17 Ocak 2012 Salı

Semih’im Sana Söylüyorum, Gencim sen anla


Çince’de “kriz” kelimesinin aynı zamanda “fırsat” anlamına gelip gelmediği hakkında sağlam bir malumatım olmamasına karşın, krizin; Türk Futbolu için nasıl bir fırsat cenderesine dönüştüğüne ilişkin somut gözlemlerim mevcut.  

Ekonomik kriz, her yere uzanan çirkin kollarıyla tüm nakit akışlarının ağızlarını tıkarken, Türkiye yavaş yavaş içinde yaşayanların nefes alamadığı, gitgide kuraklaşan bir göle dönmüştü. Bu kuraklık futbol kulüplerini de pek tabii vurmuş, transferler bir kenara dursun, kulüpler eldekileri satıp kaynak yaratma peşindeydiler.

Tam 11 yıl önce Serdar Bilgili yönetimindeki Beşiktaş, o zamanki teknik direktör Christoph Daum’un tabiriyle “şampiyonluğu satan” bir hamle yaptı.(Bu tarihten 3 yıl sonra söz konusu tabiri, caiz yapıp yapmadıkları hala zihinleri kaşırken bu kez Daum bu duruma ses çıkarmayacaktı…) Real Sociedad kulübü ile Genç Nihat Kahveci için 5 milyon avroya anlaştılar.  

Beşiktaş’ın çocuğu Nihat Kahveci’nin gitmek gibi bir niyeti yoktu. Dönem yöneticilerince “Döner Beşiktaş’a başkan olursun oğlum” diyerek zorla ikna edilmiş, büyüklerince kandırılmış bir çocuğun mahsun ifadesiyle havaalanından bizlere el sallamıştı.
  
Ağlayarak ve ağlatarak giden Nihat Kahveci, sonraki 8 yıl boyunca yüzümüzü güldürmüştü. Sadece Beşiktaşlılar’ın değil, tüm Türk futbolseverinin takdir ettiği heyecanla izlediği bir figür haline dönmüştü. 2003’te şampiyonluğu son maçta kaybettiğinde kendi takımımız şampiyonluğu kaybetmiş kadar üzülmüştük Real Sociedad’a. Altın Top’a aday gösterilmesi, gerçek Ronaldo ile birlikte La Liga’da en çok gol atan yabancı olması gibi daha önce tatmadığımız gururlar yaşattı.


Bazen düşünürüm, Nihat kalsaydı buralarda nasıl olurdu, neler olurdu?

Dünya O’nu şimdi olduğunun yarısı kadar tanır mıydı acaba?

Ne kazanırdı Beşiktaş’ta?

Yahut da Beşiktaş’ta ne kadar kalırdı?


Bunları bilmeye imkânımız olmadığından tecrübelerimiz doğrultusunda benzetme ve akıl yürütme yapabiliriz ancak. Nihat’ın bavul toplamasından 1 yıl önce; Nihat yaşında Avrupa’ya açılmayan / açılmak zorunda kalmayan Tugay Kerimoğlu, 30 yaşına gelmiş ve ıslıklar eşliğinde yönünü Dolmabahçe’ye çevirmişti ilkin. Sonra Beşiktaş formasıyla yapamayacağını anlayıp futbolu bırakma kararı almıştı.

Daha sonra yaşlı Tugay’ genç Nihat gibi Avrupa’nın kalbürüstü bir takımına sessiz sedasız gitti. 6 yıl sonra Sir Alex Ferguson “10 yıl daha genç olsa O’nu alırdım” diyecek, hocası Mark Hughes ise “Alamazdı, çünkü Tugay o zaman Barselona’da oynardı” diye cevap verecekti.

Geldiği yol ayrımında emeklilik yerine Avrupa yazan tabela yönüne sapmasaydı Tugay, Galatasaray tarihinde 10 yıl hizmet vermiş “herhangi bir iyi oyuncu” kadar hatırlanacak ve sevilecekti. Avrupa’ya giden Tugay ise 10 yıl boyunca yaptığı hizmetten sonra hem Galatasaray’ın hem Türkiye’nin medar-ı iftiharı haline gelen bir isim oldu.


Tugay ve Nihat İstanbul’un “güvenli” sınırlarında kalsa 30 küsür yaşlarında benzer sonları paylaşacaklardı.  



Her giden Meksika Dalgası yaptırmadı tribünlere elbette. Arif Erdem, Hami Mandıralı, Fatih Akyel, Elvir Baliç gibi tutmayanlar da mevcut, Sinan Kaloğlu, Cenk İşler gibi sessiz sedasız orada kalanlar da…


Yahut da Gökdeniz Karadeniz, Tayfun Korkut gibi buralarda hakettiği takdiri görmeyip, oralarda hatrı sayılır prestije sahip olanlar da oldu.

Sonuçta sonları Avrupa kapısına burun kıvıran bir (gol kralı) Okan Yılmaz olmadı. Dönüşleri çoğunlukla yine bir büyük takıma oldu.

Tuncay Şanlı giderken Fenerbahçe’nin sembol ismi olduğundan dem vuruldu, orta sınıf bir takıma gittiği için transferi küçümsendi. Doğru; Tuncay Fenerbahçe’den daha küçük bir isme, daha küçük bir paraya gitmişti ancak herkesin atladığı bir durum vardı. Arsenal, Liverpool, Man. Utd. Tottenham, Chelsea gibi devlerle en az 2’şer kez karşılaşma olanağı yakalamıştı Tuncay. FA Kupası, Lig Kupası, Süt Kupası…vs derken bu rakam artacaktı. Kendini Giggs, Terry, Vidiç, Lampard, Fabregas, Scholes, Gerrard, Cristiano Ronaldo gibi isimlerle sınayacaktı. Oysa daha büyük Fenerbahçe’de, daha büyük paraya kalsa bu takımlarla / bu isimlerle yılda 2, en fazla (takımın en başarılı durumunda) 2 kez daha karşılaşacaktı.

Görüşü, tekniği, zekası, mentalitesi, kısaca futbolu burada olamayacak kadar gelişecekti.

Genç oyuncularımız taraftarın "Gerçek Galatasaraylı / Beşiktaşlı / Trabzonlu / Fenerbahçeli” sloganından sıyrılmalılar. Özellikle yaşları 23-25 arasında hem olgunluk hem gelişme sınırındayken hem kendileri hem de Türk Futbolu için gidip gelişmeliler. Buranın çapı belli, ne kadar büyüyebilirsin ki? Arda Turan tam zamanında kaçtı/gitti. Burak Yılmaz’ın bu sezon sonunda müsaade istemesi lazım.

Buradaki fazla para ve rahatlığın cazibesini anlıyorum. Lakin orada da asgari ücrete oynamayacaklar. Yapmaları gereken 7-8 sene sıkmak. Emeklilik yaşı 58 ve 60 olan bu ülkede o 7-8 yıllık “çalışma süresinin” muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin ömrü boyunca biriktireceği paradan fazlasını getireceği de aşikâr.

Benim için Türkiye'nin en iyi golcüsüydü Semih Şentük. Nobre ile kıyasa dahi konmamalıydı. En önce duygusal davrandı. İnkar edemeyeceğimiz biçimde parayı+rahatı seçti, bugünkü durumdan kendi mesul maalesef. Kısaca; bugün Mersin'e gitmem dememek için 3-4 yıl evvel "Deportivo'ya gideceğim" demeliydi.

Bugün Fenerbahçeliler Stadın isminin Lefter Küçükandonyadis olarak değiştirilmesini tartışırken belki onların torunları birgün “Lefter Küçükandonyadis” Stadı’nın yedek kulübesinin isminin “Genç Semih Şentürk Yedek Kulübesi” olarak değiştirilmesini tartışacaklar.

Semih’in Fenerbahçeliliği’ni değil, verdiği kararları sorguladığımın altını çiziyorum. Bundan sonraki kararını verirken duygusal olmamalı. Zira Genç Semih'in gitmek istemediği Mersin İdman Yurdu; 32 yaşındaki yaşlı Nobre'yi parlatıp Fenerbahçe'ye "yeniden" gönderen takım.  



Yakup Sabri İNANKUR

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bir gun Fenerbahceli'yiz


Biz O'nu izlemedik. Baba Hakki'yi, Metin Oktay'i izlemedigimiz gibi.

Gonlumuzdeki renklerin sararmis sayfalarinda hep onlari gorduk. O renkleri gonlumuze aslinda onlarin koydugunu ogrendik. 

Simdi Ordinaryus de son macina cikiyor. Sahada büyük usta Ordinaryüs Lefter, tribünde sarı lacivert, sarı-kırmızı, siyah-beyaz, bordo-mavi, yeşil-beyaz ve tüm renkteki formaları ile futbol severler yarin son macinda orada olalim. 

Metin Oktay'a' Baba Hakki'ya da selamlarimizi iletelim boylece. O, Baba Hakki'ya saygisindan omur boyu Fenerbahceli olmustu. Ben O'na saygimdan 1 gunlugune Fenerbahceli olmusum cok mu?

12 Ocak 2012 Perşembe

Tesadüf?


Belli ki maçtan önce Carvalhal Beşiktaş tarihine bir gözatmış. Çanakkale Dardanel önündeki Briegel’in, Konyaspor önündeki Del Bosque’nin, (ve rakibi) Gaziantep Belediyespor önündeki Schuster’in yaşadığı tesadüfler kendisine “ilham” vermiş. 4 gün önce Ankara’da alınan duşun da soğukluğu hala üzerinde olduğundan tarihe başka bir (kötü) tesadüf yaşayan hoca olarak geçmek istememiş.

Carlos Hoca maçtan sonra Bütün maçlar benim için ciddiyet taşıyan maçlardır. Hiçbir genç oyuncuya, genç olduğu için kurabiye vermem dedi. Her ne kadar bizler kafamızda Burak Kaplan’lı, Atınç Nukan’lı, Tanju Kayhan’lı hatta Joao Alves’li, Mehmet Akyüz’lü kadroları FM oynuyormuş hassasiyetiyle çoktan dizmiş olsak da hocanın kararına saygı duymalıyız. Bazen bir oyuncu yedek kaldığı için basına yakınınca kızıyoruz. Aynı saygıyı yorumcu/forumcu/yazarlardan da beklemeliyiz öyleyse. Kılıçtan keskin kelimelerle eleştiri sınırlarının dışına akınlar düzenlemek iyiyi/huzuru değil, kötüyü/kaosu getirir.

Yayın kurumları maç için uygun gördükleri yorumcuları bu minvalde seçmeliler. İşlerini tesadüfe bırakmamalılar. Simao’nun durağan, eski performansından uzak, silik görüntüsünü izliyoruz/biliyoruz/anlıyoruz. Her 5 dakikada bir bunu duymak ne bizi ne Simao’yu daha iyi yapıyor.

Halbuki o esnada bendenizin (daha fazla) duymak istediği, tribündeki 3000 çiçeğin tiz estetiğiydi. Bu kadar kötü havada, bu kadar cılız bir maça gelen, stadı çığlık yerine tezahüratla çınlatan hanımlara tebrikler. Kimse alınmasın (ya da alınsın dilerse) beylerden daha iyi bir performans gösterdiler. 33 farklı tezahürat yaptılar. Sanırım bu bir rekor. Beleştepe ile yapılan “Kartal gol gol” ve “Efsane” tezahüratları tribün tarih kütüğüne çakılan yıldızlar oldu. Bu bize; orada toplanan 3000 yüreğin tesadüfen değil, planıyla programıyla tribüncülük geleneğinin içgüdüsüyle birarada olduklarını gösterir.

Genelde saha dışına dem vurduk. Bu sefer de böyle olsun. Saha içinde performans düşüklüğü yaşayan bir Beşiktaş var. Bakalım doğal bir iniş mi bu, sadece tesadüf mü, yoksa camianın içinde yaşanan değişikliklerin doğum sancısı mı? Bunu bize, en büyük öğretmenimiz zaman anlatacak.

Ruhu şad olsun, Rahmetli Kazım Kanat olsa; “Tayfur Havutçu’nun dönüşünden! sonra Beşiktaş Futbol Takımı’nda performans düşüşü var, dikkat!!!” yazardı. Ünlemleri gözümüze saplardı ki, uyuklayan beynimiz uyansın.

Ben ünlemleri şimdilik cebimde tutuyorum. Sezon içinde performans düşüşleri olağandır zaten. Hem, herşey yolunda ki kaptanların yüzlerinden gülücük eksik olmuyor. Beşiktaş Takımı’nın son 3 maçlık futbol inişinin, tam da Tayfur Havutçu’nun çıkışına denk gelmesi sadece tesadüf olmalı…

9 Ocak 2012 Pazartesi

Messi Messi Messi!


Çölde vaha mı, uzaylı mı, neyin nessi olduğu anlaşılamayan bir cisim mi, kuş mu, uçak mı?

Tanımların kuruttuğu dudaklarda hep o isim yeşeriyor.

Messi Messi Messi…

2011’in de en iyisi!

3 sene üstüste şampiyon oldu, futbolun kralı oldu.

Haketti mi? Kesinlikle.

Şimdiden Barselona efsanesi olan bu “çocuk” için dünya üzerinde kıyaslanacak herhangi bir futbolcu yok. Tarih imparatorluğunun tacı için dünya dışından başka bir figür var önünde; Maradona. O totem de 2014’de kırılacak mı onu bekliyoruz.

3 hafta önce başka bir efsane; Marco Van Basten O’nu sadece dünyanın en iyisi değil, aynı zamanda ilham verici ve doğuştan lider olduğu için de izlenmesi gerekilen bir figür olduğunu söylemişti.

Kısaca iyi oynayan (yine ve yine) kazandı.

Adidas da dumanı üstünde reklamı piyasaya verdi.

“Takımım, hayranlarım, ailem, arkadaşlarım, takım arkadaşlarım… Bu (altın) topu doğrudan size paslıyorum” Lionel Messi


6 Ocak 2012 Cuma

Arap Futbol Baharı


Pek sevmiyorum bu adlandırmayı. Çünkü baharı seviyorum. Arap’ı da severim. Gerekirse şarabı da içerim. Yalnız bugün kıştan çıkıp bahar geldiğine inan(dırıl)an zihinlerin, 2-3 yıl içinde son baharlarından çıkıp kışa gittiğini göreceğine inandığım için hem Araplar hem de (ilk)bahar adına üzülmekteyim içten içe. Umarım yanılırım. Sadece Araplar’ın değil, tüm ulusların kendi kendini yönetebildiği, yaban ellerin sahte baharlarında çürümediği gelecekleri de yaşayabiliriz bir gün İnşallah…  

Yazı iyiden iyiye sübjektiflik kıtasına geçmeden, köprüden önceki son çıkışta futbol semtine döneyim. Teleskobumuzun “objektif” ayarlarıyla ince ince oynayarak Kuzey Afrika’ya odaklanalım.

Matthew Barrett’ın, footballspeak.com’da yayınlanan analizinde ilginç sonuçlar ortaya çıkmış.  2011’de kaynamaya başlayan Tunus, Libya, Sudan, Fas ve Cezayir’in iç sorunlarını “çözdükten” sonra Ulusal Takım bazında daha iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Hatta Sudan, 2010 yılında Güney meselesinden kafasını kaldırdıktan sonra diyagramda neredeyse dik bir doğruyla göstereceğimiz bir çıkış yakalamış

Tabloyu kelimelere ufalayalım biraz.

6 Ulusal Takım; 53 maçta 87 gol kaydetmiş. Bu; maç başına 1.64 Pektemek. %45 galibiyet oranıyla ortalama bir performansları var. Ayaklanmalardan önceki yılda ise 60 maçta 79 gol (maç başına 1.32 gol) ve %33’lük bir galibiyet oranı var.

Libya, Cezayir, Mısır, Tunus gibi ülkelerde futbolun yasaklandığı dönemde dahi bu artış görülmüş. Stadyumlarda başlayan devrimlere aşinayız zaten. Taraftarların sloganları, futbolcuların gol sevinçleri dahi bir başkaldırıya dönünce yasaklar başlamış. Tabii bu yayılan ateşi durduramamış. Uyku Tulumları uyandırma servisi olurken, futbolcular, teknik direktörler de ülke liderlerini artık bir “baba” figür olarak görmemeye başlamışlar.

Lideri ülkeye eşitleyen denklemler parçalanmış ilkin. Libya kalecisi Samir Abbud, Afrika 2012’ye gitmeyi hak kazandıkları Zambia maçından sonra “Bu galibiyet 1 kişi için değil, tüm ulusumuz içindir. Devrimimiz içindir” röportajıyla simge olmuş ülkesinde.


Cezayir stadyumlarında rahatsız tezahüratlar çınlamaya başladıktan sonra Ulusal Takım ardarda 3 galibiyet almış. Oyuncular bu performans artışını “Çok acılar çektik. Zor günler bizi daha güçlü yaptı. Sahada sadece futbol yoktu, biz vardık artık, tüm Cezayir. 1 kişi için değil, 1 ülke için oynadık!” şeklinde yorumlamışlar. 1.25 gol ortalaması ile oynayan Cezayir, bahar döneminde 1.75’e çıkarmış bu oranı.

En iyi çıkış (ya da en güçlü etki diyebiliriz bakış açısına göre) Sudan’da görülmüş. 1 yıl önceki 1.13 gol, %25 galibiyet ile bugünkü 1.79 gol %53 galibiyet arasında Klimanjarolar var.

Futbol öylesine güzel ki; kendi yarattığı ilhamla ulusları yeşertip, ulusların heyecanıyla kendini besleyerek yine uluslara mutluluk verebiliyor.

Arapların mutlak gerçek, saf bir baharı var mı bilemem ama futbollarında açan çiçeklerin kokusunu buralardan duyuyoruz. 

Yakup Sabri İNANKUR






5 Ocak 2012 Perşembe

Sislerin İçinden


Son 10 yılın en popüler futbol istatistiğinin artık günümüzde en içi boşaltılmış, en amacından sapmış istatistik olduğunu kanıtlamak için Beşiktaş’ı izleyebilirsiniz.

Stoke City maçında %65, Kardemir Karabükspor maçında %45 ve dün akşam Eskişehirspor önünde %55 topla oynama oranıyla oynadı Beşiktaş. Bu 3 maçın ortak özelliği; Beşiktaş’ın oyuna hakim olan, daha iyi oynayan, galibiyeti daha çok hakeden ve hakettiğini alan taraf olmasıydı. Kara Kartallar işine geldiğinde topu hükmüne alıyor, işine geldiğinde topu misafirine veriyor ama iş bittiğinde keyifle duşa giden taraf oluyor.

Metinlerin, Rızaların, Sergenlerin hocası Serpil Hamdi Tüzün son röportajında şöyle diyordu: ”Topa ne kadar sahip olduğunun önemi yoktur…Önemli olan topa sahip iken ne yaptığın ne yapmadığındır. Topa sahip değilken de ne yaptığın ne yapmadığın aynı derece önemlidir”

Ne yapıyor Beşiktaş topa sahipken?

Hızla rakip kaleye akıyor. Fernandes komutanlığında 20-30 metrelik orta menzilli paslarla rakip ceza sahasına sızıyor. Kenar oyuncular içeri katederken kanat bekler ve Ernst rakibin kontraya kalkacak oyuncularının önüne barikat çekiyorlar. Dönen 10 toptan 7’si yeniden Beşiktaşlı ayaklara geliyor ve oradan da rakip ceza sahasına yeniden dökülüyor.

Bunun için topu oradan oraya gezdirmenize gerek yok. Gerek var diyenlere Mourinho soruyor:”3 pasla gole gidebilecekken neden 100 pas yapayım?”  

Beşiktaş sadece dinlenmek istediğinde pas yapmaya başlıyor. Ne zaman isterse!

Ersun Yanal önde savunmayı kurarken, Ernst-Fernandes’i sıkıştırma ve dönen topları kazanma güdüsü vardı içinde. İlk 10 dakikada Eskişehir’in Beşiktaş’a %72’ye %28 üstünlüğü vardı ancak bahsettiğimiz gibi bu Beşiktaş’ın pek umrunda değildi!

Beşiktaş ülkenin en çok terleyen takımı. En yakın rakibinden 13 maç fazlası var, henüz ocak ayında olmamıza rağmen…

Bununla birlikte, son 5 yıl içinde en çok bu sezon bu kadar üstüste maçı güvenle izliyor Beşiktaşlılar. Avrupa’da ve ligde artık belli bir futbol kalitesinde yürüyen bir Beşiktaş var.
Bir standartı var. Sonunu boşverin beraber yürümenin tadını çıkarın. Sislerin içinde olsa bile…

Yakup Sabri İNANKUR

Not: Fotoğraf DirenJK/Twitter hesabından alınmıştır. Kaynak: http://twitpic.com/8375c0

30 Aralık 2011 Cuma

Saygınlığım Baki, Ben Ruhumu İstiyorum


Bir şirketin ne kadar zenginleştiği (ya da fakirleştiği) ile esasen çok ilgili değilim. Hatta gelirlerini istihdama çevirip, iş imkânı sağladığı, ekonomiye katkıda bulunduğu için sevinirim.

Son üç yılda Demirören Holding gelirlerini %85 arttırarak müthiş bir başarı gösterdi. Demirörenler bu (yaklaşık) 550 milyon TL’lik artışın sonucu en zengin 100 ailenin içinde 21 sıra yukarı çıktılar.

Türkiye’nin en saygın ailelerinden biriydiler zaten, son dönemdeki başarılarıyla da güçlerini iyiden iyiye pekiştirdiler.

Türkiye’nin en saygın ailelerinden bir diğeri olan Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nde:

Aynı 3 yılda özkaynaklar 186 milyon TL eksildi.
Aynı 3 yılda Beşiktaş’ın giderleri 85 milyon TL’den 192 milyon TL’ye fırladı. Yani 107 milyon TL arttı.
Buna mukabil gelirlerdeki artış 60 milyon TL.
“Muhasebe 101” dersini alan 1. sınıf öğrencisinin önüne bu tabloyu bırakırsanız şu denklemi yazar;

+60-107-186= -233 milyon Türk Lirası

Hatırlatıyorum bu rakam (-233 milyon TL) 3 senelik bir “saygınlık”tır, 8 yıllık iktidar döneminin kabaca 3’te 1’i. Bu rakama; Sn. Başkan’a olan borç, Sn. Adalı’ya olan borç, basketbolculara, voleybolculara, hentbolculara, tekerlekli sandalye basketbol takımına ve uçan kuşa olan borç dahil değil.

Ortada kazanılan bir saygınlık varsa, bu Beşiktaş’ın kazandığı değil, kazandırdığı bir niteliktir ancak!

Keşke sadece rakamlardan ibaret olsa Beşiktaş’ın kaybettikleri.

Bu son 3 senede Beşiktaş tarihinin ve tribün tarihinin en rezil olayını yaşadık. Denizlispor maçının ortasında, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden; “yeter” diyen, demeye yeltenen herkesi tekme, tokat, yumruktan geçiren ve aslında Beşiktaşlılığı öldüresiye döven “Beşiktaşsızlar” gördük.

2 kupayı dahi unuttuk, o kepazeliği, o korkaklığı, o yavşaklığı unutmamız mümkün olmadı.

Dayağa çıt çıkmadı, lakin “takıma dönün” emri gecikmedi. Sanki bugüne kadar Beşiktaş’a sırt çevirmişiz gibi! Ahmet’i durdurken Seba’ya “karşı” yürümekten nasır tutan ayaklar, kremlendi ve yerlerine oturdu. Quaresma’ya, Guti’ye desibeller gitti. Dayağı yiyen öz be öz Beşiktaşlılar da unutuldu gitti. Bir daha da gelmediler.

Tıpkı yaşı 40’ın üzerinde olan abilerimizin de artık gelmediği (ya da nadiren geldiği) gibi.

Beşiktaş’ın bu kadar şımarmasına dayanamadılar belki de…

Tribünler de Sn. Başkan’ın istediği düzeyde “temizlenmiş” oldu böylelikle.

Zaten hayata dair ilk küskünlüğümüz de “yanımızda” sandığımız kişilerin “karşımızda” olmasını anladığımızda başlıyormuş.

15 sene önceki taraftar profiliyle şimdiki arasında bu fark, 15 sene önceki Beşiktaş’la şimdiki arasındaki fark kadar barizse, bu 15 sene önceki başkanla şimdiki arasındaki farktan olabilir mi?

“Halk gitgide liderine benzer” diyen filozof haklı görünüyor, ne dersiniz?

Bendeniz mahalle maçlarında Gökhan, Rıza, Ziya, ama en çok Metin olurken, Beşiktaş herkesin 2. takımıydı. Azdı Beşiktaşlı fakat mahallenin ağır abilerinin takımıydı. Herkes saygı duyardı Beşiktaş’a. Beşiktaşlılık; bir futbol takımına aidiyeti değil, bir duruşu ifade ediyordu.

Şimdi yine aynı bendeniz ömür maratonun yarısına tık nefes varıyorken Beşiktaş; Fenerbahçeliler’in en sevmediği, Galatasaraylılar’ın ise 3. büyük olarak çok da önemsemediği, artık torun sahibi olan ağır abilerin ise hüzünle izlediği bir futbol takımına dönüştü.   

5 yıl öncesine kadar FIFA’ya gidip Beşiktaş’ı arasanız, tozlu raflarda 1-2 klasör takdir görürdünüz. Şimdi gitseniz FIFA’da en çok davası olan kulüp plaketiyle onurlandırırlar!

Sn. Başkan’ım;

Artık dünya kulübü olduk diyorsunuz…
Beşiktaş’a saygınlık kazandırdım diyorsunuz…
Eminim inanan, şımaran, göğsü kabaran vardır, sloganları da hazırdır.
Ve varsayalım ki haklısınız.

Ben hepsine, herkese tek bir soru soruyorum.

Ruhunu kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar?

Beşiktaş J.K. Başkanlık Makamı’na saygılarımla…

Yakup Sabri İNANKUR 

23 Aralık 2011 Cuma

Bir Nefes Futbol


Kirli, çürümüş ve leş gibi kokan bir tabutta hava boşluğu aramak aslında yaptığımız. 90 dakikalığına izin alabiliyoruz adına sorumluluk ya da zorunluluk denilen azaplardan.  Büyük usta Lucescu’nun tam 7 sene evvel Ceausescu Romanya’sı diye tarif ettiği o gri ve solgun sokaklarda yürüyüp hayatımızın rengi olan “saf” futbolu arıyoruz, usanmadan.

Bu yüzden Fernandes’i izlediğimizde dudaklarımızın kenarları kulaklarımıza kayıveriyor. Bu yüzden kendisine emanet edilen cevheri sabır ve titizlikle işleyen Carlos Hoca’nın vitrine koyduğu mücevher gözlerimizi kamaştırıyor

2.5 günde bir maça çıkan Beşiktaş, yorgunluktan beslenen efsane maratoncular gibi katettiği her metrede daha çok açılıyor. Karabükspor karşısındaki Beşiktaş’ın orta saha oyuncuları yarı sahalar arasında toplamda 500 kezden daha çok gidip geldi. Bu kadar koşan Fernades’in, Ernst’in, Veli Kavlak’ın isabetli pas sayısı Karabükspor’un sahadaki 9 oyuncusunun toplamından fazla!

Portekizli hocanın isteği; topa ve oyunun kontrolüne sahip, mücadeleci bir oyun anlayışı. Rakibi ısırırken aynı zamanda topu oradan oraya dolaştırarak savunmayı (uyutup) en zayıf haliyle boşluklarla dolu bir anında yakalamak, fuleli oyuncularının koşu yollarına derin paslar göndermek. Hızlı ve net! Avını saatlerce bekleyip tuzağa düşüren avcı gibi…

Bu futbol tarzının üç önemli noktası var, iyi bir alan savunması, kazanılan topların da koşu yollarına hızlı aktarımı ve bunu düşünecek, uygulayacak oyuncular. İlkini Egemen, ikincisi Fernandes önderliğinde gerçekleştiriyor Beşiktaş. Yalnız 3. Bölgede hala sıkıntısı var. Buradaki temel sıkıntı pozisyona girme zorluğu olsa Quaresma-Simao susuzluğunun baş ağrıttığından söz edebilirdik. Halbuki Beşiktaş, Karabükspor’dan neredeyse 2 kat fazla topa dokundu, 2 kat fazla şut attı, 2 kat fazla topla zaman geçirdi ama 2’yi atamadı. Hücum oyuncuları topla buluşuyor, kale önünde gol pozisyonu da yakalıyorlar burada sorun yok. Sorun bütün bunların gol demek olmaması. Pozisyonlara gol dedirtecek tek oyuncu kenarda olduğu için böyle bir skor yoksunluğu ortaya çıktı.

Varsın olsun, tabelada ne yazdığıyla genelde ilgilenmem zaten.

İddianamelerde kravatlı holiganların günahlarını, saçmalıklarını ve küfürlerini okumaktan günlerdir bunalmıştık, başımız dönmüştü. Sahada baş döndüren bir futbol izleyince biraz nefes aldık en azından.

Yakup Sabri İNANKUR
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...