Çünkü onu da vermişse acı içinde yerde kıvranmak yeterince götüyken, bir de o salağın kötünü koklamak kafa yapar adamda.
29 Nisan 2011 Cuma
Sakatlık Kötü, Kolla Takım Arkadaşının…
28 Nisan 2011 Perşembe
Barcelona Total Futbol Oynamıyor
Ajax 70, Hollanda 74, Hollanda 88, Barcelona 92, Barcelona 2006.
Savunmanın hücumdan, hücumun savunmadan başladığı sistemin başarılı takımları bunlar. Kanat forvetlerin hücum presi ve driblingleri ile rakip savunmayı sürekli zorladığı, orta saha oyuncularının tempo ve dirençle orta sahayı ele geçirip, yüksek futbol zekalarıyla gerek dribling, gerek şut, gerek kenarlara inip orta yaparak golü her türlü olasılıkla aradıkları total futbolun resmi temsilcileri.
Bu kadar uzun tanımı yapmamın sebebi, özellikle yeni neslin, total futbolu binlerce pastan ibaret algılamasına sebep olan Barcelona 2010 gerçeğidir.
Arie Haan’ın 35 metreden attığı golleri göremiyoruz Barcelona’da.
Witchge’nin ortasına Van Basten’in kafalarını göremiyoruz Barcelona’da.
Koeman’ın savunmadan yara yara gidip orta sahanın önünden attığı haftanın gollerini göremiyoruz Barcelona’da.
Jose-Maria Baquero’nun omuz omuza mücadelelerini, sürekli topu ileri taşımasını göremiyoruz Barcelona’da.
Eto’o’nun bitmek tükenmek bilmeyen hücum preslerini göremiyoruz Barcelona’da.
Ne görüyoruz?
Pique Puyol’a, Puyol Busquets’e, Busquets Pique’ye, Pique Puyol’a....
Xavi İniesta’ya, Iniesta Pedro’ya, Pedro Xavi’ye...
Villa Messi’ye, Messi kaleye...
Eğer bu Barcelona total futbol oynuyorsa Ajax, Hollanda, (geçmişteki) Barcelona ne oynuyordu?
Bugün dünyanın en iyi takımı Barcelona. Kimilerine göre futbol tarihinin en iyi takımı aynı zamanda.
Ama (artık bu ayrımı yapmanın tam zamanındayız) bugünün Barcelona’sı total futbol oynamıyor.
Guardiola ile Barcelona başka bir şey oynamaya başladı. Ve açıkçası sıkmaya başladı. Rakip, 8 savunma oyuncusu ile orta saha çizgisinde bekleyen Anadolu, pardon İber Takımı ise maç daha da sıkıcı oluyor.
Asıl işkence ise skor avantajını yakalayınca başlıyor. Nasıl birşey olduğunu anlamak için gelin empati kuralım, hayallerimizi Avni Aker’e, Saraçoğlu’na, İnönü’ye...vs çevirelim. Durum 0-0, Lugano Yobo’ya, Yobo Lugano’ya, Lugano Gönül’e, Gönül Yobo’ya, Yobo Baroni’ye, Baroni Lugano’ya kendi yarı sahasında sabırla pas yapıyor. Okurken sıkılıp hızlı geçtiğiniz bir durumun tribünlerdeki homurtusunu duyuyorsunuz sanırım. “Türkler sabırsızdır, tribün kültürümüz yoktur ” gibi sosyolojik çıkarsamaları bir kenara bırakalım lütfen, önünüzdeki sahne sıkıcıdır .
“Dünyanın en iyi takımı” ağır bir sıfattır. Bu sıfata haiz olan bir takımın, Pepe’nin kırmızı kartından daha fazla ve daha farklı varyasyonlara ihtiyacı var.
Sistemlerine, güçlerine, oyuncularına, bir kulüpten daha fazlasına büyük saygı duyuyorum.
Sürekli kazanan olmalarına, aldıkları kupalara, 30 yıllık çılgın projelerine de gıpta ediyorum.
Bununla birlikte televizyon karşısına geçtiğimde “ortada sıçanın” en gelişmiş versiyonundan daha fazlasını görmek istiyorum. Bir tek Messi’nin driblinglerini görüyoruz, biraz da Iniesta zorluyor..
Onlar da olmasa, seyircisiz Bülent Uygun-Abdullah Avcı maçından tek farkı, karizmatik İspanyol dilinin kapitalizm ürünü havalı ismi kalacak.
26 Nisan 2011 Salı
Beşiktaş'ın Çocukları

Onlardan çok umutluydum.
Pazartesileri iş arkadaşını, okul arkadaşını kızdırma heyecanları duyanların hınzır hayallerinden daha fazlasındaydı, umduğum.
Onlar, Beşiktaşlılığın yarım kalan tanımlarına yeni kelimeler ekleyecek, yanlış cümleleri silecek, gelecek nesillere siyah-beyaz hikâyeler bırakacaklardı.
En son birliktelikleri bir Fenerbahçe maçı hikâyesini, roman üçlemesine çevirmişti. İkisinin de birer gol attığı maçta, Fenerbahçe Teknik Direktörü Mustafa Denizli’nin başı öylesine dönmüştü ki, basit bir toplama işlemini yapacak hali kalmamıştı. Nihayetinde 3 gollü bir mağlubiyet, 3 gün sonra Barcelona’nın da kaderi olacaktı.
Sonra aradan 9 sene geçti, Nihat Kahveci döndü. Çoğu gurbetçi gibi işçi gittiği gurbetten patron olarak dönmüştü. Sahada koşmaktan çok, emirler yağdırıyordu elleriyle, mimikleriyle.
Sonra 1.5 sene daha geçti. Nihat Kahveci’yi ilk kez bu sabah manşetlerde gördük. Ağzını kocaman açmış, gözlerini kıvılcımlarla doldurmuştu. Çevresinde yaşça büyük insanlar, O’nun yaşça büyük bir ağabeyine saldırmasını engellemeye çalışıyorlardı. Belki haklı, belki haksız. Adaletin terazisini tutmak haddinde değilim. Görmek istediğim, görmem gereken poz; aynı hırslı yüz ifadesinin üzerinde forması ve çevresinde takım arkadaşlarıyla, 5 saniye önce attığı golün sevinci olmalıydı. Beşiktaş’ın çocuğuna yakışan buydu.
Geçen sezon savunmayı geride kuran Denizli yüzünden az gol atan Beşiktaş, bu sezon savunmayı öne kuran Schuster yüzünden çok gol yiyen bir takım olmuştu. Bu yüzden, 1 sene önce hücum futbolu konusunda ortak görüş bildiren forumlarda, köşelerde, televizyonlarda Beşiktaş’ın savunmayı (yeniden) geride kurması gerektiği konusunda fikir birliği vardı. Sonuçta futbol basit oyundu, hatta 2 kere 2’nin 4 ettiğine dair değerli bilgiler vardı. Tayfur Havutçu göreve gelir gelmez aklın yolu bir olduğu için savunmayı daha geride kurmaya başladı. 7 maçtır kendi sahasında gol atamayan Konyaspor, dün gece hasretine son verdi.
Ama benim umudumu kıran savunmanın bu kadar geride kalması, 3. bölgeye top gidememesi, aradaki 3 dönümlük boşluğu garibim Necip ile Fernades’in beyhude kapatmaya çalışması, Quaresma’nın trivela ortalarının arka direkte kenar forvete hasret platonik aşık olması değil.
Benim umudumu kıran Tayfur Havutçu’nun maalesef kişisel yolu tercih etmesi ve (kupayı kazansa dahi) bu yolda başarısız olması.
Göreve geldiğinde önünde 2 yol vardı Havutçu’nun; ya Doğukan, Furkan, Atınç, Onur, hatta Muhammet’i kameraların önüne ve Beşiktaş’ın geleceğine koyacaktı, ya da mevcut oyuncularla kazanıp, rüştünü ispat edip, kendini Beşiktaş’ın geleceğine koyacaktı.
En son Konyaspor maçının 18 kişilik kadrosunda (mecburiyetten) Onur Bayramoğlu’nun olması ikinci yolu, oynanan futbol ve skor ise başarısızlığını ortaya koyuyor. Halbuki Beşiktaş geleneği birinci yolun asfaltında yatıyordu. Beşiktaş’ın çocuğuna yakışan da oradan yürümek olurdu.
Takvim nisanın sonuna geldi biz hala bahar bekliyoruz, dün akşam Nihat ve Tayfur tükettiler bahar umutlarımı.
Beşiktaş’ın çocukları böyle yaparsa, Beşiktaş’ın çocuklarına kim örnek olacak, kim sahip çıkacak?
3-4 sene sonra onları da mı trafik kazası sütunlarından hatırlayacağız, Allah korusun...
Konu yine, her romantik Beşiktaş muhabbetinden mütevellit dolaştı aynı yarayı dürttü, kanattı...
Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı Avrupa Şampiyonu oldu.
Adlarını bilmiyorum, yukarıdaki cümle dışında ayrıntıya girene rastlamadım. Yüzlerini de bilmiyorum, gazetelerde tek tük maç pozisyonlarından kareler gördüm. Bütçeleri ne kadar bilmiyorum, hatta bütçeleri var mı onu da bilmiyorum.
Bu takımın masasında kupa var.
Beşiktaş Futbol takımı ligde 5. sırada.
Muazzam bir bütçe ve karizmatik yüzler var. Ligin açık ara en çok faule maruz kalan takımı, aynı zamanda ligin en çok kırmızı kart gören takımı.
Bu takımın masasında yumruk var.
Yukarıdaki 2 durumdan hangisi Beşiktaşlı Duruşu’nun örneği olarak gösterilir?
Ufak bir tüyo.
Şifreli bir soru aslında bu. Cevabı içinde gizli. Hangisi büyükse onu işaretliyorsun...
25 Nisan 2011 Pazartesi
Sonunu Bilmediğimiz Hikâye
İçinde yoğun duygular ihtiva eden her kavramda, hikâyeler sonuçlardan daha önemlidir. Çünkü sonuçları önemli yapan, hatta olduğundan daha önemli gösteren, hikâyenin yoğunluğudur. Bakış açımıza göre iyi ya da kötü etiketi yapıştırıp dosyalayacağımız her son, anı arşivlerimizin tozlu dolaplarından her çıktığında, hikâyenin yoğunluğu kadar acı ya da mutluluk verir.
Her sene, her hafta, hatta hergün 22 adamın 1 topu paylaşamaması bizim için kalp çarpıntısı, çene jimnastiği ve stres olmasına rağmen, bir sonraki sefere, aynı heyecan, umut ve yine stresle, tribünde, televizyon karşısında, geçmişte radyo başında, hayatımızın 90 dakikasını “değerlendirmemizin” sebebi budur. Çimlerin üzerindeki hikâyelerin parçası olmak...
Atatürk Stadı’nda bir sezonun sonunda anlatacak birçok hikâye gördük. Bir Anadolu takımının 9 kişiyi ceza sahasının önüne yığıp tekme tokat savunmadan da bir büyüğe 3 gol atıp –neredeyse- yenebileceğini gördük. 10 dakikada (belki) giden bir şampiyonluğun, bir sonraki 10 dakikada (belki) geldiğini gördük. Maçın 3’te 2‘sinin kahramanı Abdülkadir iken, 3’te 1’inde sahneye çıkan Alex De Souza’nın maçın tümünün kahramanı olabileceğini gördük. Alex'in attığı 3.golü yemeyen takım kalmadığını gördük. Genç Semih’in sol ayağıyla Alex kadar iyi asist yapabileceğini gördük. Uzuuuun boylu Ediz Bahtiyaroğlu’nun yanlamasına durursa savunmada daha az boşluk bırakarak daha yararlı olabileceğini düşündük. Telepati olduğunu zira Ediz’in bizi duyup ciddiye aldığını, ama bu seferde penaltıya neden olup (takımına) yine yararlı olamadığını gördük. Emre Belözoğlu’nun neden Türkiye’nin en iyi orta saha (ama en sevilmeyen) oyuncusu olduğunu gördük. Gökhan Gönül’ün neden Türkiye’nin en iyi (ve en sevilen) oyuncusu olduğunu gördük. Tip olarak Nobre, tarz olarak Kenan Evren’e benzeyebilen bir hakem olabileceğini gördük.
Ve gözyaşları gördük.
Gözyaşlarına, tribünden bayrağıyla atlayan taraftarın sarılışını gördük.
Bir futbol takımı sadece zaferlerin üzerine sevilmez, sevilmemeli. Bu yüzden mağlubiyetlerin, başarısızlıkların üzerine de red edilmez, edilmemeli. Alkmaar maçında Fenerbahçe 3-1 mağlupken, oyundan çıkan Alex De Souza’yı yuhalayan elli bine karşı ayakta alkışlayan bir başkan bunu en iyi bilendir. Daha sonra kendi oyuncusunu yuhalamak gafletine bir daha düşmeyen taraftar da bunu en iyi anlayandır.
Dün Güiza’nın gözyaşlarının etkilemesi için illâ Fenerbahçeli olmak gerekmezdi.
Önce İspanyol kumaşı gol kralı markalı yaldızlı ceketinin üzerine “madara” nişanı yapıştırdılar. Daha sonra o ceket, çamur güreşleriyle televizyonlarda şov yapan eski karısının sıçrattığı çamurlarla da iyice kirlendi. Kendine olan güveni fersah fersah batarken, ceza sahası denizlerinde sarılacağı goller kaçtı. Geçen sezonun şampiyonluk yükü bir 90 dakikaya sığabilirken, O, 90 dakikaya bir gol sığdıramadığı için baş sorumlu oldu. Koskoca bir sezonda arkadaşları rakip takımları tek tek devirirken, o sadece sakatlıkla mücadele etti.
Ve nihayet dün akşam İzmir’de sahaya çıktı.
Bir forvet için ekstra bir hareket yapmadı. Savunma arkasına koşu, düzgün bir vuruş...
Pas harikulade, vuruş zor, pozisyon basit. Futbol basit oyundur, ama hikâyeleri ve etkileri muazzamdır, ağlatır bazen...
Bu hikâyelerin hüzün veya sevinçle biten alternatif sonlarını Fenerbahçe ya da Trabzonspor paylaşacak. Ne olursa olsun bu sezonun, Burak Yılmaz ve Alex’in kahramanlık destanlarını çoktan yazdığı bir sezon olduğu gerçeği değişmeyecek.
Kazablanka filminin o ünlü sahnesinde yakışıklı Humphrey Bogart sert bir ifadeyle Ingrid Bergman’a sabitler gözlerini ve sorar;
"- Sana iki kelimelik, sonunu bilmediğim bir hikaye anlatayım mı?"
" - Evet."
" -Seni Seviyorum."
4 hafta kaldı ve 2 takımı birbirinden ayıran tek bir gol var. Bu hikâyenin sonu ne olur bilmiyoruz.
Ama futbolu ve takımlarımızı seviyoruz.
Sonunu düşünmediğimizde kahraman olabilir miyiz bilemiyorum ama seviyorsak sonunu düşünmememiz gerektiğini biliyorum.
Not: Bu yazıyı yazarken, muhabbetleriyle bana katkı yapan Ege (http://sairlerparki.blogspot.com/) ve Kaan’a (http://klasikfutbol.blogspot.com/) çok teşekkür ederim.
24 Nisan 2011 Pazar
Parçalı Gelecek

Masamda duran yuvarlak cam küre gelecekten görüntüler göstermiyor. Sallayınca içindeki sıvı nedeniyle beyaz taneciklerin kar yağıyormuş hissi vererek yavaş yavaş düştüğü bir kürede –ki adı kar küresidir- kardan adamın melankolik duruşunu gösteriyor. Nostradamus ile tek yakınlığım, çene altındaki bir tutam sakalım –ki adı keçi sakalıdır- olabilir. Biraz sonra traş olunca o da kalmayacak. Arada sırada içinde bulunduğum anları, tam o anda rüyamda gördüğümü –ki adı dejavudur- anlar ve hafifçe sırıtırım, sonra geçer. Kahin değilim, psişik yeteneklerim yok, konsantre olacağım alet-edevat da yok önümde.
Bütün bunlar, önümüzdeki sezon dün akşam sahadaki 2 sarı-kırmızılı takımdan birinin şampiyonluk yarışı içinde olabileceğini ön görmeme engel değil.
Galatasaray’da “skoru değiştirecek”, “oyunu değiştirecek” gibi, taktiksel temele dayanan kıvrak futbol terimlerini, süslü cümleleri kullanmayı bir kenara bırakıyorum. Galatasaray’ın (hangi renk olursa olsun) formasını giymeyi futbol anlamında hakeden toplam 3 oyuncu var. Değer sırasına göre:
1-Arda
2-Culio
3-Sabri
4-Servet
Bu 3 oyuncu arasından Servet Çetin; Rijkaard dönemindeki tutumuyla ve futboluyla parçalı ya da parçasız bir forma için gelecek teşkil etmiyor. Bu durumda geriye 2.5 oyuncu kalıyor. Arda’nın da atletik futbolunun onu önümüzdeki sezon çubuklu forma içinde görmemize neden olacağını düşünürsek, geriye toplam 1.5 oyuncu kalıyor; Culio+Sabri eştiliğinin matematiksel sonucu…
Galatasaray’ın dün geceki istekli oyunu, gelecek için kalıcı umutlar taşımaz. Biraz Bülent Ünder’in, Fatih Terimist felsefesi, biraz da sahadaki 4 adam (3 oyuncunun) bireysel isyanına dayalı bir oyundu. Bu tarz bireysellik üzerine kuracağınız her plan kısa vadeli mutluluklar getirir (bkz. Burak Yılmaz-Trabzonspor), ama uzun vadede umut inşa etmek için sağlam temele ihtiyacınız vardır, anlık gazlara değil.
Özet halinde sunuyorum, yeni bir teknik direktör, en az 15 transfer –ki bunların bir kısmı yanlış olacak, ya da aşı tutmayacak- ve yeni bir yapılanma ile önümüzdeki sezon, hatta bir sonraki sezon, yeni forma renklerinden daha büyük sorunlar getirecek. Oysaki Galatasaray’ın sadece forması parçalı olmalıydı, geleceği değil…
Kongre ne getirir, ne götürür bilmem, kahin değilim başta söyledim. Sıvazladığım sakalım, futbol tarihinin dejavuları ve önümdeki cam gibi gerçekler; Galatasaray’ın Türkiye’nin batıya açılan penceresi olduğunu hatırlayacak vizyona, gerçekçi projelere, parçalı formaya ve en önemlisi sabıra ihtiyacı olduğunu söylüyor.
23 Nisan 2011 Cumartesi
Saç-Baş Yolma Sezonu

Şampiyonluk yarışının son 7-8 haftasına girdiğimizde, köşelerde mutlaka aynı yazıları okur, gazetelerde yöneticilerin aynı açıklamalarını görür, televizyonlarda aynı yorumları dinlersiniz. “Artık güzel futbola gerek yok, nasıl oynarsak oynayalım, yeter ki kazanalım” özdeyişinden bahsediyorum. Bu özlü yorumun Türkçe meali “60 dakika tut, araya bir tane sıkıştır” mantığıdır. İşin ilginç tarafı futbolsever de bu mantığı kabul eder ve sorgulamaz. Ligin neredeyse 4’de 1’i gibi bir dönemde iki takımın birbirine zinhar gol atmayı düşünmediği maçları gerginlikle izler. Kötü futboluna rağmen, bir şekilde o haftalara şampiyonluk adayı olarak girenlerin bile ağzında aynı cümle vardır.
Halbuki o takımın, oraya kadar gelmesinin sebebi, (kendi futbol anlayışı herneyse) o futboldur, neden son 7-8 hafta başka bir anlayışa dönsün ki? Kaldı ki bu; savunma futbolu da olabilir. Ancak Trabzonspor’un bu yarışta olmasının sebebi, futbol anlayışının Barselonacık olmasıdır. Sezon başından itibaren ön stopersiz (Mustafa Sarp, Aurelio, Hüseyin Çimşir) oynayan tek takım Trabzonspor. Selçuk ve Colman arasındaki pas trafiği, Jaja, Alanzinho ve Burak’ın savunma arkasına koşuları, dribling yetenekleri ile orta saha hakimiyetini sağlıyordu.
Göze hoş geliyorlardı.
3-4 hafta önce Trabzonspor yöneticileri o klasik açıklamayı yaptığından beri, Trabzonspor gözümüzdeki hoşluktan vazgeçti, bize de Burak Yılmaz’ın kahramanlığından başka yazacak konu bırakmadı. Burak da bir insan olduğu için bazen gol atamayabiliyor.
Bülent Uygun’un Alper-Doğa-Pele barajı manidardı. Galibiyete ihtiyacı olan, gole ihtiyacı olan, futbol oynamaya ihtiyacı olan Trabzonspor’du sonuçta. Uygun bunu Trabzonspor’un dezavantajı olarak değerlendirip alacağı puanın peşindeydi. Kimsenin durumu O’nu ilgilendirmezdi (ilgilendirmemesi lazım en azından). Hücum organizasyonu düşünmediler.
Colman’daki düşüş sürüyor. Jaja’daki düşüş geçen hafta bitmişti, bu hafta tamamen yıkılmış. Maça zaten “Boşver futbolu, kazanmaya bak, aman yenilme” felsefesiyle çıkmış bir takım var. Böylece Trabzonspor pas organizasyonlarına giremedi.
Sahada hücum organizasyonu yok, pas organizasyonu yok…
Allah’tan Es-Es bandosu organizasyonları var ve şahane. Ligin son haftasına kadar, aynı tempoda, aynı coşku içinde devam edeceklerine eminİm. Futbolsever olarak, -Türkiye’deki tüm tribünlerin örnek alması gerektiğini düşündüğüm- takımlarına olan olumlu katkılarından dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.
Saç besleyici ilaç, şampuan…vs reklamlarındaki hafif kelleşmiş oyuncuların artık Trabzonspor Taraftarı arasından seçildiğine eminim. Umut Bulut’un golcü görevini üstlendiği bir takımda saç-baş yolmamak için Gandi kadar dingin olmak lazım.
Şampiyon adaylarının oynadığı oyuna bakınca, geçen sezonun şampiyonu Bursasporluların bu yarışın içinde olmadıkları için saçlarına saldırmaları doğaldır.
Galatasaray Taraftarı zaten ilk yarıda üzüntüden Barthez Ömer modeline geçmişti. İkinci yarının hemen başında Beşiktaşlılar bu akımın bir diğer temsilcileri oldular.
Gelecekte, 2010-2011’i ”saç yolma sezonu” olarak anacağız, bu manada.
Şu an için saçı gür olan bir tek Fenerbahçeliler var. Ama Onlar da yolmak için genelde son haftayı bekliyor.
Bu satırların kel yazarı ise, bu durumlara tebessüm ediyor.
Herkese iyi hafta sonları ve güzel futbol diliyorum.
21 Nisan 2011 Perşembe
Beyaz Gece
Gökteki 3 elma, düşmek için, bizim gibi televizyon karşısına kurulmuş bu masalsı geceyi bekliyordu.
Ekrem Dağ’ı sağ bekte görmek Beşiktaşlı bünyelerin gerekli adrenalin ihtiyacını daha maç başlamadan karşılamaya yetti. Buna 5. dakikada gelen Gaziantepspor golünü de ekleyin. Bir anda Beşiktaş üzerinde Neuchatel Xamax hayaleti gezinmeye başladı. O hayaleti öldüren yine bir ölü top oldu. Artık Beşiktaş Taraftarı, Atletico Madrid taraftarından kalan yadigâr slogana sahip çıkabilir; “Simao ile ölü toplar, asla ölü değildir”. Kariyerinde hiç penaltı kaçırmamış, frikikleri de penaltı ayarında kullanan Portekizli’nin, sözlük tanımı için güzel slogan.

“El Clasico” gibi havalı bir ismi yok Tottenham-Arsenal maçının. Futbol otoriteleri dahiyane olmayan bir tanımla “Kuzey Londra Derbisi” diyip geçiyor. Bununla birlikte, adı küçük ama işlevi büyük bir derbi. Bol gol var, kora kor bir mücadele var, efsane geri dönüşler var, direkler var, çizgiden çıkanlar var, kan var, gözyaşı var. Dün gece de 3-3 biten harika bir maç vardı. İngilizler Dünya Derbisi olarak adlandırmasa da Tottenham-Arsenal maçları, 90ların sonundaki Newcastle-Liverpool maçları gibi kült olma yolunda tam gaz gidiyor.

Gecenin karanlığı Atlas Okyanusunu örterken, dünyanın beklediği esas oyun, güneşin Avrupa’yı en son terkettiği topraklarda sahne alıyordu.
El Clasico’ların bu kadar ilgi çekmesinin sebebi; dünyanın en pahalı takımlarının, dünyanın en iyi 2 oyuncusunun, dünyanın en iyi savunma oyuncularının, dünyanın en iyi 7 numaralarının, dünyanın en iyi sağbeklerinin, dünyanın en iyi 10 numarasının, dünyanın en iyi kalecisinin, dünyanın en iyi teknik direktörlerinin…(tamam burada bir nefes alalım, ve şimdi devam edelim) kısaca salt “dünyanın en” kapsamındaki herşeyin karşılaş(tırıl)masıyla açıklanamaz. Bu kıyaslar işin cilası aslında. Reklam ve pazarlama dehalarının boyadığı resimler.
Herkesin temelde içten içe merak ettiği konu, sistem ile paranın en büyük ölçekte çatışmasında galibinin kim olacağı.
Yıldızları yaratan mı, onları satın alan mı?

Aslında bu maç, ısınma turu olan 3 gün önceki maçın son 20 dakikasının devamıydı. Real Madrid’in arzulu istekli, yardımlaşmaya dayalı savunma yapısı ve en önemlisi “Barcelona’yı yenebileceğine inanması” ilk yarıdaki Madrid modlu oyunun şifresiydi. İkinci yarıda bu tempo doğal olarak düşünce, Barcelona standart oyununu oynamaya başladı. Bu noktadan sonra Mourinho’nun neden dünyanın en çok para kazanan teknik direktörü olduğunu bir kez daha gördük. Zaten Pepe’nin, ısrarla Pinto ile burun buruna gelmesi, Barcelona’nın doğru düzgün pozisyona girememesi ilk dikkatimizi çekenlerdi. Ancak maçın içinde Real Madrid, hücum presten, kanat futboluna, alan savunmasından, kontraatağa kadar futbolun içindeki tüm taktiksel varyasyonlara o kadar kolay ve akıcı geçiş yaptı ki, Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı”nı okuduğunu söyleyen Mourinho’nun “Manevra” başlığının altında epey saatler geçirdiği düşündüm. İleride bir gün “Futbolda Yönetme Sanatı” diye bir kitap yazılırsa, içinde Mourinho ismiyle özel bir başlık olmalı. Sadece 1 senede birçok büyük egoyla dolu yeni bir takımı bu kadar işleyen bir hale getirmek, büyük bir ustanın eseri olabilir ancak. Sığ bir yaklaşımla “çok defans oynatıyor, bozuyor” diye kesip atmak, futbola ihanettir.
Özellikle son 3-4 yıldır, Barcelona’nın ritmik paslarıyla hipnotize olan milyonlarca futbolsever, “güzel futbol” tanımının karşısına iki nokta koyup Barcelona yazdı.
Halbuki “güzel futbol” milyonlarca pas yapmak değildir, sadece...
Değişikliktir, farklı taktiksel varyasyonlar uygulayabilmektir, savunma oyuncusunun bile ofsaytlara düşebilmesidir, ortadır, kafadır, şut atmaktır, 117. dakikada dahi yara yara, amansız dribling yapabilmektir, alan savunması uygulamaktır, markajdır, tırnakla golü çıkarmaktır, fiziksel çarpışmadır, daha güçlü bir rakip karşısında, yüreğini koyarak 120 dakika savaşmaktır...
Bizim futbolu sevmemizin nedeni, futbolun bütün bunları kapsamasındandır. Uygulamaları güzel olursa, futbol da güzel olur.
Ve daha güzel futbol, dünyanın en iyi takımını yenip kupayı kazanmaktır.
Ama en güzel futbol, 5-0 kazandığında da, kupayı kaybettiğinde de rakibi rencide edici söylemlerden uzak durarak, O’nun büyüklüğünü ve saygınlığını hakkıyla teslim etmektir.
Müthiş bir geceydi.
3 beraberlik vardı. Ama gökteki 3 elma, beyaz prenslerin kısmeti oldu.
20 Nisan 2011 Çarşamba
Malı Mülkü Çok Olan Korkmaz Tabii!

