Ömrümüzün yarısı, hayatımızı bir raya koymakla, kalan yarısı diğer raylara özlem duymakla geçer.
Geçmişimizi ray döşemekle, geleceğimizi diğer raylara bakmakla harcarken, çevredeki manzaranın tadını çıkarmayı unuturuz –en azından küçümseriz-. Halbuki geçmiş, geçip gitmiş, gelecek ise belirsizdir. Gerçek; içinde bulunduğumuz “an”dır. Sahip olduklarımızı kaybettiğimizde anlarız, “an”ların değerini. O “an”ları uğrunda harcadıklarımız (kariyer, para...herneyse), kumdan kaledir. Asi bir dalganın keyfi kadar ömrü vardır. O zaman, zihinsel olarak dönmeye çalışırız o “an”lara, keşkelerle sarhoş oluruz.
Büyüyünce futbolcu olacağımı düşünenlerden biriydim ben de (Kim düşünmedi ki!). Sabahtan, yıldızların uyuşuk uyuşuk parlamaya başladığı saate kadar -daha doğrusu annem kardeşimle haber göderene ve ekmek alıp eve dönmemi gerektiren o saate kadar- top oynardım (Kim oynamadı ki!). Ama çoğunuzdan farklı olarak bu rüyaya dokundum ben. Lisanslı geleceğe parlak bir forvet olarak Genç Milli Takıma kadar başımı çıkardım. Sonra Adana Demirsporlu –adını şu anda hatırlayamadığım- kafası usturaya vurulmuş, kısa boylu, kalın kemikli bir savunma oyuncusu kaval kemiğimin yapısını merak etmiş olacak ki, kramponlarının çivisiyle ameliyata kalkıştı, beni de o başımı çıkardığım tünele geri gönderdi. Önemli değil, affettim O’nu. Ama “o” ray da ne var hep merak ettim, doğruya doğru.
Şu anda bu odada, siyah masada, arkası kırık koltuğumda, ekrandan belli belirsiz yansıyan yüzümde bunu görebiliyorum.
Kendinizi bir an için düşünün. Karizmatik, klas, 10 numara bir futbolcusunuz. Bir penaltı atılacak ve maç o penaltıdan sonra bitecek. Statta onbinler susmuş durumda. Milyonların –hatta yüzmilyonların- oturma odasındasınız şuan. Çaylarına, biralarına, kolalarına, çerez tabaklarına kimse dokunmuyor. Kimi elleriyle koltuğun 2 kenarına yapışmış, kimileri de birbirlerine sarılmış gözucuyla size bakıyorlar. Dünyanın en büyük fotoğrafı bu, yüzmilyonlarca donmuş insan. Bu fotoğrafı belli belirsiz dudakların dua kıpırtısı bozuyor ancak.
7.32X2.44’ lük kale, bir iğne deliği gibi gözükmeye başlıyor. Böyle olmadığını biliyorsunuz. Daha önce yüzlerce kez yaptınız bunu. Beklediğiniz her saniye, bunu hatırlamakla, diğer saniye bunu unutmakla geçiyor. Aklınızdan kimbilir daha neler geçiyor. İlk futbola başladığınız an, ilk golünüz, hatta eşiniz, çocuklarınız, aileniz. Bunları unutup, sadece penaltıya konsantre olmak istiyorsunuz. Kolay bir iş değil bu; atamazsanız bu kadar emek boşa gidecek, milyonlarca insan kahrolacak ve belki adınızı lanetle anacaklar. Tarihe kaybettiren olarak geçeceksiniz ve yüzyıl unutulmayacak bu.
O penaltıyı atmak ister miydiniz?
Düdük sesini duydunuz. Düşünme zamanı doldu. Topa doğru hareketlenmeye başladınız. Bacaklarınızda hissizlik var sanki, mideniz gıdıklanıyor. Bunun sırası değil şimdi, nereye vuracağınızı düşünün. Sola mı? Bir önceki penaltıda kaleci sağa atlamıştı bu kez de öyle yapar mı? Sert vuracaksınız. Hayır, gerek yok ayak içiyle vuracaksınız. Ortaya mı yoksa?
Geldiniz vurdunuz. Top süzüle süzüle koskoca kalenin üzerinden geçti gitti. Atamadınız. Daha önce bunu yüzlerce kez yaptığınız halde atamadınız. Bir çocuk bile becerirdi bunu. 11 metreden koskoca kaleye bu topu gönderemediniz.
Roberto Baggio işte bu “raydaydı”. Dünya kupası O’nun ayağından çıkıp Brezilyalıların ellerinde yükselirken, başını öne eğdiğinde neler düşündüğünü bilemem. Ancak daha sonra “O penaltıyı 4 yıl boyunca hergün kaçırdım” dediğini biliyorum.
O penaltı kaçtığında, Brezilyalılar deli gibi sevindiğinde, İtalyanlar kahrolduğunda kimsenin dikkatini çekti mi bilmiyorum ama Baggio yere çökmedi. Yere uzanıp çimleri yemedi, formasını kafasına geçirmedi, ağlamadı...Ayakta kaldı. Dünyanın büyük çoğunluğunun O’nunla alay ettiğini, en iyi ihtimalle O’na acıdığını, en azından 70 milyon İtalyan’ın O’ndan nefret ettiğini hissetti tam o anda, Brezilyalılar sevinçten yerlere yatarken, O ayakta kaldı. Kendi rayında kaldı. 4 sene her gün, bununla yaşadı, hala da yaşıyor.
Çocukluk aşkı Andreina ile evlendi. 2 kızı, 1 oğlu oldu. Çevresinde daha alımlı, daha güzel, “daha” bir çok kadın varken ve bunları elde edeceğini bilirken, hayatında tek bir kadın oldu. Başka raylara bakmadı. Çok mutlu ve huzurlu bir evliliği var.
Juventus, Milan ve Inter’de oynadı. Gönderilirken kimsenin hakkında tek bir kötü söz söylemedi. Kameraların karşısına geçip “Haksızlığa uğradım”demedi. “Bitti” dedikleri sezon gol kralı oldu, “yaşlandı” dedikleri sezon küme düşen takımı tek başına ayakta tuttu, kornerden goller attı.
Son maçında oyundan çıkarken 80.000 kişi ayakta alkışladı O’nu. Kimse 94’te kaçırdığı penaltıyı hatırlamadı bile o an. Çünkü O hep kendi yoluna baktı. Keşkelerle uğraşmadı, pişmanlık duymak yerine tecrübe edinmeyi tercih etti.
Şartlar ne olursa olsun, atacak bir penaltımız daha varsa atmalıyız. Baggio’nun dediği gibi "Penaltıyı, sadece onu atacak kadar cesur olanlar kaçırır."
Kaçarsa da kaçsın. Herşey bittiğinde alkışlarla terkederiz sahayı...

Roberto Baggio ile ilgili bilgilere ulaşmak isteyen varsa Kaan Kavuşan'ın http://klasikfutbol.blogspot.com/2008/11/efsane-futbolcular-no2-roberto-baggio.html müthiş yazısını tavsiye ederim.
Önemli Not: OSTİM Sanayii bölgesinde yaşanan patlamada yaşamını yitiren Dursun Kavak, Necdet Ali Tanışman, Ali Yiğit, Satılmış Şimşek, Abdulkadir Kurt ve Bayram Sönmez’e Allah’tan rahmet, ailelerine sabır dilerim. Yaralanan emekçilerimize acil şifalar dilerim. İnsanları İŞLETME BELGESİ olmayan tabutlara layık gören tüm sorumluların Allah’tan belasını, yargıdan cezasını dilerim.