13 Eylül 2011 Salı

Paraya, Zamana ve Fanilaya İhtiyaç Var



Tam 5 oyuncu en az 3 yıldır Fenerbahçe forması giyiyor. Ziegler hariç kalan 5 oyuncunun ise Fenerbahçe’de oynadığı maç sayısı 40’ın üzerinde.

Dün Galatasaray’ı (ve parantez içinde Beşiktaş’ı) eleştirdiğimiz bu nokta sadece Orduspor maçı için değil genel olarak son 5 yılın özet görüntüsü. Fenerbahçe takımı hatalı ve/veya pahalı transfer yapsa da, kalede Volkan Demirel, sağında Gökhan Gönül, önünde Emre Belözoğlu ve Selçuk Şahin, dümende Alex de Souza ile açılıyor tehlikeli sulara. Süper yedek Semih Şentürk, ihtiyaç halinde Uğur Boral ve Caner Erkin ile birlikte takımda 3 yıl ve daha fazla zamandır aynı yoldan geçip, aynı suyu içiyorlar.

Size lige belli dönem ambargo koyan takımların formülünden bahsediyorum. 90ların kralları; Engin-Recep-Ulvi-Gökhan-Kadir-Rıza-Zeki-Mehmet-Metin-Ali-Feyyaz, 2000lerde tahtını Taffarel-Fatih Akyel-Bülent-Popescu-Hakan Ünsal-Emre-Suat-Okan-Hagi-Arif-Hakan Şükür’e teslim etti. Bugün bana herhangi bir takımın son 5 yıldaki ilk 11’ini gözünü kapatmadan (yani düşünmek zorunda kalmadan) sayabilecek olan var mı?

Özellikle transfer dönemlerinde rüya kadrolar yapılır. Ligi alacak, Avrupa’yı titrecek sanal 11’ler dizilir forumlarda. Genç arkadaşlarımızın FM-PES ekseninde transferler yapıp, ortalığı kasıp kavurma düşüncesi iyi niyetli. Ancak sayıları iyi oyuncuları alıp, birinci (ya da ikinci) sene Viyana kapılarına dayanabileceğiniz tek yer sanal alem. İşin kimyası böyle olsaydı, Chelsea, Manchester City gibi deneyler ilk senelerinde Barcelona olurlardı. Barcelona da hiç öyle 35 sene çoluk çocukla uğraşmazdı.

Fenerbahçe’yi (şimdilik) o kefeye koyacak dominant sonuçlar yok. Fakat ligimizde öyle bir hükümranlık düşleyebilecek tek takım şu anda. Bu yüzden de sıkıcı, renksiz, hatta kazanmayı haketmediği bir maçta dahi bir şekilde sonuç alabiliyor. Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor ise yeniden, yeni takım kurdular. Trabzonspor’un durumu zorunluydu, mazereti var, fakat İstanbul büyükleri için bu durum mazoşist bir zevk halini almaya başladı. Transfer döneminde alınan yıldızlar heyecanlı bireylere mastürbatif bir zevk veriyor. Şehvetle başlayan sezon, tesis basmayla son buluyor.

En iyi oyuncuları satın almak için para, en iyi takımı elde etmek için zamana ihtiyaç var.

Fenerbahçeli’nin ise yeni, beyaz ve temiz fanilalara ihtiyacı var.

Yakup Sabri İNANKUR

12 Eylül 2011 Pazartesi

Galatasaray Reloaded


Galatasaray’ın ilk 18’inde yavru ağzı ve mor formayı giyebilmiş 5 oyuncu var. Genç Semih (Kaya) 2008-2009 sezonunda 3 kez forma giymiş. 2009-2010’da 2 kez ilk 18’e girmiş, geçtiğimiz sezonu Kartalspor’da kiralık geçirmiş. Milli takımımızın da değişmezlerinden olan Gökhan Zan geçtiğimiz sezon 15 kez, Çağlar Birinci ise 10 kez sahaya çıkmış. Bu oyuncuların toplam maç sayısı 1 sezonun 34 rakamlık periyoduna dahi ulaşamıyor.

Kısaca, Galatasaray’da 3 sezondur düzenli forma giyen Sabri Sarıoğlu ve Milan Baroş’tan başka oyuncu yok. Bu durum, -Fenerbahçe hariç- diğer büyüklerin de en büyük sorunu. Bu yüzden ellerinde sihirli değnek var sandığımız ve bir dokunuşla herşeyi değiştireceğini düşündüğümüz teknik direktörlerin başarıya ulaşmaları için, hakikaten Harry Potter ya da Gandalf olmaları lazım.

Rijkaard’da, Hagi’de, Bülent Ünder’de olmayan sihirli güçler, haliyle Fatih Terim’de de yok. 14 yeni oyuncu ve “yeni” bir teknik direktörün, 5 senedir aynı sistem rehberliğinde intizamla mücadele eden futbolcu ve teknik direktörle karşılaşması sonucu maçı “istikrarın” (bir kez daha) kazanması hiç şaşırtıcı değil.

Asıl şaşırtıcı olan, (başta Beşiktaş ve Galatasaray’ın içine sinmiş) her sezon başında onlarca oyuncu alıp, onlarca oyuncu gönderip, her tökezlemede teknik direktörün kellesini isteyen taraftar-yönetici-spor yazarlarının, hala bu mantıkla başarı gelebileceğini zannetmeleri.
  
Dün akşam maçın sonucunu belirleyen Baroş’un oyundan alınması oldu. Baroş ne kadar kötü gözükürse gözüksün, rakip stoperlerin pas aralıklarına koşular yapan, beklere kadar presi sürdüren akıllı bir forvet. Baroş çıktıktan sonra Galatasaray forvet 3’lüsü Engin-Kazım-Sercan şekline döndü. Terim’in amaçladığı, disiplinli Belediyespor 4’lüsünün arasına ve arkasına koşular yapacak, belki penaltı alacak bir hücum anlayışıydı. Ancak söz konusu 3 oyuncu her ne kadar boşluklara katetmeyi sevse de, o kadar stoperlerin önünü açık bırakan bir futbol mentalitesine sahip. Böyle olunca İstanbul B.B. savunmasından ileriye daha hızlı ve direk top çıkmaya başladı ki, STSL’de kontra atak futbolunu en iyi oynayan takım için olabilecek en güzel şekle döndü maç. Bu esnada Abdullah Avcı’nın hamlesi geldi. Defansif orta saha Efe’nin yerine, hızlı ve bileklerine hakim kenar forvet Tevfik Köse oyuna girdi. Savunmanın ileriye rahatça gönderdiği her top, hızlı hücumu seven İ.B.B forvetleriyle, önde yakalanan Galatasaray savunması arasındaki tangonun ritmi oldu. Kaybedilen toplar Cihan Haspolatlı’nın bitmeyen nefesinde eridi. Galatasaray’ın sol kulvarı acı çekmeye başladı ve sonunda Tevfik’in hazırladığı bir pozisyonda son nefesini verdi.

Galatasaray 1 maç kaybetti, önemli değil. Kaybedilen bu maçın (hatta belki de sezonun) bir anlam ifade edebilmesi için, oluşan yeni yapıyı korumak ve üzerine sabırla inşa etmek şart. Ya da alışılageldik yola direksiyonu kırar, 2012 haziranında Galatasaray’a format atıp, yeni teknik direktör, yeni on küsur oyuncu yükleyerek şampiyonluk hayallerinin içinde uyuşmaya devam edebilirsiniz.

Dünkü Galatasaray’ın eski tas eski hamam olması belki de tasları eskiten bizim modası geçmiş “gönderici” mantığımızdandır. Biz yeni bir düşünce yapısına geçersek, hamamlar istediğimiz kalitede olabilir. Aynı filmleri izleyip değişik son beklemek, saflık mı ahmaklık mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye 1 maç kazandı, bu çok önemli. Abdullah Avcı ve öğrencileri geçen 4 yılda diplomalarını aldılar ve artık mastera başladılar. Geçtiğimiz sezon direğe takılan Türkiye Kupası zaten bu sezon 4 büyüklerin şampiyonluk hayallerinden daha gerçekçi. Bunun da ötesinde sezon sonu Play-Off şampiyonluk grubuna girmek yolunda en önemli rakiplerinden birini de yenerek başlamak Boz Baykuşlar için muazzam.

Yakup Sabri İNANKUR

8 Eylül 2011 Perşembe

Gol Atan Kaleye


Beceriksizlerin ya da boynu büküklerin mahalle maçları vizesi iki taşın sınırları içerisinde olabilirdi ancak. Herkesin yıldız santrafor olmak istediği bir kültürden “gol atan kaleye” oyunu nasıl türedi hala anlamlandıramam. Yalnız oyunun daha başında, karar anında (“gol atan kaleye oynayak mı” fikri ortaya ilk düştüğünde) “Olm Higuita ben olcam lan” hevesiyle duvarın üstünden yere atlayıp sahaya koşmaya başlama heyecanı ne 9 aylıkta vardı, ne 21 de.  

Çok severdim Higuita’yı. Bıyığını severdim, saçlarını severdim. Valderrama’nın saçı öyleydi, Gullit’in bıyığı öyleydi. Metin’in de bıyığı vardı, babamın da. Büyüyünce bıyık bırakmaya karar vermiştim. 1991 yazı, Higuita’nın Beşiktaş’a transfer olacağı haberleriyle geçen bir heyecan dolu transfer sezonu olmuş, Bako’nun gelmesiyle hayalkırıklığına dönüşmüştü. (Bako’yu da çok severim, bana göre Beşiktaş tarihinin en iyi kalecilerindendir)

Oscar Cordoba’ya kadar Güney Amerikalı kaleci hasreti çektim diyebilirim. Oyundan dışlanmış, gariban, yalnız adam arabeskliğinden sıyrılıp, ceza sahasına Rock’n Roll getiren bu zanaatkârlara sevginin yanında saygı da beslemem bundandır. Higuita’dan sonra, Jorge Campos (ve annesinin ördüğü kaleci kazağı), Jose Luis Chilavert ilk aklıma gelenlerdir. Taffarel’in dahi forvet oynadığı bir dönem vardır.

Herkesin Barselona’ya ağzı açık baktığı günümüzde, Villarreal maçında daha da evrilen (3-3-1-3 falan değil 1-9-0 oynayan) bir Barça izleyince, önümüzdeki dönemde Güney Amerikalı kalecilerin öne çıkacağına iyice emin oldum. Stoperin ve forvetin futbol tarihine gömülmeye başladığı ya da tarzının değiştiği yeni bir çağa girdik. Stoper ve forvet artık tedavülden kalkıyor. Tarz değiştiriyor da diyebilirsiniz. Nasıl yorumlarsak yorumlayalım artık stoperler ve forvetler, eski stoperler ve forvetler değil, olmayacak! Top geçer adam geçmez felsefesi yerini top bizde adamlarımız boşta mantığına bıraktı. Kalecilerinde bu akımın içine dahil olmaya başlayacağını göreceğiz. Elleriyle top geçirmeyen Rüştü’nün, ayaklarıyla topu bizde tutan Valdes’e mağlubiyetini bu anlamda yeni çağın başlangıcı olarak gösterebiliriz. “Bir uzun top attı taca çıktı” dünün stoper eleştirisiydi, yarının kaleci eleştirisi “aut atışını rakibe gönderdi” şeklinde olacak.

Belki de hakikaten gol atan kaleye mahalle aralarının çocuk cıvıltısı olmaktan çıkıp, yeni nesil altyapıların yeni kaleci yetiştirme ilhamı olacak.


Bu bağlamda eskilerin en “modern” kalecisi Rogerio Ceni 1000. maçına çıktı geçen gün. Tam 1000 maça 102 de gol sığdırdı. 56’sı serbest vuruştan, 46’sı penaltıdan. Dünyanın en iyi penaltıcılar listesinde ilk 10’da yer alıyor.( Acaba Dalglish Carroll-Ceni takası düşünür mü?)


1000. maçının onuruna özel ödül verildi Ceni’ye. Sao Paulo’nun, Atletico MG’yi 2-1 mağlup ettiği maçtan sonra da konfeti sağanağı altında kaldı.




7 Eylül 2011 Çarşamba

Penaltı Kaçırmak Da Sanattır

Penaltı atmak bir sanattır. Topun başına takımın sanatçıları geçtiğinde kendimizi güvende hissetmemiz bu yüzden mantıklı bir refleks. Kaçtığında yaşanan önce şaşkınlık, ardından inanmama ve sonunda yıkılma üzerimize sinen futbol laneti. Kendini tekrar etmekte hiç bir sakınca görmeyen futbol tarihi, Platini’ye, Baggio’ya, Seedorf’a, Asamoah’a biçtiği altın tacı bu kez bizim çocuklara layık gördü. Canları sağolsun. Baggioizm “Penaltıyı ancak onu atacak kadar cesur olanlar kaçırır” der. Nietzsche okuyan Cenk Gönen “unutan iyileşir” der. Tüm “haaakem” diyen futbolcular “önümüzdeki maçlara bakacağız” der. Bir sonraki penaltımızda Arda ya da Burak’ı beyaz noktaya eğilirken görmek isterim.


Bir işi yapamamakla, becerememek arasında sevimli yanlışlar bulabiliriz. Teselli bahaneleri de bulabiliriz. Fakat bir işi yapamamakla -hatta becerememekle- bir de üzerine artistik patinajcı zerafeti eklemeyi “deneyerek” rezil olmak arasında ciddi bir zeka farkı bulurum ben. Neyi, nasıl yapamayacağını bilmek de bir erdemdir.



Al Ahly-Kima Aswan maçında kaçan penaltı bu anlamda tarihe geçer. Kaçan dediğim lafın gelişi. Doğru tanımı size bırakıyorum. Zira Emir’in durumuna bakınca, penaltı kaçırmanın da bir sanat olduğunu anlıyoruz.


7 Eylül Kokusu


Çoğu zaman sözler duygularımızın ağır yükü altında ezilir. Söyleyecek ya da yazacak doğru kelime bir türlü çıkmaz. Kalbinizi sanki tornavidayla deliyorlarmış gibi hissedersiniz. Hissettiklerini anlatamanın acısı, duyduğunuz acıdan daha ağrılı bir hale gelir.

Kaçacak yer bulamazsınız sokaklar çok dardır, sığınacak yer bulamazsınız ev kocaman gelir.

Çehrenizdeki ağlamakla tiksinmek arasındaki ifade, çürümeye başlayan anıların ekşimiş kokusu yüzündendir.

Beyniniz kurtlanmıştır.

Böyle anlarda hemen kapılarımı kapatır kafamın içine saklanırım. Hem kendimi korumak, hem de temizlik yapmak için. Temizlik sonrasında elimde bir avuç kelime kalır, atmaya kıyamam.

Kimsenin bilmediği gizli deftere dökerim onları.

Unutulmuş bir alfabeyle yazarım.
Unutulsun diye.

Son temizlik sonrası, 25 sene içinden geçip ne yaptığımı, ne yaşadığımı, ne hissettiğimi umursamadığım bir tarih buldum bugün. Ayrı uçlarda yaşatan tanımlamaları aynı cümle içine koyabildiğim bir gün. Aynı gün, aynı olay, aynı kişiler; aynı tarih için en şölen, aynı zamanda en yaslı günüm olabiliyor(muş).

Farklı bir zamanda, farklı bir yerde, farklı bir insan olarak, farklı bir kişiye bakmanın farkı bu(ymuş).

Sermet Erkin’in boş şapkadan çıkardığı yoktan tavşanlar öldü, benim içimdeki kerata ısrarla ölmedi. Hala yoktan var olabileceğine inanırım. Varın da hep var olacağını sanırım. Halbuki yokun var olacağına inanıyorsun da, varın yok olacağına neden inanmıyorsun? Üstelik bunu bana binlerce kez söylemişlerdi, ben masal sanıyordum. Bir varmış-bir yokmuş derken, meğer hayatı anlatıyorlarmış.

5 buçuk ay daha nefes almaya (ve vermeye) devam edersem hayatın bana soktuğu yıl sayısı 31 olacak. Kendisine saygılarımı sunarım. Benim de onu ara sıra dürtmüşlüğüm var. Ezildim ama yenilmedim! Sadece yaşadığımız dönemde adamlık kaybettiği için, ben de yenilmiş sayıldım.

Boynuma bağlı ağır hatalarım yoktu ki başım eğilsin. Bordo defterde yaşayan imzalara, mühürlere değil kendime güveniyordum.  Zaten mürekkebin kuruması için de 4 yıl yeterliymiş. Sen üstüne gözyaşını koysan da yeniden ıslanmıyor o imzalar.

Savaşmadım. Savaş mağlup ve galip belirler. Mağlup ölmüştür. Galip ise muzaffer değil kazanandır. Onun da yara bereleri çoktur çünkü. Hatta bazen ölümcüldür bu yaralar.

Bu yüzden ben; mücadele ettim. Kırmadan dökmeden yaralamadan yağmalamadan dağlamadan. Herkesin kazanması ve yola devam etmek daha erdemli geldi bana.

Yalnızken daha uzağa, daha hızlı koşabilir insan. Ayağı takıldığında düşüşü daha sert olur bu yüzden. Hele de onu düşüren yanında koşan partnerlerinin çelmesiyse, o zaman fena işte! Tutunacak güven bulamayıp düşmek mi daha kötü, yoksa düştüğünde kaldıracak el bulamamak mı ? En kötüsü, arkada bıraktığın elin sıcaklığını hatırlamak olur galiba. Garip bir sıcaklık, garip bir dans, garip bir bakıştaki o ilk şaşkınlığa geri dönersin.Tam o an kanayan yerlerinin sızısını hissetmezsin. Acıyı da umursamazsın. Kafandaki tek düşünce ellerinin ne kadar soğuk olduğudur. Sıcağa ihtiyacın olduğunu anlarsın.  Sıcaklık, soğukluğa her zaman muzafferdir. Soğukta yaşayanlara bunu ancak yüzündeki çizgiler söyleyebilir. O zaman sen de içindekileri çıkartacak kelimelerin arayışında ağrılı saatler geçirirsin. Bir tarihin olur belki. O tarih bugün olur belki..?

Hem bilirsin;

Akdeniz’de yazlar sıcak ve kuraktır.

En iyi zafer ise savaşmadan kazanılandır.

3 Eylül 2011 Cumartesi

Zico Ve Güdümlü Frikikleri


Futbolun büyülü tınısının en önemli solistleri. Tarihe baktığımızda, çalıp söyledikleri nice maçlar, tek kişilik konsere çevirdikleri dünya kupaları var. Keyifleri daim olsun.

Tabii çapları gezegendeki tüm futbol olaylarını kaplayacak kadar büyük olan bu isimlerin, dönemlerin en heyecan verici oyuncularıyla sürekli bir kıyasa konu olması da normal. Bugün için Messi mi C.Ronaldo mu sorusunu çoktan hükmünü yitirdi, Messi, Ronaldo önünde sınıfını atladı ve dönemimizin popüler sorusu Messi mi Maradona mı oldu (bu cevabı önümüzdeki haftaya bırakıyorum). 

Maradona henüz sahneye çıkmamışken, Pele tek başına kralken, kıyaslar da Siyah İnci baz alınarak yapılıyordu elbet. O dönemin sınıf atlayan oyuncusu ise Zico'ydu.

Sanırım ilkokul yeni bitmişti. Yaz tatilinde anneannemlerin evinde kalırdım çünkü tüm arkadaşlarım oradaydı kocaman bir kum sahası vardı ve ben akşama kadar "Metin" olurdum. Bir gün (yine) evi araştırırken yatak odasının plastik döşemelerin altında eski gazeteler olduğunu farkettim. Ama ne gazeteler! 1978 Dünya Kupası finalinin olduğu günün gazetesini bile buldum! Döşemelerin altı hazine gibiydi 70lere kadar uzanıyordu tarih. İlk orada gördüm. Başlık şöyleydi "BEYAZ PELE BREZİLYA'YI TAŞIYOR"

Altındaki resimde vücudunu sola meyletmiş, sağ ayağının içiyle kesme attığı her halinden belli olan mısır püskülü saçlı Brezilyalı bir futbolcu vardı.

"Zico" yazıyordu.

Resmi kesip, aşağı indim. Resme bakarak "o şekilde" kesme vuruşlar yapmaya başladım. Sola düşüp, dirseğimi, dizimi ve bileğimi kanatana kadar denedim. Sonra annem "adı batmayasıca" dedi ve yaralarıma tendürdiyot bastı. Ertesi gün bir daha denedim.

Hayatıma vuruş resmiyle giren Zico ve lakabı beyaz Pele için ne kitapçılar gezdim. İnternet icat olup mertlik bozulunca altavista'dan çok arattırdım Zico'yu. Youtube'un icadıyla kesme frikik nasıl atılırmış gördüm. 

Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu değildi Zico. Ancak dünyanın en iyi oyuncusu (denilen) Pele'nin kıskandığı tek oyuncuydu. Pele, O'nun için "İtalya'da oynayamaz. Orada oynamak zordur. Brezilya'da iyi kazanıyor" dediğinde bunun cevabını Udinese'deki 3. yılının sonunda şöyle vermişti Zico; "Pele'nin kafasından ve bir bebeğin kıçından neyin geleceğini asla bilemezsiniz".

Akla gelebilecek her yerden, akla gelemeyecek her yolla gol atabilen belki de tek oyuncuydu. Tipik bir 10 numara kadar skora etkili 8 numara kadar takıma hakimdi. Hücum pres kavramını oyun kuruculukla birleştiren ilk oyuncuydu. Bugün bunu en iyi Mourinho'nun elinde çürüyen Kaka yapıyor. (Kaka yuvana dön!)

İtalyanların, Sovyetlerin, Almanların, İskoçların hatta İspanyolların dahi kas gücüyle netice istediği bir dönemde, Zico ve arkadaşları kıvrak bilek gücüyle haticenin peşindeydiler. Yeni neslin reklamlarla adını duyduğu Joga Bonito 1982'de Zico'nun liderliğindeki Brezilya'ya verilen nişanın ismiydi asıl.   


Bununla birlikte onu özel kılan ölümcül frikikleriydi. Üst direğin hemen altı ya da yan direğin fileyle birleştiği o ince noktaya Magnus kuvvetiyle gönderirdi topu. Magnus kuvveti, Zico'nun kaleye gönderdiği topların bilimsel açıklamasının adı. Normal yollardan açıklaması pek mümkün olmamış. Magnus Kuvveti'nin inceleme konusu; topun kıvrılma yönündeki sapma. Kıvrılan bir cismin sola sapmasını istiyorsan, uygulayacağın güç yeri, merkezin hemen sağı olmalıdır. Bu öyle bir nokta ki, güç yerinden 1 santimlik sapma 20 metrelik bir uzaklık için 1 metrelik ıskaya denk gelir. Futbol dilindeki açıklamasını en iyi sahibi yapmış. Şöyle diyor Zico;  Frikik atışlarında her zaman kalenin üst direğine yanlara ve dar açılara odaklanıyordum. Kendimi rahat hissedecek kadar uzun adımlar atıp, ayağımın içiyle topa sert vururdum. Kendine güven çok önemli. Ceza sahasının bir iki metre gerisindeki vuruşların yüzde 80-100 arası gole çevirmeyi umardım." 

Baggio, Van Hooijdonk gibi frikik ustaları da aynı mantıktan yararlanıyorlardı. Tabii bu sadece yetenekle olmuyor. Zico her antremandan sonra frikikler için özel olarak çalışırmış. Hatta kendisine yeni top ve krampon teknolojisinin frikiklerde daha fazla isabet sağlayacağı söylenince; Zico kızmış bu yoruma. "Ben bunlara inanmıyorum. Saçmalık diyebilirim. Frikik atmak yeteneğe ve çok çalışmaya bağlıdır. Çıplak ayakla da olsa doğru noktaya vurduğunuzda kalecinin şansı yoktur" 

Pele'ye göre kendisinden sonraki en iyi oyuncu. Lakabı bu açıklamayı destekliyor. Gelin bunu Flamengolulara anlatın! Bir Flamengolu'nun yanında Zico'dan Beyaz Pele diye bahsedecek olursanız alacağınız cevap "Eğer Zico önce doğsaydı, Pele'nin lakabı Siyah Zico olurdu" şeklindedir, uyarayım!

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Portekizce Konuşması Önemli de, Türkçe Konuşanlar Ne Olacak?


3 saat önce artık klasikleşen ani Beşiktaş transferi haberiyle Edu ismi dönmeye başladı sosyal medyada. Kimi burun kıvırdı. Ciddi bir kesim de kıvrılan burunlara burun kıvırdı ki benim takıldığım nokta bu oldu.

Edu hakkında korumacı bir Celali isyanı başladı. Bir anda taktiksel iknalar, metaforlar yağmaya başladı. Futbolun taktiksel ve sistemsel kısmını çok iyi kavrayan arkadaşlar var. Güzel açıklıyor, iyi anlatıyorlar. İşin o kısmında onlara ekleyeceğim bir şey yok.

Ancak atlanan / görmezden gelinen nokta Beşiktaş için tehlike arz ediyor.

Futbol sadece iyi oyuncuların biraraya gelmesiyle sonuç vermez. Takım uyumu en önemli motivasyondur. Kalabalık içinde uyum yakalamak zor olduğu gibi, fırsat eşitsizliği mevcut uyumu da bozar.

Kendinizi Akyüz, Kavlak ya da Kaplan olarak düşünün. Bu takıma alternatif olarak geldiniz. Ana motivasyon kaynağınız şans bulduğunuz az zamanlarda çok ve büyük işler yapıp Beşiktaş’ı kurtarmak.

Bir gün önünüzdeki sakatlanıyor ve sıra size geliyor!

Pat önünüze birini daha koyuyorlar. Bu durum rekabeti değil “ne yaparsam yapayım” psikolojisini getirir. Türkçe adı “çaresizlik”tir. Oluşan motivasyon kaybının da tedavisi zordur.

Askeri ifadeli “Onlar profesyonel, para alıyorlar, hazır olmalılar!” düşüncesi çözüm değil maalesef. Türkiye’de hangi altyapı çocuklara mental eğitim veriyor? Hangi takımda çocuklara iyi ayak içi pas vermenin dışında kafa olarak futbolu yaşamaya hazırlıyorlar? Hoş, iyi ayak içi pas vermeyi de pek öğretmiyorlar ya.

Dolayısıyla dilediğiniz kadar, Edu’ya olan inancınızı ya da Edu’nun taktiksel doğruluğunu analiz edebilirsiniz. Maalesef taktik, psikolojiye çoğunlukla mağlup olmuştur.

Yine de Beşiktaş için bundan daha tehlikeli bir durum var. Bu transferleri kim istiyor? Taraftarın bir talebi yok. Hoca mı? Yönetim mi? Taktiksel anlamda Beşiktaş’ın hangi açığını kapatacaklar? Julio Alves, Cumali Bişi’den daha mı efdâldır? 20 yaşında Portekizli’nin yetişmesi, 18 yaşında altyapının çocuğu Cumali’nin yetişmesinden daha mı büyük kazançtır?


Julio Alves ismini ilk kez dün duydum. Genç bir kardeşimiz, hoş geldi.

Oyuncuyla ilgili reklamda yazan “agresif, mücadeleci bir genç yetenek” olduğuydu. Başlık buna benzer birşeydi tam hatırlamıyorum. Metin kısmında ise Bizans kal’alarına sefer düzenleyen akıncılardan bahsediyordu sanki. Videolarını izledim. Sonra daha fazla video buldum onları da izledim. Taban giriyor, çift dalıyor genelde. Oyuncuyu yerdiğimi sanmayın lütfen. Kasaplar ligi için belki yumuşak bile kalır. Sadece gördüğümü anlatıyorum, ilk intibam bu oldu.

Burada tehlikeli olan ise alttan bir “Pascal Nouma” havası verilmesiydi. Beşiktaşlı’nın Nouma sevgisini kullanarak, kendilerinin bile fikir sahibi olmadığı bir oyuncu için sahte bir etiket yapıştırmak ne kadar yararlı bilemiyorum. Gördüğüm tek yarar reyting bazlı. Her çift dalan da Nouma değil ki! Kaldı ki Nouma çift dalmazdı . O agresifti, mücadeleciydi. Tabanla girmek farklı, yenilgiyi kabul edememenin hırsıyla topa, rakibe sert “oynamak” farklı. Eğer fark görmüyorsak geçtiğimiz sezon Guti’yi 3 hafta hastahaneye yollayan Egemen’e neden Nouma damgası yapıştırmadık?

Beşiktaşlı’nın, kalbindeki en güzel isimlerle sömürülmesi Beşiktaşlılığa aykırı ilk önce. Hele de (her seferinde) o efsanelere yukarıdaki sorulara toprak atan cenaze levazımatçısı görevi yapıştırılması, saygısızlık aynı zamanda.

O soruları tekrarlayayım öyleyse.

Bu transferleri kim istiyor? Taraftar mı? Hoca mı? Yönetim mi? Taktiksel anlamda Beşiktaş’ın hangi açığını kapatacaklar? Edu Pektemek’ten, Julio Alves Cumali Bişi’den daha mı efdâldır?

Yeni bir soru da ekleyeyim.

Bu transferlerin komisyonları hep aynı yere mi gidiyor?

Beşiktaşlı’nın oyuncusunu korumasını anlıyorum ve buna saygı duyuyorum. Ancak burada bir çok soru işareti ve ünlemi silip yerine nokta koymamız gereken açıklamalar var. Bunları yapacak olan da sadece Beşiktaşlılar.

Oyuncular umarım Beşiktaş’a hayırlı olur.


Yakup Sabri İNANKUR

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Düşler Tiyatrosu'nda Figüranlık

Çok fazla konuşacak bir durum yok. Hele analizlerin, taktiksel ayrıntıların zamanı ve manası da yok.

Rooney kariyerinin önce 150. golünü attı. Maçı 152 golle tamamladı.

Arsenal 115 yıl sonra ilk kez 8 gol yedi.

Asıl konuşmamız gerekenler maçtan sonra olanlar

Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir futbol maçında, tuttuğunuz, oynadığınız, yönettiğiniz bir takım 6 da yiyebilir, 7 de, 8 de...

Bunlar futbolun içinde vardır.

Boşuna demiyoruz “futbol hayattır” diye

Bazı insanlar görürsünüz, hayat sert bir sol kroşe çıkardığında tutunacak “keşkeler” arar. Halbuki keşkeler; kuru dallardır, çürük iplerdir, plasebodur. Onlar tutunduklarını sanırlar, oysa sadece tutmuşlardır. Geçmişin uyuşturduğu vücut dibe çarptığında, kendine gelmek yerine poposunun üstüne oturup hayatın boş olduğuna kanaat getirirler. Yeniden ringe çıkmaya korkar, savaşmaya yerinirler. Kaçmanın adını inziva koyar, yalancı bir bilgelik hali yaratırlar kendilerine. Asıl “kaybeden” bunlardır.

Hayat dopdoludur. Yaşamasını, tadını almasını, aldığı nefesin kıymetini bilene canlıdır. Asıl bilge de bunu bilendir. Hayatın acısı da tatlıdır bu bilene, yenilgisi de...

Bütün dünya sahnedir ve bütün erkek ve kadınlar yalnızca oyuncudur. Düşler Tiyatrosu’nda sahnelediğiniz 90 dakikalık figüranlık da hayatın / futbolun içindedir.

Karakter, kişilik, yani asıl güç de böyle anların ardından ortaya çıkar. Sırtı yerde olan için yeniden ayağa kalkma ve burdayım diyebilme gücü. Galip taraf için zayıfı ezmeme iradesi...

İşte bu yüzden, hatta bu yüzlerden, Arsenal Taraftarı maç bittikten sonra oyuncularını “booo”lamamış, sahaya atlamamış, hocaya uçmamış, tesislere gidip futbolculara “ar yu playır” şeklinde şahane sorular sormamıştır.

Yarım saat daha o tribünlerde kalmış, dosta düşmana orada oldularını göstermiş, takıma destek vermiş tezahürat yapmıştır. Elbette kızdılar, öfkelendiler, hatta nefret ettiler. Ancak aile içindekini bir küfür / kıyamet aşuresiyle tüm mahalleye dağıtmak, camı çerçeveyi indirmek yerine, camları kapattılar kendi içlerinde sorunu çözmeye çalışıyorlar. Çerçeveleri hala sapasağlam.

Bir de maçın Ivan Drago tarafı var. Eski şampiyonu en zayıf haliyle görünce evirdi dövdü, çevirdi dövdü tabii. Filmdeki Drago’dan, ünlü özdeyişi “if he diea, he diea” anından itibaren nefret edip eğri dudaklı Stallone ifadesiyle iğrenirken, dün akşam “Sir” Drago’ya, özlü deyişlerinden dolayı –bir kez daha- saygıyla baktık.

Ferguson dedi ki; “Arsene Wenger’in Arsenal için yaptığı iyi şeyler ve sahip olduğu bir filozofi var. Arsenal’e çok iyi oyuncular kazandırdı. Arsenal’i sadece sahada değil, finansal anlamda da iyi idare etti. İnsanlar bunları unutuyorlar. Şimdilerde bir kaç maç kaybettiğin zaman hemen seni yargılıyorlar.”

Boşverin taktiksel yorumları, dizilişi, istatistiki verileri

Hatta futbol bilgisini de boşverin.

Futbolu izleyen, futboldan keyif alan, illâ ki futbolu bilmek zorunda değil. 70 milyon teknik direktörün olduğu bir coğrafyada, futbolu “bilen” daha fazla insana da gerek yok. Futbolun ruhuna dokunsun yeter! Yere düştüğünde ayağa kalmayı veya yere düşeni ayağı kaldırmayı isteyen güçlü bir ruh bu. Öz felsefesi mücadeleye devam etmek şeriatında. Yine dene, daha iyi yenil, ama dene. Alabildiğine erdemli, canlı, hayat dolu bir ruh.

Dün Erman Toroğlu’nun çağırdığı futbol ruhu bu nedenle ses vermedi. Yere düşene bir tekme daha atılan ya da düşene elini uzatanı aşağı çeken boş bir bedene girmek istemezdi. Üstelik taaa Britanya’dan onca yolu katilerini kucaklamak için mi gelecekti?

Kişisel tercihiniz karma ya da ilahi adalet ya da kuantum benzeşmesi ya da tesadüf olabilir. Hangisi size daha şık geliyorsa öyle çağırın. Dünkü maçtan sonra o basın toplantısında olmak isterdim. Arsene Wenger’e soracağım 1 soru vardı: “Liverpool-Beşiktaş maçından sonra böyle zayıf takımların Şampiyonlar Ligi’nde işi yok demiştiniz, kendinizi Premier League için yeterli görüyor musunuz?”

Neyse geçmiş olsun. Her büyük takımın başına gelir bu.

Yakup Sabri İNANKUR

NOT: Kişisel tercihiniz Ramazan ya da Şeker ya da Zafer veyahut da sadece Salı günü olabilir. Ne / Nasıl hissediyorsanız o kutlu ve mutlu olsun.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...