18 Ocak 2011 Salı

"Aslan" Galatasaray


Nihat Asım Bekdik.

14 yaşında Galatasaray A Takımı’nda oynamaya başlayan bir isim. Hani uzun yıllar takımda oynayan, forması üzerine sinmiş oyunculara “takımın sembol ismi” denir ya, Nihat hakikaten takımının sembolü olmuş. 20 yıl aralıksız, tam 268 kez Galatasaray formasını giymiş, mücadeleci, hırslı oyunuyla “Aslan” lakabını almış. Yıllar içinde Nihat’ın bıraktığı forma Nihat yüreklilerce taşınınca “Aslan” tüm Galatasaray’ın lakabı olmuş.

Yıllar sürmüş Galatasaray’ın “Aslan” olması. 2 dakikada kedi yapmaya cüret edenleredir Galatasaraylı’nın tepkisi. Ne devlet erkanı, ne de siyasi propagandadır.

Gözlerimi kapıyorum, hayal ediyorum, varsayıyorum...

İnönü’nün ortasına kurulmuş bir kürsü. Kocaman spotlar, bir tarafta Baba Hakkı’nın, bir tarafta Şeref Bey’in yüzünü aydınlatıyor. Şeref tribününün en güzel yerinde Süleyman Seba var. Bacak bacak üstüne atmış klasik soğukkanlı ve mağrur bakışlarıyla süzüyor “yeni stadı”. Hemen arkasında Sarı Fırtına var, Atom Karınca var, Şifo var. Sol tarafta Sanlı Kaptan var en gıcır takım elbisesiyle, Rasim Kara var yine çok şık, Zekeriya var hala sarı saçlarıyla 20lik delikanlı gibi.

Sonra birileri çıkıyor kürsüye. Dönüyor kapalıya, “herşeyinizi bize borçlusunuz” diyor. “Biz yaptık” diyor. “Beşiktaş Başkanı naifti, zaten sözünü de tutmadı” diyor.

Sonra gözlerimi açıyorum. Hayallerden, varsayımlardan çıkıp gerçeğe dönüyorum. Galatasaray’ı teslim aldıysa birileri, bu yarın Beşiktaş’ın da başına gelir diyor aklım, Fenerbahçe’nin de. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray Türkiye demek zaten!

Açtım bütün baba yazarlara göz attım. Galatasaray’ın çok şut atmasına değinen mi dersin, açılışa Ajax’ın çağrılmasını mı yazanı istersin. Protestodan bahseden de “Yapılan ayıp yahu, cık cık cık” temalarını süsleyerek serpiştirmiş köşesine. Bir Allah’ın kulu Galatasaraylıyı çıldırtan nedenler toplamını zahmet edip yazmamış.

15 ocakta olanlar siyasetin Galatasaray’ı diz çöktürmeye cüret etmesiydi. Galatasaray’ın siyasi meze yapılmasıydı.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de sporla siyaset saç örgüsü gibi birbirine sıkıca sarılmış durumdayken “ben siyaset yazmam, benim işim futbol” diyen bir zahmet yol alsın. Kimse zaten çeksin klavyeyi önüne, X partisinin ya da Y Partisinin bayrağı aşkına yazsın demiyorum. “Yok Livorno işçi takımı, Lazio’nun SS’i şu anlamı ifade ediyor, Barcelona Katalonya demek, Celtic katolik” diye entel entel takılırken, koskoca stad açılışında yaşanan siyasi rezalete karşın, hala Galatasaray’ın topla oynama oranından bahsedenin, böyle bir olay yaşanmamış gibi davrananın, adamlığından da futbol sevgisinden de şüphe ederim!

Futbol sadece futbol değildir, ne çabuk unuttunuz!




Nihat Asım Bekdik, Ruhu Şad Olsun.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Galatasaraysız Bir Galatasaray...

TT Arena'nın mühendislik harikasından daha fazla bir yer olduğunu (olması gerektiğini) Metin Oktay ve Ali Sami Yen'in bakışları anlatıyordu. Zaten o bakışların büyüsü milyonları kendine, 50.000 kişiyi TT Arena’ya çekmişti.

Tabi, Ali Sami Yen’i terketmenin üzüntüsü vardı, herkesin içinde. Ama bu tatlı bir üzüntüydü, “hey gidi günler” ile başlayan arkadaşça bir burukluk diyelim.

Ancak;

Ezeli rakibinin disiplinsiz davranışları sebebiyle kendine yakıştıramadığını, flaş transfer müjdesiyle sarı-kırmızılı formanın içinde görmek Galatasaraylı’nın canını acıtıyor. Üstelik de 6 ay önce bu takımın en iyi oyuncusu Keita’yı “disiplinsiz” sıfatıyla göndermişken.

Sırf protestoları ötelemek amacıyla, Galatasaraylı’nın kalbindeki en güzel duyguların başrol oyuncusunun “kullanılması” Galatasaraylıyı öfkelendiriyor. Hagi ile ilgili hiçbir uzun vadeli plan, hatta önümüzdeki sezonla ilgili hiçbir düşünce olmadığını biliyor Galatasaraylı. Hagi sevgisinin –ve saygısının- günü kurtarmak adına ortaya atıldığının da farkında.

Galatasaraylı’nın kafasında bütün bunlar dolanırken, TOKİ Başkanı Sayın Erdoğan Bayraktar’ın konuşması bütün içsel hesapların dökülmesine neden oldu.

Dedi ki Sn. Bayraktar;

“Ali Sami Yen'de kiracılık hükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi, ve aynı şekilde bu arazide de aynı şekilde yerine getiremedi. Bu stad olmayacakken, başbakanımız bu stadı yaptırdı"

Söylenenler iyi niyetle söylenmiş olabilir, hepsi doğru da olabilir. Doğrusunda, yanlışında değilim. Böyle bir açılışta 50.000 Galatasaraylıya bu şekilde cümleler kurarsınız kalabalığın psikolojisi bu cümleleri “Başbakan’a yağcılık” başlığında toplar ve “beklemediğiniz” tepkiler verir. O tepkilerin adresi Sn. Başbakan’dan ziyade, Sn. Erdoğan Bayraktar’a, daha doğrusu, konuşmasınadır.

Bununla birlikte, daha geçen hafta Sn. Başbakan daha ileri demokrasi, daha ileri özgürlük olacak demişti. Sn. Adnan Polat’ın; ıslıklayanların (25.000 kişi) tespit edilip, stada almama kararıyla, daha ileri demokrasi vaadeden bir devlet büyüğünü memnun edeceğini düşünmesi kötü. Eğer Sn. Başbakan bu karardan memnun ise durum daha kötü. Eğer bazı gruplar sırf siyasi sebeplerle propagandaya gelmişse bu çok kötü. Ama en kötüsü bütün bunların Galatasaray’da yaşanması.

Galatasaray başka birşey oluyor. Aslında bunu söylemek istemiyorum. Sevmedim bu tabiri. Daha doğru (ve daha gerçek ve daha acı) şekilde anlatırsam; şimdiki Galatasaray, Galatasaray’dan farklı birşey. Beceriksiz kaptanların elinde 105 yıllık rotasından saptı, farklılaştı Galatasaray. Bu, futbol takımının başarısızlığı ile ilgili bir durum değil. Kaldı ki, 14 sene şampiyonluk görmediği dönem oldu Galatasaray'ın. Ama ne Galatasaraylı vazgeçti Galatasaray'dan, ne Galatasaray'ın kendisi vazgeçti Galatasaray olmaktan.

Hıncal Uluç'un ulusal çığlığının ve neredeyse tüm Galatasaraylıların isyanı da işte buna, şimdiki Galatasaray’a.

TT Arena muhteşem akustiği ile, Ali Sami Yen ruhunu yakalamaya çalışacak. Ama asıl önemli nokta, o ruhu şimdiki Galatasaray'ın ne zaman yakalayacağı...

Ortada Özhan Canaydınsız bir Arena, Galatasaraysız bir Galatasaray var.


http://www.macadogru.com/haberler/galatasaraysiz-bir-galatasaray/5519

16 Ocak 2011 Pazar

Beckham'ın Tottenham'da İlk Antremanı

David Beckham, Tottenham Hotspur beresini taktı ve ilk antremanına çıktı.

Altta; Jonathan Woodgate, Alan Hutton, David Beckham, Robbie Keane ve Jermain Defoe

14 Ocak 2011 Cuma

Suç Kimde?

Kibar Feyzo’yu izliyordum.

“-Aha böyle bir delik”

“-İçinde ne var?”

...ve türevi diyologlarla gülüşümü tazelerken Fenerbahçe’nin maçını izlemedim.

Zaten Yeni Malatyaspor’a yenilmiş bir Fenerbahçe’nin durumu taktikle, dizilişle, Alex’le falan açıklanamaz. Maçtan önce Selçuk Şahin’e “ilk 11’i sen hazırla, çıkın oynayın” deseniz Fenerbahçe’nin kazanması gerekirdi.

Demek ki Başkan Aziz Yıldırım’ın deyimiyle “rakibi öpen” taraftarın sözleriyle “Fenerbahçe ruhu taşıyan” yok.

Demek ki futbolcuya dayalı düzenin ağalarının “istemezük” naraları çoktan tesis duvarlarına sinmiş, kendininkinin üzerine “gübre” istemiyor.

Hatırlatmak isterim;

Daum faciasından sonra ulusal basında, forumlarda yapılan anketlerde %80 oranında taraftarın Fenerbahçe Teknik Direktörü olarak görmek istediği isim kimdi?

Aykut Kocaman.

%80 demek, güven demek, hem de fazlasıyla güven demek. Çok sevdiğiniz bir insana verilen güven demek. O nedenle mevcut durumdaki karar ikilemi şudur;

Güvendiğiniz bir dostunuzun zor anında yanında olmak ya da güvendiğiniz dostunuzun sizi kandırdığını, aldattığını düşünüp onunla ilişkiyi kesmek.

Ve tekrar hatırlatmak isterim;

Son 14 senede (Daum’un 2.gelişi hariç) 15 teknik direktör değiştirmiş bir Fenerbahçe var.

İçimden bir ses, geçen sezon başındaki o anket bugün yapılsa Christoph Daum ismi öne çıkar diyor. %80 olmasa da, en az %47 oranla birinci olacağını sanıyorum Herr Daum’un.

Aynı filmi seyretmekten zevk alıyoruz.

Ve her seferinde biterken rahmetli Kemal Sunal soruyor;

“Sen söyle hekim beyim, suç kimde?”


http://www.macadogru.com/news.php?news_id=5308

13 Ocak 2011 Perşembe

1980'lerin Beşiktaş'ı

Kalbimizi açtığımız yıllar; Fırtınalar’ın Sarı olduğu, Atom Karınca’nın çizgi film kahramanı olmadığı, Şifo’nun Belçika’nın efsane 10 numarası anlamına gelmediği ve 1, 2, 3 golün yetmediği zamanlardı.

Yenilmezlik nişanını 9 kişi kaldığı Galatasaray maçına kadar 48 hafta taşıyan Beşiktaş’ın yıllarıydı.

Yanılmıyorsam Tercüman gazetesinde çıkan bir haberde eğer maçlar 80. dakikada oynansaydı Beşiktaş’ın 4. olacağı yazıyordu. Zira Beşiktaş, kapansa da tekmelese de rakiplerini presle, hücumla boğuyor, son dakikaya kadar ısırıyor, maçı mutlaka kopartıyordu. Maçlar 90 dakika olunca averaja kalmayan her sezon sahaya Kapkara Beşiktaş kartalı indiriliyordu, Benfica kartalı henüz piyasada yokken...

Altın Takımla, 2010’ların Beşiktaş’ını kıyaslamak için henüz çok erken. Dün akşam Manisa’da o tadı hissettim sadece. Doyurmadı ama hatırlattı! Açlığı o kadar çok başımı ağrıtmış olacak ki, teknik, taktik analizi falan bir kenara bıraktım, sayıları sonraki yazıya sakladım, Quaresma ile Metin’i, Sivok ile Gökhan’ı, Guti ile Mehmet’i hatırladım. Beyaz Ferdinand Almeida’nın takıma alıştığında neler yapabileceği düşündüm. Mrkela’yı gördüm, formasında Simao yazıyordu.

Bu kadroya Atom Karınca Ernst’i ekledim.

Son olarak; bir Adana Demirspor maçının son 15 dakikasında oyuna giren genç yetenek Sergen Yalçın’ı hatırladım. Ligde Adana Demirspor yok ama kadroda Muhammed Demirci var!

Ligi 5. de bitirebilir, şampiyon da olabilir. Dublin sokaklarında bizlere şarkılar da söyletebilir, Kiev’de buz da tutabilir. Netice kısmı olasılık hesaplarıyla matematikçilerin uğraşı olsun, Beşiktaş’ın haticesi, “ben futbolseverim” diyen herkes tarafından takip edilmeli. Son yılların en pozitif, en zengin, en şık ve en önümüzdeki yılları domine edebilecek takımını izliyoruz.

İyi seyirler

Tekme Yerine Futbol

Futbol erkek oyunudur ama tekme atmak, meslektaşının ekmeğine kastetmek erkeklik değildir! Beşiktaş’ı yenmenin yolu ise tekmeden ziyade, oyunu Beşiktaş’ın sahasına yıkmayla, savunmadaki boşlukları katetmeyle, yani futbol oynamayla daha mümkün oluyor. Dün Manisa takımı yakaladığı pozisyonları ve attığı golleri futbol oynayarak başardı. Yiğit Gökoğlan’ın orta sahadaki dinamizmi ve akıllı oyunu, sürekli kanatlardan Beşiktaş savunmasının arkasına sarkması ve en önemlisi Joshua Simpson’ın futbol zekası Barcelona taklidi yapan Beşiktaş’a karşı Inter olmaya çalışmaktı. Bunu da zaman zaman iyi başardılar, Hikmet Karaman ve Manisa birlikteliği istikrara bağlarsa, Anadolu’nun bir sonraki sürpriz şampiyonu Vestelsiz Manisa olabilir.

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=5270


10 Ocak 2011 Pazartesi

1962 Kuralları

Pele’yi arkadan 3 kez “kancalayarak”, Dünya Kupası’nın dışında bırakan adamın adını hatırlıyor musunuz? O tekmeler, takımına istediği puanı ya da puanları aldı, karşılığında Pele’yi bırakarak... Ve dünya en büyük kupasını Pelesiz bitirdi.

Şili 1962; Dünya Kupaları tarihinin en sert kupasıydı. Tarihe Santiago Muharebesi olarak geçen meşhur Şili-İtalya maçında havada uçan tekmeler, kroşeler, aparkatlar, dirsekler herşey mevcuttu. Maçın hakemi 2. Dünya Savaşı'nda savaşan emekli asker İngiliz Ken Aston, ''Tekrar savaş alanına dönmüş gibi hissettim. Sanki futbol maçı yönetmiyor, askeri tatbikatta gözlemcilik yapıyordum'' demişti.

İtalyan oyuncu, Humberto Maschio’nun burnunun kırıldığı bu savaşta, sadece 2 kırmızı kart çıktı. Çünkü kurallara göre öyle olması gerekiyordu. Ancak daha sonra, maçın hakemi Ken Aston, sarı ve kırmızı kartların uygulanmasının yaratıcısı oldu. Çünkü kuralların yetersiz ve cezaların caydırıcılıktan uzak olduğu ortadaydı!

Sivasspor ile Beşiktaş arasında oynanan hazırlık maçından sonra Rıza Hoca’nın, tekmeleri “Portekizliler alışsın, burası Türkiye” şeklinde yorumlaması önce futbol, sonra bir teknik direktör adına üzücü. Tekmelemek ile savunma futbolu arasında, şarkıcı ve sanatçı kadar fark var. Bugün dünyanın en iyi teknik direktörleri Fabio Capello ve Jose Mourinho’nun takımları savunma sanatının inceliklerini icra ediyorlar. Türkiye’de teknik direktör krizine giren her büyük kulübün geleneksel gündemi Lucescu da savunma sanatının büyük ustalarından. Mourinho’nun, Capello’nun tekmelediğini gördünüz mü hiç? Galatasaray ile Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline, Beşiktaş ile UEFA Kupası çeyrek finaline tekmeleyerek mi geldi Lucescu?

Madem hocalar bu konudaki fark için isteksiz –ve ilgisiz- o zaman muharebe ve futbol arasındaki farkı sağlamak hakemlere düşüyor. Hakemlerimiz ise bu konuda fazla kuralcı olmak ya da ilk faule kart vermemek (sertçe uyarmak), maçın ilk 10 dakikasında zinhar kart çıkarmamak gibi bir prensiple yönetiyorlar.

Peki kurallar ne diyor? Aşağıda rastgele seçtiğim maçlardan enstantaneler var buyrun siz yorumlayın;

Mesela bileğe basıldığında ya da “topa giriyordum pozisyon gereği adama geldi” bahanesiyle karışık kramponla göğüste, dizde delik açtığınızda cezası uyarı oluyor. Öte yandan bu uyarıyı alkışlarsanız, cezası sarı kart oluyor. Aynı dakikada iki kez tekmeye maruz kaldığınızda acı içinde kalkıp “buna da mı kart yok” yaparsanız o da sarı kart oluyor, şansınız varsa tekmeciler uyarı alıyor.

Bunun nedeni alkışlamanın ve kart işareti yapmanın “hakemi protesto etmek” anlamında olması. Bileğe basmak, tabanla dize girmek futbolu protesto etmek değil mi peki? Bunu da geçtim; alkışlamak, eliyle kart göstermek sarı kart başlığı altında olan maddeler, kabul ediyorum. Ceza sahası içinde düşen (düşürülen) ama penaltı alamayan futbolcunun, Michael Jackson’ı kıskandıran bir dönüşle yere dizlerinin üstünde düşüp çimleri yolmasına kart çıkmıyor. Ya da ofsaytı beğenmeyip yan hakeme son sürat –burun buruna gelen kadar- sevirtmesi de uygun. Ve yahutta kendine faul yapıldığını iddia eden oyuncunun eliyle önündekileri ittirdikten sonra hakemin yanına bacağındaki yarayı göstere göstere koşup hakemin oralı olmamasının ardından şortunun iki yanını kıç yanaklarına kadar çekip formasını ısırması da nizami.

Ama sakın eliyle kart yapmasın, hakemi protesto ediyor, sarı kart!

Kitapta yazan yorumlanmadan, mantıktan süzülmeden direk uygulandığı için böyle saçmalıklar oluyor. Her “eliyle kart gösteren ya da alkışlayan” hakemi protesto ediyor demek değildir, ya da hakemin kararını protesto etmenin tek işareti “eliyle kart göstermek” değildir. O kuralın amacı “hakem kararına saygı”dır, saygısızlık edeni cezalandırmaktır.

Ligimizin ikinci yarısında hakemlerimizin “eliyle kart yapan ya da alkışlayan oyuncuya” gösterdikleri hassasiyeti tekmeci oyunculara da göstermelerini dileriz. Çünkü futbol Pele’yi hatırlıyor.

Ülke hakemliğinin, ülke futbolundan ileride olduğu söyleniyor ya hep.

Şu haliyle bu fark en fazla 2 yıl, kanımca.



8 Ocak 2011 Cumartesi

Oynarsa

Galatasaray, kafasını futbola ver(e)meyen yetenekli oyuncu kontenjanını Serdar Özkan ile doldurmamış mıydı?

Colin Kazım Richards; oyunun gidişatını takımı lehine değiştirebilecek, futbol zekası ve bilekleri kıvrak, Avrupa’nın en iyi 5 liginde rahatlıkla mücadele edebilecek bir oyuncu…

Oynarsa!

Yukarıdaki cümlede Colin Kazım ismini çizip yerine Tarık Daşgün yazabilirsiniz. Okan Koç da uygun olur. Yenilerden Serdar Özkan, Barış Memiş, İbrahim Akın iyi gider. Batuhan Karadeniz cuk oturur. İstisna yetenek Sergen Yalçın ise çok şık durur.

2011lerin futbolunun doya doya yaşandığı Avrupa’da, Deisler, Adu ya da İbrahim Ba’yı aynı doğrultuda değerlendirebiliriz, hatta bu isimlerin yanına Quaresma’yı da yazarız. Ancak Onların cümlesi “sakatlanmasa, psikolojik sorunlar yaşamasa, yanlış hocayla çalışmasa” dilekleri ile biterken bizde “oynarsa” şeklinde biter. Kaldı ki Avrupa, bu örneklerin kısa zamanda geri dönüşünün, geri dönmekle kalmayıp Baggio, Effenberg, Henry gibi efsaneleştiğinin ya da halihazırdaki ününü aştığının, hatta Best, Gascoigne gibi oynamadığı zaman dahi futbol tarihine damgasını çoktan vurmuş yeteneklerin romanlaştığı bir kıtadır.

1960larda ise durum bunun tersidir.

36°-42° kuzey paralelleri ile 26°-45° doğu meridyenleri arasındaki toprakların futbolunun Avrupa’ya ihraç olamamasının başlıca sebebidir “Oynarsa”. Bu, aynı zamanda aşırı ithalatın -ve hala yetmeyişinin- “yabancı hayranlığı” dışındaki en büyük sebebidir. Çünkü teknik direktörler, yöneticiler ve en çok da taraftarlar bu büyük yeteneklerin “oynarsa” neler yapabileceğini bilerek ve oynamasını umarak haftaları PES, FIFA ya da FM başında geçirip sanal hayaller kurarlar. Bu oyuncuları el üstünde tutarlar. Transfer dönemlerinde “oynarsa” futbolcusunun oynamadığı diğer 3 büyük kulüple sıklıkla adı geçer. Forumlarda “oynarsa” futbolcusunun “orada” sisteme uymadığı ya da yeterince destek almadığı tartışılır, “burada” ise patlama yapacağı iddiaları hareretli kalemlerce kayıtlara geçer.

Paralel hikayelerin sonu aynı biter; “Oynarsa” futbolcusu oynamaz. Daha doğrusu biraz oynar, sonra oynar gibi yapar, sonra hiç oynamaz. Hoca gider, yeni hoca “Oynarsa”nın sisteminde yeri olduğunu, büyük yetenek olduğunu anlatır. “Oynarsa” medyaya herşeyin farklı olacağını yeni hocayla kendini bulduğunu anlatır, son değişmez. 2 yıl sonra orta sıra mücadelesi yapan bir Anadolu takımının yeni umududur artık bizim sevgili “Oynarsa”.

Bunun için “yoksulluktan gelip bir anda çok parayı görünce futbol iştahlarının bitmesi neden oluyor” diyerek; ülkenin sosyal ve/veya kültürel yapısına dem vurabilirsiniz, vurabiliriz.

Bunun için, “hakettiklerinden daha fazla maddi, manevi değer veriliyor” diyerek; futbol ekonomisinin çarpıklığına dikkat çekebilirsiniz, çekebiliriz.

Ama bunlar başka bir konu.

Sonuçta yarı Kıbrıslı da olsa, Türkiye’de elinizde “Oynarsa” futbolcusu varsa, o hikayenin sonu mutlu bitmiyor.

Sergen, Real Madrid’de çok rahat oynardı değil mi?

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=5040

3 Ocak 2011 Pazartesi

"Sir" Şenol Güneş

5 mayıs 1996’da Avni Aker Stadı’nda oynanan o meşhur maçın özetini “90’a vuruyorum Rüştü çıkarıyor, 80’e vuruyorum yine Rüştü çıkarıyor” diyerek tek cümleye sığdıran Hami Mandıralı’nın, tarihe geçen o sözlerinden yaklaşık 15 dakika sonra, maçın ünvanına yakışan daha önemli bir açıklama Aykut Kocaman’ın ağzından geliyordu; “Türkiye’de başarının ölçüsü birinci olmak, halbuki bu çok yanlış! Şu anda yenildikleri için Trabzonlular aşağılanacak ama biliyoruz ki Onların yerinde biz de olabilirdik. Kazandığımız için sevinçli, Onlar adına ise üzüntülüyüm”

Parlattığı şövalyelik nişanı başkan Ali Şen’in gözlerini rahatsız edince çok sevdiği Fenerbahçesi’nden gönderilen Aykut, aslında düşünülmesi için en önemli felsefeyi Türk Futbolu’nun kucağına bırakmıştı.

Başarının ölçüsü nedir?

Bill Shankly’nin dediği gibi “Birinciysen birinci, ikinciysen hiçbirşeysin” midir?

Geçen sezon Güiza altıpastan gol atma becerisine sahip olsa, ikinci olacak Bursaspor başarısız mı kabul edilecekti? Ya da 2 kulvarda da finale gelip kupaları teğet geçen Fenerbahçe Futbol Takımı başarısız mıdır?

Aslında ne Bill Shankly haksızdır, ne –eğer ikinci olmuş olsaydı- Bursaspor başarısız.

Başarı; ulaşabileceğin en üst sınırı aşabilmektir. Ulaşabileceğin en üst sınıra ulaşmak emeğinin karşılığını almaktır. O sınırın altı ise başarısızlık kümesini oluşuturur.

Peki başarının ana malzemesi çalışmak mıdır?

Evet, ama istikrarlı çalışmaktır.

Şenol Güneş, 1988 yılında Trabzonspor’un teknik direktörlük görevi için anlaştığı isimdi. En son 1984’te şampiyon sıfatını elde etmiş kulüp, o sezon ligi 5. sırada bitirince Şenol Hoca’nın görevine son verildi. 1993 yılında Başkan Sadri Şener, Trabzonspor’u bir kez daha Şenol Güneş’e emanet etti. 1 yıl sonra Trabzonspor kulübü başkanlığına seçilen Faruk Özak da 1997 yılına kadar Şenol Güneş’le çalıştı. Geçen 4 yılda kulüp ligi sırasıyla 3, 2, yeniden 2 ve 4. sırada tamamladı. İkinci Güneş dönemi de böyle kapandı.

Bıraktığı yerden 7.5 yıl sonra Şenol Güneş 3. kez Trabzonspor teknik direktörü oldu. Artık omuzlarında dünya üçüncülüğü apoletleri de vardı. Ancak bu kez O 6 ay sonra görevinden istifa etti.

Şu anda 4. Şenol Güneş dönemi içinde bulunuyoruz. 2010-2011 sezonu için her şey yolunda gözüküyor.

Peki işler yolunda gitmezse ne olacak? Trabzonspor şampiyon olamazsa “başarısız” Şenol Güneş 5. döneme kadar Uzakdoğu yollarına mı düşecek?

Tekrar geriye dönüp baktığımızda, Şenol Güneş’in ilk görev aldığı 1988 yılı ile 2010 yılları arasında geçen 22 senelik bir zaman diliminde Güneş’in 4 “ziyareti” hariç Trabzonspor tarihine geçen teknik direktör sayısı 21. Bu 21 teknik direktörün 1 tanesi (Ersun Yanal) hariç, diğer 20 “adedinin” Trabzon il sınırları içinde ikameti 1 yılı geçmiyor. Çoğunun 6 ay bile değil.

İddia ediyorum ki; Trabzonspor geçen 22 yılda sadece 1 teknik direktör ile çalışsa en az 1 şampiyonluk elde ederdi. Elimizdeki verilere bakarak daha “gerçekçi” bir iddiada bulunayım; 22 yılda sadece 1 teknik direktörle çalışsa, Trabzonspor en fazla bu kadar başarısız olurdu.

Bu sezon normal şartlarda Trabzonspor şampiyon olur. Ancak futbolun güzelliği denilen her şeyin değişebileceği denklemleri Trabzonspor’u içine alır ve şampiyonluktan farklı bir yere koyarsa bile Şenol Güneş ve Trabzonspor artık ayrılmamalıdır.

Çünkü bu satırların sahibinin bu yazıdaki üçüncü ve en önemli iddiası; Trabzonspor için dünya üzerinde Şenol Güneş’ten daha kariyerli, daha yeterli ve daha uygun bir hoca bulunmamasıdır.

“Belki karizması yoktur” ama Şenol Güneş’ten daha iyi kulübü, şehri, camiayı, havayı tanıyan ve şampiyonluğu daha çok isteyen kimse yoktur.

Geçen 22 sene Alex Ferguson’ı Manchester hava sahasında “Sir” ilan ederken, Şenol Güneş’i Bolu, Antalya, Sakarya gibi Türkiye’nin güzel coğrafyalarına göndermekle kalmamış, kıta bile değiştirmek zorunda bırakmıştır!

Bu yüzden Trabzon camiası, Trabzon şehri, ulaşabileceği en üst sınırlara ulaşmak, o sınırları da aşmak için daha iyi oyuncuları getirip kulüp için yetersizleri gönderebilir. Yönetimler dahi değişebilir. Ama tek bir seçenek artık Trabzon’dan ayrılmamalıdır.

Şenol Güneş, Trabzonspor’un Alex Ferguson’ı olmalıdır!

http://www.macadogru.com/news.php?news_id=4741

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...