20 Ekim 2010 Çarşamba

Git Kendini Daha Fazla Sevdirmeden

İçime oturmasının sebebi, Hiddink, Löw, Del Bosque, Tigana serisinin bu devam filminin aynı sonla bitmesi.

İçime oturmasının sebebi, artık acı eşiğinin aşılması ve şimdiden Schuster için aklıma gelen ağıtların yankısı.

Gelmesin böyle adamlar. Biz, Daum-Fatih Terim-Yılmaz Vural ile mutluyuz. Kasaplar çarşısına dönmüş ligimize “çok sert ligimiz var” diye yalandan ekoller uyduruyoruz. En alçakça, en sıkıcı, en futbolsuz şekilde bile olsa maçı kazanınca Şampiyonlar Ligi Finali’ni 5-0 kazanmış gibi seviniyoruz.

Gelmesin bu adamlar, gidişleri hüzünlü oluyor.


19 Ekim 2010 Salı

Numero Tre

Kocaman masmavi gözleri ile “poz veren” bu bebek, hayatı boyunca fotoğraf makineleri ile dost kalacak. Çocukluğunda yaptığı kumdan kaleleri deniz alıp götürse de yeşil sahalarda savunduğu kaleler tarihten silinmeyecek.


15 yaşında Sport Week’in kapak konusu olacak. Zaten takriben 1 yıl sonra yaşıtları belki ilk kez traş köpüğü ile erkek adam olmanın denemelerini yaparken, O babasından kalan formayı sırtına geçirecek. Tam 24 yıl da çıkarmayacak. 887 kez giydiği o forma müzeye kaldırılacak. O kadar forvet varken, Şampiyonlar Ligi Finali'nin en erken golü O'na nasip olacak.

Saygılar Milan’ın ebedi 3 numarası Paolo Maldini’ye...


18 Ekim 2010 Pazartesi

Hayatın Tekrarları

Geleceğe Dönüş serilerini, Tosun Paşa’yı, en az 50 kez izlemişimdir. Her izlediğimde de zevk alırım, gülerim, eğlenirim. 2-3 senede bir Sherlock Holmes serilerini okumaya mutlaka başlarım, keyif alırım. Hala Michael Jackson dinlerim döndüre döndüre, oradan Barış Manço’ya geçerim mutlu olurum. Bursaspor-Kalsruhe maçını, Kamerun-İngiltere çeyrek Finalini, Milan-Barcelona 1994 finalini, Baggio’nun kaçırdığını penaltı anını, Prekazi’nin Monaco’yu yıkışını, Sergen’in Cudicini’yi zıplatmasını nerede görsem sanki ilk defa yaşıyormuş gibi heyecanlanırım.

Üstteki paragraftaki fiilleri bu paragrafa aktaralım; “zevk almak, gülmek, eğlenmek, keyif almak, mutlu olmak ve heyecanlanmak”. Bu fiiler sabittir, çünkü olaylar sabittir. Cudicini sürekli zıplamakta, Savicevic sihirli sol ayağının içiyle tuvale son fırçayı vurmaktadır. Marty McFly ise geleceğini daha iyi yazabilmek için hayalini sıkça kurduğumuz şekilde geçmişinde ince ayar yapmak üzere tam gaz gitmektedir. Peki bu fiilleri Fatih Terim, Christoph Daum yeniden vizyona girdiğinde hissedebilir misiniz? Bu ülkede İmparator Fatih Terim, Ekselansları Christoph Daum veya Arşidük Yılmaz Vural’dan başka hoca yok mudur? Ya da her seferinde felaketi durdurabilecek tek süper kahraman edasıyla çağrılan bu isimlerin yine aynı çığlıklar tarafından felaketlerin tek sorumlusu olarak gönderilmesi hala kulüp yöneticileri ve/veya başkanlarının rotalarına nasıl yön verir? Taş ile suyun savaşını, en sonunda suyun kazancağının en popüler örneği Alex Ferguson’dan sürekli olarak bahsedilen bir ortamda, sabreden derviş muradına ermiş kültürünün yanına virgülü koyup “nah ermiş çatlayıp da gebermiş” tümcesi konduranlar 100 küsür yıllık kulüplerin geleceğinde söz sahibi olduğu sürece aynı filmlerin ikinci, üçüncü serilerini izlemeye mahkumuz. Ama çoğunlukla olduğu gibi “gişe amacıyla talep üzerine çekilen” devam filmleri aynı heyecanı, tadı vermez, aynı derecede başarılı da olmaz .

Biten bir ilişkiden daha mutsuz, daha iç karartıcı, daha yaralayıcı olan şey aynı ilişkinin yeniden başlayıp bir kez daha bitmesidir. Üstelik ilk seferin sonundaki hüzün ve beraberindeki saygı, çoğu kez yeniden filizlenen bu ikinci filmin bir “Eşkıya” sonu darbesiyle yerle bir olması ve ortada kan kaybından ölen bir sevgi cesedi bırakmaksıyla sonuçlanır.

16 Ekim 2010 Cumartesi

A.C. Milan San Paolo Junior Camp 201/2011

Her ne kadar yaşı 30'un üzerindeki oyuncuların ideal takımı olsa da A.C. Milan, San Paolo'da yeni Kaka'lar arıyor.

San Paolo Milan Junior Kampı;











14 Ekim 2010 Perşembe

23 Yaşında Bir Delikanlı, 61 Yaşında Bir Delikansız

23 yaşında bir delikanlı.

Baba parasıyla uyuşmuş bir halde, felekten ödünç aldığı geceleri ile sabahları etmeyebilir.

Ya da

4 (belki daha fazla) sene boyunca ulaşmaya çalıştığı sıfatı belgeleyen kağıdı henüz almış, kravat ve postal arasında kalmış, düşüncelere dalmış olabilir.

Ya da

Doğar doğmaz, yukarıdaki arkadaşa cömert davranan aynı felekle, bilmediği (sorgulayamayacağı) bir nedenden dolayı ters düşmüş, hayatın sillelerinden çokça payını almış, çocukluğunu yaşamamış, geleceği ise yaşanmamış olabilir.

Ya da

Milyonda bir ihtimalle, yukarıdaki arkadaşlardan tümüyle farklı bir durumda, 23 yaşında bir delikanlı, sahip olduğu yetenekleri işe çevirebilmesinin sonucu paraya, şöhrete ve elele tutuştuğu güzeller güzeli bir kız arkadaşına sahip olabilir. Hayatın kendisine kiraladığı bu ışıltıların bizim gözlerimizi alması da normaldir. Bu durumun milyonların çenesine jimnastik yaptırması da normaldir.

Bütün bunlardan sonra özelindeki bu fazlalığın, güzelliklerin ve hızın, iş hayatına olumsuz bir darbe vurması da normaldir.

Ancak anormal olan, abilik, babalık, büyüklük sıfatlarına çoktan haiz olması gereken 61 yaşındaki bir adamın, birebirde “sevgili kardeşim, oğlum, evladım, o işin fazlası sakatlığında etkili olabilir, dikkat edesin” diye kulağına babacan nasihatları katmak yerine Televole krallığının baş soytarılığını yapmasıdır. Delikanlının özelini ve mahremiyetini gazete sayfalarında kahvehane ahalisinin sırıtışlarına sunmasıdır.

61 yaşındaki adamın , delikanlının kadınına sahip çıkma psikolojisini ve erkekliğini ezip geçmesi anormaldir.

23 yaşındaki bir delikanlıyı ağlatan, güzeller güzeli sevgilisinin bıyık altlarına sakız olması düşüncesinin iğrençliğidir. İsyan etmesi normaldir.

Çünkü O, ne olursa olsun, nelere sahip olursa olsun, 23 yaşında bir delikanlıdır.


İlginç Formalar, Heerenveen 2006/2007

2006/2007 sezonu Heerenveen forması ve evet üzerinde kalpler var. (Değişik yorumlar, yorumcuyu bağlar)

O sezon Heerenveen 60 gol atıp 43 gol yiyerek ligi 5. bitirmiş ve (playoff sonunda) UEFA Kupası’na bilet almış. Çok kalpleri fetheden bir başarı gibi gözükmese de Heerenveen Taraftarları “sevinmek için sevmedik” diyorlardır belki de.


13 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Vatan Hainleri Geliyor!

Lobilerin taşıdığı, vatan-millet gazlarının doldurduğu kovalar, bizim değirmenleri artık döndüremezken, Don Kişot rolüne soyunan Hamit’e teşekkür ediyor “Tek millet 2 devlet”in diğer yarısı Azerbaycan’ı tebrik ediyorum. Hakan Baltasıyla, Volkanıyla, Nihatıyla, Özeriyle, Oğuz Çetiniyle bir türlü milli olamayan takımımızı bırakıp Almanya’nın genç “Milli” Takımlarına göz atalım.

Almanya U-17 Kadrosu;

Kaleciler

Odisseas Vlachodimos

Cedric Wilmes


Savunma

Kaan Ayhan

Koray Kacinoglu

Koray Günter

Nico Perrey

Cimo Röcker


Orta Saha

Levent Aycicek

Emre Can

Timo Cecen

Fabian Schnellhardt

Mitchell Weiser

Robin Yalcin


Forvet

Maximilian Arnold

Okan Aydin

Mirco Born

Nils Quaschner

Samed Yesil

18 kişilik kadronun 8’i Türk asıllı. Yani Almanya U-17 kadrosunun neredeyse yarısını 4-5 sene sonra “bizim çocuklar” diye sahipleneceğimiz oyuncular oluşturuyor. Yalnız, bu kez attığı gol(ler)e sevinecek bir nesil geliyor. Hala “vatan hainliği” sularında kulaç atanlar bata çıka önündeki koskoca sorunlar adasını görmekten aciz kalmaya devam etsin, bu çocukların da Mesut gibi yediği kaba pislemeyeceklerine, taşıdıkları sorumluluğun hakkını vereceklerine eminim.


Hoş, biz hala “Mesut gole sevindi mi?, yüzü üzgündü, aslında Alman mı?, yok Türk mü, hatta Kürt mü?” tartışma bulamaçlarını kaşıklıyoruz. Neden, nasıl sorularının etrafında dönüyor da dönüyor, mideleri bulandırıyoruz.

Belli lobilerin ve şahısların elinde yelkenlerinin rant rüzgarına göre ayarlandığı bir geminin karaya oturması neden şaşırtıyor, neden üzüyor anlamış değilim. “Ligimizin marka değeri” tanımlaması ısrarla gözümüze sokuluyor. Gelgelelim maçlar Kung-Fu tekmeleri eşliğinde başlıyor, Aikido taklaları ile sona eriyor, kallavi yorumcular ise oyuncu sakatlıklarını aşırı sekse bağlıyorlar. Ödediğimiz para belli, aldığımız hizmet belli asıl “aşırı” cinsellik burada bence.

Neden 4 milyonluk Türk nüfusundan Real Madrid virtüözü çıkıyor da 70 milyondan en fazla Arda çıkıyor diye sorgulamayalım, ya da neden “bizim çocuklar” bize “Nein!” diyor bunun çözümü aramayalım. Nasıl olsa, 4 yıl sonra “Dünya Kupası’na dokunan ilk Türk oyuncu” diye kendi kendimize pembe gözlükler takacağız. Futbolumuzun her anlamda siyahlaştığı bir ortamda gözümüze giren gerçeklerden nasıl kaçacağız, onu da “Luis Suarez de iyi topçuymuş” diyen gelecek dünya kupası yorumcularımıza bırakalım (mı?)


Not: Fotoğraftakiler U-18 takımından, Murat Bildirici ve Özkan Yıldırım


12 Ekim 2010 Salı

Karım da haklı, George Best de, Maradona da!

George (the) Best, O’nun için “Sol ayağı ile şut çekemiyor, kafa vuruşu yapamıyor, çalım atamıyor, rakipten top kapamıyor çok da fazla gol atmıyor. Bunlar haricinde fena değil…” dedi.

Diego Armando Maradona, O’nun için “Futbolcudan çok kadına benziyor” dedi.

Futbola Mona Lisa darbeleri vuran beyinlere karşı çıkmak haddim değil. Kaldı ki bu sözleri ilk duyduğumda üniversite kantininde bolca Beckham’ın iyi bir reklam olduğu konusunda ikna edici tartışmalar da yaşamıştık.

Amma ve lakin ( ve ne yazık ki)...

Gözardı edilemeyecek 2 nokta var.

1) Hangi babayiğidin CV’sinde Manchester United, Real Madrid ve Milan yazıyor?

2) Karım O’na bayılıyor ki hak vermemek elde değil. Biblo gibi adam.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...