13 Eylül 2011 Salı
Paraya, Zamana ve Fanilaya İhtiyaç Var
12 Eylül 2011 Pazartesi
Galatasaray Reloaded
8 Eylül 2011 Perşembe
Gol Atan Kaleye
7 Eylül 2011 Çarşamba
Penaltı Kaçırmak Da Sanattır
7 Eylül Kokusu
3 Eylül 2011 Cumartesi
Zico Ve Güdümlü Frikikleri
31 Ağustos 2011 Çarşamba
Portekizce Konuşması Önemli de, Türkçe Konuşanlar Ne Olacak?

3 saat önce artık klasikleşen ani Beşiktaş transferi haberiyle Edu ismi dönmeye başladı sosyal medyada. Kimi burun kıvırdı. Ciddi bir kesim de kıvrılan burunlara burun kıvırdı ki benim takıldığım nokta bu oldu.
Edu hakkında korumacı bir Celali isyanı başladı. Bir anda taktiksel iknalar, metaforlar yağmaya başladı. Futbolun taktiksel ve sistemsel kısmını çok iyi kavrayan arkadaşlar var. Güzel açıklıyor, iyi anlatıyorlar. İşin o kısmında onlara ekleyeceğim bir şey yok.
Ancak atlanan / görmezden gelinen nokta Beşiktaş için tehlike arz ediyor.
Futbol sadece iyi oyuncuların biraraya gelmesiyle sonuç vermez. Takım uyumu en önemli motivasyondur. Kalabalık içinde uyum yakalamak zor olduğu gibi, fırsat eşitsizliği mevcut uyumu da bozar.
Kendinizi Akyüz, Kavlak ya da Kaplan olarak düşünün. Bu takıma alternatif olarak geldiniz. Ana motivasyon kaynağınız şans bulduğunuz az zamanlarda çok ve büyük işler yapıp Beşiktaş’ı kurtarmak.
Bir gün önünüzdeki sakatlanıyor ve sıra size geliyor!
Pat önünüze birini daha koyuyorlar. Bu durum rekabeti değil “ne yaparsam yapayım” psikolojisini getirir. Türkçe adı “çaresizlik”tir. Oluşan motivasyon kaybının da tedavisi zordur.
Askeri ifadeli “Onlar profesyonel, para alıyorlar, hazır olmalılar!” düşüncesi çözüm değil maalesef. Türkiye’de hangi altyapı çocuklara mental eğitim veriyor? Hangi takımda çocuklara iyi ayak içi pas vermenin dışında kafa olarak futbolu yaşamaya hazırlıyorlar? Hoş, iyi ayak içi pas vermeyi de pek öğretmiyorlar ya.
Dolayısıyla dilediğiniz kadar, Edu’ya olan inancınızı ya da Edu’nun taktiksel doğruluğunu analiz edebilirsiniz. Maalesef taktik, psikolojiye çoğunlukla mağlup olmuştur.
Yine de Beşiktaş için bundan daha tehlikeli bir durum var. Bu transferleri kim istiyor? Taraftarın bir talebi yok. Hoca mı? Yönetim mi? Taktiksel anlamda Beşiktaş’ın hangi açığını kapatacaklar? Julio Alves, Cumali Bişi’den daha mı efdâldır? 20 yaşında Portekizli’nin yetişmesi, 18 yaşında altyapının çocuğu Cumali’nin yetişmesinden daha mı büyük kazançtır?
Julio Alves ismini ilk kez dün duydum. Genç bir kardeşimiz, hoş geldi.
Oyuncuyla ilgili reklamda yazan “agresif, mücadeleci bir genç yetenek” olduğuydu. Başlık buna benzer birşeydi tam hatırlamıyorum. Metin kısmında ise Bizans kal’alarına sefer düzenleyen akıncılardan bahsediyordu sanki. Videolarını izledim. Sonra daha fazla video buldum onları da izledim. Taban giriyor, çift dalıyor genelde. Oyuncuyu yerdiğimi sanmayın lütfen. Kasaplar ligi için belki yumuşak bile kalır. Sadece gördüğümü anlatıyorum, ilk intibam bu oldu.
Burada tehlikeli olan ise alttan bir “Pascal Nouma” havası verilmesiydi. Beşiktaşlı’nın Nouma sevgisini kullanarak, kendilerinin bile fikir sahibi olmadığı bir oyuncu için sahte bir etiket yapıştırmak ne kadar yararlı bilemiyorum. Gördüğüm tek yarar reyting bazlı. Her çift dalan da Nouma değil ki! Kaldı ki Nouma çift dalmazdı . O agresifti, mücadeleciydi. Tabanla girmek farklı, yenilgiyi kabul edememenin hırsıyla topa, rakibe sert “oynamak” farklı. Eğer fark görmüyorsak geçtiğimiz sezon Guti’yi 3 hafta hastahaneye yollayan Egemen’e neden Nouma damgası yapıştırmadık?
Beşiktaşlı’nın, kalbindeki en güzel isimlerle sömürülmesi Beşiktaşlılığa aykırı ilk önce. Hele de (her seferinde) o efsanelere yukarıdaki sorulara toprak atan cenaze levazımatçısı görevi yapıştırılması, saygısızlık aynı zamanda.
O soruları tekrarlayayım öyleyse.
Bu transferleri kim istiyor? Taraftar mı? Hoca mı? Yönetim mi? Taktiksel anlamda Beşiktaş’ın hangi açığını kapatacaklar? Edu Pektemek’ten, Julio Alves Cumali Bişi’den daha mı efdâldır?
Yeni bir soru da ekleyeyim.
Bu transferlerin komisyonları hep aynı yere mi gidiyor?
Beşiktaşlı’nın oyuncusunu korumasını anlıyorum ve buna saygı duyuyorum. Ancak burada bir çok soru işareti ve ünlemi silip yerine nokta koymamız gereken açıklamalar var. Bunları yapacak olan da sadece Beşiktaşlılar.
Oyuncular umarım Beşiktaş’a hayırlı olur.
Yakup Sabri İNANKUR
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Düşler Tiyatrosu'nda Figüranlık

Çok fazla konuşacak bir durum yok. Hele analizlerin, taktiksel ayrıntıların zamanı ve manası da yok.
Rooney kariyerinin önce 150. golünü attı. Maçı 152 golle tamamladı.
Arsenal 115 yıl sonra ilk kez 8 gol yedi.
Asıl konuşmamız gerekenler maçtan sonra olanlar
Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir futbol maçında, tuttuğunuz, oynadığınız, yönettiğiniz bir takım 6 da yiyebilir, 7 de, 8 de...
Bunlar futbolun içinde vardır.
Boşuna demiyoruz “futbol hayattır” diye
Bazı insanlar görürsünüz, hayat sert bir sol kroşe çıkardığında tutunacak “keşkeler” arar. Halbuki keşkeler; kuru dallardır, çürük iplerdir, plasebodur. Onlar tutunduklarını sanırlar, oysa sadece tutmuşlardır. Geçmişin uyuşturduğu vücut dibe çarptığında, kendine gelmek yerine poposunun üstüne oturup hayatın boş olduğuna kanaat getirirler. Yeniden ringe çıkmaya korkar, savaşmaya yerinirler. Kaçmanın adını inziva koyar, yalancı bir bilgelik hali yaratırlar kendilerine. Asıl “kaybeden” bunlardır.
Hayat dopdoludur. Yaşamasını, tadını almasını, aldığı nefesin kıymetini bilene canlıdır. Asıl bilge de bunu bilendir. Hayatın acısı da tatlıdır bu bilene, yenilgisi de...
Bütün dünya sahnedir ve bütün erkek ve kadınlar yalnızca oyuncudur. Düşler Tiyatrosu’nda sahnelediğiniz 90 dakikalık figüranlık da hayatın / futbolun içindedir.
Karakter, kişilik, yani asıl güç de böyle anların ardından ortaya çıkar. Sırtı yerde olan için yeniden ayağa kalkma ve burdayım diyebilme gücü. Galip taraf için zayıfı ezmeme iradesi...
İşte bu yüzden, hatta bu yüzlerden, Arsenal Taraftarı maç bittikten sonra oyuncularını “booo”lamamış, sahaya atlamamış, hocaya uçmamış, tesislere gidip futbolculara “ar yu playır” şeklinde şahane sorular sormamıştır.
Yarım saat daha o tribünlerde kalmış, dosta düşmana orada oldularını göstermiş, takıma destek vermiş tezahürat yapmıştır. Elbette kızdılar, öfkelendiler, hatta nefret ettiler. Ancak aile içindekini bir küfür / kıyamet aşuresiyle tüm mahalleye dağıtmak, camı çerçeveyi indirmek yerine, camları kapattılar kendi içlerinde sorunu çözmeye çalışıyorlar. Çerçeveleri hala sapasağlam.
Bir de maçın Ivan Drago tarafı var. Eski şampiyonu en zayıf haliyle görünce evirdi dövdü, çevirdi dövdü tabii. Filmdeki Drago’dan, ünlü özdeyişi “if he diea, he diea” anından itibaren nefret edip eğri dudaklı Stallone ifadesiyle iğrenirken, dün akşam “Sir” Drago’ya, özlü deyişlerinden dolayı –bir kez daha- saygıyla baktık.
Ferguson dedi ki; “Arsene Wenger’in Arsenal için yaptığı iyi şeyler ve sahip olduğu bir filozofi var. Arsenal’e çok iyi oyuncular kazandırdı. Arsenal’i sadece sahada değil, finansal anlamda da iyi idare etti. İnsanlar bunları unutuyorlar. Şimdilerde bir kaç maç kaybettiğin zaman hemen seni yargılıyorlar.”
Boşverin taktiksel yorumları, dizilişi, istatistiki verileri
Hatta futbol bilgisini de boşverin.
Futbolu izleyen, futboldan keyif alan, illâ ki futbolu bilmek zorunda değil. 70 milyon teknik direktörün olduğu bir coğrafyada, futbolu “bilen” daha fazla insana da gerek yok. Futbolun ruhuna dokunsun yeter! Yere düştüğünde ayağa kalmayı veya yere düşeni ayağı kaldırmayı isteyen güçlü bir ruh bu. Öz felsefesi mücadeleye devam etmek şeriatında. Yine dene, daha iyi yenil, ama dene. Alabildiğine erdemli, canlı, hayat dolu bir ruh.
Dün Erman Toroğlu’nun çağırdığı futbol ruhu bu nedenle ses vermedi. Yere düşene bir tekme daha atılan ya da düşene elini uzatanı aşağı çeken boş bir bedene girmek istemezdi. Üstelik taaa Britanya’dan onca yolu katilerini kucaklamak için mi gelecekti?
Kişisel tercihiniz karma ya da ilahi adalet ya da kuantum benzeşmesi ya da tesadüf olabilir. Hangisi size daha şık geliyorsa öyle çağırın. Dünkü maçtan sonra o basın toplantısında olmak isterdim. Arsene Wenger’e soracağım 1 soru vardı: “Liverpool-Beşiktaş maçından sonra böyle zayıf takımların Şampiyonlar Ligi’nde işi yok demiştiniz, kendinizi Premier League için yeterli görüyor musunuz?”
Neyse geçmiş olsun. Her büyük takımın başına gelir bu.
Yakup Sabri İNANKUR
NOT: Kişisel tercihiniz Ramazan ya da Şeker ya da Zafer veyahut da sadece Salı günü olabilir. Ne / Nasıl hissediyorsanız o kutlu ve mutlu olsun.











