19 Ocak 2012 Perşembe

Pepe’nin Özrü!



Özür diledi Pepe.

Kabahatinden büyük demeye dilim varmıyor, elim de gitmiyor. Bu kabahat yığınından daha büyük bir şey görebileceğimizi sanmıyorum. Gerçi dün geceki kusursuz şaheseri aksesuarsız yalın durmuştu zaten. Buyrun size tüy tadında bir özür.

“ Dünkü hadisenin istemeden olduğunu belirtmek istiyorum. Bununla birlikte eğer gücendirdiysem Messi’den özür dilemek istiyorum. Bütün yaptıklarım takımım ve camiam içindi. Tüm kalbimle ve ruhumla oynadım. Meslektaşımı incitmek gibi bir maksadım yoktu”

Öncelikle dünkü hadise gayet bilerek ve isteyerek oldu. Çaktırmadan ama hesap ederek ele doğru attığı adımı  insanların anlayamayacağını düşünmek dün akşam ki oyunu! kadar terbiyesizce. 500 milyon insanı aptal yerine koymaya çalışmak da en son George W. Bush’a nasip olmuştu.

Messi’den özür dilemek istediğini belirtmiş ancak şarta bağlamış; “eğer gücendirdiysem”. O pozisyonda Messi’nin parmakları kırılabilir ya da çıkabilirdi “eğer” tam o esnada yerden kalkmak için sol elini destek yapsaydı. Eminim o zaman çok gücenirdi. Şimdi ise kızgın olduğunu düşünüyorum, tıpkı bizler gibi.

Son olarak kalbiyle ve ruhuyla oynama kısmı… Benim favori bölümüm! Kalp ve ruh dün akşam bazı takım arkadaşlarında ve tüm Barselona takımında fazlasıyla mevcuttu. Kimse çirkefleşmedi, en azından bu denli. Ayrıca eğer bir kalbin varsa, futbolun en nadide çiçeklerinden birinin üzerine basmak yerine, elinden tutup kaldırmak niyetiyle gidersin o bölgeye.

Özür şöyle birşeydir: “Yaptığım herşeyden pişmanım. Başta Messi ve Barselona olmak üzere, kendi takım arkadaşlarımdan, taraftarlardan ve bizleri izleyen milyonlardan özür dilerim” Kalbi olanlar için bu minvalde cümlelerdir aşağı yukarı.

 Pepe’nin özür metni ise benim dekoderimden geçip algı mahkememe şunu haykırmaktadır. “Hiçbir şey için üzgün değilim. Dün geceye yine dönsem aynı şekilde davranırdım. Haftaya zaten -hocam bana şans verirse- yeni şovlarımla karşınızda olacağım. Şimdi cehenneme kadar yolunuz var”

Bilmukabele Pepeciğim bilmukabele…

Yakup Sabri İNANKUR

Barselona: İnancıyla, Tutkusuyla, Ruhuyla


Size Avrupa’nın en kısa boy ortalamasına sahip takımının, aynı zamanda kornerden en az gol yiyen takımı olduğunu ve hatta bununla birlikte kornerden en çok gol atan ilk 3 takım içinde olduğunu söylesem bana inanmayabilirsiniz. Ancak hepiniz Barselona’ya inanırsınız. Onları bu denli mükemmel yapan da inanılmazları, inanılır kılmak…

XavIniesta ve Messi’nin yüksek pas oranı ağızların ve kalemlerin balıyla futbol sohbetlerine döküledursun, bendenizin ilgisini Barselona’nın passız felsefeleri daha çok çekmekte.

Dün akşam Hamit’in, Ramos’un, Coentra’nun, (futbol bataklığı) Pepe’nin üzerinden uça uça giden top, Puyol’un uçan alnıyla buluştuğu anda sadece maç değil, aynı zamanda Kral Kupası da, Madrid topraklarından uçmuştu kanımca. Barselona’yı sadece koca bir pas demetinden ibaret gören Mourinho, belli ki yan top dikenlerini budamayı düşünmemiş ya da unutmuştu. Tam rakibi eline aldığını sandığı anda da batan dikenler yüzünü buruşturdu haliyle.


Daha önce yazdığım Barselona-Milan maçı yazısında Barça savunmasının hava topu hadisesinin, başarılarının gizli eli olduğundan bahsetmiştim. Rakip takımlar yerden akamadıkları Barselona kalesini zaman zaman havadan bombalamaya çalışıyorlar. İçeri gönderdikleri ortalar çoğunlukla Pique yerine Puyol’un üzerine doğru iniyor. Mantıklı görünen bu durum aslında büyük bir hata. Carles Puyol her 100 hava mücadelesinin 71’inden “alnının” akıyla çıkıyor. Kendisinden 14 santim daha uzun Pique’ye göre 16 puan daha fazla. Bu üstünlüğü hücumda da bariz bir şekilde, dün akşam da tatbik ettiğimiz üzere, ortada. Rakip savunma Pique ile uğraşırken, kaptan; zamanlama, doğru yere koşu ve zıplama dallarında açık öğretim ihtisas yaptırıyor. Boyu ve yaptıkları ile orantıladığımızda hava toplarında dünyanın en etkili oyuncusu olduğunu söyleyebilirim. En son; Capello’nun yangında ilk kurtarılacak listesinin başındaki Panucci’de bu denli hava komboları izliyorduk. İlginçtir Panucci de kariyerinin ilk safhalarında sağ bek idi.

                                                    NEDEN HAMİT?

Maçtan önce, 11 isme bakarak hocanın kafasında hangi tilkiler hangi istikametlere voltalar atmakta anlayabiliriz. Real Madrid orta sahası 2 kesici (1 kesici, 1 biçici de denebilir), 1 de defansif oyun kurucudan oluşuyordu. Barselona pas sağnağının en şiddetli olduğu orta saha ile savunma arasındaki hatta, Mourinho kalabalıkların şiddetine güveniyordu. Merkezi kuraklaştıran bu düşünce tarzı golü kenarlara bırakmak zorundaydı. Bu nedenle bekler orta saha özellikli oyunculardan oluşmalıydı. Top yapabilen, dikine gidebilen, topu oyuna hızlı sokabilen anlayıştaki ayaklarla, Ronaldo ve Benzema’nın önündeki geniş alanlar Madrid skor tabelasını bereketlendirebilirdi.


Görevini iyi yaptı Hamit Altıntop. Sıkı bir gümrük memuru gibiydi. 12 kez Iniesta ile göğüs göğüse geldi ve bunların 8’inde vize vermedi. Ancak 4 kaçak girişe engel olamadı. Iniesta bu sefer de Casillas ve direklerin ortak operasyonuyla püskürtüldü. 2. golde hata pastasından bir dilim de O’nun payına düştü. Fakat dikkatle incelenirse maç boyunca O’nun yardım çığlıklarına uzak kalan Ronaldo’nun, bu pozisyonda da bomboş Abidal’e koşmak yerine, ters istikamete (anlamsızca) hafif tempo yürümesiyle bu acı pastanın servisine “yardım” ettiği görülmekte. Tabii şef Messi’nin zekâsı creme de la creme lezzetindeydi her zaman olduğu gibi…

                         

                                           KİRLENMEK ÇİRKİNDİR: PEPE

Neler yaptığını anlatacak da, tartışacak da değilim. En nefret ettiğim, en sahada görmek istemediğim futbolcular çukurunu tek başına dolduracak kadar büyük bir bataklık Pepe.
Modern dünya futbolunun Yesiç’i. En güzel duygularımızın katili…

Ciddi anlamda şunu merak ediyorum; soyunma odasında arkadaşları "senin derdin nedir amigo" demiyorlar mı? Mourinho Pepe’yi savunacak mı? Hatta Real Madrid yönetimi bu terbiyesiz adamı hala kulüpte tutacak mı? Butragueno, Hugo Sanchez, Hierro, Raul, Guti, Casillas ile öğrendiğimiz Madrid'in, Pepelerin çizgisinde anılır olmasının da son yıllarda antipatiklik denizinde kulaç atmasının da tek sebebi var. Balık Florentino Perez’den kokuyor. Korkarım yakında Real'in "efendi"leri de bu değişimden nasibini alacak. Xabi Alonso dün bunun sinyallerini verdi. Bilirsiniz, tüm renkler hızla kirlenirken birincilik beyazın olmuştur her zaman. Bu kir Casillas’a ulaşmadan Bernabeu’da “Yeter Florentino Perez Yeter” sesleri duyarız umarım. 


                                                 VE BARSELONA

Herşeyin bir fiyatının olduğu, hiçbirşeyin bir değerinin olmadığı günlerdeyiz. Arap Şeyhleri, Rus Milyarderleri ile kurumsal bir sektör kadar renkli ve insancıl bir palyaçoya dönüşmekte futbol. Çoğu zaman sıkıntı kıskacının tuttuğu ruhumuz maçı ancak gözleriyle takip ediyor. Çünkü aklımız mekanize bir kas yığınını izleyip sindirmeyi kabul etmiyor.

Böyle bir dönemde, böyle bir piyasada, paranın satın alamayacağı ruhlarla, futbola anlam katan bir Barselona olduğu için dünya futbolunun ne kadar şanslı olduğu gelecek nesiller anlatacak. Çünkü bugünden yarının futbolunu oynayan Barselona, ölmeye yüz tutan futbola yarın bir nefes daha hayat verecek.

Yakup Sabri İNANKUR


17 Ocak 2012 Salı

Semih’im Sana Söylüyorum, Gencim sen anla


Çince’de “kriz” kelimesinin aynı zamanda “fırsat” anlamına gelip gelmediği hakkında sağlam bir malumatım olmamasına karşın, krizin; Türk Futbolu için nasıl bir fırsat cenderesine dönüştüğüne ilişkin somut gözlemlerim mevcut.  

Ekonomik kriz, her yere uzanan çirkin kollarıyla tüm nakit akışlarının ağızlarını tıkarken, Türkiye yavaş yavaş içinde yaşayanların nefes alamadığı, gitgide kuraklaşan bir göle dönmüştü. Bu kuraklık futbol kulüplerini de pek tabii vurmuş, transferler bir kenara dursun, kulüpler eldekileri satıp kaynak yaratma peşindeydiler.

Tam 11 yıl önce Serdar Bilgili yönetimindeki Beşiktaş, o zamanki teknik direktör Christoph Daum’un tabiriyle “şampiyonluğu satan” bir hamle yaptı.(Bu tarihten 3 yıl sonra söz konusu tabiri, caiz yapıp yapmadıkları hala zihinleri kaşırken bu kez Daum bu duruma ses çıkarmayacaktı…) Real Sociedad kulübü ile Genç Nihat Kahveci için 5 milyon avroya anlaştılar.  

Beşiktaş’ın çocuğu Nihat Kahveci’nin gitmek gibi bir niyeti yoktu. Dönem yöneticilerince “Döner Beşiktaş’a başkan olursun oğlum” diyerek zorla ikna edilmiş, büyüklerince kandırılmış bir çocuğun mahsun ifadesiyle havaalanından bizlere el sallamıştı.
  
Ağlayarak ve ağlatarak giden Nihat Kahveci, sonraki 8 yıl boyunca yüzümüzü güldürmüştü. Sadece Beşiktaşlılar’ın değil, tüm Türk futbolseverinin takdir ettiği heyecanla izlediği bir figür haline dönmüştü. 2003’te şampiyonluğu son maçta kaybettiğinde kendi takımımız şampiyonluğu kaybetmiş kadar üzülmüştük Real Sociedad’a. Altın Top’a aday gösterilmesi, gerçek Ronaldo ile birlikte La Liga’da en çok gol atan yabancı olması gibi daha önce tatmadığımız gururlar yaşattı.


Bazen düşünürüm, Nihat kalsaydı buralarda nasıl olurdu, neler olurdu?

Dünya O’nu şimdi olduğunun yarısı kadar tanır mıydı acaba?

Ne kazanırdı Beşiktaş’ta?

Yahut da Beşiktaş’ta ne kadar kalırdı?


Bunları bilmeye imkânımız olmadığından tecrübelerimiz doğrultusunda benzetme ve akıl yürütme yapabiliriz ancak. Nihat’ın bavul toplamasından 1 yıl önce; Nihat yaşında Avrupa’ya açılmayan / açılmak zorunda kalmayan Tugay Kerimoğlu, 30 yaşına gelmiş ve ıslıklar eşliğinde yönünü Dolmabahçe’ye çevirmişti ilkin. Sonra Beşiktaş formasıyla yapamayacağını anlayıp futbolu bırakma kararı almıştı.

Daha sonra yaşlı Tugay’ genç Nihat gibi Avrupa’nın kalbürüstü bir takımına sessiz sedasız gitti. 6 yıl sonra Sir Alex Ferguson “10 yıl daha genç olsa O’nu alırdım” diyecek, hocası Mark Hughes ise “Alamazdı, çünkü Tugay o zaman Barselona’da oynardı” diye cevap verecekti.

Geldiği yol ayrımında emeklilik yerine Avrupa yazan tabela yönüne sapmasaydı Tugay, Galatasaray tarihinde 10 yıl hizmet vermiş “herhangi bir iyi oyuncu” kadar hatırlanacak ve sevilecekti. Avrupa’ya giden Tugay ise 10 yıl boyunca yaptığı hizmetten sonra hem Galatasaray’ın hem Türkiye’nin medar-ı iftiharı haline gelen bir isim oldu.


Tugay ve Nihat İstanbul’un “güvenli” sınırlarında kalsa 30 küsür yaşlarında benzer sonları paylaşacaklardı.  



Her giden Meksika Dalgası yaptırmadı tribünlere elbette. Arif Erdem, Hami Mandıralı, Fatih Akyel, Elvir Baliç gibi tutmayanlar da mevcut, Sinan Kaloğlu, Cenk İşler gibi sessiz sedasız orada kalanlar da…


Yahut da Gökdeniz Karadeniz, Tayfun Korkut gibi buralarda hakettiği takdiri görmeyip, oralarda hatrı sayılır prestije sahip olanlar da oldu.

Sonuçta sonları Avrupa kapısına burun kıvıran bir (gol kralı) Okan Yılmaz olmadı. Dönüşleri çoğunlukla yine bir büyük takıma oldu.

Tuncay Şanlı giderken Fenerbahçe’nin sembol ismi olduğundan dem vuruldu, orta sınıf bir takıma gittiği için transferi küçümsendi. Doğru; Tuncay Fenerbahçe’den daha küçük bir isme, daha küçük bir paraya gitmişti ancak herkesin atladığı bir durum vardı. Arsenal, Liverpool, Man. Utd. Tottenham, Chelsea gibi devlerle en az 2’şer kez karşılaşma olanağı yakalamıştı Tuncay. FA Kupası, Lig Kupası, Süt Kupası…vs derken bu rakam artacaktı. Kendini Giggs, Terry, Vidiç, Lampard, Fabregas, Scholes, Gerrard, Cristiano Ronaldo gibi isimlerle sınayacaktı. Oysa daha büyük Fenerbahçe’de, daha büyük paraya kalsa bu takımlarla / bu isimlerle yılda 2, en fazla (takımın en başarılı durumunda) 2 kez daha karşılaşacaktı.

Görüşü, tekniği, zekası, mentalitesi, kısaca futbolu burada olamayacak kadar gelişecekti.

Genç oyuncularımız taraftarın "Gerçek Galatasaraylı / Beşiktaşlı / Trabzonlu / Fenerbahçeli” sloganından sıyrılmalılar. Özellikle yaşları 23-25 arasında hem olgunluk hem gelişme sınırındayken hem kendileri hem de Türk Futbolu için gidip gelişmeliler. Buranın çapı belli, ne kadar büyüyebilirsin ki? Arda Turan tam zamanında kaçtı/gitti. Burak Yılmaz’ın bu sezon sonunda müsaade istemesi lazım.

Buradaki fazla para ve rahatlığın cazibesini anlıyorum. Lakin orada da asgari ücrete oynamayacaklar. Yapmaları gereken 7-8 sene sıkmak. Emeklilik yaşı 58 ve 60 olan bu ülkede o 7-8 yıllık “çalışma süresinin” muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin ömrü boyunca biriktireceği paradan fazlasını getireceği de aşikâr.

Benim için Türkiye'nin en iyi golcüsüydü Semih Şentük. Nobre ile kıyasa dahi konmamalıydı. En önce duygusal davrandı. İnkar edemeyeceğimiz biçimde parayı+rahatı seçti, bugünkü durumdan kendi mesul maalesef. Kısaca; bugün Mersin'e gitmem dememek için 3-4 yıl evvel "Deportivo'ya gideceğim" demeliydi.

Bugün Fenerbahçeliler Stadın isminin Lefter Küçükandonyadis olarak değiştirilmesini tartışırken belki onların torunları birgün “Lefter Küçükandonyadis” Stadı’nın yedek kulübesinin isminin “Genç Semih Şentürk Yedek Kulübesi” olarak değiştirilmesini tartışacaklar.

Semih’in Fenerbahçeliliği’ni değil, verdiği kararları sorguladığımın altını çiziyorum. Bundan sonraki kararını verirken duygusal olmamalı. Zira Genç Semih'in gitmek istemediği Mersin İdman Yurdu; 32 yaşındaki yaşlı Nobre'yi parlatıp Fenerbahçe'ye "yeniden" gönderen takım.  



Yakup Sabri İNANKUR

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bir gun Fenerbahceli'yiz


Biz O'nu izlemedik. Baba Hakki'yi, Metin Oktay'i izlemedigimiz gibi.

Gonlumuzdeki renklerin sararmis sayfalarinda hep onlari gorduk. O renkleri gonlumuze aslinda onlarin koydugunu ogrendik. 

Simdi Ordinaryus de son macina cikiyor. Sahada büyük usta Ordinaryüs Lefter, tribünde sarı lacivert, sarı-kırmızı, siyah-beyaz, bordo-mavi, yeşil-beyaz ve tüm renkteki formaları ile futbol severler yarin son macinda orada olalim. 

Metin Oktay'a' Baba Hakki'ya da selamlarimizi iletelim boylece. O, Baba Hakki'ya saygisindan omur boyu Fenerbahceli olmustu. Ben O'na saygimdan 1 gunlugune Fenerbahceli olmusum cok mu?

12 Ocak 2012 Perşembe

Tesadüf?


Belli ki maçtan önce Carvalhal Beşiktaş tarihine bir gözatmış. Çanakkale Dardanel önündeki Briegel’in, Konyaspor önündeki Del Bosque’nin, (ve rakibi) Gaziantep Belediyespor önündeki Schuster’in yaşadığı tesadüfler kendisine “ilham” vermiş. 4 gün önce Ankara’da alınan duşun da soğukluğu hala üzerinde olduğundan tarihe başka bir (kötü) tesadüf yaşayan hoca olarak geçmek istememiş.

Carlos Hoca maçtan sonra Bütün maçlar benim için ciddiyet taşıyan maçlardır. Hiçbir genç oyuncuya, genç olduğu için kurabiye vermem dedi. Her ne kadar bizler kafamızda Burak Kaplan’lı, Atınç Nukan’lı, Tanju Kayhan’lı hatta Joao Alves’li, Mehmet Akyüz’lü kadroları FM oynuyormuş hassasiyetiyle çoktan dizmiş olsak da hocanın kararına saygı duymalıyız. Bazen bir oyuncu yedek kaldığı için basına yakınınca kızıyoruz. Aynı saygıyı yorumcu/forumcu/yazarlardan da beklemeliyiz öyleyse. Kılıçtan keskin kelimelerle eleştiri sınırlarının dışına akınlar düzenlemek iyiyi/huzuru değil, kötüyü/kaosu getirir.

Yayın kurumları maç için uygun gördükleri yorumcuları bu minvalde seçmeliler. İşlerini tesadüfe bırakmamalılar. Simao’nun durağan, eski performansından uzak, silik görüntüsünü izliyoruz/biliyoruz/anlıyoruz. Her 5 dakikada bir bunu duymak ne bizi ne Simao’yu daha iyi yapıyor.

Halbuki o esnada bendenizin (daha fazla) duymak istediği, tribündeki 3000 çiçeğin tiz estetiğiydi. Bu kadar kötü havada, bu kadar cılız bir maça gelen, stadı çığlık yerine tezahüratla çınlatan hanımlara tebrikler. Kimse alınmasın (ya da alınsın dilerse) beylerden daha iyi bir performans gösterdiler. 33 farklı tezahürat yaptılar. Sanırım bu bir rekor. Beleştepe ile yapılan “Kartal gol gol” ve “Efsane” tezahüratları tribün tarih kütüğüne çakılan yıldızlar oldu. Bu bize; orada toplanan 3000 yüreğin tesadüfen değil, planıyla programıyla tribüncülük geleneğinin içgüdüsüyle birarada olduklarını gösterir.

Genelde saha dışına dem vurduk. Bu sefer de böyle olsun. Saha içinde performans düşüklüğü yaşayan bir Beşiktaş var. Bakalım doğal bir iniş mi bu, sadece tesadüf mü, yoksa camianın içinde yaşanan değişikliklerin doğum sancısı mı? Bunu bize, en büyük öğretmenimiz zaman anlatacak.

Ruhu şad olsun, Rahmetli Kazım Kanat olsa; “Tayfur Havutçu’nun dönüşünden! sonra Beşiktaş Futbol Takımı’nda performans düşüşü var, dikkat!!!” yazardı. Ünlemleri gözümüze saplardı ki, uyuklayan beynimiz uyansın.

Ben ünlemleri şimdilik cebimde tutuyorum. Sezon içinde performans düşüşleri olağandır zaten. Hem, herşey yolunda ki kaptanların yüzlerinden gülücük eksik olmuyor. Beşiktaş Takımı’nın son 3 maçlık futbol inişinin, tam da Tayfur Havutçu’nun çıkışına denk gelmesi sadece tesadüf olmalı…

9 Ocak 2012 Pazartesi

Messi Messi Messi!


Çölde vaha mı, uzaylı mı, neyin nessi olduğu anlaşılamayan bir cisim mi, kuş mu, uçak mı?

Tanımların kuruttuğu dudaklarda hep o isim yeşeriyor.

Messi Messi Messi…

2011’in de en iyisi!

3 sene üstüste şampiyon oldu, futbolun kralı oldu.

Haketti mi? Kesinlikle.

Şimdiden Barselona efsanesi olan bu “çocuk” için dünya üzerinde kıyaslanacak herhangi bir futbolcu yok. Tarih imparatorluğunun tacı için dünya dışından başka bir figür var önünde; Maradona. O totem de 2014’de kırılacak mı onu bekliyoruz.

3 hafta önce başka bir efsane; Marco Van Basten O’nu sadece dünyanın en iyisi değil, aynı zamanda ilham verici ve doğuştan lider olduğu için de izlenmesi gerekilen bir figür olduğunu söylemişti.

Kısaca iyi oynayan (yine ve yine) kazandı.

Adidas da dumanı üstünde reklamı piyasaya verdi.

“Takımım, hayranlarım, ailem, arkadaşlarım, takım arkadaşlarım… Bu (altın) topu doğrudan size paslıyorum” Lionel Messi


6 Ocak 2012 Cuma

Arap Futbol Baharı


Pek sevmiyorum bu adlandırmayı. Çünkü baharı seviyorum. Arap’ı da severim. Gerekirse şarabı da içerim. Yalnız bugün kıştan çıkıp bahar geldiğine inan(dırıl)an zihinlerin, 2-3 yıl içinde son baharlarından çıkıp kışa gittiğini göreceğine inandığım için hem Araplar hem de (ilk)bahar adına üzülmekteyim içten içe. Umarım yanılırım. Sadece Araplar’ın değil, tüm ulusların kendi kendini yönetebildiği, yaban ellerin sahte baharlarında çürümediği gelecekleri de yaşayabiliriz bir gün İnşallah…  

Yazı iyiden iyiye sübjektiflik kıtasına geçmeden, köprüden önceki son çıkışta futbol semtine döneyim. Teleskobumuzun “objektif” ayarlarıyla ince ince oynayarak Kuzey Afrika’ya odaklanalım.

Matthew Barrett’ın, footballspeak.com’da yayınlanan analizinde ilginç sonuçlar ortaya çıkmış.  2011’de kaynamaya başlayan Tunus, Libya, Sudan, Fas ve Cezayir’in iç sorunlarını “çözdükten” sonra Ulusal Takım bazında daha iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Hatta Sudan, 2010 yılında Güney meselesinden kafasını kaldırdıktan sonra diyagramda neredeyse dik bir doğruyla göstereceğimiz bir çıkış yakalamış

Tabloyu kelimelere ufalayalım biraz.

6 Ulusal Takım; 53 maçta 87 gol kaydetmiş. Bu; maç başına 1.64 Pektemek. %45 galibiyet oranıyla ortalama bir performansları var. Ayaklanmalardan önceki yılda ise 60 maçta 79 gol (maç başına 1.32 gol) ve %33’lük bir galibiyet oranı var.

Libya, Cezayir, Mısır, Tunus gibi ülkelerde futbolun yasaklandığı dönemde dahi bu artış görülmüş. Stadyumlarda başlayan devrimlere aşinayız zaten. Taraftarların sloganları, futbolcuların gol sevinçleri dahi bir başkaldırıya dönünce yasaklar başlamış. Tabii bu yayılan ateşi durduramamış. Uyku Tulumları uyandırma servisi olurken, futbolcular, teknik direktörler de ülke liderlerini artık bir “baba” figür olarak görmemeye başlamışlar.

Lideri ülkeye eşitleyen denklemler parçalanmış ilkin. Libya kalecisi Samir Abbud, Afrika 2012’ye gitmeyi hak kazandıkları Zambia maçından sonra “Bu galibiyet 1 kişi için değil, tüm ulusumuz içindir. Devrimimiz içindir” röportajıyla simge olmuş ülkesinde.


Cezayir stadyumlarında rahatsız tezahüratlar çınlamaya başladıktan sonra Ulusal Takım ardarda 3 galibiyet almış. Oyuncular bu performans artışını “Çok acılar çektik. Zor günler bizi daha güçlü yaptı. Sahada sadece futbol yoktu, biz vardık artık, tüm Cezayir. 1 kişi için değil, 1 ülke için oynadık!” şeklinde yorumlamışlar. 1.25 gol ortalaması ile oynayan Cezayir, bahar döneminde 1.75’e çıkarmış bu oranı.

En iyi çıkış (ya da en güçlü etki diyebiliriz bakış açısına göre) Sudan’da görülmüş. 1 yıl önceki 1.13 gol, %25 galibiyet ile bugünkü 1.79 gol %53 galibiyet arasında Klimanjarolar var.

Futbol öylesine güzel ki; kendi yarattığı ilhamla ulusları yeşertip, ulusların heyecanıyla kendini besleyerek yine uluslara mutluluk verebiliyor.

Arapların mutlak gerçek, saf bir baharı var mı bilemem ama futbollarında açan çiçeklerin kokusunu buralardan duyuyoruz. 

Yakup Sabri İNANKUR






5 Ocak 2012 Perşembe

Sislerin İçinden


Son 10 yılın en popüler futbol istatistiğinin artık günümüzde en içi boşaltılmış, en amacından sapmış istatistik olduğunu kanıtlamak için Beşiktaş’ı izleyebilirsiniz.

Stoke City maçında %65, Kardemir Karabükspor maçında %45 ve dün akşam Eskişehirspor önünde %55 topla oynama oranıyla oynadı Beşiktaş. Bu 3 maçın ortak özelliği; Beşiktaş’ın oyuna hakim olan, daha iyi oynayan, galibiyeti daha çok hakeden ve hakettiğini alan taraf olmasıydı. Kara Kartallar işine geldiğinde topu hükmüne alıyor, işine geldiğinde topu misafirine veriyor ama iş bittiğinde keyifle duşa giden taraf oluyor.

Metinlerin, Rızaların, Sergenlerin hocası Serpil Hamdi Tüzün son röportajında şöyle diyordu: ”Topa ne kadar sahip olduğunun önemi yoktur…Önemli olan topa sahip iken ne yaptığın ne yapmadığındır. Topa sahip değilken de ne yaptığın ne yapmadığın aynı derece önemlidir”

Ne yapıyor Beşiktaş topa sahipken?

Hızla rakip kaleye akıyor. Fernandes komutanlığında 20-30 metrelik orta menzilli paslarla rakip ceza sahasına sızıyor. Kenar oyuncular içeri katederken kanat bekler ve Ernst rakibin kontraya kalkacak oyuncularının önüne barikat çekiyorlar. Dönen 10 toptan 7’si yeniden Beşiktaşlı ayaklara geliyor ve oradan da rakip ceza sahasına yeniden dökülüyor.

Bunun için topu oradan oraya gezdirmenize gerek yok. Gerek var diyenlere Mourinho soruyor:”3 pasla gole gidebilecekken neden 100 pas yapayım?”  

Beşiktaş sadece dinlenmek istediğinde pas yapmaya başlıyor. Ne zaman isterse!

Ersun Yanal önde savunmayı kurarken, Ernst-Fernandes’i sıkıştırma ve dönen topları kazanma güdüsü vardı içinde. İlk 10 dakikada Eskişehir’in Beşiktaş’a %72’ye %28 üstünlüğü vardı ancak bahsettiğimiz gibi bu Beşiktaş’ın pek umrunda değildi!

Beşiktaş ülkenin en çok terleyen takımı. En yakın rakibinden 13 maç fazlası var, henüz ocak ayında olmamıza rağmen…

Bununla birlikte, son 5 yıl içinde en çok bu sezon bu kadar üstüste maçı güvenle izliyor Beşiktaşlılar. Avrupa’da ve ligde artık belli bir futbol kalitesinde yürüyen bir Beşiktaş var.
Bir standartı var. Sonunu boşverin beraber yürümenin tadını çıkarın. Sislerin içinde olsa bile…

Yakup Sabri İNANKUR

Not: Fotoğraf DirenJK/Twitter hesabından alınmıştır. Kaynak: http://twitpic.com/8375c0

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...