9 Şubat 2011 Çarşamba

Kırmızı’nın Partisi, Mavi’nin Cevabı

Mavi ile Kırmızı arasındaki atışma, özellikle Maviler’in ana sermayesinde muazzam miktarda yağ bulmasından sonra sertleşti. Bakış açısına göre tatlı-sert ya da iğrençlik diye de adlandırabiliriz.

Bu atışmanın kaynağında esasen kimlik “bilinci” yatar. Manchesterlılar “şehir” milliyetçisidir ve kendilerini ayrıcalıklı görürler. Bunun temelinde şehrin Sanayi Devrimi’nin başkenti olması yatar. Kendilerini üstün görür, “Biz İngiliz değil Manchesterlıyız” derler. United ve City atışmasının temel sebebi de “kim en Manchesterlı” kavgasıdır. Hatta United’ın global bir yapıda olması Citylilerin sataşmasına sebep olur. Manchester City’nin lakabı “The Citizens” tır ve Amerikalı sahibi olan Manchester United vatana (şehre) ihanet etmektedir.

2009’da bu atışma bilboardlardaydı. Carlos Tevez Manchester City’e transfer olduğunda, şehrin meydanındaki bilboardda Tevez’in mavi bir resmi vardı ve üzerinde kocaman “Manchester’a Hoşgeldin” yazıyordu. “Manchester” “Hoşgeldin”e göre daha da kocaman yazıyordu. Halbuki Tevez 1 sezon önce United’da oynuyordu. Globallik ve yabancı sahip meselesini çoktan unutan Cityliler, bu kinayeye bayıldılar.


Bunun intikamı tam 2 ay ( tam olarak 2 ay 4 gün) sonra geldi. Derbide, United-City’i 4-3 mağlup etmişti ve galibiyet golünü 95. dakikada yeni transfer Michael Owen atmıştı. Owen’ın United formasıyla ilk golüydü bu aynı zamanda. Unitedlılar Owen’ın “hoşgelişini” aşağıdaki posterle kutladılar. Bu posterin, 2 ay önce Tevez’in süslediği aynı bilboarda asılmış olması tesadüf değil tabii ki...

Resmin orjinali şu şekilde;


Bilboard savaşları şimdilik bitmiş görünüyor. Ancak yeni savaş kapıda! Eski Unitedlı oyuncu David May 3 gün sonra oynanacak derbi öncesi “derbi şerefine” parti vereceğini açıkladı. Taraftarları ve eski oyuncuları biraraya getirecek bu partinin ana konusu ise; (May’in blogunda yazdığını aynen çeviriyorum) “DERBİYİ KUTLAYACAĞIZ! AMA AYNI ZAMANDA MANCHESTER CITY’NİN 35 YILDIR HİÇ BİR KUPA ALAMAMASINI DA KUTLAYACAĞIZ! HA HA HA!!! GÖRÜŞÜRÜZ!”

Giriş 20£’muş.

Buna nasıl bir cevap gelecek, hakikaten merak ediyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Ali Ece, Lütfen Twitter'a, Ali Ece...


Buradan buyrun;

http://klasikfutbol.blogspot.com/2011/02/ali-ece-twittera-donsun-kampanyas.html

7 Şubat 2011 Pazartesi

İSLAM ÇUPİ…

Evimize 2 gazete girerdi, Sabah ve Milliyet.

Benim için gazeteler; karikatürler ve arka sayfadaki futbolcu resimleri dışında gereksiz kağıt parçalarıydı. O kadar yazıyı ne diye okurlar anlamazdım. Bu noktada Sabah daha çok hoşuma giderdi çünkü futbolcu resimleri daha bir parlaktı, daha beyazdı. Milliyet’te resimler biraz daha koyu ve kırmızımsıydı. Ayrıca Milliyetle çok oynayınca (gazeteleri top top yapar, dışını bantla kaplar maç yapardım evde ben) ellerim ve ayaklarım siyah lekelerle dolardı. Sabah Gazetesi daha lekesiz bir oyun yaşatırdı bana. Henüz Ayşe Teyze lisedeydi muhtemelen ve çantasında defter, kitap gibi normal malzemeler vardı.

Bu durumun değiştiği tek gün vardı. “Milliyet” ve “yazı” sadece 1 gün benim kralım olurlardı.

Yani “Pazarın Ertesi”

Yani İslam Çupi

Başlangıçta adı garip gelmişti; “İslam”. Sonra soyadı; “Çupi”

Çupi ne ki? Ayrıca İslam diye isim mi olur?

Öyle okumaya başladım O’nu. Okuduğum ilk köşe yazarı. 1 cümleyi belki 10 defa okurdum anlamak için. Her seferinde “Allahım bunlar ne güzel sözler” derdim. Bazen anlayamazdım. Ama cümlelerin güzelliğinin başından kalkıp “sıkıldım ya” şımarıklığını da yapamazdım. Yazı bitince bir daha okurdum, ertesi gün bir daha…Milliyet bizim evde kral olmak için, ben ise cümlelerde yüzmek için Pazarın Ertesini beklerdik, beraber.

Ortaokul ve lisede daha bir söktüm İslam Çupi’yi. Ben zaten futbola aşıktım, İslam Çupi ise benim aşkıma şiirlerin en güzelini yazıyor şarkıların en güzelini söylüyordu.

İşte ben o zaman yazmaya başladım. Para kazanmak için, kızlarla çıkmak için değil, benim hayatımı –olursa- okuyanın hayatını zenginleştirsin diye yazıyordum. Mutlu olmak için yazıyordum.

O “Şampiyon olmak mümkün, Fenerbahçe olmak imkansız” demişti, ben “yazar olmak mümkün İslam Çupi olmak” imkansız diye düşünüyorum

...

Allah rahmet eylesin güzel insan, kalem sanatçısı, Fenerbahçe aşığı. Ölüm yıldönümünün 6 şubat olduğunu biliyordum. Ancak ben bugünü 6 şubat sanmıştım. “Çocuk beni unuttun” diye gülümsediğini ve okkalı bir küfürü de arkasına nağme yaptığını duyuyorum. “Tanıyor muydu seni?” derseniz “Hayır” derim. Önemi yok ben O’nu tanıyorum ya.

Ruhu şad olsun. Bizim burada, orada çene, klavye yorduğumuz konuyu yarım sayfada anlatmıştı İslam Çupi. Taa 1994’ten bugünlere sallamıştı üstad. Buyrun o satırların keyfini çıkaralım, Rahmetle bir kez daha anarken…

*****

Yıldız futbolcu olarak dünya da kurudu, Türkiye de…

Değişen sistemler, sistemlerin üzerine asılan ve kilit denilen taktikler, oyuncuyu fizik yapmaya mecbur eden idman ve telkinler futbol oynamayı zorlaştırdı belki de…

Ama oyun alanının eni ve boyu hiç değişmediğine göre, eski star özgürlüğü yenilerle niye bu kadar esaretli bir kafese girsin…

Demek yeni futbolcu tipi ne saha açmasını biliyor ne oynarken dripling ustalığı ile yeni alanlar kazanma yollarını…

Siz Cruijff, Pele veya bizim Lefter’in önünde tam saha presli bir oyun oynamaya kalksa idiniz, oyun alanının her 5 metrekaresinde bir ceset bırakarak, maçı bitirecek canlı bulamazdınız yönettiğiniz takımda…

FIFA ve UEFA futbolun geleceğini kurtarma konusunda ikide bir kuralları değiştirerek, sahada hakemden bir polis devleti kurma sevdasında…

Bana göre futbolun 100 yıldır süren saha özgürlüklerini kısp, diktatörlüğe dolu dizgin gitmek, bu oyunu ileriye götürmez. Büsbütün emredici kuralların içine sokup kurulaştırır ve yok eder sonuçta…

Futbolun geleceği ve kalıcı güzelliği, ülkeleri faşizan bir takım kuralların kalıplarına sokarak gerçekleşmez, ancak onlara “ESKİ MALLARINIZI YENİDEN ÜRETİN” diye samimi ve sevimli telkinler yaparak gerçekleşir.

Çünkü bütün dünya futbolcu diye başka bir şey üretmeye başladı, galiba…

İSLAM ÇUPİ, 8/2/1994 (Eskiyi Aratan Yenileşme)

Not:ESKİ MALLARINIZI YENİDEN ÜRETİN” orjinalde küçük harflerle yazılı. Dikkat çekmek için büyük yazma gereği hissettim. Altyapı falan mı diyor ne…

Ya Gol Verilseydi

Kadrosunda Figo, Raul, Zidane, Beckham, Roberto Carlos, Ronaldo gibi isimler bulunan Real Madrid, başarısız sonuçlar almaktadır. Başkana, teknik direktöre büyük eleştiri vardır. En büyük eleştiri konularından biri de Guti’nin çok fazla yedek kulübesinde oturmasıdır. Bir röportaj esnasında Zidane da buna paralel sözler söyler. Röportajı yapan gazeteci itiraz edecek olur; “Ama bu takımda sen varsın, Beckham var, Figo var...” Zidane gülümseyerek “Anlamıyorsunuz” der. “Guti durduramayacağınız tek oyuncudur. Sizden daha güçlü ya da daha hızlı olduğu için değil, daha zeki olduğu için.”

Böyle bir zekanın eksikliğini Los Galacticos hissetmişken, hücum futbolunu en tempolu şekilde oynamaya çalışan Beşiktaş da elbette hissetti. Bununla birlikte, sezonun ilk yarısının son maçlarındaki durgun oyunu için “yoruldu herhalde” yorumlarını yaptığımız Ernst’in, hala toparlanamadığı açık. Schuster de O’nun bu halinden mutsuz ki son 3 maçtır dinlendiriyordu. Üstün Alman Teknolojisi, Karabük maçında eski temposundan hayli uzaktı.

Beşiktaş orta sahası zeka ve tempodan yoksun kalınca Karabüklü Hakan Özmert maça damgasını vurdu. Orta sahadaki partneri, adaşı Hakan Söyler ile birlikte alan daralttılar. Fernandes bu ikiliye karşı tek başına kalınca hem oyun kurmada zorluk yaşadı, hem de çok yoruldu. Beşiktaşlı oyuncular orta sahada ne zaman oyun kurmayı deneseler Hakanların presiyle karşılaştılar. Zaten Karabük’ün golü de böyle geldi. Hakan Söyler Ernst’in pas alanını kapattı, Hakan Özmert Ernst’e pres yaptı, topu kaptı ve Emenike’nin koşu yoluna yuvarladı. Karabükspor tüm ataklarını bu şekilde gerçekleştirdi.

İlk golü yediği 18 maçın sadece 3’ünü kazanan Beşiktaş’ın, üstelik de rakipte Emenike varken, maçı çevirebilmesi hayli zordu.

Çizgi Meselesi

Uluslararası Futbol Birliği (IFAB), futbol oyun kurallarında değişiklik önerilerini görüşmek üzere 5 Martta, Galler’de 125. kez toplanacak. İlk olarak 6 Aralık 1882’de toplanan IFAB’da 8 temsilci bulunuyor. 8 temsilcinin 4’ü Britanyalı. Bir kuralın değişmesi için en az 6 oy gerekiyor. Geçtiğimiz yaz dünya kupasında bu “çizgiyi geçen top” hadisesinin en çok İngiltere’yi yaraladığını düşünürsek, bu konuyla ilgili mutlaka bir çözüm çıkacağını söyleyebiliriz. IFAB, hakem sayısının arttırılması dışında çipli top ya da şahin gözü gibi teknolojik önerileri de (her ne kadar Platini karşı olsa da) tartışacak.

Öyle ya da böyle çizgiyi geçen –ya da geçmeyen- pozisyonlar için bir çözüm gelecek. Peki ya atlanan penaltılar ve kartlar ne olacak?

Diyelim ki, teknoloji (şahin gözü, lazer....v.s) Almeida’nın bariz golünü yakalamış olsa ve maç da böyle bitse, adaletli mi olacaktı? Karabük yöneticileri ne yapacaktı? Verilmeyen penaltıları ve rakibe çıkmayan 2 kırmızı kart için, hakem odası mı basmalıydı, masalara yumruk mu vurmalıydı?

Bu soruyu sorduğum için ben de mi 21 gün hak mahrumiyeti alacağım?

Konu; çizgiyi-geçmedi, kartı vermedi, dışarıda düştü...v.s konusu değil.

Adalet tarafından terkedilen Türk Futbolu, rant denen fahişenin kollarına düşmüş, anarşi isimli bir bebek bekliyor.

Hala çözümü hak mahrumiyeti sanan bir zihniyet var.

4 Şubat 2011 Cuma

Baggio Olmak Lazım...

Ömrümüzün yarısı, hayatımızı bir raya koymakla, kalan yarısı diğer raylara özlem duymakla geçer.

Geçmişimizi ray döşemekle, geleceğimizi diğer raylara bakmakla harcarken, çevredeki manzaranın tadını çıkarmayı unuturuz –en azından küçümseriz-. Halbuki geçmiş, geçip gitmiş, gelecek ise belirsizdir. Gerçek; içinde bulunduğumuz “an”dır. Sahip olduklarımızı kaybettiğimizde anlarız, “an”ların değerini. O “an”ları uğrunda harcadıklarımız (kariyer, para...herneyse), kumdan kaledir. Asi bir dalganın keyfi kadar ömrü vardır. O zaman, zihinsel olarak dönmeye çalışırız o “an”lara, keşkelerle sarhoş oluruz.

Büyüyünce futbolcu olacağımı düşünenlerden biriydim ben de (Kim düşünmedi ki!). Sabahtan, yıldızların uyuşuk uyuşuk parlamaya başladığı saate kadar -daha doğrusu annem kardeşimle haber göderene ve ekmek alıp eve dönmemi gerektiren o saate kadar- top oynardım (Kim oynamadı ki!). Ama çoğunuzdan farklı olarak bu rüyaya dokundum ben. Lisanslı geleceğe parlak bir forvet olarak Genç Milli Takıma kadar başımı çıkardım. Sonra Adana Demirsporlu –adını şu anda hatırlayamadığım- kafası usturaya vurulmuş, kısa boylu, kalın kemikli bir savunma oyuncusu kaval kemiğimin yapısını merak etmiş olacak ki, kramponlarının çivisiyle ameliyata kalkıştı, beni de o başımı çıkardığım tünele geri gönderdi. Önemli değil, affettim O’nu. Ama “o” ray da ne var hep merak ettim, doğruya doğru.

Şu anda bu odada, siyah masada, arkası kırık koltuğumda, ekrandan belli belirsiz yansıyan yüzümde bunu görebiliyorum.

Kendinizi bir an için düşünün. Karizmatik, klas, 10 numara bir futbolcusunuz. Bir penaltı atılacak ve maç o penaltıdan sonra bitecek. Statta onbinler susmuş durumda. Milyonların –hatta yüzmilyonların- oturma odasındasınız şuan. Çaylarına, biralarına, kolalarına, çerez tabaklarına kimse dokunmuyor. Kimi elleriyle koltuğun 2 kenarına yapışmış, kimileri de birbirlerine sarılmış gözucuyla size bakıyorlar. Dünyanın en büyük fotoğrafı bu, yüzmilyonlarca donmuş insan. Bu fotoğrafı belli belirsiz dudakların dua kıpırtısı bozuyor ancak.

7.32X2.44’ lük kale, bir iğne deliği gibi gözükmeye başlıyor. Böyle olmadığını biliyorsunuz. Daha önce yüzlerce kez yaptınız bunu. Beklediğiniz her saniye, bunu hatırlamakla, diğer saniye bunu unutmakla geçiyor. Aklınızdan kimbilir daha neler geçiyor. İlk futbola başladığınız an, ilk golünüz, hatta eşiniz, çocuklarınız, aileniz. Bunları unutup, sadece penaltıya konsantre olmak istiyorsunuz. Kolay bir iş değil bu; atamazsanız bu kadar emek boşa gidecek, milyonlarca insan kahrolacak ve belki adınızı lanetle anacaklar. Tarihe kaybettiren olarak geçeceksiniz ve yüzyıl unutulmayacak bu.

O penaltıyı atmak ister miydiniz?

Düdük sesini duydunuz. Düşünme zamanı doldu. Topa doğru hareketlenmeye başladınız. Bacaklarınızda hissizlik var sanki, mideniz gıdıklanıyor. Bunun sırası değil şimdi, nereye vuracağınızı düşünün. Sola mı? Bir önceki penaltıda kaleci sağa atlamıştı bu kez de öyle yapar mı? Sert vuracaksınız. Hayır, gerek yok ayak içiyle vuracaksınız. Ortaya mı yoksa?

Geldiniz vurdunuz. Top süzüle süzüle koskoca kalenin üzerinden geçti gitti. Atamadınız. Daha önce bunu yüzlerce kez yaptığınız halde atamadınız. Bir çocuk bile becerirdi bunu. 11 metreden koskoca kaleye bu topu gönderemediniz.

Roberto Baggio işte bu “raydaydı”. Dünya kupası O’nun ayağından çıkıp Brezilyalıların ellerinde yükselirken, başını öne eğdiğinde neler düşündüğünü bilemem. Ancak daha sonra “O penaltıyı 4 yıl boyunca hergün kaçırdım” dediğini biliyorum.

O penaltı kaçtığında, Brezilyalılar deli gibi sevindiğinde, İtalyanlar kahrolduğunda kimsenin dikkatini çekti mi bilmiyorum ama Baggio yere çökmedi. Yere uzanıp çimleri yemedi, formasını kafasına geçirmedi, ağlamadı...Ayakta kaldı. Dünyanın büyük çoğunluğunun O’nunla alay ettiğini, en iyi ihtimalle O’na acıdığını, en azından 70 milyon İtalyan’ın O’ndan nefret ettiğini hissetti tam o anda, Brezilyalılar sevinçten yerlere yatarken, O ayakta kaldı. Kendi rayında kaldı. 4 sene her gün, bununla yaşadı, hala da yaşıyor.

Çocukluk aşkı Andreina ile evlendi. 2 kızı, 1 oğlu oldu. Çevresinde daha alımlı, daha güzel, “daha” bir çok kadın varken ve bunları elde edeceğini bilirken, hayatında tek bir kadın oldu. Başka raylara bakmadı. Çok mutlu ve huzurlu bir evliliği var.

Juventus, Milan ve Inter’de oynadı. Gönderilirken kimsenin hakkında tek bir kötü söz söylemedi. Kameraların karşısına geçip “Haksızlığa uğradım”demedi. “Bitti” dedikleri sezon gol kralı oldu, “yaşlandı” dedikleri sezon küme düşen takımı tek başına ayakta tuttu, kornerden goller attı.

Son maçında oyundan çıkarken 80.000 kişi ayakta alkışladı O’nu. Kimse 94’te kaçırdığı penaltıyı hatırlamadı bile o an. Çünkü O hep kendi yoluna baktı. Keşkelerle uğraşmadı, pişmanlık duymak yerine tecrübe edinmeyi tercih etti.

Şartlar ne olursa olsun, atacak bir penaltımız daha varsa atmalıyız. Baggio’nun dediği gibi "Penaltıyı, sadece onu atacak kadar cesur olanlar kaçırır."

Kaçarsa da kaçsın. Herşey bittiğinde alkışlarla terkederiz sahayı...



Roberto Baggio ile ilgili bilgilere ulaşmak isteyen varsa Kaan Kavuşan'ın http://klasikfutbol.blogspot.com/2008/11/efsane-futbolcular-no2-roberto-baggio.html müthiş yazısını tavsiye ederim.


Önemli Not: OSTİM Sanayii bölgesinde yaşanan patlamada yaşamını yitiren
Dursun Kavak, Necdet Ali Tanışman, Ali Yiğit, Satılmış Şimşek, Abdulkadir Kurt ve Bayram Sönmez’e Allah’tan rahmet, ailelerine sabır dilerim. Yaralanan emekçilerimize acil şifalar dilerim. İnsanları İŞLETME BELGESİ olmayan tabutlara layık gören tüm sorumluların Allah’tan belasını, yargıdan cezasını dilerim.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Tuncay Şanlı ve Alman Futbolu

Bundesliga, zaten harika bir seçimken, Wolfsburg ve O’nun saygın hocası Steve Mclaren’in kafasındaki sistem Tuncay Şanlı için piyango gibi!

Dzeko-Grafite ikilisi ile mecburiyetten 4-4-2 oynayan takımda Diego, Juventus’taki durumuna düştü. Orta sahada pas alışverişi yapıyor ama ağırlığını oyuna koyamıyordu. Resmi daha net görmek için; Alex’in Aragones döneminde yaşadığı sıkıntıyı hatırlayabiliriz. Bu durumun Mclaren’in de canını sıktığı açıktı. Mainz mağlubiyetinden sonra “Bu sistem işlemiyorsa, işleyen bir sistem bulmak zorundayız” açıklamasını yapmıştı. Sonraki Hannover maçında Dzeko’yo merkeze çekerek Diego’yu hemen arkasına (W.Bremen’de oynadığı pozisyona) yerleştirmiş, Grafite ve Ziani’yi kanatlara atmıştı. Diego’nun harika oyunundan sonra ise “Takımı O’nun etrafında kurmanın en iyi sistem” olduğuna karar vermişti.

Ancak bu seferde kenar oyuncuları istediği performansta değildi.

Alman savunmaları ağırdır. Bu eksikliklerini rakip hücum oyuncularından önce pozisyon alarak ve alan kapatarak aşarlar. Ancak oyun kurmada Jürgen Köhler’den beri sıkıntı içindeler. Bu nedenle önde basan takımlar Almanya’ya sorunlar çıkarır. 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalinde Almanya karşısında biz bunu yapmıştık.

Tuncay her açıdan taktiksel anlamda bu savunma yapısına karşı uygun. Diego’nun ara paslarına kaçacak, çapraz koşularla Diego’ya yol açacak, çizgiye inip Diego’nun önünü asistlerle dolduracak bir yapıdan bahsediyorum. Diego’yu yıldızlaştırırken Tuncay’ı da önümüzdeki sezon içerisinde daha büyük takımların transfer listesine sokacak bir yapı. Bu yükselişin 2012 yazında Avrupa Şampiyonası’nda (olabilirse) Ulusal Takımımız için de hayati önemi var. Hiddink de bu önemin farkında olacak ki, transferden memnun olduğunu dile getirdi.

Middlesborough’da krallığını ilan etmişken, takımın küme düşmesi sonucu Stoke City’de sürgün yaşayan Tuncay nihayet değerinin bilineceği bir yerde. Disiplini ve yapısı gereği uyum sorununu çabuk atlatacağına inanıyorum. Gerek futbol mantığı, gerekse taktiksel anlamda Bundesliga ve Mclaren Tuncay’a önemli katkılar yapacaktır.


http://www.macadogru.com/news.php?news_id=6311

1 Şubat 2011 Salı

SON KALE GERARD

Torres’in zamanı çoktan gelmişti. Atletico Madrid’ten, Livepool’a geçişi aslında bir sınıf atlamaydı. Ama Liverpool’un ilerleyen yıllarda sınıfta kalacağını kimse düşünmemişti. 26 yaşına gelmiş ve benim için Zlatan İbrahimovic ile birlikte dünyanın en “kapsamlı” forveti olan Fernando Torres’in artık üst düzey bir takıma gelmiş olması gerekiyordu. Henüz orada değil! Ama en azından vizyon ve finansal yapısıyla orayı hedefleyen bir takımda.

Ayrıca Drogba ve Anelka’nın yanına bir tane eli yüzü düzgün adam lazımdı.

Liverpool tarafı için bu olay travma. Luis Suarez-Fernando Torres ikilisini beklerken, Torres’in boşluğunu ne kadar Suarez doldurur tartışması içinde ligi tamamlayacaklar. Artık takımda büyük diyebileceğimiz sadece Gerrard kaldı. O’nun da çoktan Lass işgali altındaki beyaz 10 numaralı formanın sahibi olması gerekirdi.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Topu Isıran Fenerbahçe

Giray-Egemen ikilisini Uche-Högh ikilisine benzetiyorum. Futbol kalitesi olarak değil tabii. Uche-Högh harika bir ikiliydi ancak Uche Höghsüz olabilirken, Högh Uchesiz bariz bir performans kaybı yaşardı. Trabzonspor’da Egemen Uche’ye karşılık gelirken, Giray’a Högh düşüyor.

Uzun dönemde başarı savunma mentalitesiyle gelir. Hangi felsefeyle oynarsanız oynayın savunmanın o felsefeye ne kadar uyduğuyla başarılı olabilirisiniz. Her taraftarın içini çekerek andığı o efsane takımların efsane olmasının sebebi, şık çalımlar atan solak yeteneklerin ya da karizmatik forvetlerin performansından ziyade; Bülent-Popescu, Ronaldo-Zago, Uche-Högh uyumudur.

Egemen’in sakatlığı sonrası o bölgede ne Ceyhun ne Mustafa Yumlu ne de Glowacki, Giray’ı tanıyacak şansı ve süreyi buldu. Korner öncesi Giray önce Lugano’yu kaçırdı. Sonra bozmaya çalıştı, formasından ve kolundan çekti. Son sahnede Lugano “rahat” bir şekilde kafa vururken Giray “bozulmuş” şekilde yere düşüyordu.

Trabzonspor için bu birinci goldü.

Perşembenin değil ama pazarın gelişi çarşambadan belli oldu. Beşiktaş maçında arkasına sığınılan “7 eksikliydik” açıklamaları, savunmadan çıkarken pres yediğinde dağılan Trabzonspor görüntüsünü gölgeledi. Aykut Kocaman bunu gördü ve oyuncularına bu dersi ezberlettirdi. Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu ve özellikle Mehmet Topuz Trabzonspor’u, her oyun kurma çabasında bozdular. Dakika henüz 13’tü Selçuk İnan ve Gustavo Colman sahanın iki ucundan birbirlerine pas vermeye çalışıyorladı. Sahanın ortasını Fenerbahçeli oyuncular kapatmıştı. Hatta zaman zaman Alex bile Giray’ı üzerine yürüyordu. 16. dakikada Colman bu durumu faul yaparak aşmaya çalıştı ve sarı kartı gördü. Trabzonspor’un oyun planı, felsefesi dağılmış durumdaydı. Orta sahada kapılan bir top, Cale’nin boşalttığı alana sızan Mehmet Topuz ve yine savunmanın ortasında rahat –ama çok klas- bir vuruş yapan Niang.

Bu da ikinci goldü.

Bütün bunlara ilk 20 dakikada gol bulduğu 9 maçın 8’ini kazanmış bir Fenerbahçe ekleyelim. Toplamda 41 gol atan Fenerbahçe’nin, ilk 20 dakikada gol bulduğu maçlardaki toplam gol sayısının 30 olduğunu da kendimize hatırlatalım. Son olarak maçı topu ısıracak kadar çok isteyen, galibiyete hazır bir Fenerbahçe var.

Sonuç;

Fenerbahçe hakederek şampiyonluk potasına girdi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...