şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

Thatcher Formülü


31 Mayıs 1985 sabahında “Demir Leydi” Margaret Thatcher, Downing Sokağı 10 numaradaki Başbakanlık konutunda tarihi bir toplantıya başlamak üzereydi. Burası; Britanya’nın en üst kademe yöneticilerinin 275 yıldır olağanüstü durumları değerlendirdiği ve ülke adına nihai kararı verdiği yerdi. Thatcher, toplantıya bakanlar dışında savaş kabinesi ve Federasyon Başkanı Bert Millichip’i de davet etmişti.

Başbakan kelimelerin üstüne tane tane basarak, derin ses tonunun daha otoriter bir hale gelmesini sağlıyor ve bu bağlamda öneri sunmuyor; aslında emrediyordu: “Bu oyunu ülkemizdeki holiganizmden arındırmalıyız. Belki o zaman yurtdışına yeniden açılabiliriz”

Henüz 2 gün önce Liverpool-Juventus Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde karşı karşıya gelmiş ve tüm Avrupa’nın gözü önünde İngiliz holiganlar, İtalyanların bulunduğu tribünlere atlayarak 39 kişinin ölümüne sebep olmuştu. Ölenler arasında holiganların hışmından kaçmak isterken 10 metre yüksekteki üst tribünden aşağı atlayan da vardı, o hengâmede ezilen de, holiganlar tarafından bıçaklananlar da…

Esasen Heysel faciası İngiliz futbolunun kutsal kasesine düşen son holiganizm damlasıydı. Bill Shankley’i yanlış anlayan İngiliz taraftarlar için futbol belli ki bir ölüm-kalım meselesi haline dönmüştü. Maçlarda tribünlerden karşılıklı çiviler yağıyor, sokakları tribün gruplarının tezahüratları ve kanları boyuyordu. Konu sadece Liverpool taraftarı değildi. Zaten Heysel’de; Luton Town, Milwall, Newcastle, Manchester, Southampton ve West Ham tribün grupları tam kadro hazır kıtaydı. Final biletine kan sıçratan tüm İngiltere’ydi. Başbakan Thatcher’a göre “Artık yeterdi” ve toplantıda alınan “Avrupa’ya 3 yıl gitmeyelim” kararına şöyle karşı çıkıyordu demir leydi: ”3 yıl? İngiltere’yi utanç içine sokan bu hayvanlar için 3 yıl az. Süre en az 5 yıl olacak. Durum düzelmezse süreyi uzatırız.” 

Toplantının ardından gazetecilere çok kısa bir açıklama yapılıyordu. Federasyon Genel Sekreteri Ted Croker bundan böyle İngiliz futbolunun kendine bir çeki düzen verene kadar evinde oturacağını açıklıyordu.

5 YILLIK CEZA İNGİLİZLERE NE GETİRDİ?

1985’te İngilizler Avrupa futbolunun zirvesindeydi. Son 10 yılda Şampiyon Kulüplerde 8 kez bir İngiliz takımı final oynamış ve 7 kez kupayı İngiltere’ye götürmüşlerdi. Aynı dönemde UEFA Kupasını 4 kez, Kupa Galipleri Kupası’nı ise 2 kez kazanmışlardı. 10 yılda 13 kupa! 

# country 80/81 81/82 82/83 83/84 84/85 ranking teams
1 England 8.000    7.142  3.857  12.666 9.428        41.093 7
2 Italy             6.500    3.750  6.800  10.750 11.000 38.800 4
3 Germany      8.571   9.000   8.833   3.500 7.166      37.070 6
4 Soviet U.     5.800  5.666  4.200   8.250 10.000 33.916 4
5 Belgium       5.166    8.500   8.400   6.800 4.400  33.266 5

1990’dan sonraki 10 yıllık dönemde ise Şampiyonlar Ligi’nde ilk gördükleri final 1999’da oldu. Son dakikada mucizevi bir şekilde kupayı aldılar. 2000 yılında ise UEFA Kupası’na dokunmak istediklerinde Taffareeeel uzandı ve kupayı Cimbom kaptı. 

İngilizler cezadan döndü ve kupayı kaptı. Doğru. Manchester United Kupa Galipleri Kupası’nı kazandı. Bu kıyas bizi doğru düşünceye sevkeder mi? Şüpheli. O dönemi yaşayanların anımsayacağı üzere Kupa Galipleri Kupası ülkenin genelde en zayıf takımlarının katıldığı bir turnuvaydı. 1990-91 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nda ciddi sayabileceğimiz United dışında 2 takım vardı; Barselona ve Juventus. Onlar da yarı finalde birbirleriyle eşleşti ve finale Barselona çıktı. Ferguson’ın ekibi ilk turda Macar PECSİ’yi, 2. Turda WREXHAM’ı, çeyrek finalde MONTPELLIER’i, yarı finalde LEGIA VARŞOVA’yı eleyerek finale geldi. Takımların adını büyük yazdığım için kusura bakmayın amacım dikkat çekmek. United’ın rakiplerinin bırakın kadrolarında kimlerin olduğunu renklerini biliyorsak ne ala. Hatta bu kuraların yere düşen İngiliz futbolunu ayağa kaldırmak için özel olarak “denk getirildiği” iddiaları o dönem sıkça dile getirildi. 

1985’te UEFA sıralamasında 1. sırada bulunan İngiliz kulüpleri bir daha birinci sıraya hiç çıkamadılar. 1990’da 0 puanla son sırada tekrar Avrupa arenasına çıkan İngiliz kulüpleri ancak 3 sene sonra ilk 10’a girebildiler. 

5 YILLIK CEZA BİZE NE GETİRİR?

Hemen söyleyeyim büyük bir çöküş getirir.

Son 10 yılımıza -hadi UEFA Kupası’nı da katalım- son 12 yılımıza baktığımızda Türk takımları 1 UEFA Kupası, 1 Süper Kupa, 2 Şampiyonlar Ligi çeyrek finali ve 1 UEFA çeyrek finali gördü. 2 kupa ve 3 başarı(!). Ulusal düzeyde ise Dünya Kupası üçüncülüğümüz, Konfederasyon Kupası yarı finalimiz ve Avrupa Şampiyonası yarı finalimiz var.

Cezadan önce 13 kupa, sayısız final, yarı final oynamış, ulusal takımı uluslararası düzeyde neredeyse turnuva atlamamış ve 1 de dünya kupası kaldırmış bir ülke, cezadan sonra 10 yıl kendine gelemiyorsa, bizim kendimize gelmemiz kaç yıl sürer onu okuyucunun takdirine bırakıyorum.

2017’de 53. sırada San Marino’nun da gerisinde başlayacağımız Avrupa yolculuğuna 1 takımımız Şampiyonlar Ligi öneleme 3. Turu ve 2 takımımız UEFA kupası öneleme 3. turuyla başlayacak. İngilizler 5 sene sonra kupayla döndüğünde takımlar 5-6 eleme turu geçmek zorundaydı ve  toplam en fazla 11 maç vardı önlerinde. Şimdi ise 3 öneleme turu geçmeniz lazım sadece gruplara kalmak için. Gerisini düşünmüyorum. Sadece gruplar için takımlarımızın oynayacağı öneleme turlarında seribaşı olması için bile iyimser bir tahminle en az 3-4 yıl gerekiyor. Kendi adıma yaptığım bir farazi hesapla, son 5 yıldaki performansımızı baz aldığımızda yeniden 11. sıraya çıkmamız için en iyi / şanslı hesaplamayla 12-13 yıl geçmesi lazım. Kısaca “5 yıl gitmeyiveririz canım”dan sonra bugünkü duruma, şu anki konuma, ancak 2025 gibi gelebileceğiz. Komik! Trajikomik değil, sadece komik.

Thatcher Formülü’nü ortaya atanlar bunları düşünmedilerse fena, düşündülerse daha fena! İngilizlerle aramıza bir kıyas yapmak –en naif tabirimle- demagojidir.

Ha, unutmadan İngiltere’nin sorunu şike değil şiddetti. Evlerindeki pislik artık Avrupa’ya taşınca kapıları kapattılar ve temizliğe başladılar. Bizim sorunumuz şike. Pislik içimizde ve bizi boğuyor. Futbol nefes almaz hale geldi ve ölmek üzere. Yaptığımız (daha doğrusu yapılmak üzere olan) ise temizlik değil, UEFA’ya atar yapmak!

İngilizler utandıkları için sahneden çekildiler. Biz ise utanmazlık yapıyoruz çekilmeden önce!

Maalesef utanmazlığın bir formülü yok.

Yakup Sabri İNANKUR

25 Ağustos 2011 Perşembe

Çamurlu Markanıza Yeni Değerler Biçin

Yıllar önce ünlü bir kozmetik ürününün CEOsu kozmetik, hatta iş dünyasının en samimi itirafını yapmıştı: “Aslında maliyetimiz, satış fiyatımızın çok altında. Hatta diyebilirim ki, ürünlerimizi 5 kat daha pahalı satıyoruz. Bunu zalimce bulmayın. Eğer fiyatı normal bir kâr üzerinden ayarlarsak, bu sefer ucuz malın, kötü mal demek olacağını düşünen müşterimiz almaktan vazgeçer”

Bu açıklamayı daha kısa yapabilirdi. Çekici ve bakımlı bir kadın olduğu için kameralar önünde daha uzun kalmak istemiş olabilir. Biz kısa yoldan gidelim. Gidiş yolumuz doğruysa, sonuca da bir şekilde ulaşırız. Olmadı “kanaat” kullanırız.

Bir mal ya da hizmet için 2 değer vardır. Ticari değer ve şu meşhur marka değeri.

Ticari değer; maliyet, tahmini satacağınız miktar ve beklenen / istenen kâr üzerinde fiyatlanır. Marka değeri ise, markanın yani kalitenin yani güvenin fiyatının da ticari değere eklenmesiyle ortaya çıkar. Kısaca “kalite ve güven” değerdir, ticari bir değerdir ve fiyatı vardır.

Önce ticari değer, sonra marka değeri oluşur.

Etiket fiyatınızı da elinizdeki değere göre yazarsınız.

Biçtiğiniz fiyat kaliteden ve özellikle güvenden fazlaysa o ticarethane batar. İstediğiniz süsleri ekleyin, istediğiniz makyajı yapın, istediğiniz reklamı döndüre döndüre koyun, o iş yürümez.

GERÇEK MARKA DEĞERİMİZ NEDİR?

Sektörün lider kuruluşuyla kıyaslayarak aşağı yukarı nerede olduğumuzu görebiliriz. Manchester United-Manchester City maçı 43 farklı ülkede yayınlandı. Galatasaray-Fenerbahçe maçı 2 farklı ülkede (-ki Romanya’da yayını yapan şirket Türk. Olsun biz bunu da sayalım) yayınlandı. İngilizlerin Manchester Derbi’sini ülke dışında 500 milyon kişinin izlediği tahmin ediliyor. Bizim dünya derbimizi heyecanla takip eden 10 milyon kişi olmuş.

Bu evrende 500=10 değildir. Dolayısıyla, ligimizin marka değeri 400 milyon değildir. Premier Lig’in 50’de 1’idir.

Şampiyonlar Ligi’nin bu sezon kulüplere dağıtacağı para 754.1 milyon avro olarak tahmin ediliyor. Takdir edersiniz ki bir şirket, dağıttığı paradan daha çok kazanıyordur. Şampiyonlar Ligi’nin geçtiğimiz sezon ki kazancı 1.1 milyar avro!

Şimdi siz, 400 milyonluk ticaretiniz için 90 günlük enerjinizi, pislikleri halının altına süpürmekle geçirirseniz (ve bunu temizlik diye yutturmaya çalışırsanız), kıvırdıkça kıvırırsanız, adam gelir 1.1 milyarlık “markası” için 1 günde o halıyı kıvırır elinize verir, ses çıkarmaya hakkınız olmaz.

Herşeyden önce bu ülkenin vatandaşı olarak utandım. Sömürge valisi gibi adamlar geldi, “siz bu işi becermediniz, böyle yapacaksınız” dedi. Talimatı aldık ve uyguladık. Yurtdışında nasıl bir itibarımız var bunu da federasyonu atayanlar, pardon seçenler anlatsın.

NE YAPABİLİRİZ?

En güçlü tedavi, en çok acı verendir. Gerekirse lig bu sene komple iptal edilmeli. Bu kadar çamurda top zıplamaz.

Şike yapan, bu pisliğe bulaşan herkes, gereken cezayı derhal almalı. Yayıncı kuruluş çekilebilir. Ticarette bunlar olur, kâr keyfi kadar zarar riski de vardır. Belki bu depremin ardından daha sağlam bir yapı inşa ederiz.

Şunu da ekleyeyim Fenerbahçe yine şanslı. Bakmayın öyle garip garip! Eğer Beşiktaş, Trabzonspor, Gaziantepspor, Bursaspor gibi Avrupa'da oynayıp "şikeli" çıkan olursa bu takımlara daha büyük ceza gelecek.

Ne kadar sorarsanız, yorum yaparsanız yapın sonuç net. TFF bu süreci yönetememiştir. İstifa onurlu bir seçenektir.


Yakup Sabri İNANKUR

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kader

Futbolumuzda gübre öylesine bol ki, tarlalarımız yemyeşil, buğdaylarımız salkım salkım başak dolu.

Tabii hasatı da gübre sahipleri topluyor. Hasatın hasılatı da haliyle aynı ağalara kalıyor. Böyle bir ortama aksesuar olarak tüy iyi giderdi, onu da dün kozmik odadan çıkarıp elimize verdiler. Şimdiki şaşkınlığımız da bundan. Fengshui bozulmadan bu tüyü dikecek şirin bir topak bulmalıyız.

3 temmuzda 20 milyonluk bir topluluğun başkanına kelepçe takılmasıyla başladı bu süreç. Düne kadar olacakları merak ettik.

Bu süre içinde 44 şehit verdik. Kimi Fenerbahçeliydi çocuklarımızın, kimi Beşiktaşlı, kimi Trabzonlu. Onlar da bekliyordu kararı. Ligin başlamasını da bekliyorlardı. Futbol, onların 90 dakikalık tezkeresiydi. Kurşunlar sustuğunda yıkılmışlardı. Kimi sırtüstü, kimi yüzüstü, kimi de yan yatıyordu. Şafak defterlerinde “Asker vurulduğunda değil, unutulduğunda ölür” yazıyordu. Unutulmaları, o ünlü repliğin 45 saniyesi kadar sürecekti belki de.

Dün Sn. Aydınlar nihayet çıktı, konuştu. Çok şey söyleyerek, hiç bir şey anlatmadı. Dikkatimi çeken cümlesi “Bir hüküm verilmesi adil değildir” oldu. Mikrofonlarımı 5 temmuza çevirdim hemen. TFF heyeti ve Başkan Aydınlar savcılığı ziyaret etmiş ve Aydınlar “Durum çok vahim gözüküyor, bu kadarını beklemiyordum” demişti. Peki bu kadar vahim gözüken bir duruma hüküm ver(e)memek ne kadar adildir?

26 klasör rapor var. Allah uzun ömürler versin Hayrettin Karaca duyarsa yüreğine iner. Her yıl Kıbrıs kadar toprak kaybettiğimiz bir ülke, bu kadar ağaç katliamını kaldırmaz. Madem hüküm ver(e)meyecektiniz, bu kadar çalışmaya, çabaya, rapora, belgeye ne gerek vardı?

Ligin marka değerini korumak adına veril(e)meyen bu hükmün, maçların üzerine fiyat etiketi yapıştırdığını düşündüler mi? İnsanların büyük bölümü beyin jimnastiği yapıyor. 1 şampiyonluk kaç Emenike, Tabata, Elano, Marcelinho eder?

Ülke olarak kaderciyizdir.

Madencilerimiz göçük altında kaldı, kadere bağladı büyüklerimiz.

Bugün öğrendim Yalova’da tam 12 yıl önce 2500 kişinin hayatını kaybettiği bölgeye çok katlı bina izni verilmiş. Aklıma “7.4 yetmedi mi?” diye pankart açan hanım kızımız geldi.

Belli ki yetmemiş.

Yarın 2500 kelle daha göçük altında kaldığında, buna da kader diyecekler.

Adalet örümcek ağı gibidir, küçük böcekler takılır, büyükler yırtar geçer.

Kader ağlarını hep böyle mi örer acaba?

İnsanlarımız yıkılıyor, evlatlarımız yıkılıyor, futbolumuz yıkılıyor.

Belki de yıkım bizim kaderimizdir.


Yakup Sabri İNANKUR

10 Temmuz 2011 Pazar

Fenerbahçesiz Lig Olur mu?

Adalet yuvarlak değil, diktir. Rüzgâra göre falso almaz.

2 sezon önce, seyircisizliğe mahkum edilen Diyarbakır-Beşiktaş maçının evvelinde o maça özel, yasağın kaldırılmasını savunanlarla, bugün Fenerbahçe’nin düşürülmesinin kanuni olduğunu söyleyen ağızlar, kalemler –hemen hemen- aynı.

Diyarbakır’ın “hassas” durumu, negatif ayrımcılığa izin verecekse Fenerbahçe’nin durumu “daha” hassastır. Fenerbahçe çoğunluktur, mozaiktir. Pozitif ayrımcılık mı can sıkıyor?

Ayrımcılığın her türüne mi karşıyız, işimize gelenine mi?

İdeolojilerimize, hayat görüşlerimize yakın diye dün eğip bükmeye çalıştığımız adaletten bugün sertlik beklememiz, adaletsizliktir en başta.

Çünkü hepsinden öte en hassas olan, adalet terazisidir. Seyircisiz oynamak, küme düşmek, puanın silinmesi, kısaca kararı sabit her hangi bir ceza; Diyarbakırspor, Çatladıkapıspor, Real Madrid, Fenerbahçe, Dundee United ile ilgilenmez, gereğini yapar.

Bununla birlikte; suçlanan, tutuklanan, mahkeme süresince tutukluluk hali devam eden kimse suçu işlemiş demek değildir. Suçun oluşup oluşmadığını, kesinleşen mahkeme kararından sonra anlayabiliriz. Zira anayasa göre herkes aksi ispatlanana kadar suçsuzdur. Devam eden yargıya basın yoluyla müdahale etmek, sanıkları kesin hükümlerle itham etmek yasaktır.

Hiçkimse, hele de devletin kurumu çıkıp “Fenerbahçe şu kadar maçta şike yapmıştır” deme hakkına sahip değildir. Buna ancak mahkeme karar verir.

Mahkemeden suçsuz kararı çıkarsa, Fenerbahçe Spor Kulübü ve yöneticileri tazminat davası açma hakkında sahip. Fenerbahçe; milyonlarca ruhu içinde barındıran kocaman bir kalptir. O kalbi kırmayı göze alıyorsanız, üzerinize akacak nefret selinin de altında sürüklenmeye hazırsınız demektir.

Eğer ortada bir suç varsa hüküm açık. Şike yaptığı sabit görülen bir takım küme düşer.Kanun bu maddeyi koyduktan sonra yanına parantez açıp; 100 yıldan eski, milyonlarca taraftarı olan, yayıncı kuruluşun hatr-ı sayılır bir kâr elde etmesini sağlayan kulüpler bu durumdan muaftır dememiş.

Senelerce entel cümlelere süslü vurgular ekleyip “Premier League’de her takım düşebiliyor, Serie A’da kimsenin gözünün yaşına bakmıyorlar” diye öven, “bizim ligimizde de böyle olsa” diye iç çekenler, bugünlerde “bu seferlik kulağını çekelim” diyerek şefkatli bir baba tebessümü gösteriyorlar. Bu ikiyüzlü tavır, yıllardır futbolumuzun en karanlık odalarda izlediği “ekmeğimizden oluruz hocam” filminin devamı niteliğinde.

Bırakın bu soruşturma büyüsün, hatta geçmişi de alsın içine. Ucu kime, hangi takıma ve yöneticiye dokunursa, yaksın ve gerekeni yapsın.

Türk Futbolu’nun en değerli ligi; Fenerbahçesiz de olur, Beşiktaşsız da olur, Gaziantepsiz, Konyasporsuz, 18 Süper Lig takımının hiçbir olmadan da olur.

River Platesiz Boca Juniors, Juventussuz Serie A oluyorsa, her lig her takımsız olur.

Sadece;

Adaletsiz olmaz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...