9 Ağustos 2012 Perşembe

Yazı Dizisi

Bunca zaman yazmamamın sebebi, yazmayışım değil, bilâkis uzun uzun yazmam, geniş geniş araştırmamdı. Kitaba döneceğini inandığım bir yazı dizisi hazırladım. Beşiktaş’ın son 15 yılını parça parça inceledim. Beşiktaş’ın bu hale gelmesinin iyi niyetli ama beceriksizlik sonucu değil, iyi niyetsiz ve gayet becerikli bir planın neticesi olduğuna inanıyorum. 4 parçadan oluşacak dizinin ilk bölümünü bugün yayımlıyorum. Sevgi ve saygılarımla.

Yakup Sabri İNANKUR

3 Temmuz 2012 Salı

Berlin Duvarı


Final maçlarının sayıları yoktur, hikayeleri vardır. Fabio Cannavaro çok değil 4 yıl önce henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken şöyle demişti: “İspanyollar güzel futbol oynuyor evet, ama biz savunmayı sağlam tutuyoruz. Bu yüzden bizim 4 dünya kupamız var” Lakabı Berlin Duvarı olan efsane bir oyuncunun bakış açısı böyleydi ve doğruydu. 

Bu argümana karşı çıkamazdınız. Dünya kupalarında İspanyollar bırakın kupayı, boşverin finali, dünya üçüncülüğü bile olmayan “büyük” bir futbol ülkesiydi. Grup maçlarında fırtınalar estirir, rakipleri iki seksen yere uzatırlardı, çeyrek finalde nefesleri kesilir ve sıcak İspanya sahillerinde bir sonraki sezona kulaç atarlardı. Saymadım ama turnuvaların en çok çeyrek final oynayan takımının İspanya olduğuna yemin edebilirim.

Sanki tarih onların etrafında ağır ağır hareket ediyor gibiydi. Diğer büyük futbol ülkeleri finaller oynamaya, ara sıra kupa kaldırmaya devam ederken, her turnuva nazarlık olarak küçük futbol ülkeleri arasından bir sürpriz takım imal ediyordu. Biz bile tarihimizin ilk dünya kupasını onlarla oynadıktan sonra gördük. Çok sonra dünya üçüncülüğü gördük, İsveç gibi, Polonya gibi, Hırvatistan gibi... Avrupa, kendine şampiyon olarak Danimarka’yı, Yunanistan’ı dahi seçti onlar güzel oynamaya çalışırken.

İngiltere’nin son büyük golcüsü Alan Shearer henüz İspanya Avrupa Şampiyonu ve Dünya Şampiyonu ve yine Avrupa Şampiyonu değilken 2008’de dolu dizgin ve lider giden Arsenal için ; ”O kadar güzel futbol oynuyorlar ki, şampiyon olmaları mümkün değil” demişti. Futbolunu fiziksel bir harçla karıştırmayan, sağlam bir savunma duvarı öremeyen kazanamıyordu. Yanlış anlaşılmasın! Savunma oyuncularının cansiperane kafa-göz koordinasyonuyla daldığı toplar, adına kilit denen ve rakibin futbolunu askıya alan sistemleri izlemekten şikayetim yoktu. Bilakis hoşlanıyordum. Hatta yeni yakın “İspanya modadır, İtalya gelenek” diye yazıp satırlarını göğün mavisiyle boyayan benim. Ancak futbol güzel oyunsa, güzel futbol oynayan nasıl kazanamaz bilemiyordum. 


Barselona’nın, İspanya’nın yaptığı devrim budur. Bu bildiğimiz soyut, somut tüm manalarda devrimdir. Sahada kas yığını herküller isteyen çağa karşı romantik bir isyan oldular hep. Neredeyse yarım asır sebat ettiler. En sonunda kilitleri bozdular. Savunma duvarlarındaki küçük deliklerden narince kayıp tabelayı da istedikleri şekle getiriyorlar. Artık güzel oynayanlar kazanıyor. Hatta bunun bir ötesine geçtiler; artık kazanmak için güzel oynamalısınız. Düşünün bir İtalya-İspanya maçında 2 “İtalyan” oyuncu sakatlanıp çıktı. Normalde tersini izlerdik, darbeye bağlı olarak. Yüksek tempolu pasla rakibi yorup, güçten düşürmek, futbolu yumuşatarak sertleştirmek geçen yüzyılın tüm futbol felsefelerini yıktı. Euro-2012 İtalya’sı hangimizin hoşuna gitmedi?  Keza Almanya da değişti. Avrupa futbol devleri İspanyol lokomotifine takıldılar. Hollanda ters yönden gitmeye çalıştı, raydan çıktı.

Bizler nasıl Schiaffino’yu, Di Stefano’yu, Fontaine’i, Yashin’i, Pele’yi, Cruijff’u kitaplardan okuyup, büyüklerden dinleyip, hiç izlemeden sevdiysek, kahramanlaştırdıysak 10 yıl, 20 yıl, yarım asır sonra, çocuklar Iniesta’nın, Casillas’ın, Xavi’nin, Puyol’un cenk hikayelerinden ilham alacaklar. Belki “İspanya gelenek, falanca modadır” diye iddialı cümleler yazacaklar. Hiç kuşku yok ki; 21. yüzyıl, 20. yüzyılın insana sunduğu herşeyi reddecek. Yeni hikayeler yazılacak, yeni gelenekler yerleşecek. Bununla birlikte biz onlardan, çocuklarımızdan şanslıyız. Şanslıyız; tarihin en iyi futbol takımını sindire sindire izliyoruz. Pazar akşamı –tabeladan bağımsız olarak söylüyorum- dünya açık bir şekilde gördü ki; İspanya istediğinde / odaklandığında her takımı yener.

Cannavaro ve yoldaşlarına kupalar kazandıran anlayış artık Berlin Duvarı gibi yıkıldı.

Bu hikayenin sonunu da Xavi yazdı: “Diyelim ki sıkıcıyız ama kazanıyoruz. Kazanmaktan sıkılmıyoruz” 

Yakup Sabri İNANKUR

29 Haziran 2012 Cuma

Annesinin Tosunu, İtalya’nın Paşası; Mario Balotelli


Balotelli biraz delidir” denildiğinde aklıma Daver Bey’in “Aman efendim hangimiz biraz deli değiliz ki” cevabı geliyor. Annesi adeta “Tosunum” diye sarılmış O’na. Balotelli de İtalya’nın Paşası. İtalya ailesinin bir parçası ama İtalya’nın aykırısı. Ve İtalya’nın rengi aslında.

“Bu gecenin en güzel anı? Annemi gördüğüm zaman! Ona gollerin onun için olduğunu söyledim” Mario Balotelli

Yakup Sabri İNANKUR

Sıcak İtalya Soğuk Almanya


2001 NBA Finalleri’ne LA Lakers fırtınalar estirerek gelmişti. İlk turda Portland’ı 3-0, yarı finalde Sacramento’yu 4-0 ve konferans finalinde San Antonio’yu 4-0 yenmişler, finale tek bir mağlubiyet almadan çıkmışlardı. Herkes Lakers’ın final serisinde de maç kaybetmeden tarihi bir rekorla şampiyon olacağına emindi. Rakip Philadelphia 76ers once Toronto’yu ardından Milwaukee’yi 4-3’lük skorlarla geçebilmiş, finale çok yorgun gelmişti. Kobe, Shaq, Harper, Grant ve Fox havuz başında güneşlenirken onlar parke üzerinde fiziksel olarak yıpranıyordu.

6 Haziran Çarşamba akşamı Denzel Washington, Jack Nicholson, Anthony Kiedis, Brad Pitt ve tanımadığım 19.996 Los Angeleslı daha, evlerine / villalarına / malikânelerine şaşkın ve üzgün yüzlerle döndüler. Sonuç hiç onların istediği gibi olmamıştı. Tüm gece Lakers sahada ruh gibi dolaştı, kazanmak için hiç direnç göstermedi. Yanılmıyorsam Kobe sadece 25 sayı atmıştı. Iverson ve arkadaşları dünyayı şok ettiler. 

Maç sonunda bir tek, ünlü NBA yorumcusu Bali Jackson haklı çıkmıştı. Lakerslılar için “Ellerinin sıcaklığını kaybettiler” diyordu. Yoğun bir temponun içinde sürekli kalmak, oradan çıkıp, gevşeyip tekrar üst düzey performansa dönmeye oranla daha avantajlıydı. Çünkü rahatlayan oyuncuların konsantrasyonları kayboluyordu. Favori olmanın getirdiği ekstra rahatlık Jackson’a gore Lakers’a şans tanımıyordu! Performansı en çok etkileyen fiziksel durumdan çok zihinsel durumdu. Hedefe konsantre olmak; kasları harekete geçiren en büyük dopingdi.

11 yıl once makro ekonomi finaline girmeme 5 saat kala sabahın 7’sinde öğrendiğim bu ders açıkçası 1 haftadır kafamı kurcalıyordu. Almanya; İtalya önüne 6 gün “dinlendikten” sonra çıkacaktı. Kaldı ki Yunanistan kolay bir rakipti ve Gomez, Müller, Podolski gibi yıldızlar oynamamıştı. En son tam kadro / konsantre oynadıkları Danimarka maçının üzerinden ise 11 gün geçmişti. Maçın favori olmayan tarafı İtalya ise İspanya ve Hırvatistan’ın olduğu gruptan çıkmıştı. 33 yaşındaki Pirlo henüz 4 gün once 15.2 km koşmuştu ve namağlup İngiltere ile 2 saatlik bir maç yapan İtalyanlar penaltılarla kazanmıştı.

Schweinsteigger’ın turnuvanın (belki de kariyerinin) en düşük isabetli pas oranıyla oynadığı, Podolski’nin etkisizleştiği, Gomez’in parmaklarının ucundan geçen paslara çaresiz baktığı bir maç izledik. Almanlar ayaklarının sıcaklığı kaybetmişlerdi. 6 gün once sahayı nakış nakış işleyen Mesut ile, turnuvaya ve Almanya’ya Gerrard esanslı futboluyla renk katan Khedira ve her zamanki Lahm dışında isyan eden oyuncu yoktu. Bu isimlerin sürekli oynayan isimler olması dikkat çekici. 


İtalyanlar ise dünyanın en iyi oyun kurucusuna sahipler. Pirlo’nun parkta yürür gibi rahat, ağır çekim çalımları sadece bizi değil rakipleri de büyülüyor. Top onun ayağından O isterse çıkıyor. Durdurulamıyor, engellenemiyor. Amalfi sahilinin kumları kadar sıcak ayaklarıyla orta sahada rahatça seri ve kısa pas yapan İtalyanlar, bir de kahraman bulunca işi erken bitirdiler. Mario Balotelli, Iverson rolüyle maçın oskarını kazandı. Şampiyona tarihinde ilk yarıyı önde bitirdiği hiçbir maçı kaybetmeyen İtalya, Almanya’ya hiç mağlup olmayan İtalya, geleneği devam ettirdi.

Pazar günü futbol ateşini son bir gayretle harlamak isteyen 2 yorgun takım oynayacak. Turnuvanın favorisi İspanya, turnuvanın sürprizi İtalya’ydı. Finalin favorisi ise Gök-Mavililer.

Yakup Sabri İNANKUR




28 Haziran 2012 Perşembe

Çelik Yelekler


İspanya-Portekiz maçı Barselona-Real Madrid mücadelesine benziyor. Yürekleri o şekilde atmasa da akılları o şekilde akıyor. Tokluk-açlık mücadelesi biraz da. Portekiz Ronaldo'nun aurasıyla aydınlanırken, İspanya'da herkesin kendi mumu var. Portekiz biraz daha liberal, İspanya biraz daha sosyalist. Portekiz müthiş bir motivasyon, İspanya müthiş bir kendine güvenle oynuyor. 

İki takımın da silahları bariz olunca final yolu çelik yeleklerinin kalitesine bağlıydı. Portekiz ataklarının %48’i (geleneksel biçimde) soldan, Ronaldo kanadından gelirken, merkezden saldırmaya alışmış (ve alıştırmış) İspanya da, ataklarının %41’inde sol kanadı tercih etti. Topu mümkün olduğunca Ronaldo bölgesinden uzak tutmaya çalıştılar. Ronaldo’yu toptan ayırarak bertaraf etme fikri, katı bir markajdan daha etkili ve doğruydu.

İspanya'daki en büyük eksik Puyol değil Torres'di. Pepe'yi zorlayacak, Silva'ya, Iniesta'ya (hatta ısrarla beklediğimiz Pedro’ya) tüneller açacak tek adam O’ydu. Negredo çok kaliteli bir oyuncu. Kenarlara koşu yapmayı seviyor. Dribling seviyor. Bununla birlikte maçın her anında net bir şekilde görüldü ki;  kaygan pasları seven sistem Negredo’ya (maalesef) katlanamıyor. O bölgede oynayacak oyuncunun geriye, orta sahaya dönüp pas keşmekeşinin içinde kendine yer bulması, momentumu arttırması lazım.  

İspanya’nın dom dom paslarına karşı Bento oyuncularına Real Madrid desenli çelik yelek giydirdi. Kariyerinin son 3-4 yılında teknik direktörlük dehası “Barselona’yı durduracak mı, durduramayacak mı” sorusuna denklenmeye çalışılan Mourinho bu sezon bunu başarınca Bento’nun maçtan 1 gün once onunla yaptığı görüşmeden sonra Portekiz’in nasıl sahaya çıkacağı aşikârdı. Geçtiğimiz sezon antitez Hollanda + antitez Almanya modelinden Barça sentezi yaratmayı amaçlayan Mourinho başarısız olunca bu sezon başında daha proaktif bir yapı inşa etmişti. Temelinde hız olan oyun kabaca alan daraltma ile başlıyor. Pepe topu kazanıyor, 30 metre önündeki Mesut’u görüyor. Benzema ofsayt bölgesinde voltalar atarken, Mesut topu, ofsayta düşürmeyecek bir hesapla C.Ronaldo'nun koşu yoluna atıyor. Savunma (Benzema’dan aldığı ilhamla) ofsayt için öne çıkıyor. 3-4 saniye içinde Madrid golü bulmuş oluyordu. Bunu Mourinho “3 pasla atacağım bir gol için neden 100 pas yapayım ki” diyerek sayısal (ve rakibi eleştiren) bir cümlede özetliyordu.

Gömülmek İspanya orta sahasını rahatlatıyor. Xavi, Iniesta, Alonso rahat olduğu sürece rakibin rahatsız olması garanti. Lucescu; “Barselona’yı savunma yaparak yenemezsiniz” derken kastettiği yaldır yaldır saldırmak değil buydu. Önde basacak, pas boşluklarını kapatacak, onlar kadar tempolu olacak ve konsantrasyonunuzu kaybetmeyeceksiniz. Bento’nun oyuncuları Çakır’ın başlama düdüğünden, penaltılara kadar mükemmele yakın biçimde doğru oynadılar. David Silva 60’da çıktığında 32 pası vardı. 20 dakika sonra Xavi 71 pasla maça noktayı koydu. Iniesta tüm maçı Portekiz’in stoperi Bruno Alves kadar pas yaparak bitirdi. Savunma ile orta saha arasına Almeida-Ronaldo-Nani’den oluşan kırmızı bir hat çektiler. Zaman zaman Casillas’a kadar pres yaptılar. Taktiksel algı ve disiplini üst düzeyde olan Moutinho-Veloso-Meireles; İspanya seri pas makinesini Barselona tarzı şok preslerle sabote etti. Boşlukları kapattılar, pas ritmini bozup onları uzun toplara zorladılar. 2 saat boyunca tereciye iyi tere sattılar. Ancak iş penaltılara kaldığında çelik yelekler değil çelik bilekler ve eldivenler işe yarıyordu. İber Derbisi’nin hassas dengesini Iker bozdu.

Yakup Sabri İNANKUR

26 Haziran 2012 Salı

Andres Inibasa


Görüntü çok hoş, benzetme de öyle. “Sen beni emekli edeceksin, ama Andres ikimizi de emekli edecek” demişti Pep Guardiola, Xavi’ye. Hanedanlık ağacında O’nu Guardiola’nın, ardından Xavi’nin arkasına koyarlar. Belki öyle yetiştirildi belki de Barselona’nın “el verme” ananesi için öylesi uygundu. Bu ezber bana gore değil. Benim için O; oyuntarzıyla, kişiliğiyle ve ışığıyla Jose Mari Baquero klanının son mohikanı. Modern futbol; Xavi, Mesut ya da Gerrard talep ediyor. Üçüne dokunabilen kaç oyuncu kaldı?

Bojan Krkiç O’nun “utangaç, çok utangaç” olduğunu anlatıyor. Sahada bile öne çıkmak istemeyen bir yapısı var. Kendisine hiçbir zaman lider dememiş ve takım arkadaşı Victor Valdes’e gore “lider diye çağrılmaktan” hoşlanmıyor. Bununla birlikte oyun stili ve aurası onu sahanın lideri yapıyor. Bu liderlik Cristiano Ronaldo’nun, Hagi’nin, İbrahimoviç’in yahut Cantona’nın yönetim şeklinden farklı. Teşbihte hata olmaz; tek adam ve çevresinde havarileri şeklinde bir diktatörlük değil, futbolseverin, taraftarın, takım arkadaşlarının tümünün sevgisini ve saygısını kazanmış  bir lider o. Iniesta’yı sevmeyen birini gördünüz mü?  

Messi dünyanın tartışmasız en iyi futbolcusu, Barselona’nın en iyi futbolcusu ise Iniesta. Messisiz Iniesta ile Iniestasız Messi arasındaki farklar bana öyle söylüyor.

En sevdiğim yanı da; ne ikoncan saçları, ne “tarz” vuruşları var, ne de koluna, bacağına, kafasına, taktığı, koyduğu, yapıştırdığı, O’nu formadan farklılaştıran bir işaret taşıyor. Temiz yüzlü bir adam, sade bir oyun, hepsi bu. Kendini ayırmadan, diğerlerinden ayrılmak kadar etkili ve asil olan yok. Beethoven “Bütün mesele büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır” demişti, Iniesta kadar bu tanıma uyan az sanatçı var.

Yukarıdaki fotoğraf aklımıza elbette Diego Armando’yu getirdi. Maradona mı, falanca mı diye bir soru kalıbı varsa o kalıba en sağlam uyan şu an için Iniesta’dan başkası değil. 

Sadece öyle görünmüyor, gerçekten öyle!

Yakup Sabri İNANKUR

25 Haziran 2012 Pazartesi

En İyilerin En İyisi


Euro2012 çeyrek finali, son 4 turnuvada birbirleriyle final oynayan takımların toplandığı bir er meydanı oldu: Çek Cumhuriyeti-Almanya 1996,  Fransa-İtalya 2000, Portekiz-Yunanistan 2004, İspanya-Almanya 2008 kapışmalarının tarafları sanki kendi aralarında bir “best of the bests” turnuvası düzenleyip son 16 yılın Avrupa futbol kralını bulmak için bu seneyi seçtiler. Bu G-7 zirvesine dışarıdan katılan tek takım İngiltere’ydi. İngilizlerin en büyük başarısı 1968’de ve 1996’da (kendi evlerinde) elde ettikleri üçüncülükten ibaret. Neredeyse yarım asırdır ulusal düzeyde alabildiğine hayal kırıklığı yaşıyorlar. Beklentileri çoğu zaman dünya çapında, elde ettikleri her zaman Britanya kadar. 

Beklentinin sürekli yüksek olması aslında biraz da İngiliz basınından kaynaklanıyor. Her turnuva öncesi Premier Lig’in dünyanın en iyi ligi olduğuna vurgu yapılır. İngiltere'nin futbolun beşiği olduğu hatırlatılır. Hele bir de turnuvanın yapılacağı sene (bu sene olduğu gibi) bir İngiliz takımı uluslararası bir kupaya dokunmuşsa, NOS etkisi artar. 

Belki Premier Lig dünyanın en iyi ligi ama bu payenin asıl sahiplerinin çoğu İngiliz pasaportlu değil. Bugün takımın dünyaca ünlü yıldızları Terry’nin, Cole’un, Gerrard’ın ve Rooney’nin yerine alternatif de üretemeyen bir yapı var. Futbol orada doğdu, bugün de orada büyüyor ama kesinlikle oralı değil artık.

Hodgson bu sorunun farkındaydı elbette ve klasik yapıyla bir çıkış yolu aradı. İngiliz gelenek ve görenekleri ölçüsünde 4-4-2 dizildiler ama bir sorun vardı, uzun top atamıyorlardı. Orta saha merkez oyuncuları geriye gelerek geçici çözüm üretiyorlar, bu sefer de hücum hattı çok uzakta kalıyordu. Gerrard’ın sihirleriyle 3 gol bulabildiler. 

Turnuvanın en iyi teknik direktörü Prandelli de bu sorunun farkındaydı. Turnuvada 2 forvetle sahaya çıkan 2 takımdan biri elinde, diğeri karşısındaydı. 3’lü savunma yerine 4’lü savunmaya dönerek Rooney-Welbeck ikilisini adam-adama marke etmeyi düşündü. Riskliydi ama beklere ihtiyacı vardı. İngiltere ataklarının %40’ı sağ kanattan Gerrard önderliğinde geliyordu ve atılan 5 golün 4’ü sağdan yapılan orta neticesinde gelmişti. Balzaretti sürekli hücuma çıkıp Milner’ı oyalarken, De Rossi, Gerrard’ı yormakla meşguldü. İtalyanlar orta sahada her zaman oynadığı; merkezde 2 çift yönlü, 1 oyun kurucudan oluşan 5’li düz yapı yerine, merkezde önlü arkalı 2 oyun kurucu ile baklava dilimi şeklinde dizildi. Böylece İngiliz savunması ile hücumu arasındaki alan iyice genişledi. Marchisio-De Rossi, Gerrard-Parker’ın peşini bırakmadığı için İngilizler topu şişirmeye, İtalyanlar da toplamaya başladı. Montolivo-Pirlo kapılan topları bırakmama amacıyla birliktelerdi ve herşey Prandelli’nin istediği gibi gidiyordu. Carroll oyuna girdikten sonra İngiltere’nin etkinliği arttı çünkü havaya şişirilen toplar yere indiğinde beyaz çoraplı ayaklarda görünmeye başladı. Hodgson bundan cesaret alıp, Walcott ile sağdan yeni bir delme hareketine giriştiyse de Prandelli orayı hemen Nocerino ile kapattı. 

Kanatları kopmuş, orta sahası yorulmuş bir İngiltere’nin penaltılardan başka şansı yoktu. İtalyan oyuncular da olacakların farkında gibi oynadılar. Maç sonunda Pirlo, "Maçı domine edebileceğimizi biliyorduk. İngilizler savunma yaptı. Beklediğimizden daha fazla enerji harcadık. Ama işin sonunda maçı kazanmayı da başardık.” dediğinde 15.2 km koşmuş, 117 pas yapmış ve hiç faul yapmadan 120 dakikayı tamamlayan 33 yaşındaki bir oyuncuydu. İtalya takım halinde 815 pas yaptı, bunların 59’u 20 metre ve üzerindeydi. Pas istatistiklerini; Barzagli-Bonucci-Pirlo arasındaki paslaşmalardan ziyade Bonucci-Cassano, Pirlo-Balotelli, Bonucci-Montolivo arasındaki telepatik uyum yazıyordu. İleri ve dikine oynadılar ki bu da asıl eğlenceli ve güzel olan bana göre.

Buffon maçtan once Hart için “Böyle giderse dünyanın en iyisi olacak” demişti. Dünyanın en iyisi nasıl olunur dersini de maçtan sonra uygulamalı gösterdi.

İtalya skor olarak hiç geri düşmediği, sadece 1 galibiyet aldığı bir turnuvada hakederek yarı finale çıktı. İngiltere hiç yenilmediği bir turnuvada hakederek elendi. 

Tarihin –en azından kendi izlediğim 24 yıllık döneminde- en iyi şampiyonası olduğunu söyleyebilirim. Kupayı kazanacak takım hakikaten “best of the bests” payesiyle Avrupa Futbol Tahtı’na oturacak. 

Yakup Sabri İNANKUR

23 Haziran 2012 Cumartesi

Atacak Taşları Yoktu


Turnuvanın en zayıf takımıydılar. İlk maçta ev sahibiyle oynuyorlardı, stoperleri sakatlanıp turnuvayı kapattı. Tanrı onların yanında değildi, hakemin de öyle olmaya niyeti yoktu. Diğer stoperi de o çıkardı. Devre bitmeden gol yediler. Birçoklarımız turnuvanın orada Yunanistan için bittiğine hükmetmişti bile. Onlar işi bırakmadılar. Gol attılar, galibiyete 11 metre yaklaştılar, gümrükte Szczesny’e takıldılar.

Grubu lider bitirecek takıma karşı 2-0 geriye düştüler. Hakem yine onların yanında değildi. 2 gol atmışlardı 1’i geçerli oldu.

Grubun favorisi, şampiyonanın gizli favorisi, Rusya önüne çıktıklarında herkes Dzagoev’den, Arshavin’den, Kerzhakov’dan bahsediyordu. Handikaplı bahisler havalarda uçuyordu. Karagounis tüm kuponları yırttı.

Almanya’nın önüne geldiklerinde ağzımızda antifutbol, kısır bir anlayış, sıkıcı bir yapı ve bolca mücadelenin tadını bırakmışlardı. Ellerindeki buydu yapabilecekleri en tatlı helva da bu kadar olabilirdi.

Davut ile Calut’un savaşıydı, ama Calut’un atacak taşı dahi yoktu. Yunanistan’daki taşlar atılacak türden değildi zaten. Turnuvaya güzel, çok güzel bir hatıra bıraktılar.


Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...