13 Mart 2011 Pazar

İnönü Barajı

“Burası dünyanın en tarihi stadı ve bizler O’nu tarihin saygınlığına teslim ediyoruz. Sporun, gelecek nesil futbolcularının ve atletlerinin uluslararası bir sembolü olacak yeni bir stadyum yapacağız!”

Dünyanın en ünlü mimarlarından Lord Foster, Wembley’in yıkımından önce bunları söylüyordu.

1923’de inşa edilen Wembley, Pele’nin tanımıyla futbolun başkenti ve kalbiydi. 5 Şampiyon Kulüpler, ve en tartışmalı Dünya Kupası Finali’ni gördü (o top çizgiyi geçmemişti). 223 kez İngiltere Milli Takımı’na ev sahipliği yaptı. İngiltere’nin ve dünyanın en romantik, en tartışmalı, en dramatik futbol anlarının fotoğraflarında arka plan oldu.

Pink Floyd, Dire Straits, Michael Jackson, Metallica, Rolling Stones, Prince, U2, Genesis, Queen, Bon Jovi, Bob Dylan, Madonna, Elton John, Guns N’ Roses gibi müziğin en ünlü isimleri kariyerlerinin zirve noktalarında Wembley’de yüzbinlere söylediler, toplamda on milyonlara...

2003 yılında, 80 yaşında, sporun ve müziğin en kışkırtıcı, en heyecanlı anlarını poster yapan Wembley, yerini gelecek nesil futbolcularının ve atletlerinin uluslararası bir sembolü olacak yeni bir stadyuma bıraktı.


Türk Futbolu’nun Wembley’i olan “tarihi” İnönü Stadı ise “eski” Wembley’den 24 yıl sonra inşa edildi. Türk Futbolu için önemli anlara ev sahipliği yaptı. Yukarıda ismi geçen müziğin devlerini de ağırladı. Hatta bu konserler yüzünden bu sezon Beşiktaş, ilk 4-5 maçını tozun toprağın içinde bolca sakat bırakarak oynadı.

1943’te inşaası başlayan, 1947’de tamamlanan İnönü, “ağabeyi” Wembley gibi yerini gençlere bırakmak istedi. Tarihi eser kapsamında olduğu için bu isteği kabul görmedi. Daha doğrusu görmemişti, tarihi eser kapsamı sorunu için Beşiktaş Yönetimi girişimlerini Sn. Cumhurbaşkanı’na kadar sıklaştırmıştı ki; geçtiğimiz hafta stadın toprağın hafızasını bozacağı riskli bir bölgede olduğu ortaya çıktı! Beşiktaş Yönetimi bu konuda biraz daha zorlarsa bir sonraki red cevabı “orada yatır var” şeklinde olabilir.

Bu redleri veren kişi, kurumların ciddi bir şekilde düşünmesi gereken sorular var;

Israrla Olimpiyatlara aday olan Türkiye, bu rüyasını gerçekleştirirse “tarihi” İnönü Stadıyla mı ev sahipliği yapacak? Avrupa Şampiyonası’nı düzenlemeyi 1 oy ile kaçıran Türkiye; 2016 Finali’ni tarihi İnönü’de mi oynatmayı planlamıştı? Türk Futbolu’nun Wembley’i, 64 yıllık İnönü Stadı’nın gelecek nesil futbolcularının uluslararası sembolü olması için 16 yıl daha mı geçmesi gerekiyor?

Gerçi bu tür red gerekçelerinden sonra Beşiktaş’a hep aynı çözüm önerisi sunuluyor. “Gelin size başka yerden stad verelim”.

Bayramlarda toplanan harçlıktan sonra genelde ağabeyler kardeşlere ellerindeki bozuk parayla gelirler ve “Sendeki o 1 tane kağıdı ver, ben sana 4 tane para vereyim” konulu ikna turlarına başlarlar.

FIFA’nın dünyanın en güzel stat yeri ilan ettiği bir bölgeden Beşiktaş’ı çıkarmak ve yerine başka bir bölge öneren ağabeylerin mantığı için, TDK sözlüğünde bir karşılık var. Ama bu karşılık kesinlikle “çözüm” değil.

Swissotel ve Gökkafes’in mağrurca geleni gideni selamladığı bir bölgede İnönü Stadı’nın naifliği ne zemin etüdüyle açıklanır, ne tarihle…

Geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanı Sn. Ertuğrul Günay’ın İnönü Stadı’nın neden yıkılamayacağı ile ilgili açıklamalarını okudum. Sn. Bakan izin çıkmamasının kişisel nedenleri olmadığından bahsetmiş. Takım tutmadığını, topu görse bomba sanacağını söylemiş. Samimi olduğu belli olan bu açıklamaya içtenlikle inanıyorum. Stadyumları insanların tepindiği yer olarak belirtmesi zaten futbol ve taraftarlık kültüründen uzak olduğunu kanıtlıyor.

Belki de Beşiktaş Yönetimi İnönü Stadı’nın yerine baraj yapılmasını önerse,o meşhur kazma şimdiye kadar bu “tarihi yapıya” çoktan vurulmuş olurdu. 1800 yıllık Allianoi bu şekilde yenilendi, gelecek nesillere baraj olarak hizmet veriyor!

Anıtlar Kurulu İnönü Stadı’ndan ziyade, asıl Süleyman Seba’nın üzerine titremeli. Futbolun Fetret Devri’ne girdiği günlerde, herkesin ağzında, bildirisinde Süleyman Seba var. Allah uzun ömürler versin, O’nun olmadığı bir Türk Futbolu’nda fanatik kulüp yöneticilerinin kendilerini beyaz göstermek için referans gösterecekleri başka kimse yok.

Bugün Süleyman Seba’yı örnek gösterenlerin asıl düşünmesi gereken, kendileri 80 yaşına geldiklerinde onları örnek gösterenler olup olmayacağıdır.




ÖNEMLİ NOT: Bu yazıyı yayımladıktan sonra, Şairler Parkı Blogda Ege arkadaşımın http://sairlerparki.blogspot.com/2011/03/seref-bey-bizimdir.html yazısını gördüm. Benzer konulara parmak bastığı yazısı benim bu yazımdan daha önce yayımlamıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

8 Mart 2011 Salı

Hakem Yazmam!

İddia ediyorum Trabzonspor 10 kişi kalmasa, Beşiktaş maçı kazanırdı.

“Rakip eksik, forvet sayısını arttırayım” mantığının sahne alması olan Fernandes-Nobre değişikliğini görmezdik. Bu nedenle Ceyhun Gülselam’ı da görmezdik. Ceyhun Gülselam’ı görsek, orta sahada temposu düşmüş bir Necip ve Guti karşısında görmezdik, zira orada bir Fernandes olurdu. Muhtemelen dakikalar ilerledikçe bir de Ernst-Guti değişikliğiyle Beşiktaş’ın oyun şefliği Guti’den Fernandes’e geçer, tüm maçı yüksek tempoda oynamış Selçuk İnan’ın temposu bu hamleler karşısında Trabzonspor orta sahasını da Beşiktaş’a teslim ederdi.

Ama Serkan Balcı atıldı.

Tüm pasları isabetli ve dikine oynayan, Guti’nin yükünün yarısını alan Fernandes çıktı, yerine maçı şutsuz tamamlayan ve Guti kadar maaş alan Nobre girdi. Şenol Güneş’in bu “hamleye” karşı hamleyi yapması 5 dakika sürdü. Selçuk, Colman ve diri Ceyhun üçlüsü Guti-Necip ikilisine basmaya başladı. Orta sahanın can çekiştiğini gören savunma öne çıkarak yardıma gelince Burak arkadaki meşhur boşluklara tanıdık koşularını rahat rahat yaptı.

İşte bu nedenle ilk golü attığı 22 maçın hepsini kazanan, kendi evinde son 25 dakikaya skor olarakta, nüfus olarakta 1 fazla giren Beşiktaş, bu maçı kaybetti.

*****

“Neden hiç hakem yazmadığımı” soruyor okur, mütemadiyen...

Yazayım;

Türk hakemliğinin kalitesi Türk Futbolu kadar. Türk Futbolu’nun kalitesi büyük takımlarımızın yönetimleri kadar.

Şampiyonluktaki rakibinin kaleci hatası markalı golüne şike imâsında bulunurken, 1 hafta sonra aynı golün devam filmini kendi avantaj hanesinde gören bir yönetim var.

Rakiplerin penaltısına gönderme yapıp, olmayan penaltı ve ofsayt golle maç kazanmaktan memnun olan bir yönetim var.

Rakibin de en az kendi kadar -hatta daha fazla- canının yandığı maçtan sonra, masaya karate yapan bir yönetim var.

Ligi şaibeli ilan eden, ama 20 yıllık yöneticilik döneminde takımının 9 şampiyonluk kazandığını unutan, bu sebeple “şaibe varsa bu sene mi başladı, o zaman yok muydu?” sorusunun akıllara gelmeyeceğini sanan bir yönetim var.

Hepsi farklı yönetim, aslında...

Hakemler de öyle, hepsi farklı hakem.

Haftasonu Liverpool-Manchester United maçında, ilk yarının son anlarında Liverpoollu Jamie Carragher, krampon tabanıyla bilerek ve isteyerek vurup Nani’nin kaval kemiğinin, ayak bileğine yakın kısmını, gerçek anlamıyla yardı. Nani’nin darbe alan kısmındaki derisi ikiye ayrıldı, kemiği ve bacak kaslarını net bir şekilde gördük. Nani bu yarığı hakeme de gösterdi. Sonrasında ağlayarak sedye üzerinde sahayı terketti.

Hakem Carragher’a sarı kart verdi.

3-1’lik mağlubiyet sonrası United önemli bir avantaj kaybetti. Sezon sonunda şampiyonluğu kaçırırlarsa, bu maçın ve çıkmayan kırmızı kartın etkisi büyük olacak.

Peki;

Siz Manchester United Başkanı’nın Liverpool maçının devre arası hakem odasına indiğini duydunuz mu?

Siz Manchester United Başkanı’nın, “Arsenal’i şampiyon yapmak istiyorlar, önümüzü kapatmaya çalışıyorlar” diye bir açıklamasını duydunuz mu?

Siz Manchester United Başkanı’nın “United büyük kulüptür, yumruğumuzu vurursak altında kalırsınız” diye basın toplantısı yaptığını duydunuz mu?

Daha önemlisi;

Siz Manchester United başkanının adını duydunuz mu?

Hakemlerin düdüğünü konuşmakla havanda su dövmenin aynı paralellikte olduğuna inanıyorum. Rahmetli Federasyon Başkanı Hasan Doğan’ın 2004 yılında operasyon yapıldığını açık seçik söylediği bir ligimiz var. Teşvik primlerinin göz önünde olduğu bir ligimiz var. Hatır şikesinin yapıldığı telefon kayıtlarıyla belgeli bir ligimiz var. Almanya’ya kadar uzanan bahis skandalının bir parçası olan bir ligimiz var...

Yönetimlerin ve teknik adamların, özellikle taraftarların sevgisini kullanarak –ve arkalarına alarak- suçu hakemler üzerine atması eyyamcılıktır.

Hakemlerimizi haklı çıkarmak niyetinde değilim. Bilakis hakemlerimizin çok kötü olduğunu düşünüyorum. Onlar da benim kötü yazdığımı düşünüyor olabilir. Ama en azından ben bağımsızca yazıyorum. Eminim Onlar da bağımsızca çalıyorlar düdüklerini, ne mutlu Onlara...

Herşeyi geçin.

Bir ülkede ne kadar adalet varsa futbolunda da o kadar adalet vardır.

Beşiktaş Tribünleri’nin merhum Necmettin Erbakan için pankart açması ne kadar güzel bir hareketse, aynı tribünlerin merhume Türkân Saylan için açmaya çalıştığı pankarta izin verilmemesi de o kadar çirkindir ve adaletsizdir.

Bu nedenle ben;

Elimden geldiği kadar “futbol” yazmaya devam edeceğim.


http://www.macadogru.com/news.php?news_id=7749

6 Mart 2011 Pazar

Baggio Olmak Lazım-2


Aslında bu konu, BAGGIO OLMAK LAZIM yazısının devamı niteliğinde. Bu nedenle okumayan varsa önce bu yazıyı okumasını sonra buradan bizimle devam etmesini tavsiye ederim.

*****

Futbol renk körüdür.

En büyük başarısı, mutlaka ayrılacak bir konu bulmak olan insanoğlu; Baggio topun başına geçtiğinde hangi ırktan, hangi milletten ve ülkeden olursa olsun, bu penaltının gol olacağı inancında birleşmişti. “Takımını finale taşıyan”, “dünyanın en iyi oyuncusu” rütbeleri yeterince göz alıcıyken, bunların üzerine Serie A’nın gelmiş geçmiş en iyi penaltı yüzdesine sahip olmak, belki TV başındaki bir çoğunu tuvalet molasının zamanı geldiğine ikna etmişti. Hakem düdüğünü çalmadan önce Baggio zihinlerde çoktan golü atmıştı ve Brezilya’nın bir sonraki penaltısını kimin atacağı tartışmaları başlamıştı.

Yukarıdaki sahneyi -tuvalet molası hakkını kullananlar hariç- herkes şok içinde izledi. “İtalya’nın kurtarıcısı” şeklinde takdim edilen adamdan herşeyi berbat eden beceriksiz adama dönüşmesi 3 saniye sürmüştü.

Aslında o penaltıdan sonra olay bittiği için biraz da, ihale Baggio’ya kaldı. Çünkü İtalya gerideydi ve Baggio penaltıyı atmış bile olsa Brezilya’nın bir sonraki penaltıyı gole çevirmesi durumunda şampiyon yine Brezilya olacaktı.

Ama sonuçta; kelebek kanadının tozu Baggio’nun elindeydi.



Aradan 4 sene geçti.

Ama nasıl geçti.

“O penaltıyı 4 yıl boyunca her gün kaçırarak” geçti.

Milan’dan Bologna’ya gönderildi. Artık yaşı da geçiyordu, hem O yoksa, Del Piero vardı, bitti...

Yukarıdaki cümleleri kuranlar, aynı zamanda ilk övenlerdi, Bologna formasıyla gol kralı olan Baggio’yu. Baggio bitmek bir yana, kozasından henüz çıkmış, bir sonraki baharının nefeslerini içine çekiyordu.

"Bugünün hataları yarının deneyimleridir" diyordu. Üzerine bir de meydan okuyordu; "Penaltıyı sadece onu atmayı düşünen cesurlar kaçırır"

Ve 4 sene sonra bu sözlerin sadece aforizmadan ibaret değil, yaşam biçimini yansıttığını bütün dünyanın gözü önünde kanıtlıyordu.

1998 Fransa’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İtalya ile birlikteydi, yine…

Üstüne üstlük ilk maçında ilk 11’nde sahaya çıkmıştı. Biraz saçları beyazlamıştı. At kuyruk yoktu ve forma numarası 18’di.

Rakip Şili; kadrosunda Ivan Zamorano, Marcelo Salas gibi kaliteli gol ayakları bulunan sağlam bir takımdı.

Maça İtalya iyi başladı. Henüz 10. Dakikada Vieri İtalya’yı 1-0 öne geçirmişti, O’na “al da at” diyen Baggio’ydu. Ancak daha sonra rüzgâr tersine döndü. Şili özellikle kanatlardan etkili geliyordu ve bir anda Salas’ın 2 kafa golüyle öne geçiyordu. Dakikalar tükeniyordu. Cesare Maldini, oyuna Chiesa ve Inzaghi’yi dahil etmişti, İtalya 2-1 mağluptu, yüklendikçe yükleniyordu.

“Efsanesi ünvanların değil “an”ların üzerine inşa edilmişti” ya; bitime 6 dakika kala Baggio sağ taraftan ortayı yaptığında Şilili oyuncunun eline çarpan o topun değeri penaltıdan daha büyük anlamlar taşıyordu.

Çok bir şey yazmama gerek yok. Sadece izleyin aşağıdaki videoyu. Hayatın, 4 sene önce bıraktığı yerden devam etmesi; kimilerine göre şanssızlık ağıtlarının konusuyken, Baggio muhasebe yapıyor. Penaltıyı atmamayı düşünmüyor, hatta aklına getirmiyor bile. 4 sene boyunca hissettiklerini düşünüyor. Yükün ağırlığını vurgularcasına yine ellerini dizlerinin üzerine koyuyor, 4 sene önce olduğu gibi. Önce zihninden atıyor bu yükü. Doğruluyor ve penaltı noktasına yürüyor.


Hayat çok kez topu o noktaya dikmiştir bizim için. Bu yüzden, dışarı vurduğumuz birçok penaltı var. Keşkelerle rakıya meze yaparız dost muhabbetlerinde. Ancak hayat insanları 2’ye ayırıyor; bir sonraki penaltıyı atmayı reddedenler ve topu alıp o noktaya bir şans için daha yürüyenler.

Ben, Baggio olmak lazım diyenlerdenim.

Unutmadan; dikkatinizi çekmiştir, penaltı atılırken Baggio’ya bağıran Şilili vardı, arka planda. Şöyle diyordu; “Yine kaçıracaksın, başaramayacaksın, yapamazsın sen” Muhtemelen TV başındakilerin çoğu da aynı düşüncelere sahipti.

Ancak tuvalet molasına gidenler yine yanıldı. 4 yıl önceki penaltının hayaleti öldü.

İzleyen kaç kişi başaracağıma inanıyordu bilemem, önemli olan benim inanmış olmamdı. Roberto Baggio


4 Mart 2011 Cuma

Necipgiller

Serpil Hamdi Tüzün, Beşiktaş Altyapısı’nda yaşıtlarının çok üstünde bir futbol zekasına sahip 12 yaşındaki çocuğu dikkatle izlemektedir. Belli bir süre sonra, O’nu kendisinden büyüklerin arasına koyar. Zaman geçtikçe büyüklerin arasında ufak tefek kalsa da futbol olarak 2 beden fazla gelen bu küçük solağın, Maradona’yı andıran bir tekniğe ve pozisyon zekasına sahip olduğunu anlar.

Bir antremandan sonra küçük Maradona’yı yanına çağırır.

-“Futbol oynamayı seviyor musun?” diye sorar.

-“Çok seviyorum”

-“O zaman sana ödev veriyorum, bir futbol ödevi. Hergün 10 tane gol senaryosu yazacaksın. Atak seninle başlayacak ve gol vuruşu seninle bitecek. Neden böyle yaptığını, rakip oyuncuların nasıl ve nerelere hareket edeceğini de yazacaksın”

Sergen belki sevdiğinden, belki okuldaki ödevden kaçmak için anneye babaya bir bahane bulduğundan ses çıkarmaz. Ancak hergün eve gidince 10 pozisyonu kafasında golle sonuçlandırmak, kağıda yazmak, hatta bazen çizerek anlatmak standart bir futbolcu için bile çok zor. Böyle bir durumda her öğrenci gibi Sergen de tekrarlara kaçar. Daha önce hocasına teslim ettiği pozisyonları tekrar yazmaya başlar. Serpil Hoca farkındadır elbette ama ses etmez. Zaman geçtikçe kendinden kopya çeken Sergen görür ki; aynı pozisyon da olsa farklı seçenekler mevcuttur. Rakipler aynı yerdedir, top aynı hızdadır, ama Sergen bu sefer oraya değil de, öbür tarafa oynar kafasında. Sonu golle biten birçok farklı sonuç olabileceğini, top ayağındayken 4-5 pozisyon sonrasını düşünebileceğini ve her zaman seçeneklerin birden fazla olabileceğini öğrenir Sergen. Daha doğru bir deyişle; Serpil Hamdi Tüzün öğretir.


Altyapının görevi sadece yetenek bulmak değil, yeteneği işlemektir. Hiçbir kuyumcunun vitrininde külçe altın göremezsiniz. Beğeni ve zerafet; kuyum sanatının becerikli ellerden çıkan ürünlerinedir. Satılabilen de odur. Bu nedenle eşinize, kız arkadaşınıza 20 gram altın hediye etmezsiniz. İşe yarayan güzel bir kolyedir.

Dünyanın en iyi buz patencisi Evgeni Pluşenko’ya nasıl herzaman bu kadar hazır olduğu sorulduğunda “1 gün çalışmazsam ben farkediyorum, 2 gün çalışmazsam antrenörüm farkediyor, 3 gün çalışmazsam seyirciler farkediyor. Ben de hergün çalışıyorum” diye cevap veriyor. Fransa Bisiklet Turu’nu 7 kez kazanan Lance Armstrong’a boş vakitlerinde ne yaptığını sorduklarında bisiklete bindiğini söylüyor. Noel’de ne yapacağını sorduklarında bisiklete bineceğini cevabını veriyor.

Çalışmayı vurgulasa da derinde daha önemli bir konu var bu cümlelerde. Bunun; yani çalışmazsa gerileyeceğinin “farkında olmak”. Bu iç disipline sahip olmak...Buna mentalite diyoruz.

İşte bu mentaliteyi, bu disiplini, bu çalışma arzusunu vermek önemli. Ağacın yaşken eğildiğini bilen bir kültürün bunu uygulamada sıkıntı yaşaması nedeniyle 4 milyonluk Türk nüfusundan Hamit Altıntop, Serdar Taşçı, Mesut Özil, Nuri Şahin, İlkay Gündoğan çıkarken, 70 milyondan bu kalitede –yetenekte demiyorum- futbolcu çıkmıyor. Arda Turan, Tuncay Şanlı, Serdar Özkan, İbrahim Akın, Aydın Yılmaz’ın yetenek olarak yukarıdaki isimlerden eksiği olduğuna inanmıyorum. Altyapıda mental eğitim eksikliğinden dolayı iş disiplinleri, çalışma arzuları eksik ya da hatalı. Farkı doğuran da bu.

Furkan Şeker, Atınç Nukan, Muhammet Demirci ve Doğukan Pala; Beşiktaş Altyapı geleneğinin son, Beşiktaş’ın geleceğinin ilk ürünleri olarak dün sahne aldılar.

En çok Doğukan’ı beğendim. İlk farkedilen özelliği özgüveni, sonra hızı. Ancak kontrolsüz hızın hız olmadığı bilincinde olacak ki; ivmelenirken, top kontrolünü kaybetmiyor. Nihat Kahveci’nin ve Tuncay Şanlı’nın kronik sorunu buydu mesela. Nihat İspanya’da bunu düzeltti, Tuncay hala aynı dertten muzdarip. Doğukan’ın bu yaşta bu dengede olması yaptığı (isabetsiz değil ama) yanlış ortalardan ya da heyecanlı bindirmelerden daha önemli.

Furkan gayet sağlam oynuyor, pas almak için boşa kaçmaktan çekinmiyor. Gerektiğinde ileri çıkışlar yapıp, ara pasları denemekten de vageçmiyor. Hatta bir ara orta saha pas alışverişlerinde yönetimi öyle ele aldı ki “Muhammet sağ ayağını iyi kullanıyormuş” dediğim oldu. Yıllardır Sergen aramaktan pas tutmuş gözlerimiz, her olumlu hareketi Muhammet’e yordu tabii...Halbuki Fernandesle uyumu yakalayan Furkan’dı.

Muhammet ise gol fırsatı yakaladığında bize de tarihe tanıklık etme fırsatı verdi. Böyle bir yeteneğin ilk maçında, ilk golünü görmek nasip olmadı. Gerçi Muhammet’in ilk profesyonel adımlarını görmek de nasip olmadı. Maçın ilk 30 dakikasının sol köşesini izleyemediğimize şikayet ederken, son 15 dakikayı hiç göremedik! TRT’nin hangi profesyonel yayıncılık şartnamesinde böyle bir yayın mantığı yazıyor merak ediyorum. Bu sırada spiker Digitürk kameralarını övmekle meşgul olurken, bizler maçı tam izlemek için illa bloglardan kaçak yayın mı bulmalıydık!

Atınç çizgi savunma oynamayı biliyor. Ama O’nun da anlık hamlede doğru tepkiyi vermek için zamana –ve oynamaya- ihtiyacı var. Bir kaç pozisyonda kontrolündeki topa müdahale etmekte karar sıkıntısı yaşayınca topu kaptırdı. Doğukan ve Furkanla uyumu iyiydi. Soğukkanlı oyun kurma çabaları tebriği haketti.

4 tane pırıl pırıl Beşiktaşlı, Rıza’nın, Gökhan’ın, Ziya’nın, Feyyaz’ın eskittiği yollarda yürümeye başladılar. Umarım arkalarında en az takip ettikleri kadar derin izler bırakırlar. Tüm yollar İnönü’ye çıkar. Yeter ki; çalışmaktan yorulmasınlar ve en önemlisi mental eğitimleri eksik kalmasın.

Zira aynı altyapıdan Batuhan da çıkabiliyor. Ama biz Necipgilleri görmek istiyoruz.

3 Mart 2011 Perşembe

Kalecinin Kaleciye Markajı

Bayern Münih-Mainz maçının 90 artıları. Bayern 3-2 önde ve Mainz son kornerini kullanıyor. Mainz kalecisi Wetklo gol için Bayern Münih ceza sahasında dönüp duruyor. Yükselen topa sandviç olmak pahasına sahip olan Oliver Kahn, takımına 3 puanı getiriyor...

2 Mart 2011 Çarşamba

KAPTANLAR


İngiltere´nin ´Kırmızı Şeytanlar´ lakabıyla ün salmış dünyaca ünlü takımı Manchester United´da, son kaptan Gary Neville´ın futbolu bırakmasının ardından kaptanlığa getirilen Sırp futbolcu Nemanja Vidic aynı zamanda Manchester United tarihinin de ilk Doğu Avrupalı kaptanı olmuş oldu.
Kırmızı Şeytanlar, 1973 yılında İngiliz futbolunun efsane isimlerinden Sir Bobby Charlton´ın 1973´te takımdan ayrılmasının ardından geçen süre içerisinde, günümüze dek 38 yıl boyunca sadece 10 kaptan değiştirdi. Bunlar sırasıyla George Graham, Willie Morgan, Martin Buchan, Ray Wilkins, Bryan Robson, Steve Bruce, Eric Cantona, Roy Keane, Gary Neville ve Nemanja Vidic oldu. Manchester United tarihinin en uzun kapatanlık yapan futbolcusu ise 14 yıl ile İskoç Martin Buchan oldu. 1986 yılında takımın başına gelen Alex Ferguson, takımın başında 25. yılını geçirirken bu süre zarfında sadece 6 kaptanla çalıştı.



GERRARD´IN 8. YILI

İngiltere´nin bir diğer ekibi Liverpool´da ise şu an kaptanlık görevini sürdüren Steven Gerrard bu görevi 2003 yılında Fransız teknik adam Gerard Houllier´den almıştı. 23 yaşında Liverpool gibi dünyaca ünlü bir takımın kaptanlığına getirilen İngiliz futbolcu yaklaşık 8 yıldır Kırmızılar´ın kaptanı.

Dönemin Liverpool Teknik Direktörü Gerard Houllier tarafından Sami Hyypia´dan alınan kaptanlık, Fransız teknik direktörün, "Gerrard liderlik vasıfları olan bir futbolcu ve kaptanlığa layık" şeklinde yaptığı açıklamaların ardından Gerrard´a verilmişti. McManaman, Fowler, Owen, Carragher gibi Liverpool alt yapısının bir ürünü olan Steven Gerrard geçen bu süre zarfında eski hocası Houllier´i yanıltmadığını gösterdi.



SAN SİRO´DAN ´İL CAPİTANO´ GEÇTİ


İtalya´nın muhafazakar ve milliyetçi bir yapıya sahip olduğunu artık uçan kuşun bile bildiği Milan´da yakın zamanda futbolu bırakan Paolo Maldini sadece İtalya´ya değil aslında tüm dünyaya ´Nasıl kaptan olunur?´ sorusunun cevabını vermişti. Oynadığı üst düzey futbolunun yanı sıra centilmenliği ve sportmenliği elinden bırakmayarak dünyada sayılı kaptanların arasına girdi. 168 kereyle Avrupa Kupaları´nda en çok forma giyen futbolcu oldu. Birçok takımın tarihinde 1 kez bile oynayamadığı Şampiyonlar Ligi
finalini tam 8 kez oynadı. 1985 yılında, Udinese maçının ikinci yarısında üstüne geçirdiği formayı, 2009´da Fiorentina maçında çıkardı.

2009´da futbolu bıraktıktan sonra Milan yönetimi Maldini´nin formasını, alt yapıda oynayan oğlu A Takıma çıkana kadar müzeye kaldırdı. Takım kaptanlığını da bir başka İtalyan oyuncu Massimo Ambrosini´ye verildi. Ambrosini iki yıldır Milan kaptanlığını sürdürüyor.


MİLANO´NUN DİĞER EFSANESİ

Milano´nun diğer takımı İnter´in 1995´de başkanlığa gelen ismi Massimo Moratti´nin ilk transferi oldu Banfield´tan Javier Zanetti. Zaman içerisinde hırslı ve agresif oyunuyla ön plana çıkan Arjantinli 1999 yılında taktığı kaptanlık pazubandıyla bir çok takımdan daha fazla kupa kazandı.

Zanetti, İnter kaptanı olduğu 12 yıl içerisinde; 5 Serie A, 3 İtalya Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi ve bir de Dünya Kulüpler Şampiyonası şampiyonluğu yaşadı.



REAL MADRİD EKOLÜ

Valladolid´ten İspanya ve dünya futbolunun en önemli takımlarından birine transfer olan Fernando Hierro, Real Madrid formasını ilk defa giydiğinde 21 yaşındaydı. Real Madrid´te kaptanlığa yükseldiğinde ise 30 yaşında olan Hierro, İspanyol ekibinde istikrarın sembolü oldu. 4 yıl kaptanlığını yaptığı Real Madrid´te 2002 yılında kaptanlığı, Madrid ekibinin bayrak adamı olan Raul´a devretti.
8 sezon Real Madrid´in kaptanlığını yapan Raul, tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi dünya futbolunun unutulmaz kaptanları arasına girdi. Sayısız başarının ardından Schalke 04´e transfer oldu ve kaptanlık görevini, aynı zamanda İspanya Milli Takımı´nın da kaptanı olan Iker Casillas´a bıraktı. Casillas bu yıl aldığı bu önemli görevi uzun yıllar sürdüreceğe benziyor.

2004´TEN BU YANA KAPTANLIĞI DEVAM EDİYOR

Josep Guardiola (4 yıl), Sergi (1 yıl) ve Luis Enrique´nin (2 yıl) ardından 2004 yılında kaptanlık görevini alan Carles Puyol 7 yıldır Katalan devinin lideri rolünde. Savaşan ve hırslı bir yapıya sahip olan Puyol dünya futbolunun da önde gelen isimlerinden biri.

26 yaşında kaptanlık görevini üstlenen İspanyol futbolcu Barcelona´dan ayrılmadığı sürece kaptanlığın herhangi bir oyuncuya verilmesi söz konusu değil.

ALMAN FUTBOLUNUN LOKOMOTİFİNDE 46 YILDA 15 KAPTAN DEĞİŞTİ

Alman futbolunu yıllardır tek başına domine eden Bayern Münih´te de tablo diğer Avrupa devlerinden farksız. 1965´te Werner Olk´un kaptanlığından bu yana geçen 46 yılda sadece 15 kaptan görev yapabildi.
Bayern Münih´te bu süre zarfında kaptanlık yapan Franz Beckenbauer, Sepp Maier, Gerd Müller, Karl-Heinz Rummenigge, Lothar Matthaus, Stefan Effenberg ve Oliver Kahn´ın yanı sıra bu 15 futbolcudan sadece Hollandalı Mark van Bommel yabancıydı.,





Kaynak: Sabah

1 Mart 2011 Salı

Sevgili Dijitürk

Digiturk 320 milyon vermiş. Neden ? Türk halkına, Türk futboluna hizmet etmek için mi? Misal ihalede başka bir rakibi olmasaydı da bu rakamı verecek ve ardından Türk futbolu kazansın mı diyecekti ? Hayır. Sen para kazanmak için bu işe giriyorsun ve sen kazandıkça da şans o ya Türk futbolu da kazanıyor. Senin böyle bir niyetin yok, kar amaçlı bir kurumsun. Buna eleştiri getirmiyorum ama sanki asıl niyetleri Türk Futboluna “bedavaya” hizmet ediyormuş da hiç milyonlar kazanmıyormuşcasına sürekli olarak kendisini reklam etme saçmalığına bir son versinler artık. Lütfen bu konuda bizi daha fazla salak yerine koymayın, lütfen.. İşin sonunda babanızın ya da Türk Futbolunun hayrına değil cebinize giren paralara göre hareket ediyorsunuz. Sadece burada dahi asli düşünce daha fazla kar yapacağınızı düşünmeniz.. Daha fazla para olunca okurlarıyla beraber milyonlarca insanı zor durumda bırakmaktan çekinmiyorsunuz.. Böylesiniz çünkü ve fakat gelin görün ki bu eylem sonucunda kazandığınız kuruş dahi olmayacaktır.

Beş yıldır verdiğim emeği hiçbir suç işlememiş olmama rağmen çöpe atışınızın içerisinden yola çıkıp zarar gören insanları değil -bunlarla ilgilenmiyorsunuz, biliyoruz- asıl meseleyi konuşalım derim ben.. Eyleminiz size düşündüğünüz gibi daha fazla para kazandıracak mıdır?

Bakın iddiam odur ki benim kadar internetten canlı maç izlemiş insan çok fazla yoktur. Eğer mevzu bahis konu internetten kaçak yayın üzerinden maç izlemek ise bu konuda ben kendimi bilirkişi olarak addedebilirim ve hemen şunun altını çizelim: Blogspot teknik olarak maçları yayınlayamaz. Stream edebilme özelliği yok. Ama bir başka yerde yayınlanılan maçı basit bir kodu kopyalayıp yapıştırarak bloga taşıyabilir. Eğer siz ciddi anlamda maçları yayınlama gayreti içerisinde olan web sitelerini kapatabilirseniz blogspot içerik olarak zaten maçı canlı yayınlayamaz. Blogspot adresi kopyalama yeri olarak önem taşır. Burası kapatılırsa o kod ile çok başka yerde üstelik hiçbir zahmete girmeden maçları aynı insanlar kaçak bir şekilde yayınlamaya devam eder. Milyon tane bloggerdan bunu yapan insan sayısı çok fazla değildir zaten.. Geride kalan ve mağdur olan milyonları da düşünmelisiniz.

Bugün Aceto Balsamico’nun günlük okur kitlesi on bin kişi. Gazetelerin tirajına bakarsanız eğer pek çok ulusal gazeteden daha fazla okunduğunu görebilirsiniz. Ve bu sadece binlercesinden bir tanesidir. Binle yüzbinle çarpın bunu.. Siz neyi kapattırdınızın farkında mısınız üç-beş tanesi adına?

Ben Digiturkwebtv’den seyrediyorum Türkiye Süper Ligi maçlarını. Üstelik bu fikir bana bizzat kendi blogumda yayınladığım reklam sonrası aklıma düşmüştür. Bir yıllık ücretini daha tek bir maç izlemeden peşin verdim. Benden vaad edilen hizmetin parasını peşin alır iken pek çok maçı teknik yetersizlik nedeniyle seyredemedim. Yahu bir Web sitesinde her gün teknik çalışma mı olur ? Öyle oldu ki digiturkwebtv abonesi olmama rağmen maçı ben Sop Cast üzerinden izlemek zorunda bırakıldım. Herhangi bir blogun üzerinden Türkiye Süper Ligi maçı izlemedim ama onlarca, yüzlerce farklı siteden çeşitli maçları seyrettiğim olmuştur. Bir kez olsun blogspot eklemeli bir adres yoktu bunların arasında..

Maçlar internetten izlenebiliyor ve blogspot bunun çok ama çok küçük bir parçası.Tek önemli özelliği çok kolay bir şekilde siteye sahip olunabilir oluşudur. Ama kapanırsa bu kaçak yayın yapan insanlar mağdur olmaz, yer değiştirir sadece ve maç yayınları engellenmez iken sonunda blogspot yerine farklı ama aynı şekilde açılması beş dakika süren diğer yerlere kayarlar. Şu adrese girerek bugünkü maçları nereden izleyebileceğinizi görebilirsiniz. Sop Cast, TVU, Tvanats ve bir dolu site var. Hafta sonu ise Türkiye Süper Ligi de işin içerisine girer ve göreceksiniz ki blogspot eklemeli tek bir site burada yoktur. Mesele de zaten bu değil.

Hülasa; Maçların internetten yayınlanmasına en ufak bir zararı dokunmayacak olan eylemin içerisindedir Digiturk ve fakat aynı zamanda ne kazanmıştır ?Milyona varan ve kendisini yazı ile ifade edebilen insanları karşısına almış, Türk futboluna hizmet eden kurumdan bir anda şeytan, düşman, yasakçı zihniyet, kötü gibi sıfatlarla anılmıştır. Digiturk yönetimi böyle düşüncesizce hareket ettiren yöneticisi ile hesaplaşmaldır 320 milyon avro hatrına.. Bu çok net bir vizyonsuzluk örneğidir.

Bir sitenin içerisindeki herhangi bir binanın herhangi bir dairesinde yaşayan suçluyu açığa çıkarmak için site yöneticisinin size göre duyarsız tutumu nedeniyle içerisinde yaşayan bütün insanları sokağa atmaktır yaptığınız. Kanunen kendi çapınızda haklı da olsanız yapılan insansızlıktır. O bir insan suçu dışarıda işliyor ve kendisine kalacak başka yer bulduğu andan itibaren suç işlemeye devam edecektir ve fakat onca insan durduk yere zor durumda kalacaktır. Birazcıcık bu açıdan bakmayı deneyin.. Bu eylemin, bu mağduriyetin karşılığı da olacaktır ve kazanacağınız kuruşu etkileyecektir.

Yazıyla kendisini ifade eden ve bir şekilde okutturabilen bu insanları küçümsemek nerden baksan saçmalamaktır. Koca “Devlet” dahi bu konuda zor duruma düşer iken halkın gözündeki sempatisi kazanacakları kuruşta önemli yeri olan özel bir şirketin böyle bir saçmalığın içerisinde olmuş olmasını anlamak mümkün değil. Derhal bu yasağı kaldırın ve size bu fikrin kuruş kazandıracağına inandırmış olan yetkiliyi de şirketinizden uzaklaştırın. Hem siz hem biz mağdur olmayalım..

Hangi Beşiktaş?

Seri pas trafiği ile sürekli yer değiştirerek oynayan, oyunu rakip sahaya yıkmayı hedefleyen, böylece hem rakibi yoran, hem gol pozisyonu için boşluk arayan Schuster’in Beşiktaş’ı dün itibariyle Türk Futbolu’na geçiş yaptı. Maç sonrası Schuster’in ''Güzel futbol oynamaktan çok, kazanarak moral motivasyonu tekrar kazanmak istiyorduk, bunu başardık.'' açıklaması da bunun itirafı oldu.

İlk yarı topu Antalyaspor’a veren Beşiktaş, 11 oyuncusuyla topun arkasında bekleyerek Quaresma ve Simao ile kontraatak aradı. Schuster savunma çizgisini geriye kurmuştu, bu yüzden Necati ve Tita boş alan bulamadı. Antalyaspor, hücumdaki bu üretkensizliği uzun toplarla aşmak istediyse de çok etkili olamadı. Bizler de monoton bir ilk yarı izledik.

İkinci yarı yine aynı futbolla başladı. Schuster üzgün üzgün yere bakar, uzaklara dalar giderken, Quaresma’nın standart bir driblingi Ekrem’in doğru yere koşusu, golü getirdi. İlk golü attığı 16 maçı kazanan Beşiktaş 17.sinin yolunu da böylece açtı.

Guti için söyleyeceğim tek bir şey var. Guti’nin Türkiye’de bir eşi yok. Hagi gibi Anelka gibi Guti de Türkiye’de başka bir oyuncuyla kıyas terazisinde yer alamayacak kadar değerli bir sanat eseri.

Şu an için heyecanla takip ettiğim, çok büyük futbolcu olacağına inandığım 1 numaralı isim Arsenalli Jack Wilshere. Oyun zekası Xavi’ye yakın. Solaklara özgü göze hoş gelen oyunu ayrı bir hava katıyor. Henüz 19 yaşında olmasına rağmen şimdiden dünyanın en iyi orta saha oyuncularının arasına koyarım Wilshere’yi. Aynı cümleleri Necip Uysal için de söylerim. Necip’in yetenek olarak Wilshere’den eksiği olduğuna inanmıyorum. Ancak adına futbol dediğimiz felsefe; Wilshere’yi Real Madrid’in ya da Manchester United’ın konusu yaparken, Necip Uysal’ın bir Beşiktaş hikayesi olarak kalacağından endişeliyim!

Messilerden geriye kıyas tanımadığımız, her transfer döneminde İngiltere’ye, İspanya’ya gönderdiğimiz 24 yaşındaki genç yetenek Arda’ya bakınca, enerjisini yedek kulübesinde üzerine battaniye sarmakla geçiren genç Semih’i görünce Türk Futbolu’nun Necip’i nerelere taşıyacağını göremiyorum.


Bir paragrafta Bobo için açalım. Dün akşam dikkatimi çeken 2 pozisyon oldu. Kanattan tozu dumana katarak gelen Quaresma Bobo’ya çıkardı. Dokunsa gol olacağı pozisyona Bobo bakmakla yetindi. İkinci yarı aynı şekilde Simao savunmanın arasına girdi. Ver-kaç için Bobo’nun önüne bıraktı, Bobo yine topun ardından mahsun mahsun baktı. Burada anlatmak istediğim nokta, kaçan pozisyonlar değil. Pozisyonların ardından Quaresma ve Simao, kaçan bir golün hayal kırıklığındaki futbolcu duygusunu gösterdiler. Bobo’dan hiç bir hareket, söz, mimik gelmedi. Bobo geldiği günden beri her sezonun belli dönemlerinde bu ruh haline bürünüyor. Özel hayatında ya da takım içinde yaşadığı sorunlar olabilir, normaldir. Bunları aşması için yardım gerektiği açık. Gascoigne’e hocası her cuma arabayla 2.5 saatlik mesafede bulunan büyüdüğü kasabaya gitmesi için izin verirmiş. Çünkü Gazza, her cuma aynı saatte aynı barda toplanan işçilerle kadeh kaldırmayı severmiş. Bunu yapmadığında mutsuz hissediyormuş. Beşiktaş teknik heyeti de Bobo’nun yumuşak karnı neyse bulmalı ve bunun üzerine eğilmeli. Bobo oyuna kendini verdiği zaman üst düzey bir forvet oluyor.

Beşiktaş en son Gençlerbirliği deplasmanında böyle oynamış ve kazanmıştı. Zaten Beşiktaş geriye yaslanan bir oyun tarzı benimsese hücumda becerikli ayakların bireysel çabalarıyla şu an hala zirvede iddialı olurdu. Ancak böyle bir oyun tarzı için Schuster’e gerek yok, Ziya Doğan, Samet Aybaba, Abdullah Avcı bu ekolün ülkemizdeki başarılı temsilcilerinden.

Beşiktaş’ın dünkü futbolunun geçici olduğuna inanıyorum. Mevcut kriz dönemini atlatmak için gereken bir kaç “sonuç” geldikten ve skor sevenler yatıştıktan sonra, Beşiktaş’ın spor severler için hazırlayıp sunduğu Schuster Futbolu’na geri döneceğimizi düşünüyorum. Sevdiğim ama eksik olduğuna inandığım bir söz vardır; "Dünya sizin karşılaştığınız fırtınalarla değil; gemiyi limana getirip getirmediğiniz ile ilgilenir." Dün Beşiktaş, fırtınalı havada bir limana girdi, fırtınanın geçmesini bekliyor. Ama bu hangi liman? Beşiktaş’ın varmak istediği, hedeflediği, yola çıkarken düşlediği kıyı bu muydu?

Schuster bu tarz futbol için mi seçilmişti?

“Topun arkasında bekle” cümlesinin Portekizceye çevrisi mi düşünüldü?

Burada taraftarın ve yönetimin de karar vermesi gerekiyor.

Hangi Beşiktaş?

Geçiş dönemleri acı ve sabır gerektirir. Çünkü birileri iyiyi kötüye tercih etmeye başladığında, azınlık kalmaya ve zor olanı seçmeye hazır olmalıdır. Çünkü güzel olan zordur, zor olan da güzel olandır.

Ama kazanmaya başladığı zaman, değiştirmeye de başlar. Türkiye’de “geriye yaslan, tekmele, yere yat, zamandan çal” futbolunun da sonu gelecektir. Löw başaramadı, Del Bosque başaramadı, Rijkaard başaramadı, Zico başaramadı, umarım Schuster başarır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...