pique’yi de dışarıda bırakıyor.

CP: İkimiz de sakattık ve diğerlerinin şans bulacağını biliyordum. Ayrıca 3-4-3 iyi bir sistem, iyi işliyor. Sorun yok.

-Bu yılki takım, geçen yılkinden iyi mi?

CP:Gerçekten iyi oyuncular kadroya dahil oldu. Bu sezon takımda daha fazla kalite var ve bu da rekabeti körüklüyor, ama 2 sezonu kıyaslayamayız. Bekleyip, görmeliyiz. Geçtiğimiz sezon önemli başarılar elde ettik. Bu sezon önümüzde yeni hedefler var.

-Peki Real Madrid’in geçen sezondan daha iyi durumda olduğunu düşüüyor musun?

CP: Bu sezon birbirlerini biraz daha iyi tanıyorlar. Bir yıldır birbirleriyle oynamaya alıştılar ve bence şu an Avrupa’nın en iyi takımlarından biriler.

-Mourinho’yu biliyorsun. Tito Vilanova’ya bunu (gözüne parmağını sokmasını) yapmasını nasıl açıklıyorsun?

CP: Oyun ne kadar gergin olursa olsun, böyle bir davranışın izahati yok! Ancak her halükarda bunu unutmamız, takıma ve performansımıza konsantre olmamız bizim için daha iyi.

-Hakemlerin Messi’ye ceza sahası içinde yapılan faullere penaltı çalması için daha ne gerekiyor? (!)

CP: Açıkçası bilemiyorum, ancak kendini hiç atmayan (hakemi kandırmayan) bir oyuncu varsa o da Messi’dir. Hakemlerin de işi zor. Sahada oyuncular da biraz yardımcı olmak zorunda.
-Messi için (daha) ne söylenebilir?

CP: Tarihin en iyi oyuncusu. Ondan daha iyisini hatırlamıyorum ya da tahayyül edemiyorum. Düşüncelerim tarafsız değil, farkındayım. Futbol tarihine baktığımızda çok iyi oyuncuların olduğunu görüyoruz. Ancak ben izlemedim. Kimse Messi ile kıyaslanamaz, O başka bir gezegenden.

-Ama sen aynı cümleleri eski takım arkadaşların Ronaldinho, Rivaldo ve Eto’o için de kurmuştun...

CP: Leo herşeyi çok kolay yapıyor... ve kişiliği, kazanma arzusu O’nun en iyi özelliği. Her zaman topu istiyor (sorumluluktan kaçmıyor), hırslı ve kazanan bir oyuncu O.

-Seni en çok etkileyen özelliği?

CP: Alçak gönüllüğü elbette. Sıradan bir adam aslında, hatta utangaç. Ama (sahaya çıktığında) bunun üstesinden geliyor. Futbola aşık. Kim olduğu ve neleri temsil ettiği, O’nu farklı davranışlara sevk edebilirdi, ama O sadece kendisi oluyor. Bu da O’nu (daha) büyük yapıyor.


Röportajın 2. bölümü burada






Yakup Sabri İNANKUR

10 Ekim 2011 Pazartesi

Roberto Baggio

Roberto Baggio üzerine şu yazıdan daha güzelini yazabileceğimi sanmıyorum. 

Blogu (hatta twitterı) takip edenler Baggio sevgime aşinadır. Allı-güllü aforizmalardan, ensesi kalın bir çok filozoftan daha fazlasını katmıştır hayatıma. Kendime bile küstüğüm zaman beni ayağa kaldıran “penaltıyı ancak onu atacak kadar cesur olanlar kaçırır” aklıma gelir ve yeni penaltılar (kaçırmak) için topun başına geçerim. Hayattan kaçarak değil, onun içine içine girerek gol pozisyonları bulabileceğimi hatırlarım.

Bu da o günlerden biri. O nedenle hiç yayımlanmamış resimleriyle işte Baggio. (Gerçi yayımlanmasa ben nereden bulacaktım, ama olsun. Uhrevi havayı dağıtmayalım)


200 Golün hikayesinin kapağı;


Kaptan dediğin takım arkadaşını (öyle veya böyle) ayağa kaldırır!


Soyunma odasındaki özel anlar yalnızca OLE FUTBOL'DA!

9 Ekim 2011 Pazar

İyi, Kötü, Çirkin

Hayat hiç adil değil. %67'si kötü ve çirkin olmak zorunda. Biz de tüm sevgimizi, heyecanımızı, iyi niyetimizi %33'e zipliyoruz. Kıskançlığımız, zorbalığımız, sahtekarlığımız %67'ye tekabül ediyor. Ne için yaşıyorsak, o kadar yaşıyoruz. Ya hayatın 3'te 1'indeyiz ya da 3'te 2'sinde. Ama hepsinde hiçbir zaman değiliz.

Futbol hayatsa; haftasonunun iyi, kötü ve çirkin klasmanında ödül alanlar için buyrun.

İYİ
Heinrich Schmidtgal



KÖTÜ
Holiganlar

ÇİRKİN
Wayne Rooney

8 Ekim 2011 Cumartesi

Yenildik Ve Ezildik


Yukarıdaki fotoğraf, Alman Ulusal Futbol Takımı’nın, Türk Ulusal Futbol Takımı’nı yenmesi değildir sadece. Almanya’nın Türkiye’ye “düşünce” galibiyetidir aynı zamanda.

Avrupa Şampiyonası-2004 ile gruplarda vedalaşan Almanlar, Avrupa Futbol Arenası’ndan yenilmiş ve yaralanamış bir gladyatör olarak çıkmışlardı. Günler süren toplantılar yaptılar. Yetmedi tekrar yaptılar. Önde gelen futbol adamları, kıtanın futbol bilimcileri, sosyologlar, ekonomistler akıllarında olan tüm şimşekleri fırlatarak, yaşlanmış, köhneleşmiş Alman futbol yapısını yıkıp, modern bir inşaaya başladılar.

Federasyon, kulüp yetkililerine ve teknik direktörlere, ardından medyanın güçlü futbol kalem ve seslerine yeni sistemi anlattı, modern Alman Futbolu’nun güçlü yapısının tuğlalarını tek tek gösterdi. Bundesliga 1 ve Bundesliga 2’ye yeni altyapı programlarını uygulattı. Tüm alt yaş takımlarının aynı taktik ve oyun anlayışını benimsemesini emretti. Klinsmann-Löw komutanlığında 4-2-3-1, bol pres, ayağa pas ve alan savunması ile büyüyen çocuklar, gelecekte ne kadar büyük bir planın (hangi) parçası olacağını öğrendi.

Bizde ise futbol, herkesin bildiği sıradan bir meşkale olduğu için çözüme dair bu kadar vakit tüketmek manasız olurdu. Bir Avrupa Şampiyonasına katılmadığımız için ölmezdik. Vaktimizi değerlendireceğimiz başka işler vardı. Korumamız (ve kalkındırmamız) gereken bir marka değeri vardı. Ekmeğimizden oluyorduk hocam. Bir toplantı yaptık. Teknik direktörü değiştirdik ve herkes işinin başına döndü. Yüzümüzü nurlu ufuklara çevirdiğimiz için ülkenin en başarılı teknik direktörünün Çavuşesku Romanyası’ndan uzak ufuklara kaçan adımlarını göremedik ya da önemsemedik.

Almanların toplantıları işe yaramaya başlamış ve Dünya Kupası-2006’da 3. olmuşlardır. Bizim toplantımız pek işe yaramamış olacaktı ki kupada hiç yoktuk. Soruna müthiş bir çözüm getirdik! Bir toplantı yaptık ve yeni hocamızı açıkladık. İstikamet nurlu ufuklardı.

Bu işe yaramıştı. Avrupa Şampiyonası-2008’de “son anda” 3. olmuştuk. Almanya ise finale kadar tırmanmıştı. Zaten bizi “son anda” eleyen de Onlardı.

Dünya Kupası-2010’da Almanya yine 3. olurken, o sırada evlerinde (tatil köylerinde) çaylarını höpürdeterek içen yetkililerimiz bu durumu tüm ülke gibi üzgün ve süzgün gözlerle izlediler. O kupada olamamamız bir sorundu. Her sorunun bir çözüme ihtiyacı vardı. O çözüm bulundu. Hemen bir toplantı yapıldı ve yeni hocamız basına tanıtıldı.

Yeni hocamız Hiddink, genç oyunculara öncelik vereceğini, Türkiye’de müthiş bir genç oyunucu potansiyeli olduğunu ve yeni bir takım oluşturacağını söylerken, gözlerimiz nurlu ufuklara doğru şehlalaşmaya başlamıştı bile.

Kadrolar her açıklandığında gözlerimizin seğirmesi de bu yüzdendir.

Henüz maç ile ilgili hiçbir yazı okumadım, yorum dinlemedim, kimseyle dillendirmedim. Eminim Servetli, Hakan Baltalı, Mehmet Aureliolu cümleler sinlerle kaflarla memleketin her köşesini bilfiil işgal etmiştir. Eminim x’in yerine y oynamalı, falancanın şurada değil orada oynaması lazımdı ididir.

Herkes gönlünü hoş tutsun, bir toplantıyla sorunlar çözülür. Siyasi tarihimizin 60 yıllık vaadine, nurlu ufuklara, güneş görmüş ayçiçeği gibi döner gözlerimiz. Arkamızı döndüğümüz dünya futbolunun arka sahnesindeki provalar, önümüze sanat şaheseri olarak geldiğinde şaşar bakarız bu güzelliğe, nasıl gerçek olduğuna inanamayarak…

Eskiden (20-30 sene evvel) yenilirdik ama ezilmezdik. Dün gece hem yenildik hem de çok ezildik.  

Futbolumuza, ruhumuza bu ezikliği işleyenlerin başarısıdır dün geceki 90 dakika. Sadece bir futbol maçı değil, düşünce mağlubiyetimizdir aynı zamanda…

Yakup Sabri İNANKUR

4 Ekim 2011 Salı

İstikrar Daima Kazanır


Akşam Abdullah Ercan’ı şık giyimiyle yedek kulübesinde görünce bir röportajı aklıma geldi; “Trabzonspor’da, Fenerbahçe’de ve Galatasaray’da oynadım. Ben Beşiktaşlıydım oysa, bir tek orada oynamadım” demişti. Futbol kariyerinin ilk golünü de Beşiktaş’a (ceza sahası dışından ayak dışı sert bir vuruşla) atmıştı. Trabzonspor’un 1-0 kazandığı o maçtan sonra Sarı Fırtına Metin Tekin’in övgüsünü almıştı genç futbolcu Abdullah.

Teknik Direktör Abdullah’ın kulüp kariyerinin ilk maçının Beşiktaş’a karşı olması, O’nun ısrarla Beşiktaşla kesişen ama bir türlü birleşmeyen kader çizgisinin tuhaf bir düğümü oldu.

Abdullah Ercan’ın selefi Tolunay Kafkas; taktiksel anlamda değil fakat düşünce yapısıyla ligimizin Arsene Wenger’i. Hiçbir kulüpte ve hocada olmayan geniş bir scouting ağı kurarak, özellikle altyapı eğitimini Avrupa’da almış genç Türk oyuncuları sahneye çıkardı. 19 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü esnasında bu oyuncuları Türkiye adına oynamaya ikna etti. Kayserispor’a Furkan Özçal, Ömer Şişmanoğlu, Serdar Kesimal, Turgay Bahadır’ı, son kulübü Gaziantepspor’a Cenk Tosun ve Yasin Pehlivanoğlu’nu kazandırdı. Beşiktaş’tan Orhan Gülle’yi bedavaya kaptı. Kayserispor Kafkas’ın kurduğu yapıyı bozmadı. Gaziantepspor da aynı yolu istikrarla takip etmeye kararlı gözüküyor.

Tolunay Kafkas’ın istifasından sonra oturmuş sistemin bekası için Abdullah Ercan ismi doğruydu. 17 Yaşaltı Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü yaparken Kafkasla beraber harıl harıl oyuncu tarayan isimlerden biriydi Ercan. Mevcut yapıyı en iyi O biliyordu.

Yapınız sağlamsa, değişen isimler işleyişe (iyi ya da kötü yönde) trajik bir yön vermezler. Aniden göklere çıkamayacağınız gibi, yerin dibine de girmezsiniz. Dolayısıyla teknik direktör değişikliği sistemli Gaziantepspor için (Ankaragücü ya da Samsunspor’un aksine) keskin sapmalara neden olmadı. Hoca değişikliğin klişe motivasyonu haricinde tanıdık futbolunu oynadı Gaziantepspor. Rakibini ortada Orhan Gülle-Serdar Kurtuluşla bozan, kanatları etkin kullanan, topu kapınca eveleyip gevelemeyen, orta sahayı hızlı geçen bir takım.

Nitekim Sosa çok etkiliydi. İsmail’in boşalttığı alana gerek pasla, gerek driblingle akıllı oynadı, Beşiktaş’ın sol kanadını yıprattı. Ancak sadece sağ kanatla kaldılar. Sol tarafta geçtiğimiz sezonun yıldızı Olcan Adın’ın yokluğu kontra denemelerinde Sosa’yı yalnız bıraktı.

Hafta içi İngiltere’den yıpranmış dönen Beşiktaş’ın, bilerek düşük tempoyla oynaması doğruydu. Gücünü son yarım saate saklamak istedi. Carvalhal’ın maç sonu konuşmasına “25 günde 7 maç yaptık” diye başlaması bu psikolojinin ifadesiydi. Orhan Gülle-Serdar Kurtuluş ikilisinin ilk yarım saatte sarı kart görmesi de bu planın önünü açtı. Gaziantepspor orta sahası yumuşamıştı ve son yarım saat agresifleşen maç içinde tempoyu arttıracak olan Beşiktaş orta sahası karşısında dağılabilirlerdi. Önce Orhan Gülle-Murat Ceylan değişikliği akabinde Halis Özkahya’nın “son adam” konusunda Necip Uysalla aynı fikirde olmaması rüzgarın (aslında meltem diyelim) yönünü değiştirdi.

Bir maçla arşa övgüler ulaştıran insanlar, bir maçla da yergiyi arzın dibine gönderirler. Ne o ne öbürü Beşiktaş için adil bir yaklaşım olur. 30 kişilik kadrosunda 10 oyuncusuyla bu yaz, 8 oyuncusuyla geçen sene, hocasıyla 3 ay önce tanışan bir takımın, takım olabilmesi için ihtiyacı olan tek şey zamandır. Sayıları iyi oyuncuları alıp anında muhteşem başarılara imza atabileceğiniz platformlar PES, FIFA ya da FM’dir.

Başarı istikrarla gelir, istikrar zamanla oluşur. Tıpkı hakem hatalarına rağmen toplanmadık kupa, bükülmedik bilek bırakmayan Seba’nın sistemli Beşiktaş’ının oluştuğu gibi...

Yakup Sabri İNANKUR

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu Kez Hagisiz Olacak


Geçtiğimiz sezonun 24. haftasında Ankaragücü’nün başına Mesut Bakkal geçmiş ve ilk maçını Ziya Doğan’ın Konyaspor’u ile oynamıştı. Konya deplasmanında 2-0 kazanan Ankaragücü, o tarihten itibaren ligin en çok gol atan 2. takımı olmuştu.

Sezon başında hücümsever Mesut Bakkal görevi bırakınca yerine hücumsavar Ziya Doğan’ı uygun gören Ankaragücü kurmayları lige mağlup başlamış oldular böylece. 3 ay boyunca gol atmaya alışmış bir takımı, ilk felsefesi rakibi bozmak olan bir hocaya devredince, doğal olarak takım bozuldu. Üzerine Sapara’nın şefliği, Vittek’in bitiriciliği Ankara’yı terk-i diyar eyleyince zaten kadro sıkıntısı çeken Doğan’ın alternatifleri de kısıtlandı. Elindeki tek gol tetiği geçtiğimiz sezonun Bank Asya mucizesi Mersin İdman Yurdu’nun sol açığı Tonia Tisdell’i Gökhan Zan’ın üzerine sürmekten başka çözüm de yoktu. Raynoch-Hürriyet ile Galatasaray orta sahasına çomak sokmak isterken, 20 dakikada skor 2-0 olunca çomaklar 70 dakika işsiz ve atıl kalıyor haliyle. 

2000 ruhuna beden bulmaya çalışan Fatih Terim, Okan-Emre-Suat zırhını, Melo-Engin-Selçuk’a teslim etti. Selçuk İnan şu haliyle Galatasaray’ın beyni. Sağındaki Melo, daha sağındaki Sabri (ya da Eboue) ile Okan-Ümit efektini de yakalamış durumda. Felipe Melo %86 isabetli pasla ligin en zarif pitbullu zaten. Engin Baytar’ın (umarız sadece futbol anlamında) Emreleşmesi tamamlandığında işlerin yolunda gitmesi için bu sefer bir Hagi’ye ihtiyaç olmayacak.

Engin Baytar’ın kendini / kafasını vermesi, Galatasaray’ın pozisyon bulma frekansını arttırdığı gibi, Riera ve Kazım’ın savunmaya (en azından alan savunmasına) daha fazla vakit ayırmasına neden oluyor. Bunun örneğini hafta içinde Stoke City karşısındaki Beşiktaş’ta görmüştük. Necip-Fernandes’in konsantrasyonu ve orta sahaya hakimiyeti Quaresma ve Simao’nun daha etkili savunma yapmasına neden olmuştu.

Kenar forvetlerin savunma iştahı beklerin performansını arttırır. Hakan Balta’nın ve Sabri Sarıoğlu’nun toplam top çalma oranının (7) tüm takımın neredeyse yarısı (16) olması bu etkinliğin sayısal ifadesi.

Fatih Terim; “Milli Takım-Galatasaray-Milan-Galatasaray-Milli Takım” ile kariyerinde ters parabolik bir trende sahip. Şimdi yine Galatasaray ile fiziken yeniden çıkışa geçti. Ancak bundan da önemlisi ruhen çıkışa geçmiş olması. Terim kendi kendisiyle rekabet halinde. 3. Terim’in, 1. Terim’den daha başarılı olmasını istiyor. 1.Terim’in gölgesinden çıkmak ve aynı zamanda 1. Terim’i de Hagi’nin gölgesinden çıkarmak istiyor.

Bu nedenle Galatasaray’da mentalite anlamında bir 10 numara yok. Bu nedenle 10 numaranın sahibi Felipe, -bir önceki dönemin aksine- koşan, ısıran bir Felipe.

Terim’in kafasında tek bir şey var. Ne olacaksa –iyi ya da kötü- bu kez Hagi’siz olacak.   

1 Ekim 2011 Cumartesi

Güzel Futbol'un Derbisi


4 yakışıklı ve cılız delikanlının, takım elbiseleri çekip dünya müzik kültürüne yön vermek için biraraya geldikleri şehrin adıydı Liverpool. Sahneye çıktıklarında doğdukları şehrin ruhlarına üflediği ilhamla herkesi büyülediler. Milyonlarca hayranla asla yalnız yürümediler ve asla şehrin onlara bahşettiği ilhamı kaybetmediler. Beatles’ın en ünlü (ve cover yapmayan kimsenin kalmadığı) şarkılarından Come Together’da “He got toe-jam football” yani “Çıplak ayakla futbol oynuyor” sözlerinin atfı 120 yıl öncesine dayanıyor. Çıplak ayaklarla başlayan Everton-Liverpool  maçlarına. İngiliz futbol edebiyatındaki adıyla Merseyside derbisi.

Benim en sevdiğim derbidir. İçinde en ufak nefret yoktur. Taraftarları aynı tribünde yanyana izlerler. Futbol tarihinin en büyük trajedilerinden olan Hillsborough faciasında Liverpool’un maddi manevi en çok yanında olan Everton olmuştur. Anma günlerinde 2 taraftar grubu biraraya gelir, Evertonlılar’ın da katılımıyla “You’ll never walk alone” ilahisi göklere kadar ulaşır.

Aralarında küfür yoktur. Bunun yerine (her zeki insan gibi) zekalarını kullanmayı tercih ederler. Birbirlerine hicivli taşlar fırlatırlar. Efsane Liverpool Teknik Direktörü Bill Shankly’nin “Merseyside'da iki iyi takım vardır. Liverpool ve Liverpool’un yedekleri” sözü dünya futbolunda motto olmuştur.

Bugün de yine tribünlerde formaları ve atkılarıyla yanyana, alışılmışın dışında güneşli bir İngiltere sonbahar ikindisinde 120 yıllık geleneğin devamı için kırmızılar ve maviler Goodison Park’taydılar.

Everton Teknik Direkörü David Moyes benim en saygı duyduğum teknik direktörler arasındadır. Eğer Manchester United’ın ekonomik gücü Everton’da olsaydı, ismi-ünvanı Sir David Moyes olurdu. 9 yıldır Everton’ın başında ve United’dan sonra Premier Lig’in en zevk veren futbolunu oynatıyor.

İlk 20 dakikada Everton’ın en az 2 farkla kazanacağına emindim. Futbolun içinde olan herşeyi yapıyorlardı. Özellikle kanatlardan Liverpool yıprattılar. Sonra devreye bir futbol maçının en can sıkıcı faktörü hakem girdi. Jack Rodwell, Meryside tarihinde 25. Kırmızı kart gören oyuncu olurken, kaçıncı haksız kırmızı kart gören oyuncu olduğuna dair bir istatistik bulamadım. Belki de ilktir. Ama yine yüz kırıştırıcı.

Kuyt’ın kaçırdığı penaltı ise Premier Lig şartlarına göre normal. Şu ana kadar atılan 20 penaltının sadece 9’unda “YEEEAAAHH” sesi gelmiş tribünlerden. Volkan Demirel geçenlerde “penaltıda şanslar yüzde ellidir, kaçabilir de” demişti ya, hah işte o Premier Lig için geçerli. Tim  Howard bunu söyleyebilir ve kurtarabilir. Bizim  ligimizde ise %70 gol oluyor. Volkan, Howard kadar şanslı olmadığını bilmeli.

Haksızlığa uğramanın üstüne penaltı kurtarmanın da motivasyonuyla Everton, taraftarı arkasına almış saldırıyordu. Liverpool öyle durağandı ki, Everton’ın agresifliği ve isteği 1 kişilik boşluğu doldurdu. Hücumda top tutup takımı çağırması gereken Carroll “yine” hırssız Nartallo modunda olunca Liverpool bir türlü ileride top tutamadı.

Sonra King Kenny’den ünvanına yakışır bir hamle geldi. Britanya’nın en ısıran oyuncularını damardan verdi Liverpool’un kırmızı kanına. Bu sırada kalp nakli de yapmış oldu. Hasta ayağa kalktı. Gerrard ve Bellamy, Liverpool’un agresifliğini arttırdı ve son 20 dakika kırmızılar ısırmaya başladı.

Ardından da goller geldi.

Bir Merseyside Derbisi daha bitti ve taraftarlar şarkılarla takımlarını uğurladılar. Yüzleri formalarından daha kırmızı olmuş insanlar kollarını başı önde mavi formalıların omuzlarına atmış kimbilir ne laflar sokuyorlardı!

 TFF’den sürekli “futbol güzel oyun” açıklaması duyuyoruz. Önümdeki sahneye bakarken “futbol güzel de söylemekle güzel olmuyor” diyorum. Türkiye’de insanların bir derbiden böyle çıktığı gün belki futbolun ne kadar güzel olduğunu söyleme hakkına sahip olabiliriz.

Şu an için bırakın rakibe saygıyı, kendi içinde, tribünde bile birbirine tahamülü olmayan, kafası attığı her aksiyona (büyük küçük ayırmadan herkese) “gider” yapmayı marifet / delikanlılık sanan, zekasını evde bırakıp küfür etmeye gelen futbolsevmezlerlerin potansiyeli kadar güzel olabilir futbol Türkiye’de.

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...