14 Temmuz 2011 Perşembe

Gönül Aldırıyor, Ağladığımız Duyuluyor...

Babalar bilirler.

O yüzden ne zaman şampiyon olacağınızı sorarsınız; “Bu maçı kazandığımızda şampiyonuz oğlum” dediğinde mutlu olursunuz. Maçı kazanacağınıza inanır, şampiyon olacağınızı bilirsiniz. Televizyon karşısında, anneniz önünüze dayadığı şehriyeli tavuk çorbasını bitirmenizi, siz ise bitiş düdüğünü beklersiniz. Duyduğunuz düdük sesi bir frikiğe aittir. Fileler topu geri kustuğunda ömrünüzde hatırladığınız ilk gözyaşlarını çorbanın içine düşerken görürsünüz. Her damlanın bir Tofaş araba değerinde olduğunu sonra öğrenirsiniz. Aldırmazsınız.

Öyle bir zaman gelir ki; 48 hafta boyunca karşınıza çıkanların yetineceği en fazla 1 puan olur. 49. maç Sarı Fırtına’nız kızarır siz yine de golü bulur döner tüm kahveye “büyüklük 10 kişiyle bile kazanmaktır” diyerek hayatınızdaki ilk giderinizi yaparsınız. Ama hakemin gideri daha büyüktür, Takoz’unuzu çeker altınızdan, dengenizi iyice bozar. Kalan 9 kişiyle önünüze diktikleri yokuştan aşağı kayarken, rekoru 48’de bırakırsınız. 48 maçlık ağlarsınız. Aldırmazsınız.

Radyonun başında kapanacağını beklediğiniz 2 gol farkına niyet eder, 4 sene üstüste şampiyonluk için oturursunuz. Yarım saat geçmeden 10 kişi kalır 1 de gol yersiniz, o sırada rakibinizin 5. golünü duyarsınız, mikrofonlar Ankara’ya bağlandığında. Elinizdeki çay kalbiniz gibi soğumuş, 7 sene önceki çorba gibi tuzlu olmuştur. Aldırmazsınız

Ahizeden kulağınıza, oradan kalbinize akan ses size ihtiyacı olduğunu söyler. Kalbiniz kanınızın karakterinden mütevellit deli gibi çarpmaktadır. Beşiktaş’ın da size ihtiyacı olduğunu söylersiniz. 45 dakikada 3 gol görünce, kendinden emin, gayet mutlu bir şekilde bisiklete atlayıp sokağa fırlarsınız. Çıkmadan hemen önce vazodaki sarı laleyi de almayı unutmazsınız. 1 saat sağanak yağmurun altında bisiklet sürüp O’na ulaşırsınız. Konuşmayan pembe dudaklardan birçok kelime duyarsınız, gözlerinizle. Ağladığınız belli olmaz yağmur altında. Siz apartman kapısının parmaklıkları arasından montunuzun içinden çıkardığınız kupkuru sarı laleyi verip, bir çift kırılmış yeşil göze söyleyecek bir kelime bulamazken, aynı anda bir baba da tellerin ardında sabah oğluna söyleyeceği kelimeleri istemektedir kaptanından. O boktan 5 kasım akşamında eve vardığınızda, siz sevgilinizi, 3 golünü gördüğünüz takım turu kaybetmiştir. Aldırmazsınız.

13 maç üstüste gelen galibiyetler, umut kuşlarını özgür bırakmıştır. Gitti dediğiniz şampiyonluk, beklemediğiniz bir anda yaklaşmıştır. Çalışıp kazandığınız 34 bin 500 liranın, 34 bini dershane parasıdır. Kahve parası 1250, dolmuş parası 125 liradır. Kahveye vardığınızda elinizde kalan 375 liranın ancak son 15 dakikayı satın alabileceğini duyarsınız, endüstriyel sarı bıyıklı kahveci amcadan. 75 dakika kapıda beklersiniz. İçeri girdiğinizde takım 1-0 öndedir, şampiyonluğa dokunursunuz. Çayınız gelir, kaleciye atılan geri pası görür, gönül rahatlığıyla çaya uzanırsınız. İnsanların bir anda neden ayağa kalktığını anlamazsınız. Herkes oturduğunda kalecinizin gözyaşına sizinkiler de katılır. Aldırmazsınız.

İçinde hayattan kaçamak bir nefes aradığınız futbol sisteminizin, Çavuşesku Romanyası’ndan küflü koktuğunu öğrenirsiniz. Hocanız, teri soğumasın diye üzerini öretecek başka futbolcu, Avrupa Şampiyonu yapacak başka takım bulur. Siz bu pislikle baş başa kalırsınız. Takım dağılır, yönetim dağılır. Aldırmazsınız

Şampiyonlar Ligi tarihinde beklediğinizden farklı, hakettiğinizden kötü bir ünvan alırsınız. Tarafı kendinden nursuz gazeteler bant çeker gözlerinize. Sabah evden çıkarken atkınızı inadına yanınıza alır, yavaş, emin adımlarla yürürsünüz. Ölmediğinizi, dimdik burada olduğunuzu gösterirsiniz. Hayatta herşeyin başınıza gelebileceğini anladığınız yaşta ve akıldasınızdır. Çocukça sataşmalara Seba olgunluğunda cevap verirsiniz. Aldırmazsınız

Hiçbirine aldırmazsınız. Başınız öne eğilmez. Kültürünüzde eğilmek yoktur. Karakteriniz de kaybetmeyi kabullenmek yoktur. Ruhunuz asidir.

İnatla devam edersiniz.

Bir gece, yöneticinizi ve karakterinizin çocuğunu, polisler arasında görürsünüz.

Yine de dik durursunuz.

Çünkü kanıtlanana kadar kimse suçlu değildir.

Sonra boynunuz hafiften eğilir.

Çünkü aklanana kadar kimse masum değildir.

Gönlünüz aldırmaya başlar. Şüphe kurtları içinizi, en çok da kalbinizi kemirir; “şaka yollu bile ima edilmişse, gülümsemelerin içinde “bu maç sıkmayın” tebessümleri gizliyse...”

Masaüstündeki fotoğrafı görürsünüz. Yenilmezliğiyle, yakışıklılığıyla, güçlülüğüyle, ruhuyla Baba Hakkı’dır.

Size bakmaktadır. Yaramazlık yaparken yakalanan bir çocuk gibi, kaskatı kesilir ve susarsınız. Utanırsınız.

Birşey söylemesine gerek yoktur.

O bakışlar üzerinizdeyse uslu durursunuz.

Aslında sorgulananların / sorguladığınızın, hayatınız olduğunu anlarsınız

Başınız öne düşer.

Bilirsiniz,

Babalar herşeyi bilir...




Yakup Sabri İNANKUR


10 Temmuz 2011 Pazar

Fenerbahçesiz Lig Olur mu?

Adalet yuvarlak değil, diktir. Rüzgâra göre falso almaz.

2 sezon önce, seyircisizliğe mahkum edilen Diyarbakır-Beşiktaş maçının evvelinde o maça özel, yasağın kaldırılmasını savunanlarla, bugün Fenerbahçe’nin düşürülmesinin kanuni olduğunu söyleyen ağızlar, kalemler –hemen hemen- aynı.

Diyarbakır’ın “hassas” durumu, negatif ayrımcılığa izin verecekse Fenerbahçe’nin durumu “daha” hassastır. Fenerbahçe çoğunluktur, mozaiktir. Pozitif ayrımcılık mı can sıkıyor?

Ayrımcılığın her türüne mi karşıyız, işimize gelenine mi?

İdeolojilerimize, hayat görüşlerimize yakın diye dün eğip bükmeye çalıştığımız adaletten bugün sertlik beklememiz, adaletsizliktir en başta.

Çünkü hepsinden öte en hassas olan, adalet terazisidir. Seyircisiz oynamak, küme düşmek, puanın silinmesi, kısaca kararı sabit her hangi bir ceza; Diyarbakırspor, Çatladıkapıspor, Real Madrid, Fenerbahçe, Dundee United ile ilgilenmez, gereğini yapar.

Bununla birlikte; suçlanan, tutuklanan, mahkeme süresince tutukluluk hali devam eden kimse suçu işlemiş demek değildir. Suçun oluşup oluşmadığını, kesinleşen mahkeme kararından sonra anlayabiliriz. Zira anayasa göre herkes aksi ispatlanana kadar suçsuzdur. Devam eden yargıya basın yoluyla müdahale etmek, sanıkları kesin hükümlerle itham etmek yasaktır.

Hiçkimse, hele de devletin kurumu çıkıp “Fenerbahçe şu kadar maçta şike yapmıştır” deme hakkına sahip değildir. Buna ancak mahkeme karar verir.

Mahkemeden suçsuz kararı çıkarsa, Fenerbahçe Spor Kulübü ve yöneticileri tazminat davası açma hakkında sahip. Fenerbahçe; milyonlarca ruhu içinde barındıran kocaman bir kalptir. O kalbi kırmayı göze alıyorsanız, üzerinize akacak nefret selinin de altında sürüklenmeye hazırsınız demektir.

Eğer ortada bir suç varsa hüküm açık. Şike yaptığı sabit görülen bir takım küme düşer.Kanun bu maddeyi koyduktan sonra yanına parantez açıp; 100 yıldan eski, milyonlarca taraftarı olan, yayıncı kuruluşun hatr-ı sayılır bir kâr elde etmesini sağlayan kulüpler bu durumdan muaftır dememiş.

Senelerce entel cümlelere süslü vurgular ekleyip “Premier League’de her takım düşebiliyor, Serie A’da kimsenin gözünün yaşına bakmıyorlar” diye öven, “bizim ligimizde de böyle olsa” diye iç çekenler, bugünlerde “bu seferlik kulağını çekelim” diyerek şefkatli bir baba tebessümü gösteriyorlar. Bu ikiyüzlü tavır, yıllardır futbolumuzun en karanlık odalarda izlediği “ekmeğimizden oluruz hocam” filminin devamı niteliğinde.

Bırakın bu soruşturma büyüsün, hatta geçmişi de alsın içine. Ucu kime, hangi takıma ve yöneticiye dokunursa, yaksın ve gerekeni yapsın.

Türk Futbolu’nun en değerli ligi; Fenerbahçesiz de olur, Beşiktaşsız da olur, Gaziantepsiz, Konyasporsuz, 18 Süper Lig takımının hiçbir olmadan da olur.

River Platesiz Boca Juniors, Juventussuz Serie A oluyorsa, her lig her takımsız olur.

Sadece;

Adaletsiz olmaz.

28 Haziran 2011 Salı

Bana Bir Nehir Ağla

Dünyanın en geniş nehri, nazlı nazlı Atlas Okyanusu’nun koynuna sokulurken, bu kez içinden dökülenler And Dağları’nın berrak gümüş suları değil milyonların gözyaşıydı.

Rio de la Plata’nın çocuklarının gözyaşı...

Alfredo di Stefano’nun, Mario Kempes’in, Enzo Francescoli’nin, Claudio Caniggia’nın, Gabriel Batistuta’nın, Ariel Ortega’nın, Roberto Ayala’nın, Hernan Crespo’nun, Marcelo Salas’ın, Pablo Aimar’ın, Javier Saviola’nın, Esteban Cambiasso’nun, Javier Mascherano’nun, Gonzalo Higuain’nin, Radamel Falcao’nun gözyaşı...

110 yıllık tarihin dizlerinin üstüne çökmesi 90 dakika sürdü. Aslında River Plate, 3 sene önce ligi sonuncu sırada bitirmiş ama düşmemişti. Adına “Descenso” dediğimiz sistemin amacı da buydu zaten. Büyükleri çalkantılı bir (hatta iki) sezondan korumak. Son 3 sezondaki puanları topluyoruz, oynanan maç sayısına bölüyoruz. Sıralamada son 2 takım direk düşüyor, 17. ve 18. sıralardaki takımlar da ikinci ligin 3. ve 4. Sırayı alan takımlarıyla eleme usûlü karşılaşıyor. Dolayısıyla elimizde iki puan durumu oluyor. Bir tanesi içinde bulunduğumuz sezonu gösterirken, diğeri toplama, bölme işlemlerinin sonucunda kaderimizi belirleyecek puan durumunu gösteriyor. Bu nedenle 3 sene önce sonuncu River’ı düşürmeyen sistem, bu sene 9. sıradaki River’ı önce play-out’a, oradan da ikinci lige gönderdi.

Aşağıdaki linkte “Posiciones” ve “Descenso” bu iki durumu gösteriyor.

http://www.ole.com.ar/estadisticas/futbol/primera-division.html

Tabloda açıkça görüyoruz. 2 Vizeye çalışmayan, yumurta kapıya geldiğinde finale sabahlayan öğrenci modeli bir durumu var River Plate’in. Descenso’da 17. sırayı alan River, ikinci ligden gelen Belgrano ile oynamak zorunda kaldı.

İlk maçı 2-0 kaybettiler.

Normal bir play-out için dezavantaj bir sonuç gibi görünse de, sistem burada da büyüklerin yanında. Birinci lig takımı, maçlar sonunda aynı gol averajını yakalarsa, kazanmış sayılıyor! Kısaca River’a gereken 2 farklı herhangi bir sonuçtu.

İkinci maçta 6. dakikada golü buldular. Önlerinde 84 dakika, atılması gereken bir gol vardı. Ama o golü Belgrano attı. 70. dakikada ise zarlar bir kez daha River’ın lehine geldi.

Penaltı oldu.

Penaltıyı çoktan zihninde gol yapıp son 20 dakikaya 1 golün umuduyla giren milyonlar için ilk yıkım da burada gerçekleşti. Penaltı atıldığında maç hala 1-1’di.

Son düdük çaldığında da…

River Plate artık birinci ligde yoktu. “River yoksa ben de yokum” diyen bir taraftar intihar etti. Ortalık karıştı. Şu ana kadar 115 yaralı (18’i ağır), 2 ölü var.

Bu esnada La Boca’da eğlence vardı. Boca Juniorslu taraftarlar havai fişeklerle coşarken fondaki müzik “Cry me a River” dı.

“Altyapı gitti River Bitti”

Tabii ki maçtan sonra hakemi suçlayanlar çoğunluktaydı. 3 sene boyunca düşürmemek için taklalar atan bir sistemin hangi hakemi River’ı düşürdü bilemiyorum. Ama aklım lakırdılardan çok eski oyuncu (Federico ve Gonzalo’nun babası) Jorge Higuain’in açıklamalarına takıldı. 1960lardan beri takımın altyapı sorumlusu olan Delem’in 10 yıl önce kovulmasını işaret etti baba Higuain. 10 yıldır River, altyapıdan doğru dürüst oyuncu çıkaramıyor, yanlış transferler yapıyor, bu oyuncuları satamıyor ve sürekli borca giriyordu.

Düşmek kaçınılmazdı.

Yaşlı adam “Delem gitti, altyapı bitti. Altyapı gitti, River bitti” dedi. Ardından gözyaşı nehrini yeni damlalarla beslemek üzere arkasını döndü ve gitti.

Demek ki sistem ne kadar “ilginç” olursa olsun, altyapıyı unutan, yanlış transfer yapan, borca giren yanıyordu. En çok kupa kazanan takım da olsa, bu böyleydi.

Kendini bilen için düşmek iyidir. Vurduğunuz dibi gördükten sonra, ayağa kalktığınızda daha cesursunuzdur. Onca yaraya rağmen de daha dirençli. Kalkamıyorsanız, ziyanı yok yatmaya devam edin, zira oraya aitsinizdir.

Büyükler içinse düşmek, aynı zamanda düşünmektir. Çünkü büyüklük parada, kupa sayısında, taraftar çokluğunda değildir. Büyüklük bir karakterdir. Büyüklüğe illâ sayısal bir kıyas biçeceksek, madalya sayısına değil, gelen darbelere rağmen attığın adım sayısına bakmalıyız.

33 kupanın hatrını bir kenara bırakın, asıl şimdi River’ın ne kadar büyük olduğunu ölçebileceğiz.

Bugün keyifle “Cry me a river” diyen milyonların üzdüğü milyonlara, yarın Büyük River Plate geri dönüp “Don’t cry for me Argentina” diyebilecek mi?

25 Haziran 2011 Cumartesi

Milan Arşivleri

Athos, Porthos, Aramis (bkz. Metin-Ali-Feyyaz)



Franco Baresi-Paolo Maldini (1993)


1991 Süper Kupa Finali, kurban Sampdoria


Soluduğunun hava olduğunu mu sanıyorsun? Matrix Van Basten


10 numara kavramının ideolojisini değiştiren bıyıklı; Ruud Gullit. Yıl 1989.



1995 Demetrio Albertini Süper Kupa'yı havaya kaldırıyor. Arkasında partneri Marcel DeSailly var. Arsenalliler madalyalarını almış, soyunma odasına dönmüşler.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Anlamadım, 29 sene mi oldu?

O, arkasında kocaman “10” yazan formasıyla tribünlere doğru koşarken, dünyadaki diğer normal insanlar 11 saniyede olup biten rüyanın şaşkınlığı içindeydi. İngiltere Milli Takımı’nın yarısı yedikleri çalımları hazmetmeye çalışırken, diğer yarısı gördüklerinin gerçek olup olmadığını anlamakla boş boş bakıyordu. Dünyanın geri kalanı ise Maradona’yı izlemekle meşguldu.

Bugün futbol tarihinin en güzel golünün 25. yıldönümü. Tabii bu tanım ve his öznel. Bir İngiliz için bugün, İngiltere’nin bir “sahtekarın eli” sayesinde dünya kupasına veda etmesinin 25. yıldönümü. Aynı maç, aynı adam. Anıyı farklılaştıran, bakış açısı...

Hayatın Beşiktaş tarafında olduğum için, kendi çevreme baktığımda ilk kendi beyazlarımı ve siyahlarımı görmem doğal. Komşunun gübre dolu kapısına gelmeden önce kendi bahçemdeki topak topak tezekleri değerlendirmem gerekir. Madem tarihe bu kadar meraklıyız, serpelim suları tezeklerimizin üstüne bakalım nasıl bir renk alacak...

Beşiktaş Basketbol takımının şampiyon olamaması üzerinden 36 yıl, Hentbol takımının en son maaş alışı üzerinden 6 ay, Voleybol takımının 2.lige teşrif etmesi (ve voleybolcuların dayak yemesi) üzerinden 3 ay, Cristiano Ronaldo’nun topraklarımızı şereflendirmesinden 5 gün geçmiş.

Güzel şeyler de oluyor tabii. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı 2 ay önce Avrupa Şampiyonu oldu. Fazla heyecan yaratmadı bu durum. Bir önceki yıl Avrupa ikincisi olmuşlardı, zaten bu başarı bekleniyordu. Büyütecek bir konu değil. Avrupa Şampiyonu için, Türkiye şampiyonluğu zaten işten bile değil. Önünde engel bırakmayan bu takıma prim olarak kol saati çok bile.


Basketbol takımından Serkan Erdoğan, alacakları ödenmediği gerekçesiyle sözleşmesini feshetti. Bekir Yarangüme, Cüneyt Erden, Serhat Çetin’in ise sözleşmeleri yüksek maaşları gerekçe gösterilerek feshedildi. Yöneticileri zorlayarak yüksek maaşlı sözleşmeye imza attıran bu 3 oyuncunun zorbalığı bununla da kalmadı. Kulüpten gitmek istemediler! Tabii dünya kulübü tatlı geldi. Neyse ki, hadleri bildirildi. 30 Temmuz’a kadar izin kullanmadan noter eşliğinde idman yapmaları tebliğ edildi.

Bütün bu durumlara bizim gibi 3-5 romantiğin dışında karşı olan, ses çıkaran pek yok. Bizim sesimiz de, Tabata’ya, Nobre’ye, Erhan Güven’e, Delgado’ya, Serdar Özkan’a, Nihat’a çıkan sesin yanında sinek fosuruğu gibi kalıyor.

Sn. Başkan Demirören de bu memnuniyetin farkında ki; amatör şubeleri kapatmakla ilgili düşüncelerini dile getirdi. İlk kez böyle bir konu ortaya atıldı. Yine bir ilk oldu bu anlamda Beşiktaş. Madem ana konumuz tarih, açtım baktım Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün ilklerine...

-İlk eskirim şampiyonu kulüp

-İlk atletizm şampiyonu kulüp

-İlk güreş şampiyonu takım

-İlk voleybol şampiyonu takım

-ilk defa sahnede spor gösterisi ve jimnastik hareketi düzenleyen kulüp

-İlk sualtı sporları yapan kulüp

-İlk boks şubesi kuran antrenörler yetiştiren kulüp

-İlk dekatlon yarışları yapan kulüp

-İlk maraton müsabakasını kazanan sporcu `Maratoncu İbrahim`

-İlk `Atış Poligonunu` kuran kulüp

-İlk sırıkla atlamayı gereken kulüp

-Atletizm, eskrim, boks, basketbol, güreş ve futbolda Türkiye şampiyonlukları olan ilk Kulüp.

-Okullarda "Beden Terbiyesi" dersleri veren tek Kulüp.

Bu ilklerin tarihi 29 seneden eski olduğu için genç kardeşlerimizin durumu bilmemesi doğal. Arma peşinde olduklarını iddia edenler de Nobre’nin gitmeyişine takıldığı için onlarında bunları unutmuş olmaları doğal.

Hayatta herşey mümkündür. Buraya kadar okuyup sıkılmadıysanız vaktinizden biraz daha rica edeceğim. Beşiktaş taraftarına özel satırlarım var.


Türkiye’nin değil dünyanın en zeki taraftarıdır Beşiktaş Taraftarı. Doğaçlamaları, sloganları, sözleri, hareketleriyle eğlenir ve eğlendirirler. Korkak Tavuk Ortega’nın eşi benzeri yoktur. Ezeli rakibinizin tribününde en değerli futbolcularının moralini bozacak pankart açtırmak, edilecek bin tane küfürden, çekilecek bin tane el hareketinden, hatta yüzlerce desibelden daha keskin, daha etkili ve daha futboldur. Senden çocuğum olsun ama sana benzemesin kadar hınzır pankart yoktur. Biz kapıcı çocuğuyuz ya siz kadar sosyal mesajı alna çakan bir laf yoktur. Beşiktaş tribünlerinde; 2 ekmek 1 süt, sizden nefret ediyoruz, itaat et,...vs gibi yaratıcılıktan yoksun, esprisiz, sığ sloganlar göremezsiniz, göremezdiniz.

O yüzden bazen Fenerbahçe’nin kupayı almasını istiyorum. Şu 29 sene sığlığından kurtulup yaratıcı, hicivli, rakiplere bile tebessüm veren zekayı yeniden yansıtabilmenin başka yolu yok galiba.

“Ama onlar da yapıyor”

Onlar yapar.

Onların bunları yapması, onları, onlar yapıyor zaten.

Fenerbahçe’nin 5’te 5 yaptığı dünya çapında bir başarı elde ettiği sezon, konsantre olduğun nokta, Beşiktaş’ın sorunları, yanlışları değilse, koskoca Beşiktaş tarihinde, Beşiktaşlı’yı motive edecek birşey yokmuş gibi 29 seneyi ana gündem maddesi yapıyorsan, senin de onlardan bir farkın kalmıyor maalesef.

Daha da kötüsü onların bahanesi var. Onlar bir Seba görmedi, ama sen gördün. Tam 15 sene “şampiyonluk sevincimizi abartmayalım, taşkınlık yapmadan kutlayalım, rakip takımları tutan insanlar üzülebilir” diyen bir insanı soludun, benlik yaptın.

Benliğine sahip çık.

Ayrıca bugün bir Senegalli için üzücü birgün. Benim takvimime göre ise İlhan Mansız’ın vurduğunun altın olduğu gün. Çünkü ben hayatın Beşiktaş tarafındayım.

Ama siz, “29 sene mi oldu” derseniz.

Ben de oha derim.

19 Haziran 2011 Pazar

Rakibe Saygısızlık mı, Şov mu?

Fark açıldıktan sonra bazılarının içindeki “parti canavarı” ortaya çıkar. Biraz şehvetli bir tanım. Masumlaştırıp “çocukluk” diyelim. Malum her futbolcunun temeli sokaklardır. Mahalle maçlarında herkesi çalımlayıp kale çizgisine gelen çocuk için zevk, o noktada topa basıp, domalarak kafa golü atmaktır. İşin prestij anı odur. Çalımların anlam kazandığı an odur.

Bu noktadan sonra 2 durum ortaya çıkar. Yiyen takımın ağabeyi, kaptanı, kodamanı, golcüyü alay geçmekle suçlar ve döver. Şayet o ağabey,o liseli,o sakal traşına başlamış,o sesi kalın insan, golü atan takımdaysa; sevgili golcümüzün başını okşar, ona kerata der ve bakkala Samsun almaya gönderir ( hesaba yazdırır).

Futbol sahaları bu keratalarla doludur. Kaval kemiğini kasapların çivili kramponlarından sakınıp profesyonel olabilenlerin, fark açıldıktan sonra içindeki parti canavarı ya da çocukluk ortaya çıkabilir.

Bu durum önümüze 2 seçenek bırakır. Çocuğu dövelim mi, sevelim mi?

Lincoln topu sektirerek sürdüğü için dayak yemişti. Önce rakip stoperden, sonra kamuoyundan. Sonra bir müddet Volkan’ın kıçıyla top durdurmasını tartıştık. Kimi bunu eğlenceli buldu, kimi de topun yoluna devam etmesini temenni etti.

Tabii dövücüler ve seviciler genelde taraflarını, taraf oldukları formalara göre belirlediler ve Samsun pakedini çoraba sokup hayatlarına devam ettiler.

Podolski, Nuri Şahin’e 3 parmağıyla milli maçtaki skoru hatırlattığında terbiyesiz, Nuri gol attıktan sonra kayarak Podolski’nin yanından geçtiğinde “helal be!” diyen bizdik.

Bir an için futbolun güzelliği ile rakibe saygısızlık arasındaki tel örgülere bakalım. Buna neye göre karar vereceğiz? Nuri-Podolski örneğindeki gibi “yapan” ve “yapılan” ayrımımı yapacağız? Olayı bitiren, başlatandan asil midir? Yoksa ahlaki değerlere göre mi karar verelim? Henüz teşvik priminin etik mi değil mi olduğunun sonucuna varamadık. Bahis oynamak borsa oynamakla eşdeğer midir yoksa kumar mıdır?

Ahlak anlayışıyla konuyu çözemeyiz. En azından kalın çizgiler belirleyemeyiz. Bakış açıları, kültürler, dolayısıyla ahlak anlayışı farklı olabilir.

Aslında biraz da adamına göre davranıyoruz. Sevimli Higuita beynimizin güzellikler bölümünü uyarırken, mikrofonla koyan Volkan alnımızı kırıştırıyor. Sevdiğimiz insan küfretse kızmayız ya, onun gibi…

Tanımadığımız oyuncular için bu belirlemeyi neye göre yaparız? Aşağıdaki videolarda bana göre ilki futbolun güzelliği başlığının altındayken, 2. video rakibe saygısızlıktır.

Neden?

Benim bakış açım öyle.

Birinci videodaki futbolcu, çalım dersi vermek için beklemiş rakibini, ve futbol oynayarak dalgasını geçmiş. İkinci videoda ise futbolun dışında bir hareket var... Ya da kısaca 1 bana “helal be!” dedirtti, 2 yüzümü ekşitti, bu yüzden.

Bazılarını bana katılabilir, bazıları sıfatları değiştirebilir, bazıları her iki video için aynı fermanı verebilir.

4 olasılık için de taraf vardır.

Fakat nokta koyacak bir yorum yoktur. En azından ben bulamadım.


16 Haziran 2011 Perşembe

Hepimiz Erol Büyükburç’uz

5 kişiyi öldüren biri için idam normal bir cezadır.

Anormal olan, aynı kişinin idamına 18 saat kala intihar etmesidir.

Akıl sağlığı normal olmayan bir adamın, anormal davranması ne kadar normal olsa da, yine de insan olayın tuhaflığı karşısında mantıklı bir açıklama arama ihtiyacı hissediyor. O ihtiyacımızı tahmin etmiş olacak ki sevgili Johnson, bu son cinayetinden önce mektup yazmış.

“Uyuyacağım saati onlar söylüyordu, uyanacağım saati onlar söylüyordu, yemek yiyeceğim saati onlar söylüyordu, spor yapacağım saati onlar söylüyordu, işeyeceğim saati onlar söylüyordu ve bu konuda yapabileceğim hiçbirşey yoktu. En son öleceğim saati de onlar söyledi. En azından bunu onların elinden almak istedim. Hayatımda kontrol edebileceğim tek şey kalmıştı, o da ölümümdü.”

Ol ve öl arasındaki nokta farkına ömür denir. İşi derinleştiren, anlamlandıran bu betimlemeyi “bizim” yapabilmemiz. Karşımdaki yeşil dostum bunu yapamaz. O fotosentezini yapar. Bundan da gayet mutludur. Halbuki insan hergün aynı güneş ışığını, aynı berbat karbondioksiti sırf, ekşi, acı ve hazmı zor Hidrojen için emer mi? İnsan olan “yine mi bamya” der. Beğenmiyorsa tostunu yapar odasında bekler. Dışarı çıkar, dışarıdan söyler ya da basitçe yemez.

İnsan seçer. Bir şey olmak adına seçer. Seçtiğinin (ve vazgeçmeyi seçtiği alternatifinin) sonucuna katlanır. Seçim yapabildiğimiz ölçüde saksı değiliz.

Demokrasinin de gücü buradan gelir. Dilediğini seçebilme özgürlüğü ya da hazzı. Bu nedenle demokratik yapılarda seçimler birer şölendir. Yine aynı nedenle, dışarıdan yapılan her türlü müdahale, seçmenin doğasına karışacak her türlü kontrol, o toplum, kurum ya da camia içindeki adalet duygusunu zedeler. Adaletin olmadığı her yerin taçsız kralı anarşi, dağından gelip bağdakine dayılanır.

Seçim dönemindeyiz. Futbolumuzu yönetecek özerk federasyonu yönetecek başkanı seçeceğiz, daha doğrusu seçecekler ve hatta seçtiler! Şölen biraz aceleye geldi. Halihazırda 2 başkan adayı Türk Futbolu için uzlaştılar. Uzlaşmak güzeldir. Birlikten kuvvet doğar. İki elin sesi var...



Yalnız buradaki sorun Sn.Göksel Gümüşdağ’ın seçimi zaten dün sabah 09.00 itibariyle kaybetmiş olması.

Elimizdekilere bakalım;

TTArena’da sözleşme isteyen, Florya’ya binalar dikmek için izin bekleyen bir Galatasaray.

Eskisini kaydırmadan yeni bir stad yapmak için izin bekleyen Beşiktaş.

HES projesiyle 12 milyon avro/yıl, 250 milyon kw/saat elektrik üretimi için izin bekleyen Trabzonspor.

Yukarıdaki “izin bekleyen” grubunun hangi üyesi 3 gün önce ezici bir üstünlükle seçim kazanan iktidarın icazet verdiği bir adaya oy vermez?

Bu icazeti “kazanan” Sn. Mehmet Ali Aydınlar’ın sponsor olarak Fenerbahçe’ye 20 milyon avro katkı yapan bir Fenerbahçeli olması da kare ası tamamlıyor.

Son olarak Sn. Göksel Gümüşdağ Başkan Vekili olmayı “kabul etti”

Herkes mutlu oldu.

Batının ahlakıyla birlikte bir de şu kazan-kazan’ felsefesini aldık. Tüm gelişmiş ülkelerin en büyük felsefesi. Herkes kazanıyor yani.

Herkes mutlu olduğuna göre, kimsenin bundan sonra “Hakem golümüzü yedi Evin Ana” diyeceğini sanmıyorum. Ayrıca bu yüzsüzlük olur. Madem herkesin seçimi bu yönde, hatasıyla sevabıyla sahip çıkacak ve destekleyecekler.

Çoğu zaman hayatımız susarak ve kontrolü başkalarına devrederek geçiyor. Hayatınızın kontrolünü başkasına vermeniz de seçimdir. Burada sorun, bu kararınızın sonrasında bunun son seçiminiz olmasıdır. Birilerinin bunu yapmasına izin veriyorsanız saksıdan farkıdan kalmaz. O zaman size odun diyene ses çıkarmaya da hakkınız olmaz.

Çok şükür bu ülkede odun yok. Saksı da değiliz. Hepimiz Erol Büyükburç’uz.

Hepinize hayatınızda hayırlı seçimler, yeni federasyon başkanına görevinde başarılar dilerim.

Not: Bu vesileyle Kral’a da saygılar.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Chelsea'ye Oğuz Çetin Gitsin

Net bir bilgim yok ama Barış Özbek, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman’a acil şifalar diliyorum. Sanırım şu aralar sakatlıktan muzdaripler. Brüksel’de olmamalarına şaşırdım.

İlk 20 dakikada, son yılların en kötü Türkiye’sini izledik. Yenildiğimiz ama maamafih ezilmediğimiz 1980’lerden bile kötüydük. Hem yeniliyorduk, hem eziliyorduk. Bizim futbol mentalitemizi, dar sokaklar, araba altına kaçan toplar, yokuş aşağı kaleye düşmeden top sürmek şekillendirmiştir. Bir de buna genetik boy ortalamamızı ekleyin. Orta sahanızda topa hakim ufak tefek bir çok oyuncu varsa, o zaman feyz alacağınız yer Katalonya olmalı. Nitekim, topu yere indirip Barselonacık tarzına döndüğümü zaman, hem baskı hem gol geldi. Bir Messi’miz, Arda Turan var, bir Pedro’muz, Burak Yılmaz var, bir Xavi’miz, Selçuk İnan var. Burak sağ kanattan ceza sahasına yönelirken, Belçika’nın sol bekini de çekti, Arda’ya alan bıraktı. Arda boş alana doğru hareketlendiğinde yine Burak, Kazım’ın yanına gelerek stoperi sabitledi. Bu sırada bu sahnenin 10 metre sağında, Belçikalı oyuncu saha dışına kayarak çıkarken, Arda topla dansını sonlandırmaya hazırlandı. Finalde Dirk Kuyt’ın “gol vuruşu yapacak en uygun noktaya koşu” politikasına saygı duyan Burak Yılmaz’a, reveranslarımızı gönderdik.

Ercan Taner’e ayıp olmasın, o an zihnimdeki ses Murat Kosova’ya aitti; “işte futbol bu!”

İşte bu futbolu oynamak istediğimiz için Hollandalı bir teknik adam, bir futbol ustası geldiğinde sevinmiştik. Halbuki Hiddink sadece bedenen gelmiş, zihin kısmını Oğuz Çetin’e bırakmış. Kendi zihni ise Londra’da.

George Orwell’un meşhur deyişiyle herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğunu her saniye yaşadığımız bir ülkedeyiz. Ortak tutkumuzda, ortak takımımızda bu “eşitliği” görmek, ortaklığı bozuyor! Olcan Adın, Serdar Aziz, Necip Uysal, Mehmet Topal, Cenk Tosun “Ulusal” olabilmek için ne yapmalıdır? Ya da soruyu şöyle sorayım, Sabri’den, Gökhan Zan’dan, Servet Çetin’den, Selçuk Şahin’den neyi eksik yapmaktadırlar? Almanya’da Sabri’ye layık görülen mevkii bu kez kulübünde 10 maça çıkmış Çağlar Birinci’ye teslim ediliyorsa, İsmail Köybaşı’nın Beşiktaş darılmasın diye kadroya çağrıldığı açık. Bu durumun aynı zamanda Anadolu’daki (ya da gurbetteki) bir oyuncuya özellikle transfer döneminde vereceği mesaj da açık. Her forma kutsaldır, ama ulusal formayı giymek için bazı formalar daha kutsaldır!

Eğer, 814.578 km²’lik koskoca ülkeyi (ve hatrı sayılır gurbetçiyi) temsilen sadece İstanbul’un köyleri vitrine çıkıyorsa, ülke futbolunda sorun vardır. Lig 8.si ilk 11’e 5 futbolcu veriyorsa, ülke futbolunda sorun vardır. Eden Hazard 60. dakikada oyundan çıkıyor, Axel Witsel penaltı kaçırıyorsa ve böylece “kazandığımız” beraberliğe seviniyorsak ülke futbolunda sorun vardır.

Avusturya maçında penaltı kaçtı, kazandık, Belçika maçında penaltı kaçtı, berabere kaldık. Bir sonraki rakibin penaltıyı kaçırma oranı 1’e 1000 falan verir herhalde. Çekirge biyolojisine göre bundan sonrakinin -Rıdvan Hoca’ya saygılar- “gol olması lazım”.

Oyuncu seçimleri, kadro seçimini kim yapıyor “görmüyoruz”, ama oyuncu girerken çıkarken, konuşanın, taktik verenin, motive edenin Oğuz Çetin olduğunu görüyoruz. Chelsea Türk Milli Takımı’nın hocasını istiyorsa Oğuz Çetin’e izin verelim gitsin. Tazminat istemeyiz, karşılığında Hiddink’in konsantrasyonunu, zihnini ve arzusunu versinler Londra’dan...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...